• 31.01.2017 00:00
  • (2503)

 “BAŞKANLIK SİSTEMİ” TARTIŞMALARINA KATKISI OLUR DÜŞÜNCESİYLE,  ADEM-İ MERKEZİYETÇİ BİR SİSTEM OLARAK BEYİN NASIL ÇALIŞIYOR VE ÖĞRENİYOR, BU ARADA “BENLİK” NASIL OLUŞUYOR?..

Münir Aktolga

Ocak 2017

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ-BİRİNCİ BÖLÜM.. 1

İKİNCİ BÖLÜM: NÖRONAL İNFORMASYON İŞLEME MEKANİZMASI...4

İNFORMASYON NEDİR?..4

BİR NÖRONUN YAPISI ŞEKLİ VE FONKSİYONU...5

NÖRONAL HABERLEŞME SİNAPTİK BAĞLANTILARLA GERÇEKLEŞİR...6

ADEM-İ MERKEZİYETÇİ NÖRONAL DEVRELER PARALEL ÇALIŞIRLAR...7

HERBİRİ OTONOM ÇALIŞAN SİSTEMLER ARASINDAKİ BAĞLANTI SORUNU...8

ÇALIŞMA BELLEĞİNİN YAPISI VE ENTEGRASYON-BÜTÜNLEŞME SORUNU...13

BEYİNDE, HERBİRİ OTONOM OLARAK ÇALIŞAN BİR DEĞİL İKİ ORKESTRA VARDIR!..18

GÖRÜRKEN NASIL VAROLUYORUZ?..18

OTONOM SİSTEMLER ARASINDAKI ENTEGRASYON VE ORGANİZMANIN TEMSİLİ SORUNU!...19

KORKTUĞUMUZ İÇİN KAÇMAYIZ, ÖNCE KAÇAR SONRA KORKARIZ!..20

ENTEGRE BİR AKSİYONPOTANSİYELLERI AĞI OLARAK NEFS-BENLİK-“SELF”...21

ÇALIŞMA BELLEĞİNDEKİ BULUŞMA...21

BİLİNCİ OLUŞTURAN MEKANİZMA, FARKINDA OLMAK NEDİR?..22

KENDİNİ İFADE EDEREK FARKETME ÇALIŞMA BELLEĞİNDE GERÇEKLEŞİR...24

REFERANSLAR:27

GİRİŞ-BİRİNCİ BÖLÜM

Bu makaleyi “Başkanlık Sistemi” tartışmalarına katkısı olur düşüncesiyle   benim  daha önce yayınlanan (2006 da)  “Öğrenmek Nedir, Neden Öğreniyoruz, Nasıl Öğreniyoruz” başlıklı çalışmadan yararlanarak hazırladım.  Problemi daha geniş ve ayrıntılı olarak incelemek isteyenler için   sözkonusu çalışmanın linkini veriyorum!..  (http://www.aktolga.de/t6.pdf)

Ancak, daha sonra baktım ki yazı biraz  uzadı, 25 sayfayı geçti, bunun üzerine, herkes böyle uzun bir yazıyı okuyacak vakit bulamayabilir düşüncesiyle onu ikiye böldüm. Birinci Bölüm bir özet gibi oldu. İsteyen İkinci Bölümü de okur diyerekten birlikte yayınlıyorum...

Bundan önceki yazıda “Sistemi Daha da Merkezileştirmeyi Esas Alan Bir Anlayışla 21.yy’ın Bilgi Üreten “Yeni Türkiye’sini” İnşa Etmek Mümkün Değildir” demiştik...   http://www.aktolga.de/a142.pdf  Şimdi bu yazıda da, beyinde gerçekleşen “öğrenme”-“yeni bilgiler üretme” işiyle, beyinin adem-i merkeziyetçi çalışma sistemi arasındaki ilişkiyi ele almak istiyoruz.

Soru şudur:  Kim öğreniyor, nasıl öğreniyor?

Öğrenme işleminin gerçekleştiği bir sistem olarak insan beyni sözkonusu olduğu zaman beynimizde öğrenme işini organize eden  bizim  “benlik”-“nefs”-“self”-“sebst” adını verdiğimiz (“Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi”)  “kendinde şey” bir instanz-mercii   var mıdır; yoksa, beyin adem-i merkeziyetçi bir sistem olarak çalışarak mı öğreniyor; bizim “benlik” dediğimiz instanz-mercii de bu sürecin ürünü olarak mı ortaya çıkıyor? Yani kısaca, “ben” mi öğreniyorum, yoksa o “ben”, öğrenme sürecinin sonunda bir yan ürün olarak  ortaya çıkan ve her seferinde-her etkileşmede yeniden üretilen izafi bir instanz-mercii midir?

Aynı soruyu bir sistem olarak  toplum sözkonusu olunca da şöyle ifade edebilirdik: Bir toplum nasıl öğreniyor; toplumsal öğrenme işlemi,  yukarda, toplumsal kimliği-nefsi- temsil eden kadir-i mutlak bir “Başkan’ın” (ona bağlı bir “Milli Eğitim Bakanı’nın”) sevk ve idaresi altında mı  olur, yoksa bu işin-öğrenme işinin-toplumsal düzeyde  gerçekleşebilmesi için de gene aynen beyinde olduğu gibi adem-i merkeziyetçi bir işletme sistemine mi ihtiyaç vardır?

Olayı daha açık hale getirebilmek için dün gazetelerde yayınlanan şu habere bir bakalım:

“CEO’su da Hintli olan Google , çeşitli nedenlerle ABD dışına çıkmak durumunda kalmış tüm “yabancı” çalışanlarını acilen ülkeye çağıran bir mesaj yayınladı. “Gelebildiğiniz kadar çabuk ABD’ye geri dönün yoksa bir daha gelemeyebilirsiniz,” ifadesini kullanan Gogole CEO’su Sundar Pichai’yi bu endişeye sevk eden detay ise, Trump’ın yeni imzalamış olduğu, yabancıların ülkeye girişini engelleme amaçlı yönetmelikler. Kendi ülkesinde “evde çalışmayı” tercih eden ama düzenli olarak ABD’ye uçan, tatile gitmiş olan, ABD dışındaki ülkelerde çeşitli projelere katılmak için geçici olarak ABD dışına çıkmış olan, ABD vatandaşı olmayan tüm çalışanlar bu çağrının muhatabı. Sundar Pichai, bir çoğu kilit görevler üstlenen bu çalışanların yeni vize politikaları nedeniyle yakın tarihte ülkeye alınmayacağından endişe ediyor.http://www.milliyet.com.tr/google-da-trump-depremi--dunya-2386634/

Şimdi soruyorum ben size, Google’leri, Apple’leri, Facebook’ları... yetiştiren,  dünyanın bir numaralı bilgi üretme merkezi olarak bilinen  o “Silikon Vadisi”  bundan sonra  böylesine mutlak bir otoritenin  baskısı altında  yeni bilgiler üretebilir mi?.. Olay budur işte!..

Öğrenmek-yeni bilgiler üretmek- nedir?..

Öğrenmek, ham madde olarak dışardan gelen “yeni” ve “önemli” informasyonların mevcut  bilgiler çerçevesinde bir yere oturtularak bunlarla  değerlendirilip işlenmesi ve böylece organizma-çevre sisteminin ortak ürünü olan bilgilerin üretilmesi olayıdır.  Bu şekilde öğrenilen-üretilen her bilgi ana rahminde oluşan bir çocuk gibidir. O, hem  varolan sistemin içinde onun kendini üretmesi sürecinin   bir parçası olarak doğar, ama hem de, aynı anda,  ondan ayrı, daha ileri bir varoluş (bilgi) seviyesini temsil eder.

