•  
  • (2327)

 -Bu  yazı şu an yayına hazırlanmakta olan “Nereden Başlamıştık, Nereye gidiyoruz -68 den bu yana ideolojik, teorik bir arkeoloji çalışması- başlıklı “Hatıralar”dan... Yayıncının izniyle Oktay Etiman’ın anısına yayınlıyorum...

Yıl 1972... Mahirler cezaevinden kaçmış, onlarla buluşup tartışıyoruz... Ben Mahir’e, hep birlikte yurtdışına çıkarak tartışmaları orada daha güvenli bir ortamda sürdürmeyi öneriyorum, ama Mahir bunu reddediyor ve sonuç olarak   Mahirler’le ayrılıyoruz. Peki daha sonra biz ne mi yaptık? Ne yapabilirdik ki, her tarafta fellik fellik arandığımız, sokağa bile çıkamadığımız bir ortamda ne yapabilirdik?..

Bir ara, Yusuf Küpeli’yle birlikte Hisar’da  Tunceli’li bir arkadaşın -İsmail’in- evinde kalırken yanımıza M.Ulusoy geldi. Yanında da Galip adında birlikte çalıştıkları   arkadaş vardı... Oturduk onlarla konuştuk uzun uzun. Onlar da bizimle aynı görüşte idiler. Ama Galip çok daha ileri giderek içinde bulunduğumuz hareketin tamamen bir “provokasyon” ortamı yarattığından yola çıkıyor, adeta bir makineli tüfek gibi ağzını açıp gözünü  yumarak kıyasıya eleştiriyordu! Daha çok Doktor’dan falan etkilenen görüşlere sahipti. Sanıyorum birkaç gün hiç uyumadan, sigara ve  çayla doping yaparak bitkin hale gelene kadar konuştuk durduk! Öyle ki, sonunda artık  neredeyse herkes birbirinden şüphelenir hale gelmişti!.. Neyse, sonra onlar gittiler. Ama özellikle Yusuf bu konuşmalardan çok etkilenmişti. Zaten onun daha sonra Kontrgerilla’da, “nasıl olsa her şey provokasyon, her şey kontrol altında”  diye düşünerek, hiç işkence falan görmeden aklına gelenleri   bir hikaye gibi anlatmasının nedeni  bu  olmuştur... Çünkü Yusuf,  Mustafa’yla Galip gittikten sonra  herkesten-her şeyden şüphelenen bir ruh hali içine girmiş,  böylece artık birlikte kalmaktan bile  vazgeçerek tek başına başka bir yerde kalmaya karar vermişti...

Ya ben mi ne düşünüyordum? Böyle bir ortamda artık yapacak hiçbir şey kalmıyordu. Mümkün olduğu kadar kısa zamanda  yurtdışına çıkmaktan başka çıkış yolu görünmüyordu.  Yolun sonuna gelmiştik artık. Bunu görememek için ya kör olmak gerekirdi, ya da ne bileyim, başka bir güvencenin falan olması lazımdı.  Yusuf,  “ben henüz karar vermedim, sen ne istersen yap” diyerek başka bir evde kalmaya başlayınca  biz de, o ara  birlikte kalmaya başladığımız Oktay Etiman’la birlikte  yurtdışına çıkış konusunu gündeme alarak bu konuda araştırmaya başladık...

Tamam, yurtdışına çıkmaya karar vermiştik, ama nasıl yapacaktık bu işi?..

Daha önce olsa sorun değildi. Bizimle birlikte olan asker arkadaşların yönetiminde helikopterden bota kadar bir sürü olanak vardı. Biner birine, gider istediğimiz yere iltica edebilirdik. Ama şimdi  Mahirler’le ayrılıktan sonra o da  mümkün değildi; çünkü artık bizimle beraber olan “asker arkadaş” falan da yoktu ortada!.. Onlarla bizim ilişkimiz kalmamıştı... Tek çıkış yolu  Istıranca’lara dalıp, yürüyerek Bulgaristan sınırına kadar gitmek, oradan sınırı geçerek iltica talebinde bulunmaktı!..

Vara vara vardığımız yeri görüyor musunuz!.. Türkiye’de devrim yaparak Türkiye’yi kurtarmak bir yana, dünyayı kurtarmak için yola çıkmışken artık kendi ülkemizde saklanacak bir yer bile bulamaz hale gelmiştik. Bir kısmımız için son durak Kızıldere’ye çıkarken, bizim için de istikamet Istırancalar’ı gösteriyordu!..

İşin traji komik yanı ne biliyor musunuz; bütün bu yaşanılanlar  gerçekken, aradan neredeyse elli yıla yakın bir süre geçmesine rağmen halâ o dönemin ve yaşanılanların yüceltilerek bunlardan bugüne ilişkin tabular yaratılmaya çalışılması!.. Yok kardeşim işte, ortada öyle kutsal bir olay falan yok! Bizim hepimiz üniversitede öğrenciydik sonunda!.. 1950 lerle birlikte başlayan   sürecin 27 Mayıs darbesiyle kesintiye uğratılmasından sonra tekrar  sivil bir yönetime geçilince, bunun  etkisinin kalıcı olamayacağını, ülkeyi   aşağıdan yukarıya doğru gelen o  dip dalgasının kuşatacağını farkeden Beyaztürk Devlet sınıfı güçleri,  150 yıldan  bu yana tesis etmeye  çalıştıkları  hegemonyanın tehlike altında olduğunu gördükleri için,  “Devlet’i kurtarmak” yolunda “çağa uygun”  yeni tipten bir “solcu” Jöntürk kuşağı yaratmaya çalışmışlardı o kadar!..

