• 8.02.2016 00:00
  • (2395)

 Aşağıdaki yazı 2005’te yayınlanan bir çalışmamdan  alıntı. Aktüel olduğunu düşünerek (“kızım sana söylüyorum gelinim sen anla hesabı”!) olduğu gibi yayınlıyorum. Korkmayın uzun değil!!..

http://www.aktolga.de/t5.pdf  s.298

„Eylül 1997’de Malezya başbakanı Dr. Mahathir Mohamad, Hong Kong’daki Dünya Bankası toplantısında, küreselleşmeyi lanetleyen bir konuşma yaptı. Döviz alıp satan „moronlara“ verip veriştirdi; „büyük güçleri“ ve George Soros gibi finansçıları, ekonomilerini küresel spekülatörlere açmaları yönünde Asya ülkelerini zorlamakla ve onları rekabetin dışına atmak için para birimlerini manipüle etmekle suçladı. Günümüzün küresel sermaye piyasalarını „korkunç canavarlarla dolu bir cangıl’a“ benzetti ve bu piyasaların Yahudi fesat odakları tarafından yönetildiği imasında bulundu. Mahathir’in heyecanlı söylevini dinlerken, dinleyiciler arasındaki ABD hazine bakanı Robert Rubin’in, içinden geçenleri dışa vurma şansına sahip olsaydı Malezya başbakanına ne söyleyeceğini hayal etmeye çalıştım. Sanırım Rubin’in cevabı şuna benzer birşey olurdu: „Kusura bakma Mahathir, ama sen hangi gezegende yaşıyorsun? Küreselleşme sistemine katılıp katılmamak sanki senin tercihine kalmış bir şeymiş gibi konuşuyorsun. Küreselleşme bir seçenek değil, bir gerçek. Bugün dünyada bir tek küresel piyasa var ve halkını ulaşmak istedikleri büyüme hızına ulaştırmanın tek yolu bu küresel hisse senedi ve tahvil piyasalarına girmek, çokuluslu şirketleri ülkene yatırım yapmaya teşvik etmek ve fabrikalarında üretilen malları küresel ticaret sistemine satmak. Küreselleşmeyle ilgili en temel gerçek şudur: Bu sistemi kimse yönetmiyor- ne George Soros, ne „Büyük Güçler“, ne de ben. Küreselleşmeyi ben başlatmadım. Onu ben durduramam, ülkene ve ülkenin gelecekteki refahına çok ağır bir darbe indirmeden sen de durduramazsın (Trump’ın kulakları çınlasın!! Eski hazine bakanının yerine ben olsam bu gerçeği ona da hatırlatırdım!). Şikâyet edecek, ülkendeki piyasaları rahatlatacak, suçlayacak birini arıyorsun. Ama sana birşey söyleyeyim mi, Mahathir, telefonun öbür ucunda kimse yok. Kabullenmesi zor biliyorum. Tanrının olmadığını söylemek gibi birşey. Hepimiz, ipleri elinde tutan, sorumlu birinin varolduğuna inanmak isteriz. Ama günümüzün küresel piyasası birbirlerine ekranlarla ve iletişim ağlarıyla bağlı, çoğu zaman adlarını bile bilmediğimiz, hisse senedi, tahvil ve döviz takasçılarından ve çokuluslu yatırımcılardan oluşan bir elektronik sürü... Biliyorum, beni her şeye gücü yeten ABD hazine bakanı olarak görüyorsun. Ama ben de tıpkı senin gibi yaşıyorum Mahathir- elektronik sürünün korkusuyla. Medyadaki geri zekâlılar sanki her şeyi ben yönetiyormuşum gibi gazetelerin ilk sayfalarına resmimi basıyorlar; halbuki Kongre, başkana serbest ticareti genişletme iznini vermezse, ya da bütçe tavanını delerse, sürü bana düşman olacak, doları ve Dow Jones’u çiğneyip geçecek diye benim de ödüm kopuyor. Ben sana küçük bir sır vereyim Mahathir-ama sakın kimseye söyleme. Ben artık masama telefon koymuyorum bile, çünkü herkesten iyi bildiğim bir şey var: Arayacak kimse yok“ [20].

Soğuk Savaş döneminde ikiye bölünmüş bir dünyada yaşıyorduk. Başında ABD’nin bulunduğu bir „kapitalist dünya“ ve başında Sovyetlerin bulunduğu bir „sosyalist dünya“ vardı. Bu iki ülkenin liderleri arasında da bir kırmızı telefon hattı bulunuyordu. Dünya’yı yöneten mekanizma pratik olarak buydu. Ama artık „telefonun öbür ucunda kimsenin olmadığı“ bir dünya’da yaşıyoruz! „Kimsenin yönetmediği“ bir dünya’da.  

Konuyu biraz açalım: „Yönetmek“ nedir? Yöneten ve yönetilen nedir?

