• 12.03.2019 00:00
  • (1550)

  27 Mayıs’a ve daha sonra da 12 Mart’a ve tabi sonra da 12 Eylül’e, 28 Şubat’a  damgasını vuran “Beyaztürk”-Devletçi Merkez’in  ruh halini, bunun oluşturduğu ortamı,  ilişkileri bilmeden, bugünlere nasıl geldiğimizi, “Türkiye’nin Zencilerinin” reaksiyoner-restorasyoncu jakoben ruh halinin nasıl ortaya çıktığını anlamak mümkün müdür?..

Bir söz vardır, “etme bulma dünyası” diye!.. Ama dikkat,  bu durum  ne o “edenlere”, ne de daha sonra onlara reaksiyon olarak ortaya çıkanlara hiçbir şekilde  “haklılık” kazandırmıyor! Yani, “zamanında onlar yaptı şimdi sıra bizde” diyerek kimse o “Beyaztürk” saltanat dönemini gösterip buradan şu anki densizliklere “haklılık” kazandırmaya çalışmasın!.. Çünkü “Hak”, hiçbir zaman etki-tepki ilişkileriyle ortaya çıkmaz... O, her durumda, sistem merkezinde bulunan sıfır noktasında -kantarın topuzunun durduğu yerde!- temsil edilir... “Hak’kın”, adaletin, eşitliğin kaynağı budur...

Koca Yunus boşuna, “bir Ben vardır benden içeri” dememiş!.. Reaksiyona dayalı da olsa “ben”, bendir... “Ben Haklıyım” diyerek nefsini mutlaklaştırmaya, “Hak’kı” kendi nefsine mal etmeye başladığın an olay bitiyor!.. Çünkü, hiçbir zaman, hiçbir “ben”-nefs  Hak’kı -“benden içeri olan” o öteki “Ben”i- temsil edemez!..

12 Mart’a varan süreci aslında 27 Mayıs’ 1960’dan itibaren ele almak gerekir...

“Menderes’in idamının ertesi günü Başkent’e bir sessizlik çöktü. Sanki ülkeyi  10 yıl yönetmiş olan Başbakan asılmamıştı. Ne partilerden bir açıklama, ne protesto yürüyüşleri... Sokaklar sakin, Meclis tepkisiz, gazeteler yorumsuzdu. Kiminde küçük bir haber, kiminde sıradan bir başlık, kiminde birkaç resim... Aslında infazlardan tam 10 gün önce basının en önde gelen isimleri Devlet Başkanı Gürsel’in huzurunda 27 Mayıs’a sadık kalacaklarına dair bir bildiri imzalamışlardı”[1]...

12 Mart Muhtırasıyla birlikte Demirel de “şapkasını alıp  gitmemiş miydi”!?..

Peki ne demek oluyor bütün bunlar; bizim halkımız gerçekten  “vurdumduymaz, korkak,  yüzsüz” bir halk mıdır?..

Ben o kanaatte değilim tabi! Osmanlı’nın “Yönetilenleri” olarak yüz yılların içinden süzülüp gelen kendine özgü bir mücadele geleneği vardır bu halkın. Dikkat edin,  bunun altında yatan da hep o, sabır  felsefesi olmuştur!.. Bu toprağın insanları beklemesini çok iyi bilirler; bu arada da  hiç farkettirmeden  karşı tarafın altını oyarlar!.. Ta ki, kendini yenilmez kabul eden karşısındakiler en ummadıkları anda gürpedek göçüp gitsinler!..

Şimdi soruyorum ben herkese, 12 Mart Muhtırasından sonra “şapkasını alıp da gitmeseydi” ne yapacaktı  Demirel?  Kiminle, ne ile sürdürecekti mücadeleyi? Eğer o zaman Demirel “direnmeye” kalksaydı buna en çok sevinen bizzat cuntacılar olmaz mıydı; hemen oracıkta  onun da  kafasını kopararak, parlamentoyu  kapatıvermezler miydi!?.

