• 8.02.2017 00:00
  • (3048)

  Bu yazı bir anı; “NEREDEN BAŞLAMIŞTIK NERELERE GİTTİ İŞİN UCU!...

-68’den günümüze, ideolojik-teorik bir arkeoloji çalışması!”.. başlıklı çalışmadan-yazımı henüz daha devam eden “hatıralar”dan- bir alıntı!..

“Ne için olduğunu unuttum, birgün Siyasal’dayız. Bir de baktım, bizim Selahattin de orada (benim Silifke’li arkadaşım Selahattin Okur). Selahattin İstanbul İktisattaydı ve İstanbul’da Deniz’in de içinde bulunduğu DÖB’de (Devrimci Öğrenci Birliği)  aktifti. Neyse biraz konuştuk falan, ben, ne yapıyorsun burda diye sordum. O da bana anlattı. Deniz, Erim, Cihan ve kendisi   Filistin’e gidip  askeri eğitim görmüşler, oradan   daha yeni dönüyorlarmış. Deniz İstanbul’da arandığı için hemen İstanbul’a  gidemediğinden, bir süre Ankara’da kalmayı düşünüyormuş. Bu nedenle kalacak yer olup olmadığını sordu. Ne diyeyim, ben de buluruz tabi dedim... Aklımda bizim Mimari’den  Serdar adında  ODTÜ SFK’lı bir arkadaşın Kavaklıdere’deki evi vardı. Daha önce bir kere gitmiştim oraya.  Serdar’a telefon ettim, konuştuk, durumu anlattım. O da “tabi, neden olmasın” deyince Selahattin’e durumu bildirdim ve onları alıp Serdar’ın evine götürdüm!..

Vay götürmez olaydım!!.. Çünkü o zamana kadar daha Deniz’le Hüseyin’in falan tanışıklıkları bile yoktu sanıyorum (varsa da aralarında örgütsel ilişki yoktu)! Tabi bu eve onlar da-Hüseyinler de- gelip gittikleri için orada tanışıyorlar. İşte Deniz’le Hüseyinler arasındaki ilk ilişkiler  burada, bu evde  kuruldu... Ama diyeceksiniz ki, “akacak kan damarda durmazmış”! Yani ben Denizleri oraya götürmeseydim de bir şekilde onlar gene tanışıp birlikte çalışmaya karar vereceklerdi. Çünkü, içine girilen ortam belirliyordu herşeyi... Biz, sadece bu ortamın bizlere dayattığı gibi düşünüyor, ona göre eylem programları oluşturuyorduk; fakat bunun farkında değildik tabi!.. O zaman sanıyorduk ki, hepimiz birer Lenin, ya da Che veya Hoşi Minh falandık!.. Nitekim, Deniz kendini bazan Yakup Cemil’e, bazan da Che veya Hoşi Minh’e benzetirdi!.. Neyse, devam ediyoruz:

Daha eve gelir gelmez  benimle konuşmak istediklerini söylediler ve bir odaya çekilerek konuşmaya başladık. Deniz bana Filistin hikayelerini anlattı. Orada  iki haftaya yakın bir süre ciddi bir eğitim gördüklerinden bahsederek artık dağa çıkmanın, Che falan gibi silahlı mücadeleyi başlatmanın zamanının geldiğini söyledi. Hiç unutmuyorum “Şemdinli’den bir başladık mı göreceksin iki ay sonra arkamızda yüz binlerce köylü Ankara’ya doğru yürüyüş başlayacak”  diyerek beni ikna etmeye çalışırken, bu konuda benim ne düşündüğümü sordu. Bu arada Cihan’la Erim de, ne kadar ciddi bir eğitim gördüklerini  göstermek için hemen orada bana bir judo gösterisi yaptılar!..

