• 1.11.2021 13:52

Önce şu soruyu soralım! Neden üretir insanlar? İşin özünde yaşamı devam ettirme mücadelesi yok mudur?  Yeni bir üretim ilişkisine geçişin özünde de yeni bilgilerin öğrenilmesi, bunlara dayanılarak yeni bir üretim sürecinin örgütlenmesi yatmıyor mu? Devrim söz konusu olunca bu, aşağıdan yukarıya yeni bir toplumsal DNA bilgi sisteminin oluşmasıyla, toplumsal sistemin nitelik değiştirmesiyle gerçekleşiyor; tarihsel devrimde ise, mevcut toplumsal DNA’lar değişmediği halde (yani toplum özünde bir nitelik değişimine uğramadığı halde),   mevcut toplumsal bilgilerin -DNA’ların- içine yeni bilgiler monte edildiği için, bu bilgilere dayanarak insanlar -toplum- çevreden gelen madde-enerjiyi-enformasyonu daha iyi, daha ileri düzeyde değerlendirerek işleyebiliyorlar. İşte bunun içindir ki, tarihsel devrim de bu anlamda ileri bir adımdır...

                                                                                                                                   

 

Tekrar Osmanlıya dönersek; bu kadar açıklamadan sonra, şimdi artık Osmanlı’yı “Batılılaşma” sürecine sokan  “iç dinamiğin” nasıl bir dinamik olduğunu, “Devleti kurtarma” duygusunun kökenlerinin nerelere dayandığını biliyoruz . Tek cümleyle özetlersek; Osmanlı insanı, halâ eski aşiret anlayışıyla belirlenen dünya görüşüne göre,  “Devlet varsa vardır“! Bu nedenle, “Devleti kurtarmak”, “yaşatmak” aslında  onun kendi varoluş çabasıdır. Çünkü, onun için “Devlet” aşirettir.  O, henüz daha bir birey haline gelmediği  için,  ancak aşireti -bu daha sonra Devleti oluyor- varsa vardır!.. 

Peki, bu varoluş anlayışı, bu Devlet anlayışı sadece “Yönetici” sınıfa özgü bir şey midir? “Yönetilenler” için durum farklı mıdır?..

Hayır değildir!  Çobansız “sürü”, ya da sürüsüz “çoban” olur mu? “Devlet baba”sız “varolmak” mümkün müdür? Çünkü, aynı aşiret mantığı  “Yönetilenler” için de geçerlidir!  “Kurda kuşa yem olmamak için”, “Allah Devletimize zeval vermesin” diye düşünür “Yönetilenler” de!..

Evet, “Yönetilenler”, yeri geldiği zaman, bu Devlete  isyan da ederler, ona karşı da çıkarlar,  ama bu karşı çıkış sistemin kendi içindeki bir tepkidir. Devletin varlığı değildir burada sorgulanan! Zaten, onun yerine başka bir şey getirmek gibi bir talepleri  de yoktur![1] Sistemin içinde bir sivil toplum bilinci-bilgisi oluşmamıştır ki (ya da eksiktir). “Şeriat düzeni”, “din devleti kurmak” falan, bunlar da hep marjinal taleplerdir.  Halkın tepkisi, İltizam sistemiyle birlikte hayatın yaşanmaz hale gelmesinedir. “Devlet babanın” çocuklarını-sürüyü ihmal etmesinedir o kadar!.. Yoksa, Devlet ister Batılılaşsın, isterse ne yaparsa yapsın, onlar için sorun bu değildir! Önemli olan Devletin orada (“başlarında”) durmasıdır! Çünkü, öyle de olsa, böyle de olsa özünde bir şey değişmeyecektir! Nasıl olsa her şey onların-“Yönetilenlerin” dışında, yukarda olup bitmektedir.  “Batılılaşma” süreci, içerdeki İltizam sisteminin uygulamalarıyla paralel geliştiği içindir ki, halk bu iki oluşumu bir arada görür, ve  tepkisi bunadır. Ama Osmanlı’nın Devlet kafası bu gerçeği göremez. Hem göremez, hem de görse de işine gelmediği için anlayamaz! Ona göre Devletin varolabilmesi için zorunludur yapılanlar. İltizam düzeniymiş, halkın mültezimlerin insafına bırakılmasıymış bunları anlamaz o. Var mıdır bunun başka bir çaresi? Yok!  “Batılılaşmak” tek çaredir. Osmanlı, “sıkın biraz dişinizi” der halka!  Halk içinse,  mültezim zulmüyle Batılılaşma bir ve aynı şeydir. Yoksa öyle, Şeriat düzeni getirmekmiş vb. bunlar halkın aklının ucundan bile geçmez! Bu türden lâfları eden üç beş “kendini bilmez”i halk olarak değerlendirmek ve sonra da, bu “Şeriat düzenini getirmek isteyenlere” karşı “kurtarıcı” olarak ortaya çıkmak Osmanlı’ya has bir “Beyaztürk” Devleti kurtarma stratejisidir. Osmanlı’da oyun çoktur lâfı boşuna çıkmamıştır! Halk, içine itildiği çıkmazdan kurtulabilmek için koruyucu  bir kalkan olarak dine sarılmaktadır o kadar...