Beyin nasıl öğreniyor?Beyinin öğrenme işlemini gerçekleştiren adem-i merkeziyetçi işletme sisteminin esasları... Adem-i merkeziyetçilik neden bu işin olmazsa olmazıdır?...

Olayı  şöyle ortaya koyalım:

Bu evrende varolan bütün diğer sistemler gibi beynimiz de kendi içinde nöron adı verilen  elementlerden oluşan bir sistemdir. Bu nöronlar önce, kendi aralarında örgütlenerek, beyinde her biri adem-i merkeziyetçi bir sistem olarak çalışan ve   belirli bir fonksiyonu yerine getiren  “alt sistemleri” oluştururlar. Sonra, bu nöronal alt sistemler de gene belirli bir  etkileşim-ilişki mekanizması-aracılığıyla kendi aralarında koordine olarak bütünü teşkil eden  sistemi- beyini- meydana getirirler. İşte, bizim “benliğimiz”-“nefsimiz”- adını verdiğimiz organizmanın temsili görevini yerine getiren  nöronal etkinlik de   bu esnada, tam bu noktada ortaya çıkar! Yani öyle, önceden  “mutlak bir gerçeklik” olarak varolan, “kendinde şey”, beyinde  belirli bir yerde oturupta “bizi”-“benliğimizi”-“nefsimizi”-temsil eden bir merci-bir instanz, bir “organik benlik”  yoktur!!.. “Biz”, “ben”, “sen” vb.  “nefsimiz” dediğimiz oluşum, beynimizdeki nöronal ağlarda meydana gelen ve her etkileşmeyle birlikte yeniden üretilen  belirli izafi  elektriksel ürünlerden- sentezlerden başka birşey değildir!.. Tasavvuf bilgini atalarımız bu bilimsel gerçeği bundan yüzlerce yıl önce  “nefsini bilen Rab’bini bilir” diyerek ifade ediyorlardı...

Aynı oluşum toplum için de sözkonusudur; yani burada da gene bütün bir toplumsal benliği-nefsi-  kişiselleştiren “organik kimlik”-“liderlik”-diye birşey sözkonusu değildir!.. Herşey burada da,  son tahlilde  bir temsil olayına dayanır...

Ancak aşiret gibi basit sistemlerde,  sistemin elementleri arasındaki ilişkiler-o dönemin bilinç seviyesiyle-  “kan” bağıyla açıklandığı  için, aslında aşiret şefi burada da gene temsili bir özelliğe sahip  olduğu halde (bizde “Toy”),   sistemin  giderekten sınıflılaşarak devletleşmesine  paralel olarak,   aşiret şefiyle temsil olunan instanz da- mercii de-  bu yeni duruma uygun bir şekilde  kan bağıyla  babadan oğula geçen “Sultan” adını verdiğimiz “organik” bir özellik   olarak anlaşılmaya başlanır!!.. Sistem maddi olarak değişmiş sınıflı bir toplum haline gelmiştir, fakat bilinç henüz daha eski yapıdan kaynaklanan bir özelliğe sahiptir...  İşte,  bugün tartışılan “Türk tipi-organik liderlik” anlayışının kökleri ta o zamanlarda  aşiret döneminin ilkel yapısında ve bilinç düzeyinde aranmalıdır...( http://www.aktolga.de/a117.pdf)

Bir sistem olarak beyin üzerinde yoğunlaşmadan önce,  onu, gene işleyen bir sistem olarak toplumla kıyaslamaya çalışalım; sonra yolumuza  beyinle devam edeceğiz!..

Evet, toplum da beyin gibi gene işleyen bir sistemdir. Ama bu sefer sistemin elementlerini nöronlar değil, insanlar meydana getirirler. Aynen nöronlar gibi,  bu sistemin elementleri olan insanlar arasında da etkileşmeler, ilişkiler  vardır; ve bu ilişkiler de gene aynen beyinde olduğu gibi belirli fonksiyonları yerine getiren otonom alt sistemleri oluştururlar. Sonra da-gene beyinde olduğu gibi- bu alt sistemlerin koordinasyonuyla  merkezi bir izafi varoluş instanzı-mercii- olarak “yönetim unsuru”-toplumsal kimliği temsil eden liderlik- ortaya çıkmış olur!..

Şimdi soru şudur: Beyin ve toplum... Bunların ikisi de birer sistem. İkisinin de kendi içlerindeki  örgütlenmelere  bağlı olarak ortaya çıkan belirli  temsil merciileri-instanzları-var... Örneğin toplum söz konusu olunca bunu “Başkan”, beyin sözkonusu olunca da organizmayı temsilen “benlik”-nefs- olarak  ifade ediyoruz. Nedir bu işin esası? Toplumda ve beynimizde temsil olayı nedir; bunun  dışında beyinde  kimliği ifade eden “organik bir instanz-mercii-“ var mıdır? Yani beynimizde, ya da toplumda  “Ahmet”, “Ayşe”... falan adında bizi-toplumu-cisimleştirerek  ifade eden-bizim bir parçamız olarak- organik bir mercii-unsur var mıdır? Yoksa eğer, toplum sözkonusu olunca karşımıza çıkan   “kuvvetler ayrılığına dayalı temsili başkanlık” anlayışıyla,  “kuvvetler birliği” anlayışının ürünü olan “organik başkanlık” anlayışının beyinde nefsin oluşumu süreci açısından anlamı nedir?.. 

İKİNCİ BÖLÜM: NÖRONAL İNFORMASYON İŞLEME MEKANİZMASI...

Çevreden-organizmanın dışından- gelen yeni bir informasyonun alınmasıyla başlayan süreç, organizmanın çevreyle kurduğu dengeyi bozan bu informasyonun (bu informasyonla birlikte gelen etkinin) işlenerek-değerlendirilmesiyle devam eder. Bu süreç, mevcut dengeyi muhafaza edebilmek, ya da yeni bir denge oluşturabilmek için,  çevreden gelen informasyona-etkiye karşı bir tepkinin-cevabın oluşturulmasıyla sonuçlanır. İşte yapılan bütün o “iş”lerin (yaşamı devam ettirme mücadelesinin-yaşamın kendisinin) anlamı budur.  Bu anlamda, bütün bu işleri gerçekleştiren bir sistem olarak organizmayı, beyin-sinir sistemi (A) ve   motor sistem unsuru diğer organlardan (B) oluşan  bir A-B sistemi şeklinde ele alabiliriz.

Buradaki“Sinir sistemi” genel bir kavramdır. Kendi içinde iki kısımdan oluşur: 1-  İnformasyonun işlenmesi-değerlendirilmesi, buna bağlı olarak da, gerekli nöronal reaksiyon modelinin oluşturulması işleminin yapıldığı Merkezi Sinir Sistemi (“Zentralnervensystem”). 2- İnfor-masyonun alınması (girdinin alınışı) ve sonra da Merkezi Sinir Sistemi tarafından  hazırlanan çıktının-cevabın-nöronal reaksiyon modelinin, bunu gerçekleştirecek motor sistem unsurlarına-adalelere iletilmesi görevini yerine getiren Çevre Sinir Sistemi (“Periphere nervensystem”).