Ben,  bu türden judo oyunlarını daha önce ODTÜ judo klübünde çok daha fazlasıyla öğrenmiş olduğumu,  bunların  dağa çıkmayla falan  hiçbir ilişkisinin olamayacağını söyleyerek, onlara katılmadığımı, Türkiye’nin ne bir Küba, ne de Vietnam olmadığını anlatmaya çalıştım.  Türkiye’de yapılması  gerekenin işçi sınıfı  içinde daha yoğun çaba sarfederek örgütlenmek olduğunu, daha ortada, bu türden esasa ilişkin girişimlere karar verecek bir partinin bile olmadığını, bu işin üniversiteyi işgale benzemediğini,  öğrenci hareketinin uzantısı olarak  dağa çıkmanın hiçbir anlamının olamayacağını söyledim. Ama tabi Deniz’in bütün bunları anlaması mümkün değildi. Bana,  o dalgacı üslubuyla sen  “pasifistsin” falan dedi, konuşma bitti.  Deniz’le ilişkilerimiz hep arkadaşça, yoldaşça olmuştu; bu sefer hiç anlaşamamıştık fakat gene  dostça ayrıldık.   Onlar kesin kararlıydılar. Öye ki, nasıl olsa bu işi başlatıyoruz düşüncesiyle sınırdan Türkiye’ye girerken üstlerindeki Filistin gerillası elbiselerini bile çıkarma gereği duymamışlardı. Ben de, bir ihtiyacınız falan olursa Serdar beni bulur diyerek evden ayrıldım...

Tabi bu eve daha sonra  birçok kişi  gelip gitmeye başlıyor. Daha önce de söylediğim gibi,  Denizlerle  Hüseyin’in  (İnan) başı çektiği  bizim OTTÜ SFK’lı (eski TİP’li) arkadaşlar arasındaki ilişki de ilk adımda burada kuruluyor zaten... 

Hiç unutmuyorum, daha Hüseyinler’den  önce Deniz  Taylan’ı ikna etmişti. Taylan’la konuşmalarımızda o da aynen Denizler gibi düşündüğünü  söylemeye başlamış, o da bizi ikna etme sürecine  dahil olmuştu. Hatta birgün Taylan geldi ve İstanbul Üniversitesi’nde Öğrenci Birliği seçimleri olduğu için Deniz’in İstanbul’a gitmek istediğini, kendisinin de  onunla birlikte gideceğini söyleyerek benden  silah almak için   para istedi. Ben “vazgeç bu işten bak o da kaçakmış senin için tehlikeli olur” falan diyecek oldum, ama boşuna çaba... (O sırada, Rektör Öğrenci Birliği’ne verilen parayı kestiği için, biz de  para temini amacıyla  yurtların arasıda bir yere bir kulübe yaparak orada köfte yapıp satmaya başlamıştık! Tabi bunlar devrimci köfte (!) oluyordu ve   köfte satışından gelen paralar da ÖB Genel Kurul Başkanı olarak bende toplanıyordu!.. Bu konuya biraz sonra döneceğiz...). Ne yapayım, verdim tabi parayı. Hiç unutmuyorum 600 lr, falandı sanıyorum... Ve Taylan Deniz’le beraber İstanbul’a gitti!..

Sonra Taylan’ı İstanbul’da vurdular biliyorsunuz... Yusuf’la (Aslan) ikimiz gittik cenazesini getirmeye...

Taylan’ın ölümü hepimize çok koymuştu... Önce Rektörlüğün önünde, sonra da gece Yurtların bulunduğu yerde büyük bir tören düzenledik. Ben, Sinan konuşmalar falan yaptık ve ertesin gün de Taylan’ı uğurladık... Tabi o ortamda hiç kimse tutupta,  kaçak haliyle Taylan İstanbul’a neden gitti, hem de gene kaçak durumda olan Deniz’le birlikte falan diye sorgulayacak durumda değildi. Her olay, zaten tutuşmuş bulunan ateşe biraz daha kömür atmaktan başka işe yaramıyordu. “Devrimciler ölür, devrimler sürer”!.. Bitti!.. Her ölüm, bize ne kadar “haklı” olduğumuzu anlatmanın bir aracıydı o kadar! Bunun da ötesinde, “devrimcilerin” ne kadar “fedakar” olduklarını gösteren bir  propaganda vasıtası oluyordu!..