Osmanlı Devlet sınıfı, “Batılılaşmak” çabasıyla birlikte kendi içinde ikiye bölünür. Bir kanat, mevcut durumu muhafaza etmeyi savunurken, diğer kanat da, toplumu ve Devleti yeni bilgiye göre, yukardan aşağıya doğru yeniden kurma, inşa etme çabasına girişmiştir. Bütün o Tanzimat döneminde yaşanılan olayların, Genç Osmanlılar’dan Jön Türkler’e ve İttihat Terakki’cilere kadar,   “Batıcı” asker-sivil Devlet sınıfı unsurlarının  hepsinin yapmaya çalıştıkları şeyin özü budur. Padişah ise, ortadaki denge unsurudur!! Hem, var olanı temsil eder, hem de, “Devleti kurtarmaya çalışan” “Batıcı” bürokratlarına göz kulak olur. Denge, bazen bir tarafın, bazen da diğer tarafın lehine dönse de, işin özü budur.

Osmanlı toplum mimarlarına göre, yeni bilgiyle (“Batı kültürü”) toplumu yeniden inşa etmek demek, eski bilgiye göre varolan kurumların (yapı) yerine yenilerini oluşturmak demektir. Eski yapı, eski bilginin maddeleşmiş şeklidir. Yeni bilginin maddi bir gerçeklik haline gelmesi için, bu bilgiye göre yeni bir yapının oluşması gerekecektir. Peki bu nasıl olacaktır? Bilgi denilen şey, öyle herhangi bir maddi gerçekliğe tekabül etmeden  varolan, hazır bir elbise gibi alınıp üstüne geçiriliverecek bir şey midir?..

Her maddi gerçeklik belirli bir bilginin kristalize olmuş şeklidir demiştik. Yani madde ve bilgi birbirlerinden ayrı olarak düşünülemezler. Bilgi maddeyle gerçekleşir, madde de belirli bir bilgiyi temsil eder. Bu nedenle, Batı düşüncesi ve Batı sistemi bir ve aynı gerçekliğe denk düşerler. Batı bilgi sistemi, kentten çıkma Batı toplumlarının toplumsal DNA‘larından kaynaklanır. Bir insanın yapısını nasıl ki onun DNA‘ları belirliyorsa, Batı toplumlarının bilgisi de onların toplumsal yapılarını belirleyen toplumsal DNA‘larıdır.  Bu bilgiyi onun maddi gerçekliğinden soyutlayarak alıp, tamamen ayrı bir maddi gerçekliği bununla yeniden yaratmak-şekillendirmek, yani toplum mühendisliği yaparak toplumsal DNA’ ları değiştirmek mümkün müdür? Hayır,  mümkün değildir! Yani, bu anlamda bir toplum mimarlığı-mühendisliği mümkün değildir!..

Peki o zaman, nedir Osmanlı’nın bütün o “Batılılaşma” çabalarının özü?.. Nedir Osmanlı toplum mimarlığını-mühendisliğini  “eşi bulunmaz” hale getiren şey?..

Biraz sonra daha açık bir şekilde göreceğimiz  gibi, Osmanlı ve daha sonra da Cumhuriyet dönemi “Batıcıları”, mümkün olmayanı yapmaya çalışarak, onu kendilerine rağmen mümkün hale getirmişlerdir!.. İşte, Osmanlı’dan bu yana Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi sürecinin   diyalektiği budur!.. 