Organizmanın iki kutbunu -beyin ve organları- biribirine bağlayanın aradaki sinirler olduğunu söylemiştik (tabi bu arada bir de hormon sistemi bulunur). Sinirler dediğimiz bu haberleşme hatlarına nöronların “aksonları” adı veriliyor. Bunlar, merkezdeki hücre gövdelerinden çıkarak  adalelere (ya da iç organlara) kadar uzananırlar,  bu hedef bölgelerine bağlanırlar. Merkezde hazırlanan nöronal reaksiyon modellerini “aksiyon potansiyelleri” (yani elektriksel sinyaller) şeklinde  adalelere iletirler. Organlar, kaslar da, bu elektriksel sinyalleri alınca, çeşitli biçimlerde kasılarak kendilerine iletilen  eylem modellerini  “reaksiyonlar” şeklinde gerçekleştirmiş olurlar. Elimizle bir su bardağını tutarken gerçekleştirdiğimiz hareketlerden, kalbimizin atışını sağlayan adale hareketlerine, bacaklarımızın kasılma hareketlerine kadar bütün adale-organ hareketlerinin hepsi böyle oluşur.

Sistemin içinde olup bitenlere “bilinç dışı” diyoruz. Yani bunlar “otomatik plota” bağlı olarak gerçekleşirler. Bunlardan, yani neyin nasıl gerçekleştiğinden hiç haberimiz olmaz “bizim”. Neden olmaz, farkında olma işinin esası nedir, nasıl “kendimizin” farkında oluyoruz, “bilinç” (“Bewusstsein”, “consciousness”) nedir, bütün bunların hepsini daha sonra göreceğiz; ama önce, sistemin dışardan alınan informasyonları nasıl  işlediğinin üzerinde durmamız gerekiyor.  Evet, informasyon nedir, nasıl alınıyor ve nasıl işleniyor?   

İNFORMASYON NEDİR?..

“Belirli bir kaynaktan çıkarak,  bir kanal-ortam aracılığıyla taşınıp, kaynaktan daha uzak mesafelere kadar iletilebilen, belirli bir biçime-yapıya sahip,  mesaj-haber taşıyan  sinyallere informasyon” [15] deniyor. “Sinyal” ise,  durum değişikliğine bağlı olarak ortaya çıkan bir özelliğin (durum değişikliğini ifade eden bir özelliğin), herhangi bir biçimde, bir madde-enerji paketi olarak  sistem dışına iletilmesidir.

Peki, hiçbir mesaj-haber muhtevası olmayan-hiçbir mesaj  taşımayan bir sinyalden bahsedebilir miyiz? Hayır! Hangi biçimde olursa olsun, muhtevası ne olursa olsun, A ve B gibi iki nesne arasındaki her madde-enerji alış verişi, son tahlilde bir mesaj-sinyal-informasyon alış verişidir. 

A ve B gibi birbirlerinden bağımsız, yani aralarında hiçbir ilişki bulunmayan, birbirlerine göre “potansiyel gerçeklik” konumunda olan iki obje-nesne düşünüyoruz. Bu halleriyle bunlar birbirlerine göre (yani birbirlerini temel alan koordinat sistemlerine göre) “objektif  gerçeklik” durumunda değildirler; çünkü aralarında bir etkileşme-ilişki sözkonusu değildir. İlişki-etkileşme ise, son tahlilde, bir informasyon alış-verişi olayıdır. O halde, nesneler ancak informasyon alış verişi yaparak birbirlerine göre objektif gerçeklik haline gelebiliyorlar. A geliyor, herhangi bir biçimde B yi etkiliyor. Bu demektir ki, informasyonlar-sinyaller bir biçimde madde-enerji paketleri olarak A dan çıkıp, belirli bir kanaldan, bir ortam aracılığıyla taşınarak B ye kadar geliyorlar ve B tarafından alınarak B yi etkiliyorlar. Ama öte yandan, A’ nın bu türden sinyaller-informasyon paketleri oluşturarak B’ yi etkilemesi için  bir nedenin  olması gerekir. Durup dururken dışarıya sinyal-informasyon gönderilmez. Çünkü, bir sistemin dışarıya sinyaller-informasyon paketleri göndermesi bir sonuçtur-output. Bunun için ortada, durum değişikliğine yol açabilecek, mevcut denge halini bozacak bir nedenin bulunması gerekir. Böyle bir neden  ise, son tahlilde, şu ya da bu biçimde çevreden-dışardan   alınan (girdi) bir  informasyondur. İşte, informasyon alış verişinin özünde bir etkileşme olmasının nedeni budur. Karşılıklı olarak birbirini etkileme olayının esası budur. Daima, bir durumdan bir başka duruma geçerken olur informasyon alış-verişi. Ya bir informasyonu alarak bir durumdan bir başka duruma geçersin, ya da  bir reaksiyonu-cevabı oluştururken, yani dışarıya etkide bulunurken.  Bu etkileme-etkileşme çeşitli biçimlerde olabileceği için, informasyon da çeşitli biçimlerde-değişik aracılarla  kodlanıp-taşınarak  iletiliyor-alınıyor-veriliyor olabilir. İşin bu tarafı şu anki konumuzun dışında. Bizim şu an altını çizmek istediğimiz nokta, hangi biçimde olursa olsun,  informasyon taşıyan her sinyalin, belirli bir yapıya sahip maddi bir gerçeklik olarak ortaya çıkabileceği, bu nedenle,   informasyon alış verişi olayının da, son tahlilde,   bir madde-enerji alış verişi olayı olduğunun tesbitidir. Yani, sinyalleşmenin, madde enerji alış verişine  dayanan bir  karşılıklı  konuşma olayı olduğudur.

Nöronların kendi aralarında ya da diğer organlardaki hücrelerle sinyal alış verişinde bulunarak haberleşmeleri-konuşmaları olayına ise nöronal sinyalleşme diyoruz.  Amacımız,  hayvanların çevreyle ilişki-etkileşme içinde geliştirdikleri bu dilin-madde-enerji-informasyon alış verişi olayının esaslarını ele almak, onu kavramaktır. Bunun için de işe  tek bir nörondan yola çıkarak başlamak istiyoruz. Çünkü, buradaki-iki nöron arasındaki- karşılıklı konuşma olayı, son tahlilde bir nöronal sinyalleşme olayıdır.

BİR NÖRONUN YAPISI ŞEKLİ VE FONKSİYONU...

Nöronlar   informasyonu içlerine alırlar. Sahip oldukları bilgiyle onu değerlendirerek işlerler (Burada nöronun içindeki „bilgi“den kasıt,  iki nöron arasındaki sinaptik bağla muhafaza-temsil edilen bilgidir. Bir de tabi, sinapsların oluşması için gerekli proteinlerin üretilmesini sağlayan genetik  bilgi-sözkonusudur...).  Ve sonra da, elde edilen sonucu (daha sonra göreceğimiz gibi, bu,  aksiyonpotansiyeli denilen elektriksel bir impulstur), ya incelemenin bir üst düzeyde devam etmesi için diğer nöronlara gönderirler, ya da, gerçekleştirmeleri için  motor sistem unsurları olarak    organlara iletirler.  Onların morfolojik yapılarını belirleyen de  bu fonksiyonlarıdır zaten. “Dendrit” adı verilen, informasyonun içeri alındığı kısım, ana hücre gövdesi ve sonra da, elde edilen sonucun “aksiyonpotansiyeli” (elektriksel impuls) şeklinde dışarı verildiği “akson”. Bütün nöronlar bu yapısal şemaya uyarlar.

NÖRONAL HABERLEŞME SİNAPTİK BAĞLANTILARLA GERÇEKLEŞİR...

Nöronların morfolojik yapılarınıincelerken, onların fonksiyonlarının, informasyonların alınıp incelenmesi ve sonrada iletilmesi olduğunu söylemiştik. Bütün bir sinir sisteminin amacıda budur zaten (daha önce linki verilen çalışmada bu olay ayrıntılı olarak inceleniyor)... 