Peki ne yaptı sonra  “şapkasını alıp giden” o Demirel? Bekledi bekledi, karşı tarafın tükenişine paralel olarak, kendi gücünün de yeteceğine kanaat getirince  1973 Mart’ında Gürler’in Cumhurbaşkanlığı mücadelesi esnasında Muhtıra’dan sonra attığı geri adımın rövanşını alıverdi!.. Parlamento’nun üstünde uçan Batur’un jetlerine falan aldırmadan Gürler’e “hayır” deyiverdi! Ve olay -12 Mart olayı- bitti!..

Tabi, Sıkı Yönetim Mahkemelerinde, “ABD emperyalizmine ve 12 Mart darbecilerine karşı Parlamento’yu ve Demirel’i destekliyoruz” diye bas bas bağıran bizlerin de desteğiyle!..

Unutmayın, 27 Mayıs’ta Menderes ne idiyse, 12 Mart’ta Demirel, 15 Temmuz’da da Erdoğan odur!..

Dikkat ederseniz, benim bu çalışma boyunca -ve daha önceki çalışmalarda da- hep altını çizmeye çalıştığım bir ilke var: “Yeni” olan daima “eskinin” içinde olgunlaşıyor ve tıpkı ana rahminden çıkıp gelen bir çocuk gibi onun içinden, onun diyalektik anlamda inkârı olarak  doğuyor... Peki, “yeninin” “eskinin” içinden bu çıkıp gelme işi nasıl oluyor; yani öyle her “yeni” olan şey “eskinin” içinden  bir anda  pat diye  çıkıyor mu!? Hayır tabi!! Bir çocuğun doğumu bile dokuz ay sürüyor düşünsenize! (sadece bu da değil, bir de o çocuğun  daha sonra annenin kanatlarının altında gelişmesi süreci var!.. ) Yani, bu “çıkıp geliş” olayı bir süreç meselesidir. “Eskiyle” “yeni” birbirlerinden kesin olarak ayrışana kadar, birbirlerinin diyalektik inkârı  olarak, ama içiçe birlikte varoluyorlar... 

Bu durumu, yani hem birlikte olma, hem de  ayrışma  halinde olma durumunu toplum söz konusu olduğu zaman,  hem sistemin elementleri olan  tek tek bireylerde, hem de bir bütün olarak  sistemin gelişiminde,  her kademede izleriz. Öyle ki, bazan tek tek insanların bile bir ayağı bu tarafta (yani “eskinin” içinde), diğer ayağı ise öbür tarafta- “yenide” olabilir!.. Bu nedenle, belirli bir anda hangi tarafın ağır bastığına bakarak  deriz ki, “sistemin -yada kişilerin- şu yanı “yeniyi”, bu yanı da “eskiyi” temsil etmektedir”...

Evet, şimdi o, “Demirel  niye direnmedi” diyenlere soruyorum, “peki siz niye direnmediniz”!? (Aslında aynı soruyu “15 Temmuz’da siz niye direnmediniz” diye de sormak gerekir!..) Niye kimsenin gıkı çıkmadı o zaman?.. 12 Mart’ı desteklemek için bildiri bile yayınlayan “Devletçi-solcu-sivil toplumcu” mantığa bakın hele!!.. Başta DİSK olmak üzere,   “devrimci  sivil toplum” örgütleri diye  yere göğe sığdıramadığımız o çok “ilerici” kuruluşların bile darbeyi destekleme yarışına girdikleri ortamda Demirel “niye direnmedi” diye suçlanacak öyle m![2] Hepsi sahte bu kahramanlıkların!..

Bence Demirel’in günahı “korkması”, korktuğu için “şapkasını alıp gitmesi”  değildir!.. Onun günahı -“suçu”- daha sonra -Cumhurbaşkanı olduktan sonra- kendi cellatlarının kucağına oturarak,  neredeyse onların sözcüsü haline gelmesidir!.. Menderes, ya da diğer idam edilenler yaşasalardı daha sonra ne yaparlardı, nerede dururlardı bilinmez tabi, ama geçmişte mangalda kül bırakmayan birçoklarının bugün nerelerde olduklarını biliyoruz biz!..