Bakmayın siz sonra onların bizleri kırıp döktüğüne!..

Onlar Devlet’ti, “hem döverler, hem de severlerdi”,  bunlar işin özünü değiştirmiyor!.. Döverken bile onların derdi, şişeden çıkarılan bu gücün kendi kontrolleri altında kalmasıydı... Düşünün,   o dönemde eğer bizim gibi kontrol dışına çıkan “ayrık otları” olmasaydı, kendine hangi sıfatı layık görürse görsün “sol” hareket onların çizdiği genel siyaset tablosunun dışına taşmasaydı neler olurdu (yani bizler oyun bozanlık etmeseydik neler olurdu!!)?  Bir Avcıoğlu, M. Belli, hatta Doktor bile boşuna çırpınıp durmamışlardı!.. Onların istediği, Kemalizmle sosyalizm arasında bir yerde duran, sonra da Sovyetler’in kuyruğuna takılarak “kapitalist olmayan yoldan” sosyalizme doğru ilerleyen Baas tipi “sol” bir iktidardı... O kadar!.. Bu nedenle, eğer ortada bizlere ilişkin bir “kahramanlıktan”  söz edilecekse,  bunun  bu oyunu bozan bizim gibi birkaç “maceracıya”  yönelik olması gerekir!.. Yoksa öyle iktidara yönelik bir “işçi sınıfı hareketi” falan  söz konusu değildi!.. İktidara yönelik bizim dışımızda cuntacı bir hareket vardı  ve bizler de  gidip, hedefe doğru yürüyen bu trenin raylarına kendimizi atarak onun raydan çıkmasına  katkıda bulunmuştuk!!.. Eh, bu da az “kahramanlık” gerektiren bir şey olmasa gerek!..

Yurtdışına çıkma ve yakalanma konusuna dönüyoruz: 24.03.1972...          

Ertesi gün yola çıkacağız, kararı verdik. Ama o gün, ne oldu hatırlamıyorum, kaldığımız yer artık güvenli değil gerekçesiyle bizimle ilişki kuran arkadaş -“Terzi” diyorduk, adını unuttum- Oktay Etiman’la ikimizi bir dişçinin muayenehanesine götürdü. Orada çalışan  çocuk bizim sempatizanmış!.. Sonra öğrendik ki, zaten dişçinin kendisi de sahte dişçiymiş!.. Neyse,  o gece orada kaldık. Gene konuştuk falan, derken sabahı bulduk. Ve yola çıkmadan önce biraz uyuyalım diyerek Oktay’la ikimiz, birimiz bir odaya diğeri de öteki odaya çekildik...

Üzerimizde silah da vardı tabi. Ben yatarken silahı belimden çıkararak, yatağın altına doğru  koymuştum. Sonra uyumuşum ki, birden “kıpırdama, kıpırdama” diye bir sesle ve gürültüyle uyandım! Ve daha ne olduğunu anlamadan,  elinde makineli tüfek olan birisi kolumdan tuttu kaldırdı, arkamdan bir tekme vurarak beni duvara yasladı!.. Baskın olmuştu ve yakalanmıştık!..

Kaldığımız yeri nasıl tesbit etmişlerdi bunu kesin olarak bilmek mümkün olmadı tabi; ama nedense o “dişçiyi” ve  dişçi yamağı sempatizanı o günden sonra artık hiç görmedik! Mahkemeye falan bile çıkarılmadılar!.. Ne olacaktı ki, öyle olmasa başka türlü olacaktı, gerisi teferruattı; bu nedenle, daha sonra bunun üzerinde bile durmadık!.. Sanki yakalanmasak Istırancalar’ı aşarak Bulgaristan sınırına varabilecek miydik ki?..

[Aradan yıllar geçtikten sonra bir gün beni yakalayan polisin bir tanıdığı anneme  polisin ağzından olayı şöyle  anlatmış.  “O an gözlerinde o kadar masum bir bakış vardı ki, ateş edemedim! Yoksa en küçük bir harekette vur emri verilmişti”!.. Annemin o tanıdığı  kimdi, neydi, annem onu  nereden tanımıştı bunları bilmiyorum. Annem sağ iken sormadım bile... Ama böyle de bir hikayesi vardı yakalanışımızın... Zaten benim hayat çizgim hep o filmlerdeki “kahramana” benziyor; hani o  içerde bomba patlamadan önce son anda pencereden dışarı atlayarak kurtulan filmin kahramanına!.. Daha sonra anlatacağım olayları da düşününce ben kendim bile buna inanmaya başladım desem yalan olmaz!.. 2010 yılında kanser teşhisi olayında da böyle olmamış mıydı! O da gene tesadüfen, son anda, daha yayılmadan teşhis edilmemiş miydi!!..]

Hemen  gözlerimizi bağlayarak bizi -Oktay Etiman’la ikimizi- bir askeri arabaya bindirdiler ve sanıyorum -daha sonra öğrenmiştim- önce Harbiye’ye götürerek orada ayrı ayrı hücrelere kapadılar. Aslında artık ne ben Oktay’dan haber alabiliyordum, ne de o benden...