Her birinin,  ilkesel olarak aynıişlemi yaptığımilyarlarca nörondan oluşan bir sistemdir sinir sistemi. Kendi aralarında “sinaptik” bağlantılarla birbirlerine bağlı olan bu elementler (nöronlar), birçok alt sistemler içinde biraraya gelerek, önce bu alt sistemleri oluştururlar. İnformasyonun belirli bir düzeyde incelenmesi görevini yerine getiren bu alt sistemler de, daha sonra, tek bir sistem olarak çalışan makro düzeydeki sistemi-sinir sistemini- meydana getirirler. Sistemin  yaptığı iş ise her düzeyde aynıdır.  Yani,  her düzeyde informasyon alınmakta,  işlenmekte ve sonra da  iletilmektedir.

Şimdi, önce iki nöron (“presinaptik” ve “postsinaptik”) birbirine nasıl bağlanıyor, “sinaptik bağlantı” nedir onu görelim:

Bir nöron ilkönce herhangi bir şekilde bir sinyal alır. Bu, kimyasal bir biçimde de olabilir (bir “nörotransmitter”, veya bir kokuyu taşıyan bir molekül şeklinde), fiziksel bir biçimde de (örneğin, deriye dokunma şeklinde, veya retinadaki “fotoreceptor”lere ışığın gelmesi şeklinde).  Bu sinyal  nöronun  zarında değişikliklere neden olur. Ve  sonuçta da, nöronun içinde bir elektrik akımı ortaya çıkar. Nöronun içindeki ve dışındaki sıvı ortamda bulunan elektriksel olarak yüklü atomlar-moleküller-iyonlar bu tür akımların oluşmasında baş rolü oynarlar. Alınan sinyale göre açılan alıcı (Receptor) kapaklarından içeri dolan bu iyonlar nöronun içinde  “electrotonic current” adı verilen pasif bir elektrik akımının oluşmasına neden olurlar. Ancak, nöronlar arasındaki “sinaptik bağlantıları” gerçekleştiren  etkileşim-ilişki biçimi bu değildir.  Nöronal sinaptik bağlantılar, birçok presinaptik nörondan gelen sinyallerin-informasyonların-inputların entegre edilmesiyle veya duyu organlarından gelen kuvvetli sinyallerin etkisiyle gerçekleşirler.  Her iki durumda da, presinaptik nöronun (veya nöronların) aksonundan (veya aksonlarından) gelen sinyalin (sinyallerin) etkisiyle akson terminallerinden sinaptik bölgeye salgılanan moleküller-nörotransmitterler  toplanarak postsinaptik nöronun etkilenmesi için gerekli olan eşiğin aşılmasına çalışırlar. Bu başarıldığı anda da, postsinaptik nöronda  “aksiyonpotansiyeli” adı verilen bir elektriksel impuls oluşur. İşte, postsinaptik nöronun aksonunda oluşan bu “çıktıdır” ki-output-  sinaptik bir bağla birbirine bağlı olan iki nöron arasındaki ilişkinin  ürünü budur...

Yeni informasyonlar daima, daha önceden varolan bir sinapsa gelip onu aktif hale getirerek sisteme alınırlar. Buna bağlı olarak da, mevcut sinapsın temsil ettiği bilgiyle gelen informasyon arasındaki ilişkiye göre, ya buraya yeni bir sinaps daha eklenir, ya da mevcut sinaps daha da kuvvetlendirilerek onun temsil  kapasitesi genişletilir (“öğrenme”). Her iki durumda da,  bir sinaps, iki nöron arasında gerçekleşen ve kendisine gelen  bir informasyonu değerlendirerek   elektriksel bir impuls-aksiyonpotansiyeli şeklinde buna bir cevap oluşturan kendine özgü  bir yapıdır. Kendine özgüdür, çünkü her sinaps ancak belirli bir informasyonu işleyen-değerlendiren belirli bir bilgiyi temsil eder.                             

Bütün bunlar nöronal haberleşmenin genel çerçevesi; yani sürece dışardan baktığımız zaman görünenler. Ama biz bununla yetinmek niyetinde değiliz. Sürecin içine, ta içine girmek, olup bitenleri adım adım orada izlemek istiyoruz! Çünkü,  bütün  mekanizmanın, sinir sisteminin işleyişinin temeli budur. Nöronal ağların informasyonu işleme mekanizması da, bilinç dediğimiz etkinliğin ortaya çıkışı da, nöronal öğrenme olayı da, son tahlilde nöronlar arasındaki sinaptik bağlantıların oluşmasıyla ve işleyişiyle ilgilidir. İki nöron arasındaki ilişkiyi ne kadar iyi anlayabilirsek, beynin çalışma mekanizmasını da o kadar iyi anlayabiliriz.

ADEM-İ MERKEZİYETÇİ NÖRONAL DEVRELER PARALEL ÇALIŞIRLAR...

Örneğin, bir kurbağanın önüne bir kelebek çıktığı zaman, bunu belirli bir faaliyet örneğiyle-“Aktivierungsmuster”le- temsil eden “input” nöronları, kurbağanın kelebeği yakalaması için gerekli olan sıçrama eylemini temsil eden “output”  nöronunu aktif hale getirirler. Output nöronunda oluşan elektriksel akım da -“aksiyonpotansiyeli”- bu iş için gerekli adaleleri aktif hale getirerek kurbağanın sıçramasına ve kelebeğin yakalanmasına neden olur. Aynı şekilde, bir sinek sözkonusu olduğu zaman da, gene, presinaptik input nöronlarının oluşturduğu faaliyet örneği sineğin yakalanması için gerekli reaksiyonu temsil eden postsinaptik nöronu aktif hale getirir, bu da kurbağanın dilini çıkararak sineği yakalamasına neden olur vb.

Soru 1:Her durumda, retinadaki-gözdeki- input nöronlarının  temsil ettikleri informasyon beyinde bulunan ve gerekli organizmal reaksiyonları temsil eden output nöronuyla  nasıl ilişki kuruyor.Yani, presinaptik bir input nöronunun aksonundan (bir nöronun çıktı ucu) beyne giden   informasyon beyinde nereye gideceğini, hangi output nöronunun kendisine uygun  “aksiyonpotansiyelini” oluşturacağını nereden biliyor, kısacası, hedef  output nöronu nasıl bulunuyor?

Önce birinci sorudan başlayalım.Yukardaki örnekte, kelebeğe ilişkin informasyonu temsil eden presinaptik nöronlarla, organizmal reaksiyonu temsil eden postsinaptik  nöron arasındaki sinaptik bağın daha önceden mevcut olması gerekir. Yani kurbağanın önüne bir kelebek çıktığı zaman  sıçrayarak onu yakalayabilmesi için, bu olaya ilişkin bilginin daha önceden onun beyninde mevcut olması gerekir. Bu bilgi a) Kelebeğe ilişkin, onu tanıyan-temsil eden bir bilgidir. b) Kelebekle karşılaştığı zaman nasıl hareket edeceğine  dair bir bilgidir. Bu nedenle, gelen informasyonun yaptığı, sadece, zaten varolan  ve bu bilgileri temsil eden bir sinapsı aktif hale getirmekten ibaret oluyor. 

