• 4.02.2016 00:00
  • (2988)

 

DIYALEKTIK MATERYALİZMİN VE

MARKSİST DEVRİM ANLAYIŞININ ELEŞTİRİSİ…

FELSEFEDE DEVRİM!..

İÇİNDEKİLER:

GİRİŞ.. 1

BİRİNCİ BÖLÜM:3

DİYALEKTİK MATERYALİZMİN, YA DA, MARKSİST DEVRİM ANLAYIŞININ ESASLARI...3

KAPİTALİZMDEN MODERN SINIFSIZ TOPLUMA GEÇİŞİN DİYALEKTİĞİ...11

SINIF MÜCADELESİ NEDİR?...14

“ZITLIK”-“ÇELİŞKİ” NEDİR-“ZITLARIN BİRLİĞİ VE MÜCADELESİ” NEDİR?..15

TEKRAR,  A İLE B ARASINDAKİ „ÇELİŞKİ“ VE B ‘NİN  A ‘YI „ALTETMESİ“ ÜZERİNE!...19

BİR DURUMDAN BİR BAŞKA DURUMA GEÇİŞ NASIL GERÇEKLEŞİYOR?...20

ÖNSÖZ:

Bu çalışma ilk kez 2009 yılında  yayınlandı; 2016 Ağustos’unda, bazı ilaveler yaparak-Marksist devlet anlayışı ve küreselleşme süreci üzerine- yeniden yayınlamıştım. Onun şimdi- özetleyerek- neden  tekrar yayınladığıma gelince?..

Son günlerde „Küba Devrimi“ üzerine o kadar çok şey söylendi ve yazıldı ki, herkes öyle „devrim“ falan deyip duruyor ama, bu konuda hala 20.yy anlayışının dışına çıkılamadığı apaçık ortada!..

Nedir o „Küba Devrimi“ dediğiniz şey? Bırakınız Küba Devrimini bir yana, 1917 de olan nedir-  ne idi? 1917’de Rusya’da da  devrim mi olmuştu yani?.. Ben diyorum ki, kapitalizmden  modern sınıfsız topluma geçiş anlamında, ne Rusya’da, ne de Küba’da devrim falan olmamıştır! Buralarda olan şey bir „altüstlüktür“, sistemin-toplumun- tersine çevrilmesi olayıdır! İşçi sınıfının burjuvaziyi devirerek iktidarı almasının  anlamı budur…

Sistem, bilimsel anlamda gene kapitalist bir sistemdir. Evet,  üretim araçlarının bireysel mülkiyeti söz konusu değildir artık burada; ama bu yanıltıcı olmasın; çünkü, bu sefer de,    üretim araçlarının mülkiyetine  işçi sınıfı adına sahip olduğu söylenilen  bir devlet ve devlet sınıfı vardır ortada!  Bu nedenle, eğer üretim araçlarının bireysel mülkiyetine dayanan topluma kapitalist toplum diyorsak, ortaya çıkan bu yeni toplum da „anti kapitalist“ bir ANTİ TOPLUMDUR, başka birşey değil (toplumsal düzeyde bir anti madde!!..)  Bunun, „üretici güçlerin gelişerek mevcut üretim ilişkileri kabına sığamaz hale gelmesi, sonra da üretici güçlerin gelişme düzeyine uygun yeni bir üretim ilişkileri sisteminin kurulması“ anlamında DEVRİMLE falan hiçbir alakası yoktur! Ne yani, kendimizi aldatmayalım, 1917 den sonra inşa edilen Sovyet toplumunda üretici güçler daha mı hızlı  gelişmiştir? İktidar alındıktan sonra geçen  yetmiş yıl boyunca inşa edilen üretim ilişkisi, herşeye devletin sahip olduğ katı devletçi bir üretim ilişkisi olmanın ötesinde başka nedir? Üretim araçlarının mülkiyetinin işçi sınıfı devletine ait olduğu sınıfsız topluma doğru evrilen, devletin yok olmaya doğru evrildiği bir üretim ilişkisi midir burada sözkonusu olan? Aynı şekilde,  Küba’da „devrimden“ sonra üretici güçler daha hızlı mı gelişmiştir?.. Küba’da elli yıldır egemen olan üretim ilişkisi nedir; bu mudur „üretici güçleri geliştirici olan daha ileri üretim ilişkisi“?.. İnternetin bile çok az kişiye nasip olduğu bir toplum mudur daha ileri olan!? Kendini aldatmak serbest tabi,  dinci tarikatlar gibi „hu“ çekerek sosyalizm üzerine nutuklar atmak  serbest (!) ama  ne olacak ki, bu, sizin hala bir 20.yy yaratığı olduğunuz gerçeğini değiştiremez ki!?

Birileri  tutuyor „stratejik zihniyetimiz“ bunu gerektiriyor diyerek,  neredeyse kendini mesih ilan edip,  modernleştirilmiş Türk tipi bir Sultanlık düzeni inşa etmeye çalışırken, ötekiler de, ideolojik düzeyde  çağ dışı bir „solculuğa“ biad ederek muhalefet yapmaya çalışıyorlar!! Böyle mi ilerleyeceğiz bilgi toplumuna doğru?