Olayın, Osmanlının “Batılılaşma” sürecinin iki boyutu vardır:     

Birincisi açık: “Batılılaşmaya” çalışırken Osmanlı’nın niyeti, kapitalistleşmek, bir sivil toplum oluşturmak, yeni bir üretim ilişkileri sistemini kurmak falan değildir! Yapısal olarak kendi varlığı, Devlet anlayışı buna engeldir her şeyden önce. Onun niyeti, aynı yapıyı muhafaza ederek, aynen İslâm’ı benimserken yaptığı gibi, üstüne yeni bir elbise giyme yoluyla “Batılılaşmaktır.“ Daha önce toplumsal DNA’larına monte ettiği  artık eskimiş, işe yaramayan bilgileri çıkarıp, bunların yerine yenilerini, onun hayatta kalmasına daha fazla yararı dokunacak olanları monte etmektir! Yani gövde aynı kalacak, ama giydiği elbise değişecektir! Bu arada da, giyilen elbiseye-bilgiye göre yaşamaya çalışılacaktır tabi! Kapitalistmiş gibi davranılacak, donanılacaktır!..     

Osmanlı’nın son dönemlerinde, “eskiyi” temsil eden güçlerle, özellikle de Ulema kesimiyle, “yeniyi” temsil edenler arasındaki çatışmanın kaynağı  tamamen bu, toplumsal DNA ’lara monte edilmiş “bilgilerin değiştirilmesi” olayıdır. Yani esas (toplumsal DNA ’lar değişmiyor. Değişemezdi de zaten; çünkü bu ancak yeni bir üretim biçimiyle birlikte değişebilirdi).   Devlet gene aynı Devlet, yapı gene aynı yapı olarak duruyordu. “Yönetenler” ve “Yönetilenler” gene aynı konumlarını muhafaza ediyorlardı, ancak aktörlerin kafalarındaki bilgi temeliyle birlikte  üzerlerindeki elbiseler, yani biçim değişiyordu! Bu ise, eski biçimi temsil eden kadroların gitmesi, onların yerini yenilerinin alması anlamına geliyordu. “Eskiyi” temsil eden güçlerle “yeniler” arasındaki çatışmanın kaynağı işte tam  bu noktada başlıyor. Bunun en tipik örneği ise, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılarak, onun yerine “yeni” bilgiyle örgütlenmiş yeni bir ordunun kurulması idi. Bunun Devlet için bir zorunluluk olduğunu anladığı an gözünü kırpmaz Osmanlı ve bir anda binlerce Yeniçeriyi kılıçtan geçiriverir!  Osmanlı’nın kafasında bir yerlerde halâ, orduyu modernleştirerek, eski gaza dolu günlere geri dönmek de vardır aslında!!.[2]

Bu süreç içinde “yeniyle” “eski” arasındaki çatışmanın en yoğun olduğu alan, hiç şüphesiz  dinsel alandır...     

Osmanlı sisteminde Ulema, “dört Devlet sınıfından” biri olan “İlmiye”nin  bel kemiğini oluşturuyordu. Osmanlı sistemi, her ne kadar Şeriat’la yönetilen bir sistem değilse de, gene de İslam, sistemin önemli bir referans unsuruydu. En azından, kararlar Şeriat kılıfına uydurularak alınırdı. Bu anlamda İslam, Osmanlı’nın aşiret-Devlet anlayışına entegre edilmiş esasa ilişkin bir unsurdu.  “Batılılaşmaya” karşı en büyük tepki Ulemadan geldi.  Çünkü Ulema, eski durumunu kaybetmekten korkuyordu. “Batılılaşıldığı” zaman, kimse onlardan artık fetva istemeyecek, “dinle Devlet işleri birbirinden ayrılacaktı”. Bu ise, Ulemanın Devlet sınıfı içindeki yönetici fonksiyonunun fiilen tarihe karışması anlamına geliyordu...

