• 5.02.2022 17:12

Türkiye’nin siyaset hayatında, siyaset dilinde “klişe” denebilir sözler çoktur; bunun nedeni de, sanırım, bir düzeyde bakıldığında çok dinamik ve değişken görünen siyasetinin, bir başka düzeyden bakınca görüldüğü gibi, aslında bir hayli "statik" olmasıdır. Bir belirli durumda, belirli bir somut konjonktür üstüne söylenmiş bir söz, bir daha, bir daha söylenebilir ve her söylendiğinde yerine oturur. Ana sorun, irili ufaklı sorunların “kronik” bir özellik kazanmasıdır.

Klişelerden biri, bir süre iktidardan uzak kalan bir partinin, hava değişip iktidara geldiğinde, karşılaştığı durumu “enkaz devraldık” diyerek betimlemesidir. İşin kötüsü, bu söz, her söylenişinde duruma uygun bir betimleme olabilmiştir. İlk ne zaman, hangi konjonktürde söylendi, hiç hatırlamıyorum şimdi, ama kimbilir kaç kere işitmişimdir. Şimdi 2022’ye girdik; toplum Erdoğan iktidarından başını kurtarmayı başaracak olursa, onun yerini alacak iktidarın da aynı klişeyi kullanmasını kimse yadırgamaz. Üstelik, bu şimdiki, klişenin belki en gerçekçi kullanımı olacaktır.

“En gerçekçi” çünkü bu sefer “enkaz” dendiğinde kastedilen toplumun tamamı. Şimdiye kadarki örneklerde “şikâyet” konusu genellikle ekonomiydi. Giden iktidar ekonomiyi kötü kullanmış, paraları harcamış, üretimi artıramamış, yani bu türlü bir beceriksizlik göstermiş olmakla suçlanırdı. Şimdiki olay çok daha yoğun ve karmaşık.

Ekonomi gene berbat. Düzeltmek üzere kim kolları sıvayacaksa, kolay gelsin, bayağı işi var. Ama olay ekonomiyi düzeltmekle bitmiyor. Tayyip Erdoğan iktidarı, başta yargı erki olmak üzere, devlet yapısının altını üstüne getirdi. Tayyip Erdoğan, başlıca marifeti onun bütün emirlerini yerine getirmek olan liyakatsız ama “militan kadro”ları devlet yapısına, her yere tayin etti, yerleştirdi. Böylece ortaya çıkan durum büyük enkazın bir başka parçası.

“Dış politika”, “dış ilişkiler”! Burada “değerli yalnızlığımız” hüküm sürüyor. Avrupa ile ilişkimiz berbat ve Türkiye’nin bir AB üyesi olması ihtimalinden ödü kopan, Avrupa sağının belirli kesimlerine yıllar yılı aleyhte kullanmalarına yetecek malzeme verildi. Bu malzeme Erdoğan iktidarı gitse de işe yarar: ne olsa, sözkonusu olan Erdoğan gibi birini iktidara getiren ve yıllarca orada tutan bir toplumun AB üyesi olması (Tabii bu durumda Macaristan’ın ya da Polonya’nın orada ne yaptığını sormak gerekiyor ama “sağ”la tartışıyoruz. Burada mantığın fazla işi olmaz).

Avrupa’yla, Amerika’yla aramızı bozduk da kiminle ilişkinin “iyisini” kurduk? Tayyip Erdoğan’ın en fazla hevesli olduğu İslam dünyasında mı parlıyoruz? AKP’nin çok önem verdiği Balkanlar’da Türkiye’ye aynı derecede önem veren ülke ya da hareket var mı? Birçok saygıdeğer alanda, dünya sıralamasında gerileyip duruyoruz.

Daha böyle eleştirilecek çok şey var ama asıl “enkaz”, asıl ciddi sorun (ya da muhtemelen “sorunlar dizisi”), Tayyip Erdoğan’ın başarıyla ektiği düşmanlık, kin ve nefret tohumları. Bunların sonuçları ne olacak? Tayyip Erdoğan belli ki bu toplumun gittikçe çoğalmakta olan bir kısmını (yani kendisini “en büyük mükafat” olarak görmeyenleri) “yurttaş”tan saymıyor. Onun “ideal” Türkiye’si içinde bu kafada adam barındırmayan bir Türkiye. Tayyip Erdoğan belli ki bu düşmanlığı (dozunu artırarak) sürdürmeyi aynı zamanda seçim kazanmanın en işe yarar siyasi stratejisi olarak da görüyor. Bir şeyleri hatırlaması mümkün olacaklara hatırlatıyor; genç olup da bir şey hatırlaması kolay olmayanlara da “Böyle davranmalısınız; böyle davranın” mesajını ve talimatını veriyor. Aslında “tek-parti” dönemi ve olayları artık büyük ölçüde unutulmuş olsa da, bu toplumda çok insanın hatırlayacağı bir şeyler var. Örneğin askeri darbe dönemlerinin muhasebesini yapmaya kalksak, bayağı uzun sürecek bir işe girişmiş oluruz. Başörtüsü hezeyanlarının üstünden o kadar zaman geçmedi. Onun için, öfke yeşertmek isteyen birileri için (Tayyip Erdoğan gibi) kazıyacak ve kaşıyacak “intikam” kaynakları durup duruyor. Hepsi yerli yerinde.

Bu gibi duyguları bir kere uyandırırsanız, kalıcı bir iş yapmış olursunuz. Dost olmayı öğrenmek yıllar alır; düşmanlık yaratmayı otuz saniyede başarabilirsiniz.

Yapılacak ilk seçimde muhalefet Tayyip Erdoğan iktidarını devirebilir, diyelim (böyle bir ihtimale bütün AKP iktidarında en fazla yaklaştığımız noktadayız); Türkiye’yi gerçek anlamında “bir toplum” haline getirmek bir yana, AKP iktidarı öncesindeki “birlik ve beraberlik” düzeyine getirmek kolay mı?

Tayyip Erdoğan toplumu sarıp sarmalayacak bir kin ve ittifak politikası yürütmekte bugün insanı kaygılandıran bir başarıya ulaştıysa, toplumdan buna cevap aldığı için ulaşabildi. Demek burada iş var. İş varsa işi yapan da var: yani, bu cephenin düşmanlığını yönelttiği kesim. Bu kesimin siyasette sorumluluk almış bazı üyeleri, hatta azımsanmayacak kadar geniş bir kesimi, o başörtüsü facialarından başlayarak, bu tür zorlamaların yanlışlığını kabul ediyor ve eleştiriyor. “Azımsanmayacak kadar” diyorum ama bunun tam ne demek olduğunu bilmiyoruz — “tamamı” da diyemiyoruz. Bu ülke şimdi seksen milyonu buldu ve geçti; toplumlarda nicelikler büyüdükçe insanların çok karmaşık bir alan olan siyasette nasıl davranacaklarını tahmin etmek güçleşir. O cephede şöyle münasip bir intikam biçimi düşünmeye çalışanlar varken, bu cephede ne oluyor? Burada böyle şeyler düşünen yok mu? Başlamış “kan davasını” sürdürmek mi isteyecekler? Seçim kazanmış olmayı da sürecin başlangıç noktası olarak mı görecekler? Ve bu eğilim ağır basarsa ne olacak?

Bunun böyle olmayacağını, diyalog kapılarının hiç olmadığı gibi, ardına kadar açılacağını, insanların kendilerine benzemeyen insanlarla yaşamaktan yüksünmeyeceğini, farklılığı bir kazanç olarak görmeyi öğreneceğini umuyorum.

O zaman “enkaz” edebiyatı tarihe karışır.