Neymiş efendim, feodal toplumun içinde kapitalizmin üretici güçleri gelişebilmiş ve bu anlamda devrim, burjuvazinin başı çektiği kapitalizmin güçlerinin bir bütün olarak feodal sisteme karşı verdiği mücadeleyle gerçekleşmiş… Ama,  sosyalist üretici güçler kapitalizmin içinde gelişemezmiş! Bu nedenle,  önce işçi sınıfının iktidarı ele alması anlamında SİYASİ BİR DEVRİMİN olması gerekirmiş!! Yani önce  iktidar alınmalıymış ki, sosyalist üretim ilişkileri ancak  ondan sonra inşa edilebilirmiş!! Bunların hepsi palavradır (ayrıca Marksizmin özüne de aykırıdır!), bunların hepsi minareyi sonradan dikilen o kılıfa uydurma çabasıdır!

Peki o zaman  şu soruyu soralım kendimize: MARKSİZM YANLIŞ MI İDİ? HAYIR EFENDİM DEĞİLDİ, MARKSİZM İŞÇİ SINIFININ ERGENLİK ÇAĞI  DÜNYA GÖRÜŞÜDÜR o kadar!.. Peki o zaman bir Castro’yu, bir Che’yi, ve de onlara özenerek devrim yapmaya çalışan bizim kuşak arkadaşlarımızı nereye koyacağız, onlar  hep bir hayal peşinde mi koştular, boşuna mı ölüp gittiler? HAYIR, gene hayır!.. Onlar, sınıflı toplumun pisliklerine karşı, baskıya, sömürüye karşı, sınıfsız bir toplumu hayal ederek mücadele ettiler. Yani, onların hayali boş bir hayal değildi, bu nedenle, onların mücadelesi de boşuna verilen bir mücadele olmamıştır. Tarih onları modern sınıfsız topluma giden yolda can veren kahramanlar olarak anacak. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Ama, 21.yy da,  insanlığın olağanüstü  hızla  modern anlamda sınıfsız   topluma doğru gittiği bir dünyada, bunun nasıl bir dünya, bu gidişin nasıl bir gidiş olduğunu anlama zahmetine bile katlanmadan hala 20.yy’ın kahramanlar çağında kalmak isteyenlere, o 20.yy kahramanlarının adını anarak „hu“ çekmeye devam edenlere diyecek söz kalmıyor tabi!.. Aşağıdaki çalışmanın bir adı da „DEVRİMDE DEVRİM“!.. Devrim, devrim diyerek  eski günleri özleyenler için!!..

Belki çalışmanın tamamını da okumak istersiniz diye:   http://www.aktolga.de/m23.pdf

GİRİŞ

„Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor-komünizm hayaleti“!...

„Komünist Parti Manifestosu“ Böyle başlıyordu!...

Bugün, aradan yüz elli yıldan fazla zaman geçtikten sonra kapitalizm halâ egemen o „Avrupa’da“ ve artık „komünizm hayaleti“ diye birşey de kalmadı ortalıkta! Şimdi başka tür sorunlarla boğuşuyor Avrupa!... Artık, 20.yy kalıntısı kabuklarından kurtularak 21.yy’a nasıl ayak uydurabilirim diye  çabalıyor!... „Devrimci proletaryaya“ gelince, „komünizm hayaletinin“ öznesi  olmak bir yana,  o da artık,   bir yandan gelişmekte olan ülkelerin sunduğu ucuz işgücü, diğer yandan da, her geçen gün daha  yoğun bir şekilde hayata giren  robotlar karşısında, güneşin altındaki kar gibi eriyerek yok olma korkusuyla „tir tir titrer“ hale geldi!...

Avrupa’dakiler bir yana ama, haklarını yememek lazım, bu arada Marksizme-Leninizme ve de Diyalektik Materyalizme en sadık kalan  gene bizdeki „solcular“ oldu (O da tabi Kürtler, Kürt milliyetçileri sayesinde (!) Baktılar ki,  tek başına „solculuk“ artık işe yaramıyor,    hayatta kalabilmek için, eski paradigmaya sadık kalarak  hemen Kürt milliyetçiliğiyle karışık   bir jöntürk-jönkürt „solculuğu“ icat ediverdiler!…)

Fakat bütün bunlar sonucu değiştirmiyor tabi; çünkü, işçi sınıfının delikanlılık döneminin dünyaya bakış açısı anlamına gelen  „Diyalektik Materyalizmin“ tanımladığı o eski „savaş“ bitti artık!  2. Dünya Savaşının bittiğinden habersiz olarak   dağlarda saklanan Japon askerlerini taklit etsen ne fayda! Kürt milliyetçiliğinden alınan hayat öpücüğüyle hala 20.yy ruh haliyle kendi dünyanda yaşayarak kendini tatmin edebilirsin tabi; bu arada „yerli-milli“ antika kabuklarla boğuşurken  kendini  yeniden üretmeye de çalışmış oluyorsun, bu konuda bir engel yok önünde!!... Ne de olsa,  onlar varsa sen  de varsın, bunu çok iyi biliyorsun!!... Ama nereye varılabilir ki artık bu türden çabalarla?...  