Ama sorun şurada:Bu bilgiyi temsil eden sinaps (retinadaki presinaptik nöronlarla beyindeki postsinaptik nöron arasındaki) sürekli aktif halde  bulunmadığı halde, presinaptik nöronlardan gelen impuls-etki-  beyinde hangi postsinaptik nörona giderek oraya bağlanacağını nereden biliyor? Normal koşullarda beyinde milyarlarca nöronun bulunduğunu da düşünürsek, öğrenmek istediğimiz şey, input nöronlarından beyne giden  informasyonun beyinde aradığı postsinaptik hedef nöronu nasıl bulduğudur.  Eğer beyin  bir bilgisayar gibi  çalışsaydı, duyu organlarından beyne giden bir informasyon,  aynen bir bilgisayarda olduğu gibi, seri çalışma yöntemiyle  tek tek bütün nöronların kapısını çalarak aradığı nöronu bu şekilde bulmaya çalışacaktı. Bu durumda da tabi, bu iş çok zaman alacağı için,  kurbağa bu işi yapana kadar kelebek  çoktan kaçıp gitmiş olacaktı! Öyle olmadığına göre, yani önüne bir kelebek çıktığızaman kurbağa  anında-hiç vakit kaybetmeden- bir reaksiyon oluşturabildiğine göre, demek ki beynin bu iş için geliştirdiği daha başka bir yöntem  var?

Bir informasyon işleme sistemi olarak beyin bir bilgisayar gibi seri olarak değil, paralel olarak çalışır...

Bu demektir ki, dışardan alınan bir informasyonu beyne ileten input nöronları beyindeki output nöronlarına (nöronal devrelere ve ağlara) tek tek-sırayla, “seri olarak” bağlanmazlar; belirli bir bölgede bulunan nöronların hepsine birden-paralel olarak bağlanırlar. Bu nedenle, input nöronlarından gelen informasyon beyinde hangi output nöronunu aktif hale getireceğini aramak için ayrıca  zaman kaybetmez. İnformasyon bütün nöronlara aynı anda geldiği için, bunlardan, gelen informasyona uygun reaksiyonu temsil eden output nöronu  hemen aktif hale gelir ve devre tamamlanmış olur. Bu durumda, output nöronlarının milyarlarca olması halinde bile zaman kaybı olmaz. İnformasyon anında bütün bu nöronlara iletilir ve bu informasyonu temsil eden sinaps-postsinaptik nöron anında bulunarak aktif hale getirilir. İşte beyindeki temsil olayının esası ve beyinin  çalışma prensibi budur.

HERBİRİ OTONOM ÇALIŞAN SİSTEMLER ARASINDAKİ BAĞLANTI SORUNU...

Önbeyin (“präfrontaler Cortex”) bir “Konvergenzzone”-bir entegrasyon bölgesi- olduğunu biliyoruz. Organizmanın etkileşme halinde olduğu olaylara ve nesnelere ilişkin informasyonlar beyinde çeşitli alt sistemlerde incelendikten sonra burada biraraya geliyorlar, birbirleriyle bağlantıhaline geçip “entegre oluyorlar”. Etkileşme halinde olunan nesnelere ilişkin nöronal modeller bu şekilde ortaya çıkıyorlar.

Örneğin,  bir nesne olarak gene bir elmayıele alalım: Elmaya ilişkin özellliklerin her biri beyinde ayrıbölgelerde inceleniyor (rengi, kokusu, şekli, büyüklüğü vb). Ve sonrada bütün bu işlemlerin sonuçları,  aksiyon potansiyelleri-elektriksel sinyaller- şeklinde “çalışma belleğine” (“Working Memory”-“Arbeitsgedächtnis”) gelerek birbirleriyle ilişki-bağlantıiçine giriyorlar. Yani entegre oluyorlar. Gerçi biz bu özelliklerin her birini ayrıayrıda algılayabiliriz. Bir elmanın rengini, kokusunu vb. ayrıayrıda algılayabiliriz. Ama aynızamanda bir de, bütün bu özelliklerin  toplamıolarak,  “elma”  diye entegre bir nesne, bu nesneye denk düşen, onu temsil eden  nöronal bir model de vardır kafamızda. “Elma” deyince, hafızadan çalışma belleğine indirilen de bu nöronal etkinliktir zaten.

Şimdi soru şu: Elmaya ilişkin bütün bu özellikler daha sonra çalışma belleğinde nasıl birbirlerine bağlanıyorlar-entegre ediliyorlar?..

Bu öyle bir soru ki, beyin ve öğrenme mekanizması üzerine yapılan araştırmalarda-tartışmalarda  belki de üzerinde en çok tartışılan konu budur da diyebiliriz.  Bu nedenle önce biz gene bir Ledoux’u dinleyelimbakalım o ne diyor. Sonra da tabi Singer’e döneceğiz...

“Görsel bir etkenin (“Reiz”) çeşitli görünümleri (şekil, renk, pozisyon, hareket vb.) beyin kabuğunun farklıbölgelerinde incelenir. Ama bunların bir şekilde birbirleriyle bağlantıiçine girmeleri de gerekecektir. Ancak bu şekilde bir nesneyi bir bütün olarak algılayabiliriz. Eğer böyle olmasaydı,nesneler çeşitli özelliklerinin bir toplamıgibi olurlardı. Gerçi çeşitli görünümleri (renk, koku vb.) birbirlerinden ayrıolarak da algılayabiliriz, ama genellikle bunlarıbir bütün halinde algılarız. Burada soru şudur: Bu entegre olma işlemi nasıl oluşuyor? “Bindungsproblem” (Bağlantısorunu) olarak da adlandırılan bu sorun nasıl çözülüyor?Bu işbir açıdan çeşitli bölgelerde işlenen  informasyonların belirli bir bölgeye gelmesiyle oluyor. Ancak, bu tür integrasyon daha çok belirli duyu sistemleri açısından geçerlidir. Örneğin, beyin kabuğundaki görme merkezinin ilk basamağınesnelerin elemanter özelliklerini ele alır (köşe, hareket, renk, koku vb.). Daha sonraki basamaklar ise hareket vs gibi (“ne”, “nerede”) daha kompleks özellikleri ele alırlar. İnformasyon işleme sürecinin her basamağında bir önceki devrenin-devrelerin çıktısı-çıktıları bir sonraki devre-devreler için girdi olarak gerçekleşeceğinden,  hem belirli bir devrenin, hem de bir sistemin  içindeki  entegrasyon bu şekilde girdi-çıktı ilişkisiyle zincirleme olarak sağlanmış olur. Öte yandan, görsel informasyonlar tek başlarına gelmezler. Bunlar  diğer informasyonlarla birlikte alınırlar (ses, koku vb.), ki bu da, duyu organlarının işledikleri informasyonlar arasında bir entegrasyonu zorunlu kılar. Ayrıca, duyu organları tarafından alınan bir informasyonun bilinçli olarak algılanışı sadece duyusal algının  ötesine geçer. Biz, informasyonları (Reiz) entegre ederek, onları  nesneleri tanımlayan özellikler şeklinde algılarız. Çünkü, bizim için  önemli olan bu nesnelerdir. Bu nedenle, duyu organları aracılığıyla alınan informasyonlar bizim için sadece duyusal (“sensorische”) izlenimler değildir. Bir nesnenin nasıl göründüğü, nasıl işitildiğı ve koktuğudur önemli olan. Ayrıca, bütün bu algıların daha önceden kayıt altına alınmış olan hatıralarla  entegre edilmeleri de gerekmektedir. “Önbeyin”in alt sistemleri (“präfrontale Areale”) duyu (sensorische), duygusal (“Emotional”), motivasyonal ve hatıralarla ilgili devrelerden girdiler aldıkları için, bunların bütün bu informasyonları entegre ettiklerinden yola çıkılır. Bazı araştırmacılar, çeşitli alanlardan-alt sistemlerden-gelen informasyonların çalışma belleğinde entegre edildikleri şeklindeki açıklamaların yeterli olmadığı kanatindedirler. Bu işlem için (entegrasyon işlemi için) nöronların-nöronal devrelerin senkronize olmasını ön koşul olarak ileri sürmektedirler. Bu durumda, senkronize olmanın iki amaca hizmet ettiği söylenmektedir. Birincisi açıktır: Aynı anda gelen (senkronize bir şekilde) girdiler postsinaptik hücreleri daha kuvvetli bir şekilde aktif hale getirecekler,  bu da lokal bölgelerden daha ileri bölgelere doğru bir koordinasyonun oluşmasına yol acacaktır. Örneğin beyin, belirli bir görsel informasyonu işlerken, beyindeki görme bölgesinde bulunan hücreler aynı anda (synchron) aktif halde olacaklarından, bu bölgeden  gelen çıktılar önbeyindeki  (çalışma belleğindeki) postsinaptik nöronları  daha kuvvetli bir şekilde aktif hale getirecekler, bu da  informasyonun  burada (çalışma belleğinde) daha bütünsel (entegre) bir şekilde temsiline neden olacaktır”.