İlk bakışta cevabı çok basit sorular bunlar!  Bir sisteme çevreden alınan madde-enerjinin-informasyonun sistemin içinde  değerlendirilerek işlenmesi sürecinde  neyin yapılacağını belirleyene, (yani eylem planını oluşturana) “yöneten”-yönetici, bu yöneticinin oluşturduğu planı hayata geçirene de “yönetilen”-motor sistem denilir. Daha başka bir deyişle ifade edersek, yönetim ve yöneticilik, bir sistemin içindeki madde-enerjiyi- informasyonu değerlendirerek işleme sürecini kontrol eden, yani sistemin karar verme ve feedback mekanizmasını elinde tutan-temsil eden merkezi instanz’ın varoluş biçimidir.

Peki bu evrensel bir kural mıdır? Yani her  sistem mutlaka bir yöneten ve bir yönetilenden mi oluşmaktadır?  Organizmayı ele alalım. Beyin ve organlardan oluşan bir sistem bu. Hemen diyeceksiniz ki, beyin yöneten, organlar da yönetilendir. Ya da bir ülke yönetimi söz konusuysa eğer, burada da devlet başkanı, ya da başbakan yönetici konumundadır, halk da yönetilen.

Peki ilkel komünal toplum nasıl „yönetiliyordu“? Bir kan-anayasası vardı burada, sistemi birarada tutan değerler-bilgiler olarak. Ve bu değerler-bilgiler bütün komün üyelerinin bilincine kazınmış durumda  olduğu için, onlar komün şefinin yönetici direktiflerine bağlı olmaksızın ne yapmaları gerektiğini kendileri tayin edebiliyorlardı.   Komün şefinin görevi sadece “kan” anayasasında yazılı olan kurallara uyulup uyulmadığını kontrolden ibaretti...  Yani o, yönetici olarak bir tür hakemdi burada... Aslında sistem, kendi kendini yöneten-otonom dağınık bir sistem olduğu halde, gene de bir kontrol-hakem mekanizması vardı ortada. Aynen futbol gibi yani! Burada da gene her iki takım da otonom-kendi kendilerini yöneten agentler durumundalar. Ama gene de bir hakemlik olayı var. Sistemin işleyiş mekanizmasına uyulup uyulmadığını kontrol ediyor bu hakem. Yani öyle yukarda tanımladığımız anlamda bir ”yönetici” falan değil bu da. Kimseye ne yapacağını falan söylemiyor. Sadece bir hakem o! Kuralları temsil ediyor...

Ama mutlaka böyle bir hakemin olması da gerekmezdi. Bu kontrol mekanizması başka şekillerde de oluşabilirdi. Örneğin satrançda böyle bir hakeme ihtiyaç yoktur. Oyuncular bu görevi de kendileri yaparlar.  Ya da, gene dağınık bir sistem olan internet’te de böyle bir hakeme-yöneticiye ihtiyaç duyulmaz. Siberuzaydaki bilgileri kullanarak informasyonu işleyen internet kullanıcıları otonom oyunculardır... Görünürde bir yöneteni-yönetileni ve hakemi yoktur bu sistemin de. Siberuzaydaki bilginin „sahibi“ olan görünmeyen bir yöneticinin kontrolü altında faaliyet gösteren otonom oyunculardır bunlar!..

İşte küresel-dünya sistemi de böyledir. O da aynen internet gibi, futbol, ya da satranç gibi (veya belirli bir notayı herhangi bir orkestra yöneticisine ihtiyaç duymaksızın çalan bir oda orkestrası gibi) dağınık bir sistemdir. Bu sistemin esasını oluşturan bilgiler-kurallar da bellidir. Serbest piyasa ekonomisinin kurallarıdır bunlar. Dünyanın dörtbir yanına dağılmış, herbiri kendi içinde bağımsız agent-oyuncu konumunda olan sistemin elementleri, kendilerine gelen her türlü informasyonu küreselleşme sisteminin sahip olduğu ortak bilgilerle değerlendirerek karar verirler ve işlerler. Bir ülkenin  küreselleşme sürecinin kurallara uyup uymadığına, yeteri kadar şeffaf olunup olunmadığına, o ülkede    işlerin serbest piyasa mekanizması içinde rekabetle mi, yoksa rüşvetle mi yürüdüğüne, bağımsız bir hukuk sisteminin bulunup bulunmadığına, özgür bir basının bulunup bulunmadığına karar veren bu otonom  oyunculardır. Sistem, bütün bu oyuncuların-agentlerin- kollektif iradeleriyle hareket ettiği için, onu yöneten ayrıca bir üst-el’in bulunmadığını söyleriz. Yönetici instanz o kurallardır, sistemi birarada tutan ilkelerdir.

Sonuç mu? Türkiye’yi “yönetenlerin” (onların vakti yoksa “Başdanışmanların”) yukarda linkini verdiğim çalışmayı hiç vakit kaybetmeden okumalarını öneririm!..