Şuraya bakın, uğrunda  ölümlere gittiğimiz-milyonlarca insanın gözünü kırpmadan canını verdiği- son yüz elli yıla damgasını vuran  o meşhur “devrim” anlayışına bakın:

“Devrim, işçi sınıfının öncülüğünde, halkın devrimci girişimiyle-aşağıdan yukarıya- mevcut devlet cihazının parçalanarak politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığıyla-yukardan aşağıya-daha ileri bir üretim düzeninin örgütlenmesidir”…

Dikkat edin, burada yeni üretim ilişkilerinin eskinin içinde gelişmesi ve bu gelişmenin belirli bir aşamasında eski üretim ilişkileri sisteminin artık yeni gelişmekte olan için yetersiz kalması falan yok!… Sanki kapitalist üretim ilişkileri feodal sistemin içinde gelişerek ortaya çıkmamışlar, sanki, feodal sistemi  giderekten bu yeni üretim ilişkileri sistemini temsil eden güçler  altetmemişler gibi, sanki, önce serfler ayaklanarak “politik devrim yapıp” iktidarı almışlar da, sonra da bu devrimci köylü iktidarı yukardan aşağıya doğru kapitalist üretim ilişkilerini yerleştirmiş gibi (!!), kapitalizmden sosyalizme geçilirken bambaşka bir devrim anlayışı benimseniyordu. Önce, “aşağıdan yukarıya devrimci bir hareketle iktidar alınarak eski devlet mekanizması parçalanmalıymış” da, sonra da  “işçi sınıfının bu devrimci iktidarı  yukardan aşağıya doğru  mülksüzleştirmeler yoluyla kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırarak onun yerine toplumsal mülkiyeti-pratikte devlet mülkiyetini-inşa edecekmiş”!!...

Felsefi olarak o  kadar “güzel ve mantıki” bir şekilde açıklanıyordu ki herşey, “bakış açın” değişmediği taktirde hiçbir şey diyemezdin! Hem sonra,  “feodal sistemin içinde kapitalist üretim ilişkilerinin geliştiği gibi, “kapitalist sistemin içinde sosyalist üretim ilişkileri gelişemezdi”ki!!... “Üretici güçler kapitalizm altında  eskiye göre-feodal topluma  göre-  daha fazla  gelişmiş oldukları için”,  feodal sistem içinde serflerin yapamadığını pekala artık  işçi sınıfı yapabilirdi!   Önce burjuvazi ve kapitalist sistem alaşağı edilerek, daha sonra, “yukardan aşağıya” doğru   yeni üretim ilişkilerini inşa etme yoluna girilebilirdi!… “Herşey, kendi içinde kendi zıttını yaratıp sonra da ona dönüşerek varolmuyor muydu”? Diyalektik materyalizm böyle söylemiyor muydu?… Nasıl ki,  kapitalist toplumu temsil eden burjuvazi ise,  sosyalist toplumu temsil eden de işçi sınıfı idi. Bu nedenle, işçi sınıfı pekala  özel mülkiyete son vererek üretim araçlarının mülkiyetinin bütün topluma-toplum adına da tabi devlete-ait olduğu kendi sistemini inşa edebilirdi!…

“Nasıl oluyor böyle şey”  falan  demeyin! Olmuştu bile!!  Diyalektik Materyalizme göre doğada ve toplumda  şeyler-nesneler “objektif mutlak gerçeklikler olarak” varolmuyorlar mıydı?  Nesneler, “kendi içlerinde kendi diyalektik zıtlarını yaratıyor” olsalar bile,  onlar, son tahlilde “kendinde şey”-“objektif-mutlak”  gereçeklikler değiller miydi?...

Düşünün, milyonlarca insanın canı pahasına  aynen bu  “devrim” anlayışına uygun olarak koskoca bir “Sosyalist Sistem” kuruldu bu dünyada!... Sonuç mu?... “Solcular” hariç  herkes biliyor o “sonucu”; sil baştan geriye dönen bu “sosyalist” ülkeler-başta Rusya olmak üzere- bugün hala yarım kalan  burjuva demokratik devrimlerini tamamlamaya çalışıyorlar!!... Ve de bir tek sen (kendine “solcu” diyen 20.yy kalıntısı ihtiyar(!!)…), bütün bu olup bitenlere gözlerini kapayarak bugün hala o eski paradigmaya dayanarak “devrim yapmaya” çalışıyorsun!... Kolay gelsin!...

Ergenlik çağınızı hatırlar mısınız? Ya da ergenlik çağında çocuğunuz falan var mı? Toplumlar da aynen tek tek insanlara benzerler özünde, onlar da doğarlar, çocukluk, ergenlik çağlarını yaşarlar… Olgunluk çağına gelene kadar özünde aynı aşamalardan geçerler… İşte bizim, „işçi sınıfının dünya görüşü“ olarak benimsediğimiz   bakış açısı da böyle birşeydi; işçi sınıfının ergenlik çağının  dünyaya bakış açısını yansıtıyordu!… Ama tabi hala  ergenlik aşamasında  kalanlar-kalmak isteyenler- bütün bunları anlayamazlar… Niye anlasınlar ki aslında!!... Ne güzel, biraz nostalji, biraz kendini feda etmişlik duygusu, biraz da „kefen giymişlik“, ya da „kurbanlık“ psikolojisi!… İnsanlık durumunun hedefi nasıl olsa „kendi varlığında yok olmak“ değil midir?  İster „cennete gitme“ hayaliyle son ver yaşantına, ister  uyuşturucu almış gibi  ideolojilerin bireyi yok ettiği o büyülü  dünyaya hapset kendini, ne farkeder ki… İster „hu“çek, ister „ideolojik mücadele“ yürüterek   kendini tatmin et, ne farkeder!!…  

Hey gidi günler hey! İnsan, şöyle bir düşününce, şu son yüz elli yılda köprülerin altından akan suları  daha iyi farkediyor! Herşey bir yana, yetmiş yıl ayakta kaldıktan sonra „Diyalektik Materyalist“ felsefenin  harikası  koskoca Sosyalist Sistem bile çöktü gitti bu arada!... Ama halâ butün bunları, muazzam bir hızla değişen dünyayı anlamayanlar  var; bozuk bir plak gibi, kaybolan o eski günlerin özlemi içinde yanıp tutuşanlar, o eski günlerin  geri gelebileceğini bekleyenler  var!...