“İkincisine gelince;  bağlantı-entegrasyon sorununu bizzat eşzamanlılığın (synchronization çözeceği söylenmektedir. Bu teze göre, beyinde farklı bölgelerde bulunan nöron grupları aynı anda aktif hale  geldikleri zaman, bu,  birbiriyle ilişkili olan informasyonlar arasında belirli bir bağlantıya  neden olur. Aynı anda oluşan aksiyonpotansiyelleri çalışma belleğinde otomatikman bir entegrasyona neden olurlar. Eşzamanlılığın postsinaptik etkinliği kuvvetlendireceği açıktır. Ancak bunun dağınık beyin bölgelerinde bulunan informasyonlar arasında bir koordinasyona neden olacağı henüz daha tartışmalı bir konudur”[12]

W.Singer bu görüşü paylaşmıyor tabi! (Joseph LeDeux New York Üniversitesi Nöral Bilimler Merkezinde profösör.Prof. W.Singer ise Alman- ya’da Max Planck Enstitüsünde beyin üzerine araştırmalar yapan bölümün  başkanı.)

O, entegrasyon-bağlantı sorununun, informasyonların belirli bir  bölgede (“Konvergenzzone”) birbirlerine bağlanmalarıyla, ortaya, bu türden bağlantılarıtemsil eden nöronların çıkmasıyla değil, eşzamanlılıkla (“Synchronization”) çözülebileceğini söylüyor:  “Klasik görüşe göre, her biri ayrı ayrı incelenen özellikleri temsil eden nöronlar,  “Konvergenzzone” adı verilen, merkezi bir entegrasyon alanında birleşecekler ve objeyi-nesneyi- temsil eden nöronal modeli oluşturacaklardır. Ancak daha sonra, her özelliğin en az bir nöronla temsil edildiği bu nöronal modellerin hafızada muhafaza edileceklerini de düşünürsek, giderekten objelerin temsili için o kadar çok nörona ihtiyaç duyulacaktır ki, beynimizde bu kadar nörona yer yoktur. Düşünün, her obje ne kadar özelliğe sahipse, o kadar nöronla temsil ediliyor. Ve bütün bu nöronlar da hafızada olduğu gibi saklanıyorlar böyle birşey  imkânsızdır” [19,20]!

Singer’e göre objeler,  onların çeşitli özelliklerini temsil eden (ve farklıbeyin bölgelerinde işlenen) informasyonların, daha sonra belirli bir integrasyon alanında (Konvergenzzone)   birbirlerine bağlanmalarıyla ortaya çıkan (bu türden bağlantılarıtemsil eden) belirli nöronlarla temsil edilmiyorlar.  Objeler, beyin kabuğunun her tarafına dağılmış vaziyette bulunan ve herbiri bir çok nöronun katılımıyla oluşan nöron gruplarının faaliyetleri aracılığıyla temsil edilmektedirler. Bu gruplar, farklı zamanlarda farklı objeleri ve özellikleri temsil edebilecekleri için, bu şekilde, az sayıda nöronla çok sayıda objenin ve özelliğin temsili de mümkün hale gelecektir.

Bu açıklama tarzı  işleri çok kolaylaştırıyor tabi. Fakat bu durumda da, farklı özellikleri kodlayan nöron gruplarının bu faaliyetlerinin birbirine karışmasını önleyecek bir mekanizmaya  ihtiyaç vardır. Ancak, eşzamanlılık-Synchronization- anlayışına göre, bu problem, belirli bir gruba dahil olan nöronların aktiviteleri birbirlerine senkronize  olduğu için zaten kendiliğinden çözülmektedir [19,20]. İki farklı gruba ait nöronlar, farklızamanlarda aktif halde olduklarından, bunların birbirlerine karışmalarına imkân yoktur.   Diyelim ki, bir grup nöron, belirli bir anda, belirli bir objenin, örneğin rengini temsil ediyor olsun. Bu gruptaki nöronları bir arada tutan ve bunları grup dışındaki diğer nöronlardan ayıran özellik, bunların aktivitelerinin birbirlerine senkronize olmasıdır. Yani bunların aynı anda aktif halde olmalarıdır. Diğer özellikleri temsil eden gruplar için de aynı ilkenin geçerli olacağını düşünürsek, sonuçta, bir objeyi temsil eden ve beyin kabuğunun birçok yerine dağılmış vaziyette bulunan, herbirisi kendi içinde senkron nöronlardan oluşan birçok grupla karşılaşırız. Ama öyle ki, bu gruplar aynı objenin farklı özelliklerini temsil etmekle uğraştıklarından, bunların da gene kendi aralarında senkronize çalışmaları gerekecektir. Belirli bir nesnenin etkisiyle birlikte aynıanda aktif hale gelen nöronlar, aynı nesnenin farklıözelliklerini temsil eden nöron birliklerinde eşzamanlıolarak faaliyet gösterdikleri için, bunların eşzamanlıetkinlikleri daha sonra kendiliğinden belirli bir entegrasyona yol açacaktır [19,20].

Bir örnek olarak dilin gelişmesini ele alalım diyor Singer [20]. “Küçük bir çocuk, ‘kırmızı’ kelimesinin anlamını, akustik etkenle (kelime), optik etken (renk) arasında ilişki kurarak öğrenir. Bunun için de önce, onun beyninde, akustik algılamayı ve görerek algılamayı gerçekleştiren, birbirinden bağımsız iki nöronal birliğin aktif hale gelmesi gerekir. Kırmızı kelimesinin anlamını kazanabilmesi için, bu iki nöronal birlik arasında sürekli bir bağlantının oluşması gerekecektir. Eğer bu mekanizmanın ayrıntısına girecek olursak olayı şöyle açıklayabiliriz: Bu iki network’den ( sinir ağı) her birinde yer alan birer nöronu göz önüne getirelim. Bu nöronlar birbirleriyle sinapsları aracılığıyla bağlanırlar. Kelime (kırmızı) ve renk birbiriyle bağlanmadan önce aradaki sinapsın etkinlik derecesi çok zayıftır. Yapılan deneylere göre, bir nöronun diğeriyle olan ilişkisi (aradaki bağlantının etkinliği) bunların daha önce (bağlanmadan önce) aynı  anda aktif halde olup olmadıklarıyla ilgilidir. İki nöron arasındaki ilişki, eğer bunlar aynıanda aktif haldelerken gerçekleşiyorsa  daha kuvvetli olur (“Hebb İlkesi”). Bu yüzden, aynı objeyi temsil eden nöron gruplarının oluşturduğu birliklere dahil olan nöronlar, aynı etkiyle aktif hale geldikleri (fire) için, bunların kendi aralarında ilişki kurmaları  daha kolay olur. Nöronlar arasında kurulacak bu türden özel ilişkiler farklıözelliklerin temsili için nöronal birliklerin ortaya çıkmasında ilk adımdır”. 