Kimse kusura bakmasın, birçok eski yol arkadaşını hayal kırıklığına uğrattığımın farkındayım, ama maalesef gerçek budur!.. Sınırlı da olsa varolan demokratik ortamı daha da geliştirmek için çaba sarfetmek varken, “Beyaztürk” cephenin ideolojik etki alanı içinde “Filipin tipi demokrasi”, veya “cici demokrasi” diye dalga geçerek ayağımızı bastığımız demokratik zemini tahrip etmeye çalıştık.

Ne için yapıldı peki bunlar?.. Biz istediğimiz kadar, “hayır bizim hedefimiz sadece Demirel’i düşürmek değildi, biz sosyalizmi kurmak için yola çıkmıştık” deyip duralım! Yaşanılan hayatın gerçekliği içinde, “düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerekten o dönemde  Parlamento ve demokrasi düşmanlarıyla objektif olarak ittifak içinde olduk  mu olmadık mı,  bana ondan haber verin!?  Sübjektif olarak kafamızda başka şeyler varmış, niyetimiz iyiymiş, tamam...  Vietnam savaşının da etkisiyle  “kahrolsun Amerika”  diye bağırıp çağırıyorduk, tamam... Ama  bunların bizim sübjektif idealist-pozitivist  dünyamızın sloganları olmanın ötesinde sınıf mücadelesi ortamında iç dinamikler açısından  Devlet sınıfının çarkına su taşımaktan ve bu arada da kendi kendini tatmin aracı olmaktan başka  bir anlamı var mıydı!?..

İsterseniz hemen dünden bugüne atlayalım ve bakalım bugün neler oluyor!?.. Alın şimdi bir PKK’yı -ve de bütün o “Beyaztürk”, “Beyazkürt” solcularını- ne oldu, nereye gitti o, senelerce “kahrolsun Amerika” diye bağırıp çağırmalar!? Ha, şimdi artık  o da “Erdoğan’a karşı” diyerek, “düşmanımın düşmanı dostumdur” hesabı Amerika emperyalist olmaktan çıktı ve “müttefik” oldu öyle mi!? Ve de siz, “düşmanınızın düşmanı” bu Amerikan emperyalizmini arkanıza alarak  sosyalizmi -pardon, “komünal düzeni”- kuracaksınız!?.. Helâl olsun!..

İşin ilginç yanı, aynı mantığa öbürlerinin de -“Siyahların” da-  sahip olmalarıdır! Trump daha gelmeden, “Obama kötü Trump iyi” diye bas bas bağırıyorlardı; Trump gelecek bütün sorunlar bitecekti!.. Ne oldu peki sonra!? Bu nedir şimdi Allah aşkına, nasıl bir siyaset yapma tarzıdır bu?.. 

Ne kadar ilginç değil mi, 1973 Mart’ında general Gürler’in Cumhurbaşkanlığı’na karşı çıkarak Parlamento’yu savunduğu için  ben Demirel’i desteklediğim zaman  bütün o  eski “solcu” yol arkadaşları bana karşı çıkıyorlar, beni adeta aforoz ediyorlardı! Ama daha sonra  Demirel Devletleştirilince  birden bire onların  hedefinden çıkıverdi(!), nedense artık ondan sonra  hiç “Morisson Süleyman” sloganını duymadık da!!..

Bunlar unutulur mu sanıyorsunuz?  Demirel daha sonra saf değiştirdi ve Devletçi cepheye katıldı diye bütün bir tarih yeniden mi yazılacak?.. Benzer bir durum bugüne damgasını vuranlar için de geçerli değil mi!?

 



[1]„12 Mart“, M. Ali Birand, İmge Yay. 2008, İst.

[2]12 Mart’la ilgili yayınlanan bildiride Dev-Genç imzasının da bulunması konusu kitapta ayrıntılı olarak açıklanıyor…