Bundan kırk yıl önce biri deseydi ki bana, „bir gün gelecek böyle bir çalışmayı kaleme alacaksın“, sadece gülüp geçmekle kalmazdım, aynı zamanda büyük bir tepki de gösterirdim herhalde! Nasıl olurdu da Diyalektik Materyalizm eleştirilebilirdi!  Ama hayat böyle işte, hiç hesapta yokken, Marksist Felsefe’nin özünü oluşturan Diyalektik Materyalizmin eleştirisini yazmak da  bana nasip oldu sonunda!...

Bu çalışmayı, bilgi toplumuna-modern komünal topluma[1] giden yolda, toplumsal diyalektiğin doğurgan kutbu-ana rahmi-olan işçi sınıfının delikanlılık döneminin-o dönemdeki   dünya görüşü olan Marksizmin-   eleştirisi olarak  düşünürken, hem kendi delikanlılığımızı hatırlayalım,  ama hem de  nerelerden geçerek bugün nereye gelmiş olduğumuzun altını çizelim!…

BİRİNCİ BÖLÜM:

DİYALEKTİK MATERYALİZMİN, YA DA, MARKSİST DEVRİM ANLAYIŞININ ESASLARI...

Manifesto’dan[2] alıntılarla devam ediyoruz:

„Ortaçağın serflerinden, ortaya, ilk kentlerin ayrıcalıklı kentlileri çıktı. Bu kentlilerden de burjuvazinin ilk ögeleri gelişti“...

„Amerika’nın keşfi, Ümit Burnu’nun dolaşılması, ortaya çıkmakta olan burjuvazi için yeni alanlar açtı. Doğu Hindistan ve Çin pazarları, Amerika’nın sömürgeleştirilmesi, sömürgelerle ticaret, değişim araçlarındaki ve genel olarak metalardaki artış, ticarete, gemiciliğe, sanayie o güne dek görülmemiş bir atılım, ve böylelikle, çöküş halindeki feodal toplumun devrimci ögesine de hızlı bir gelişim getirdi.

Sınai üretimin kapalı loncalar tarafından tekelleştirildiği feodal sanayi sistemi, yeni pazarların büyüyen gereksinmelerine artık yetmiyordu. Onun yerini manüfaktür sistemi aldı. Lonca ustaları imalatçı orta sınıf tarafından bir kenara itildiler; farklı lonca birlikleri arasındaki işbölümü, tek tek her atelye içindeki işbölümü karşısında yok oldu.

Bu arada, pazarlar durmaksızın büyümeye, talep durmaksızın yükselmeye devam etti. Manüfaktür bile artık yeterli değildi. Bunun üzerine, buhar ve makine, sınai üretimi devrimcileştirdi. Manüfaktürün yerini dev modern sanayi, sanayici orta sınıfın yerini, sanayici milyonerler, tüm sanayi ordularının önderleri, modern burjuvazi aldı“...

„Burjuvazi tarihte son derece devrimci bir rol oynadı, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde bütün feodal, ataerkil, romantik ilişkilere son verdi“...

„Burjuvazinin kendisini onlara dayanarak güçlendirdiği üretim ve değişim araçları, feodal toplum içerisinde yaratılmışlardır. Bu üretim ve değişim araçlarının gelişiminin belirli bir aşamasında, feodal toplumun üretimde ve değişimde bulunduğu koşullar, tarımın ve imalat sanayiinin feodal örgütlenmesi, tek sözcükle, feodal mülkiyet ilişkileri, gelişmiş bulunan üretici güçlere artık ayak uyduramaz hale geldiler; bir o kadar ayakbağı oldular. Bunlar kırılmalıydılar; kırıldılar“…

İşte, Manifesto’da Feodal toplumdan kapitalist topluma geçiş süreci böyle ele alınır-açıklanır...

Şimdi,  önce  burada biraz durarak  bütün bu söylenilenlerin bir özetini çıkarmaya çalışalım:

Ortada  „feodal toplum“ adını verdiğimiz, kapitalizm öncesi bir toplum var. Bir sistem olarak ele aldığımız zaman,  esas itibariyle feodal üretim ilişkileriyle birbirlerine bağlı olan iki sınıftan (feodaller ve serfler) oluşan bir toplum bu. Öyle ki, bu iki sınıf birbirlerinin varlık şartı; yani, biri olmadan diğerinin varolması da  mümkün değil; bunlar, feodal üretim ilişkileri içinde birbirlerini yaratarak varoluyorlar…

Sonra, bu sistemin içinde, bir başka üretim ilişkisine denk düşen başka bir sistem  gelişmeye başlıyor: İşçi sınıfı ve burjuvaziden oluşan kapitalist sistem. Kapitalist üretim ilişkileriyle birbirlerine bağlı olan, birbirlerini yaratarak, birbirlerinin varlık şartı  olarak gerçekleşen  bu iki sınıfın oluşturduğu yeni bir sistem.  Bütün bunları şöyle gösterelim:

 

                      

Bu tabloya bir noktayı daha ilave etmemiz gerekir aslında:

Manifesto’da, „Ortaçağın serflerinden, ortaya, ilk kentlerin ayrıcalıklı kentlileri çıktı, bu kentlilerden de burjuvazinin ilk ögeleri gelişti“deniyor ya, burada  “kentliler”   deyince bundan çoğu zaman sadece burjuvalar anlaşılır; aslında bu, burjuvazinin kentin egemen sınıfı olmasındandır; yoksa, o „kentlerde“ işçi sınıfı da gene aynı sürecin içinde ortaya çıkıyor. Yani onlar da kente doluşan feodal toplumun serflerinden oluşuyor... Şöyle gösterelim:

 

                                             

Burada altının çizilmesi gereken en önemli nokta şudur: Feodal toplum ve kapitalist toplum iki ayrı sistemdir-toplum biçimidir- İki ayrı üretim ilişkisidir (bu ilişkilerle kayıt altında tutulan iki ayrı bilgi temelidir) bunları karakterize eden. Ve dikkat ederseniz, feodal toplumdan kapitalist topluma, feodal toplumun içinde feodallerin karşıtı bir sınıf olarak varolan serflerin feodalleri altetmesiyle geçilmiyor!...

„Köylü savaşları“ ve kapitalizme geçiş…

Feodallerle serfler-köylüler-arasındaki sınıf mücadeleleri, en fazla, sistemin kendi içindeki  „köylü savaşlarına“ neden oluyor. Evet bunlar da önemlidir; feodal kabuğun çatlamasında,  feodal sömürü zincirinin kırılmasında bunlar da vazgeçilmezdir; ama tarihte köylü ayaklanmalarıyla, köylülerin feodalleri altederek iktidarı ele geçirmeleriyle kapitalizme geçildiği de hiç görülmemiştir!!. Çünkü kapitalizm, feodallerin karşıtı  bir sınıf olan köylülerin feodal sömürüden kurtulmak için feodalleri zorla altederek iktidara egemen oldukları bir toplum değildir. Kapitalizmi karakterize eden, onun ayrı bir üretim biçimi-ilişkisi olmasıdır; öyle ki o,  feodal-toplumun içinde, onun diyalektik anlamda inkârı-zıttı- olarak gelişir. Yeni toplumu inşa edecek olan sınıflar da, bu sürecin ürünü olacaklardır…

„Karşıtlık“ ve „zıtlık“ kavramları neyi ifade ederler?...

Dikkat ederseniz burada iki ayrı ilişki arasındaki farkın altını çizmek için “karşıtlık” ve “zıtlık” kavramlarını   kullandık. Feodalerle serfler, ya da, burjuvalarla işçiler arasındaki, birbirinin varlık şartı olarak aynı sistemin içinde bulunmaktan kaynaklanan  “karşıtlık”   ilişkisiyle, feodalizm ve kapitalizm gibi   iki farklı sistem arasındaki  ilişkinin („zıtlık“) farklı olduğunun altını çizmek istedik…

Evet, feodalizmden kapitalizme geçiş olayı böyle…

Olayı, felsefi olarak da şöyle açıklayabiliriz: Feodal toplum ve kapitalist toplum; bunlar iki „zıt“ kutup olarak (biri diğerinin içinde, onundiyalektik anlamda inkârı olarak) gelişen birbirinden farklı sınıflı toplumlardır. „Zıtların birliği ve mücadelesi“ dediğimiz zaman bundan anlaşılması gereken de, özünde, bu  iki toplumsal sistem arasındaki birlik-birlikte varolmak-ve çelişki, yani birbirini diyalektik anlamda yok etmek için mücadeledir.

Evet, „birlik“ ve „çelişki“, „zıtların birliği ve çelişkisi“...

Eskiden beri varolan sistem-feodal toplum- kendi içinde-ana rahminde-yeni bir sisteme hamile kalıyor… Bu andan itibaran bu iki sistem birbirlerinin içinde, bir arada-„birlik“ içinde- varolmaktadırlar. Neden „birlik“? Çünkü, doğum olana kadar „yeni“-yeni üretim ilişkileri sistemi-tıpkı ana karnında gelişen o çocuk gibi ortalıkta görünmez. O, „eskinin“ içindedir (yani, bu süreç boyunca iki birdir!...), onunla „birlik“ ilişkisi içindedir!  Ama aradaki ilişki aynı zamanda  bir „çelişkidir“ de- „zıtlık“ ilişkisidir-neden? Çünkü, biri diğerinin içinde geliştikçe bu gelişme diğerinin inkârı-diyalektik anlamda yok olması- anlamını taşır da ondan!...

Bu, aynen, ana karnında bir çocuğun varoluşu, gelişmesi gibidir (burada, sürecin sonunda doğumla birlikte yok olan, kadının hamilelik halidir!); ya da, bir yumurtanın içinde bir civcivin gelişmesi olayı gibidir. Çünkü, toplumlar da, son tahlilde, kendi kendini üreten canlı sistemlerdir. Her yeni toplum, önce, „eskinin“-eski üretim ilişkileri sisteminin- içinde gelişmeye başlar.  Öyle ki, „yeninin“ gelişmesinin yolunu açan, başlangıçta, bizzat „eskinin“-varolan sistemin kendisi olur. Ama sonra, üretici  güçlerin (yani „yeniyi“ oluşturan güçlerin) gelişmesi artık eski üretim ilişkilerince belirlenen mevcut sistemin içinde sürdürülemez hale gelince de devrim olur, „yeni“, „eskinin“ kabuğunu kırarak „doğar“!...