Singer devam ediyor: “Peki, nöronlar arasındaki bu ilişkileri düzenleyen, onların senkronize çalışmalarını sağlayan bir instans var mıdır”, “beynin derinliklerinde oturan ve orkestrayı yöneten, nöronlara takt (buradaki anlamıyla, uyum için komut vermek, yönetmek) veren bir orkestra şefi var mıdır”?..

Yoksa, “bu nöronal gruplar, tıpkı oda müziği sanatçıları gibi, görünürde bir orkestra şefi olmadan, birbirlerine bakarak mı senkronize hale geliyorlar”? Sorunun cevabınıgene kendisi veriyor Singer’in: “Nöron gruplarının, onları yöneten bir orkestra şefine ihtiyaçları yoktur. Onlar, kendi ritmlerini, aynen oda müziği sanatçıları gibi, biribirlerine bakarak bulurlar ve takt halinde olurlar. Karmaşık bir objenin vizüel-nöronal temsili, beyin kabuğunun birçok yerine dağılmış bulunan yüzlerce ve binlerce nöronun senkron halde deşarj olmaları (depolarisation) sonucunda gerçekleşir. Bu arada, beyin kabuğundaki  ilgili bölgeler (“association area”) denilen belirli bölgeler, birçok nöronal birliklerin aktivitelerini senkron hale getirme görevini de üstlenirler. Ve bir objenin farklı özelliklerinin birleşmesi bu şekilde gerçekleşmiş olur [20].”

İki görüş arasındaki farkı daha açık hale getirebilmek için tekrar LeDoux’a dönüyoruz: “Şu ana kadarki örneklerle, beyin sistemlerinin birbirlerine paralel olarak öğrendiklerini gördük. Paralel öğrenme benliğin (self-selbst) oluştuğu karmaşık süreçlerde çok önemli bir mekanizmadır, ancak tek başına bu, bir insanın bütünsel-uyumlu bir kişiliğe sahip olmasını açıklamaya yetmez. Benliği oluşturan diğer önemli yapı taşı, çeşitli sistemlerden gelen informasyonların birbirleriyle entegre oldukları “Konvergenzzone”lerdir (entegrasyon-bütünleşme alanlarıdır).

Bu “Konvergenzzone”ler, paralel olarak etkide bulunan  sinaptik bağlantıların -öğrenerek değişmesinin- entegre olmasını sağlarlar. Bir “entegrasyon alanı” birçok beyin bölgesinden gelen girdileri alır ve ayrı ayrı işlenmiş bulunan bu  informasyonları birbirleriyle entegre ederek-bütünleştirir... Bir hayvanın bilişsel olarak gelişmişliği onun beyninde ne kadar “entegrasyon alanının” bulunduğuyla ilgilidir. Örneğin bu, insanlarda en gelişmiş düzeydedir. Eğer iki bölge aynı anda oluşan çıktılarını belirli bir  “entegrasyon bölgesine” gönderirlerse, burada  bir plastiklik ortaya çıkar (yani bu girdiler burada her iki girdiyi  de temsil eden entegre  yeni bir  bağlantının oluşmasına neden olurlar)”...

“Öte yandan, beyindeki çeşitli sistemler arasında bir bütünleşme (entegrasyon) oluşmadan önce, bu sistemlerin kendi içinde de bir entegrasyonun oluşması gerekir. Örneğin,  görme sisteminin “ne” kanalını ele alırsak, bütün diğer kortikal (beyin kabuğuna ilişkin) sistemler gibi bu da, kendi içinde hiyerarşik olarak yapılanmış bir sistemdir. Sistemin akışı içinde daha sonra gelen alt sistemler daima daha önce gelenlere bağımlı durumdadırlar. İnformasyon, bu şekilde, basamak basamak daha karmaşık olarak temsil edilerek işlenir (her basamakta işlenen informasyon integre edilerek diğer basamağa iletilir vb.). Örneğin, bir basamakta bulunan hücrelerin her biri bir nesnenin  bir parçasının temsili işiyle ilişkili olarak faaliyette bulunuyorsa, birçok hücrenin bu yöndeki faaliyetleri sonucunda o nesnenin şekli ortaya çıkmış olur. Bir sonraki basamağın hücreleri bir önceki bu basamağın hücrelerinin çıktılarını girdi olarak alacaklarından, bunlar nesnenin daha  gelişmiş bir şekilde temsilini gerçekleştirme olanağına sahip olacaklardır. Bu türden bir bütünleşme-entegrasyon bütün bir hiyerarşi boyunca sürer gider, ta ki son basamağın hücreleri nesneye ilişkin daha büyük kısımları temsil edene kadar. Bu nedenle, en son basamağın hücrelerine bazan “büyükanne hücreleri” de denilir. Bunların nesneye ilişkin bütün informasyonları entegre ettikleri düşünüldüğünden, örneğin büyükannenizin yüzüne ilişkin bütün informasyonların böyle bir hücre tarafından temsil edildiği kabul edilmelidir. Ancak son zamanlarda, işi bu kadar ileri götürmek  artık o kadar rağbet görmüyor. Daha ziyade küçük hücre topluluklarından (Ensemble) oluşan belirli grupların bu işi (temsil işini) yaptıkları kabul görmektedir. Bu anlayışı şematik olarak ortaya koyabilmek için bazan “papa hücrelerinden” bahsedilir. Bunlar tek başlarına en son durumu ifade ederler. “Kardinal hücreleri” ise daha altta bulunan küçük hücre gruplarıdır. Bazı hücrelerin tek başlarına bazan olağanüstü görevler üstlendikleri ispatlanmıştır. Ancak birçok araştırmacı çeşitli fonksiyonları böyle tek tek hücreler  tarafından  değil de belirli hücre grupları tarafından yapıldığını düşünmektedirler”[12].

İkide bir “nöronal etkinlik-aktivite” deyip duruyoruz! Nedir bu “nöronal etkinliğin esası”? Sonunda  bir aksiyonpotansiyeli, yani elektriksel bir sinyal değil midir bu? Evet! Peki elektriksel bir sinyal, ya da bir aksiyonpotansiyeli nedir? Belirli bir frekansı, dalga boyu olan elektriksel bir dalga-dalgasal bir hareket değil midir? Evet! O halde mesele çok basit, hiç öyle yuvarlak lâfların arkasına gizlenerek, olayı içinden çıkılmaz hale getirmeye gerek yok!

“Bağlantı sorununun”, son tahlilde bir “entegrasyon-bütünleşme” sorunu olduğundan yola çıkan birinci görüşe- Singer’e göre “klasik görüş”- dönelim.Kim ne derse desin, bu görüşün varacağı yer sonunda “büyükanne nöronlarıdır” (nöronal düzeyde “organik liderlik” anlayışı!!) Yani bu anlayış bizi kaçınılmaz olarak, olayların ve nesnelerin, son tahlilde, belirli  nöronlar tarafından temsil edildiği sonucuna götürür ki, böyle birşeyin mümkün olamayacağı   apaçık ortadadır. Singer’in dediği gibi, “beynimizde bu kadar nöron için yer yoktur”!.. Peki buradan, çeşitli alt sistemlerde üretilen sonuçların hiçbir şekilde entegre edilmedikleri sonucu mu çıkar? Hayır! Bir tür entegrasyonun gerçekleştiği de apaçık ortadadır. Nesnelere ait farklı  özellikleri temsil eden informasyonların  çeşitli alt sistemlerde ayrı ayrı incelendikleri bir gerçektir. Örneğin, bir elmanın rengi, şekli vb. bütün bunların hepsi beyinde ayrı ayrı bölgelerde inceleniyorlar. Ama daha sonra da biz elmayı bir bütün olarak algılıyoruz. Bu nedenle,  ayrı ayrı incelenen  informasyonların  bir şekilde entegre edildiği ortadadır. Sorun bu entegrasyon olayının gerçekleşme biçimiyle ilgilidir.