Ulema Osmanlı’ya güvenmiyordu. Çünkü, Osmanlı için esas olan Devletti. “Ulema”, “İslam” vs. bunlar hep Devlet varsa vardı. Devlet’in varlığının tehlikede olduğunu gören Osmanlı, nasıl ki gözünü kırpmadan Yeniçeriler’i kılıçtan geçirivermişse, aynı şekilde, Ulema’yı da, hatta İslam’ı da bir tarafa atabilirdi! Devlet’in ruhundaki o “Derin Devlet” anlayışının ne anlama geldiğini, bu anlayışla nelere kadir olunacağını   çok iyi biliyordu Ulema! Böylece, geleneğe uyarak, o da Devlet’e karşı isyan edenler tarafına geçti!  Ve Yönetilenler’in -“Çevre” unsurlarının- Devlet’e karşı zaten öteden beri var olan, ve daha çok tarikatlar içindeki örgütlenmelerde ifadesini bulan, aşağıdan yukarıya tepkisiyle ilişki kurarak, “din elden gidiyor” yaygarasına başladı. Daha önce, bir Şeyh Bedreddin’in katli için fetva veren, Devlet’in kuruluşundan beri Osmanlı’ya karşı savaşan tasavvuf erlerinin baskı altında tutulmasında, bütün yapılan işlerin kitaba uydurularak yapılmasında baş rolü oynayan Ulema, şimdi, işinin bittiğini anlayınca, “dinin elden gittiğinin”de farkına varıyordu!  Ve öyle oldu ki, sanki bir yanda toplumu daha “ileriye” götürmek isteyenler, Batıcı “ilericiler” vardı da, diğer yanda da, buna karşı direnen, “gerici” İslamcı bir  halk tepkisi söz konusuydu!  İşte, halkın “gerici”, Batıcı “asker sivil aydınların” “ilerici”olduğu anlayışı ta buralara dayanır.[3]

Olayın, “Batılılaşma” olayının  ikinci  boyutu  daha sonra arkadan gelir!..     

Batılılaşma süreci,  fetihçiliği değil de Devletçi de olsa üretim faaliyetini esas aldığı için -almak zorunda kaldığı için- yani,  kapitalistleşerek Batı’lı kapitalist bir ülke gibi olma hedefine yöneldiği için,  zamanla, tıpkı tarlaya ekilen bir tohumun   çimlenmeye  başlaması gibi o da kendi   diyalektik inkârını  yaratmaya başlar!..      

Türkler için, tarih boyunca  ilk kez,   üretim faaliyetini esas alan  yeni bir toplum içinde, yeni bir yaşamın yolu açılmaya başlamıştır. Evet, “Batılılaşma” sürecini başlatan asker-sivil Osmanlılar bu yolu “Devleti kurtarmak” için  açmışlardı. Yani,  ilk aşamada onlarınki sadece bir tarihsel devrim çabasıydı. Ama bu süreç, zamanla kendi maddi temellerini yaratarak, bu kez süreci başlatanlara rağmen ilerlemeye devam etti ve yeni bir toplumsal zeminin ortaya çıkmasına yol açtı. “Batıcılara” rağmen modernleşen-kapitalistleşen yeni bir Türkiye tablosuydu bu!..


[1] Ya Şeyh Bedreddin mi diyorsunuz? Neydi Şeyh Bedreddin’in Osmanlı’nın yerine önerdiği düzen? Osmanlı’dan daha ileri bir düzen mi öneriyordu Şeyh Bedreddin? Hayır! Eskiye, ilkel komünal topluma dönüşü öneriyordu o. Ama toplum zaten adım adım oradan buralara gelmemiş mi idi, tekrar geriye gidiş bir çözüm değildi ki!..

[2] Bu düşünceler fetihçilik zemininde oluşan toplumsal DNA’lardan, yani kültürden kaynaklanıyor… Bu nedenle, aradan yüzyıllar geçmiş olsa bile, bunların, ortamını bulduğunu sanınca hemen hortlayarak gün ışığına çıkıvermesine şaşmamak lazım! Ne demek istediğimi anlamışsınızdır herhalde!.. Öyle ki, artık  21. Yüzyılda yaşıyor olmamız bile bu gerçeği değiştirmiyor! „Osmanlı’yı küllerinden yeniden yaratma“ hayali kuranlara bir bakın, „Birinci Dünya Savaşı’nın henüz bitmediğini, açılan parantezi kapatma“ çabası içinde olduklarını  yazıp çizenlere bir bakın yeter!..

[3] İdris Küçükömer gibi bir de bunun tam tersi görüşte olanlar var tabi!.. Ona göre de doğru olan  tam tersidir!! Yani onlara göre de, dinci, „batıcı Beyaztürklerin“ „gerici“ dedikleri „ilerici“ olmuş oluyorlar!! Allah kahretsin, öyle bir „aydın“ kitlemiz var ki, mekanik düşünme konusunda üstümüze yoktur… Oturup da işin özünü araştırmak, işin diyalektiğini kavramaya çalışmak falan  yabancıdır bunlara. Zihinsel dünyalarını işgal eden ideolojik virüsler  onların belirli kalıpların dışına çıkarak düşünmelerine engel oluyor… Ama ne yapalım, elimizdeki malzeme bu!..