Dikkat ederseniz, eskiden beri varolan sistemin içinde gelişen üretici güçler belirli bir noktaya kadar mevcut sisteme ait unsurlar olarak kalırlarken, bunlar, aynı anda, „eskinin“ içinde gelişen  bir sonraki sisteme ait  potansiyel güçler rolünü de oynuyorlar!...

Şimdi, gene Manifesto’ya dönerek, bu kez burada-Manifesto’da- kapitalizmden sosyalizme geçişin nasıl ele alındığına bakıyoruz:

„Kendi üretim, değişim ve mülkiyet ilişkileri ile modern burjuva toplumu, böylesine devasa üretim ve değişim araçları yaratmış bulunan bu toplum, ölüler diyarının, büyüleriyle harekete geçirdiği güçleri artık kontrol edemeyen büyücüsüne benziyor... Burjuvazinin feodalizmi yerle bir ettiği silahlar, şimdi, burjuvazinin kendisine karşı çevrilmiştir. Ama burjuvazi kendisine ölüm getiren silahları yaratmakla kalmamış; bu silahları kullanacak insanları da varetmiştir-modern işçi sınıfını-proleterleri…

Üstünlüğü ele geçirmiş bundan önceki bütün sınıflar, toplumu büyük ölçüde kendi mülk edinme koşullarına boyun eğdirerek, zaten edinmiş oldukları konumlarını pekiştirmeye bakmışlardır. Proleterler ise bütün  mülk edinme biçimlerini  ortadan kaldırmadıkça, toplumsal üretici güçleri ele geçiremezler. Kendilerine ait korunacak ya da pekiştirilecek hiç bir şeyleri yoktur; görevleri özel mülkiyetin o güne kadarki bütün güvencelerini ve korunaklarını yok etmektir...Yukarıda gördük ki, işçi sınıfının devrimde atacağı ilk adım, proletaryayı egemen sınıf durumuna getirmek, demokrasi savaşını kazanmaktır… Proletarya, siyasal egemenliğini, tüm sermayeyi burjuvaziden derece derece koparıp almak, bütün üretim araçlarını devletin, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde merkezileştirmek için, ve üretici güçlerin tamamını olabildiğince çabuk arttırmak için kullanacaktır“…

Buradaki „devrim“ anlayışı  bambaşkadır!... 

“Devrim, işçi sınıfının öncülüğünde, halkın devrimci girişimiyle-aşağıdan yukarıya- mevcut devlet cihazının parçalanarak politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığıyla-yukardan aşağıya-daha ileri bir üretim düzeninin örgütlenmesidir”… Manifesto’nun-bir bütün olarak Marksist-Leninist devrim anlayışının özü budur… Önce başta proletarya olmak üzere  bütün ezilenler elele verip burjuvaziden iktidarı alacaklar, sonra da devlet mekanizmasını kullanarak yukardan aşağıya doğru yeni-sosyalist-üretim ilişkilerini inşa edeceklerdir!... İşin özü budur!...

Bu „devrim“ anlayışının ortaya çıktığı dönemin objektif koşulları…

Manifesto’nun yazıldığı tarih 1847. Bu tarihlerde, bir yanda, feodal kabuğun parçalanmasına paralel olarak, dizginlerinden boşanmış bir at gibi dört nala koşturan bir burjuvazi var ortalıkta, diğer yanda ise, burjuva devrimine katılarak Dimyad’a pirince gitmeye çalışırken sonunda evdeki bulgurdan da olurcasına korkunç bir sömürü altında inim inim inleyen bir işçi sınıfı… Yavaş yavaş kendi bilincine varan, sömürüye, baskıya karşı sınıf mücadelesi bayrağını açarak  daha iyi bir dünya arayışı içinde olan bir işçi sınıfı var. İşte tam bu noktada şöyle denir Manifesto’da:

„Serflik döneminde serf kendisini komün üyeliğine yükseltmiştir (buradaki komün feodal toplumun içinde-onun ana rahminde-gelişmeye başlayan kent-burjuva-toplumudur MA), tıpkı küçük burjuvanın, feodal mutlakiyetçiliğin boyunduruğu altında bir burjuva haline gelmeyi becerdiği gibi. Modern emekçi ise, tersine, sanayiin gelişmesiyle yükseleceği yerde, gittikçe daha çok kendi sınıfının varlık koşullarının altına düşüyor. Sadakaya muhtaç bir kimse oluyor“…

İşte Marksizm, „işçi sınıfının, içine düştüğü“ bu duruma karşı isyanıdır… Ergenlik çağına varan, kendi bilincini geliştirmeye başlayan işçi sınıfının, baskıya sömürüye karşı isyanının bilincidir!..

İşçi sınıfının temsilcileri, feodal toplumun bağrında kapitalizm nasıl gelişmiş  diye bakıyorlar, “serften komün üyesi bir işçi, bir burjuva nasıl çıkmış“ ona bakıyorlar. Sonra bir de kendi durumlarına bakıyorlar, „gittikçe işlerin kötüye gittiğini, baskının, sömürünün gittikçe daha da arttığını“ görerek, „yok“ diyorlar, „feodalizmden kapitalizmin çıkması gibi,  bu kapitalizmden de başka  birşey-sınıfsız bir toplum falan- çıkmaz, bu nedenle, tek çözüm yolu onu ele geçirerek yok etmektir“!