Eş zamanlılık-senkronizasyon anlayışına göre,  bir grup (“Ensemble”) içinde bulunan nöronların,  belirli bir özelliği işlemek için    aynı anda aktif hale gelmeleri, otomatikman, daha sonra bunların faaliyetlerinin entegre olması sonucunu da birlikte getirmektedir. Yani  entegrasyonun nedeni ve gerçekleşme mekanizması bizzat sinkronize faaliyetin kendisidir.

Özetlemek gerekirse: Belirli bir olaya (veya nesneye) ilişkin  informasyonlar, bu olayın (ya da nesnenin) farklı özelliklerini kodlayarak bize geldikleri halde, bunlar beyindeki alt sistemleri aynı anda etkiledikleri için, bu  sistemlerde bulunan nöron gruplarının  aynı anda aktif hale gelmesine neden olurlar.  Bu durumda,  output-çıktı olarak  ortaya çıkan aksiyon potansiyelleri de eş zamanlı olacaklarından, bunlar da süperpozisyon yaparak, sanki sistemden tek bir entegre dalga çıkıyormuş görünümünü verirler. İşte, ortada direktif veren merkezi bir instanz, veya bütün bu elektriksel dalgaları kendi içinde entegre eden bir “büyükanne nöronu” olmadığı halde,  sonuç itibariyle gene de bir tür entegrasyonun gerçekleşmesinin maddi temeli budur. Bu türden bir  bütünleşme-entegrasyon,  bağlantı probleminin  çözülüşü açısından  çok daha mantıkidir, gerçekçidir.

Ama sorun burada bitmiyor! Şu ana kadar  daha çok,  informasyonun beyindeki alt sistemlerde nasıl incelendiğinin üzerinde durduk. Alt sistemlerde yapılan işlemlerin sonuçlarının nasıl entegre edildiklerini ele almaya çalıştık. İnformasyonun elektriksel sinyallerin- aksiyon potansiyellerinin- süperpozisyonuyla oluşan entegre outputlar şeklinde, hiyerarşik olarak örgütlü  sistemlerden birinden diğerine    nasıl iletildiğini gördük. Ama henüz daha, çeşitli alt sistemlerden,  süperpozisyon yoluyla entegre olan elektriksel dalgalar şeklinde çıkarak çalışma belleğine gelen bu informasyonların burada nasıl entegre edildikleri üzerine birşey söylemedik. Söylemedik, çünkü yukardaki modelin  burada artık yetersiz kalacağı kanısındayız...

ÇALIŞMA BELLEĞİNİN YAPISI VE ENTEGRASYON-BÜTÜNLEŞME SORUNU...

Genel olarak bir nöronal ağ nedir? Sinaptik bağlarla birbirlerine bağlı olan  nöronların oluşturduğu bir sistem değil midir bu? Elbette! Peki ne iş yapar nöronal bir ağ? Ham madde olarak dışardan gelen  informasyonu alır ve işler! Nasıl işler, ne ile işler? Daha önceden sahip olduğu bilgiyle işler! Bir nöronal ağın “daha önceden sahip olduğu bilgi” nedir peki? Bu ağın içinde bulunan nöronlar arasındaki sinaptik bağlantılarda kayıt altında tutulan  bilgiler  değil midir bunlar? Evet! Sözün kısası, nöronal bir ağ bir informasyon işleme sistemidir. İnformasyonu alır, daha önceden sahip olduğu bilgiyle-bilgilerle bunu işleyerek bir sonuç-çıktı oluşturur. Bunu da dışarıya verir (çevreyi etkiler).

En basit nöronal ağ, presinaptik ve postsinaptik iki nörondan oluşan nöronal bir devredir. Ama, en karmaşık bir nöronal ağ da (yani, çok sayıda nörondan oluşan ve daha karmaşık görevleri yerine getirmeye çalışan bir nöronal ağ da) kendi içinde gerçekleştirdiği fonksiyon açısından, son tahlilde gene, A ve B gibi (presinaptik ve postsinaptik) iki grup nörondan oluşan bir AB sistemi olarak ele alınabileceği için, biz eğer iki nörondan oluşan basit bir nöronal devrenin çalışma prensiplerini bilirsek, çok daha karmaşık sistemlerin nasıl çalıştıklarına ilişkin  bilgilere de bu şekilde sahip olabiliriz.

Varmak istediğimiz nokta şudur:

İster önbeyinde belirli bir bölgede bulunsun, ister çok parçalı dağınık bir sistem olsun, kendi içinde, bir düşünce-bilgi üretim atölyesi  (“Arbeitsbereich”)  ve bir “icra fonksiyonundan” oluşan çalışma belleği de, son tahlilde, nöronal bir ağ olarak bir A-B sistemi şeklinde ele alınabilir. Hatta işi daha da basitleştirerek, beyindeki bütün diğer alt sistemler gibi, çalışma belleğini de, gene iki nörondan oluşan basitleştirilmiş bir devre gibi   düşünebiliriz. Yalnız burada, hemen işin başında altını çizmemiz gereken bir nokta var: Beyinde, çalışma belleğinin dışındaki  sistemlerde yer alan iki nöron  arasındaki ilişkiyle (ki bu ilişki, son tahlilde, belirli bir bilgiyi kayıt altında tutan sinaptik bir bağla karakterize olunur) çalışma belleğinde yer alan nöronlar (ve tabi iki nöron) arasındaki ilişki  esasa ilişkin olarak birbirinden farklı olmalıdır.  Çünkü, çalışma belleği,  hangi biçimde gerçekleşirse gerçek-leşsin (ister LeDoux’un dediği gibi bir entegrasyonla, ister Singer’in dediği gibi sekronizasyonla) bir entegrasyon bölgesidir. Bu nedenle, buradaki  sinapslar, diğer bölgelerde olduğu gibi,   belirli bilgilerin uzun süreli olarak kayıt altında tutulduğu  kalıcı  sinapslar-yapılar  olamazlar.  Bir düşünce ve bilgi üretim merkezi olan çalışma belleğinin yapısının da her an değişen içeriğiyle uyum halinde olması gerekir (yani, buradaki sinapsların sürekli değişen içeriğe göre  değişken bir yapıya sahip olmaları gerekir) . Çalışma belleğinin ikinci bileşeni “icra fonksiyonu” dediğimiz instanz da, öyle “Homonculus” tipi bir küçük benlik olarak çalışma belleğini mekan tutmuş kalıcı bir varlık-instanz falan olmayıp,  etkileşme halinde olunan her nesne-ya da olaya göre, her an farklı bir reaksiyon modeli olarak yeniden oluşan izafi bir instanz olmalıdır (yani, beynimizin içinde oturan ve bizim yaptığımız her işi yöneten öyle “ben” diye “organik”  bir unsur yoktur!!)

Bir an için, organizmanın herhangi  bir nesneyle etkileşme halinde olduğunu düşününüz:

O an,  sözkonusu bu nesneye  ilişkin olarak   du