İşte „Diyalektik Materyalizm“ böyle ortaya çıkıyor!...

İşte, işçi sınıfının-proletaryanın-önce aşağıdan yukarıya bir kalkışma ile iktidarı ele geçirip burjuvaziyi yok etmesinin, sonra, buna bağlı olarak da, işçi sınıfı devleti aracılığıyla  üretim araçlarının mülkiyetinin bütün bir topluma-toplum adına da işçi sınıfı devletine- ait olduğu başka bir toplumun-„sosyalist toplumun“-yaratması anlayışının bilinci-dünya görüşü olarak ortaya çıkan Marksist diyalektik, „Diyalektik Materyalizm“   böyle ortaya  çıkıyor!...

O andan itibaren, kapitalist toplum,  burjuvaziden ve işçi sınıfından oluşan bir sistem olarak görülmemeye başlanır artık!...  Bu iki sınıf,  birbirlerinin KARŞITI olarak-birbirini tamamlayan- birbirlerini yaratarak varolan-birinin varlığının diğerine bağlı olduğu- iki üretici güç  olarak görülmemeye başlanır. Kapitalist toplum eşittir burjuva toplumu denilirken, işçiler de, „modern köleler“ olarak, onun içinde-onun „ZITTI“ olarak- gelişen başka bir toplumun temsilcileri olarak görülmeye başlanırlar!... Çünkü köle,   bir üretim aracı olduğu için,  içinde bulunduğu toplumun doğal bir parçası-üretici gücü- değildir özünde[3]

(„Üretici güç“ nedir?...

Marksist  terminolojide „toplumsal üretici güçlerden“ bahsedilince   bundan sadece üretim araçları, bilim, teknik, sanayi ürünleri, fabrikalarvs. anlaşılır. Bu arada tabi  insan faktörü de  sayılır,  ama  bu da gene diğerleri gibi-„teknik“ vb.-  bir unsur olarak düşünülür o kadar. Halbuki bir toplumda esas üretici güç insan olup (insan-doğa sistemi sözkonusu olunca  burada üretici güçler insan ve doğadır) kapitalist  toplumun-sistemin iki temel üretici gücü de bu açıdan  burjuvazi ve işçi sınıfıdır. Bunlardan biri, neyin nasıl üretileceğine karar vererek, üretimin planlanmasıişini yaparken, diğeri de sistemin motor unsuru olarak onu gerçekleştirir. Bütün diğer unsurlar, aletler, teknik vs. bunların hepsi insana bağlıolan şeylerdir...Örneğin, feodal sistemin içinde ortaya çıkan kapitalist sistemin üretici güçleri olarak burjuvazinin   ve işçi sınıfınfın gelişmesi, bunların giderekten mevcut feodal üretim ilişkilerinin içine sığamaz hale gelmeleri burjuva devrimine neden olmuştur...)

Bu bakış açısı, dünya görüşü, kaçınılmaz olarak kendi felsefi temelini de birlikte yaratır tabii. İşçi sınıfının kendisini-kendi benliğini-temel alan koordinat sistemine göre şekillenen dünya görüşü, onun evrene, evrendeki  bütün diğer süreçlere bakışını da belirler. Diyalektik materyalizm  böyle ortaya çıkar…

Şöyle özetleyelim: Bu evrende varolan  “şeyler”-bütün nesneler- “objektif mutlak” gerçekliklerdir. Ancak, her biri, önceden „kendinde şey“ olarak („bağımsız mutlak bir gerçekliği“ temsil ederek) varolan bu nesneler, aynı zamanda, kendi içlerinde kendi zıtlarını da  yaratarak onunla birlikte varolurlar. Bu nedenle, bu iki instanz arasındaki „birlik“ ve „çelişki“ zemini evrensel varoluşun temelidir…

Aslında olay apaçık ortada! İşçi sınıfı, hayata-evrene kendi varlığını-nefsini, duygusal kimliğini-temel alan bir koordinat sisteminden bakınca der ki, „kapitalist toplum, burjuvazi tarafından temsil edilen ‚objektif bir gerçeklik’, ‚kendinde şey’ bir oluşumdur. Benim  bu toplumun içinde bir geleceğim yoktur; bu toplumun içinde, giderekten, bir köle, sadakaya muhtaç bir varlık haline geliyorum... Çünkü ben,  bu toplumun kendi içinde yarattığı  „zıttını“ temsil eden, ondan ayrı objektif bir gerçekliğim. Bu nedenle, benim kurtuluşum, burjuvaziyi temel alan kapitalist toplumun yerine, emeği temel alan onun zıttı başka bir toplumu YARATMAK, onun için mücadele etmektir“…

Dikkat ederseniz, o andan itibaren artık hem terminoloji, hem de kavramların içeriği   değişiyor! „Diyalektik evrimden-gelişmeden“ (ve de „DEVRİMDEN“)  bahsedince  bundan anlaşılan şey artık, tıpkı feodalizmin içinde doğup gelişen  kapitalizmin sonra onun içinden çıkıp gelişi gibi, kapitalizmin içinden de, onun diyalektik anlamda inkârı-zıttı- olarak başka bir sistemin (modern sınıfsız toplumun) doğuşu ve gelişimi  OLMUYOR! Bunun  yerini,  artık kendisini „objektif mutlak-kendinde şey“ bir gerçeklik olarak kabul eden bir sınıfın („kendisi için  sınıf“ haline gelen bir sınıfın)  birlikte varoldukları partnerini-burjuvaziyi yok ederek, kendisinin egemen sınıf olarak varolmaya devam edeceği başka bir sistemi YARATMASI (pozitivist toplum mühendisliği) anlayışı alıyor!...

Burada iki nokta var altı çizilmesi gereken: Birincisi, „ZITLIK“ ve „KARŞITLIK“  kavramları arasındaki farkla ilgili. Örneğin, feodalizmle kapitalizm arasındaki  çelişki- bir „zıtlık“ („uzlaşmazlık“) ilişkisidir. Aynı şekilde feodal sınıfla burjuvazi arasındaki ilişki de böyledir. Çünkü bunlar iki farklı üretim biçimini temsil ederler.  Ama örneğin, her ikisi de feodal toplumun-feodal üretim biçiminin- içindeki sınıflar olan feodallerle serfler arasındaki ilişki böyle değildir, bunların her ikisi de birbirlerinin varlık şartı olduklarından, bunların arasındaki ilişkiye „KARŞITLIK“ diyoruz (daha uygun bir kavram bilen varsa o da kullanılabilir, kelimeler üzerinde tartışmak istemiyorum!). Aynı şekilde, burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki ilişki de böyledir; yani, bu da gene aynı üretim ilişkisi içinde birlikte varoluşu içeren bir „karşıtlık“ ilişkisidir…

Buna doğadan bir örnek vermek gerekirse de, eksi ve artı yükler arasındaki ilişkiyi gösterebiliriz. Buradaki ilişki de gene bir „zıtlık“ değil bir „karşıtlık“ ilişkisidir (bu konuyu daha sonra tekrar ele alacağız)…

Evet, doğadaki ve toplumdaki şekliyle bu konuyu daha sonra  tekrar ele alacağız dedik ama,  yeri gelmişken burada olayı anlaşılması güç-karmaşık-hale getiren  noktanın altını çizmeye çalışalım:

Tamam, feodalerle serfler arasındaki-ya da burjuvaziyle işçi sınıfı (veya bir elektonla proton)  arasındaki  ilişki özünde bir karşıtlık-yani, birbirinin varlık şartı olma, birbirini tamamlama-ilişkisidir dedik; ama, her durumda „yeni“ daima „eskinin“ içinde, onun ana rahminde geliştiği için, feodal toplum söz konusu olunca serfler, kapitalist toplum söz konusu olunca da işçi sınıfı (elektron-proton ilişkisinde ise elektron), tıpkı bir anne gibi  kendi  içinde yeniyi de  barındırdığından,  kendi içindeki bu „YENİDEN“ DOLAYI („yeni“ adına verilen mücadelelerden dolayı) sistemin egemen kutbuyla olan ilişkiler    pratikte sanki bir  „ZITLIK-ÇELİŞKİ-uzlaşmazlık“  ilişkisiymiş gibi görünür. (Örneğin, bu durumda, serflerle feodaller arasındaki ilişki, aynı sistemin içindeki bir „karşıtlık“ ilişkisi olmanın ötesine taşarak bir „zıtlık“ görünümünü alırken, aynı şekilde,  işçi sınıfı da, gene kendisinden dolayı değil, kendi içinde-ana rahminde-taşıdığı-modern komünal toplum bebeğinden dolayı burjuvazinin „zıttı“-bu anlamda „devrimci“- bir sınıf konumuna sahip olur!   İşte, feodallerle serfler, veya burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki ilişkinin pratikte „karşıtlığın“ ötesine geçerek  bir „zıtlık“ ilişkisiymiş gibi görünmesinin  nedeni budur. Bu nedenle, nasıl ki tarihte serflerin yaptığı bir devrimden ve kurdukları yeni bir toplumdan-yeni bir üretim ilişkileri sisteminden-bahsedilemezse, aynı şekilde,  işçi sınıfının da, kendisi için bir sınıf olarak „devrim yaparak“ yeni bir toplumu-yeni bir üretim ilişkileri sistemi olarak „sosyalist“ bir  toplumu-inşa etmesinden bahsedilemez!...

Feodal toplum söz konusu olunca „devrimden“ anlaşılması gereken  nasıl ki feodal toplumun içinde gelişen maddi üretici güçlerin sonunda kapitalizmi yaratması   ise, kapitalist toplum söz konusu olduğu zaman da, „devrim“ gene  üretici güçlerin gelişmesi sürecine bağlı olarak   sistemin içinde onun diyalektik anlamda inkârı olarak  modern komünal toplumun doğuşu, gelişmesi ve giderekten kapitalizmi tüketerek onun yerini almasıdır...

Burada-her iki durumda da- yumurtanın içinde civcivin gelişmesi olayıyla (ya da ana rahminde çocuğun  gelişmesi olayıyla) yumurtanın kabuğunun kırılması (veya doğumun gerçekleşmesi)  olayını birlikte düşünmek ve anlamak gerekir. Yani, herhangi bir şekilde içinde doğuma hazır bir civciv olmayan bir yumurtanın kabuğunu kırarak devrim yapmış olmazsınız!!...  Gerçek anlamda bir devrim söz konusu olduğu zaman, yumurtanın kabuğunu  kıran  bizzat yumurtanın içindeki  o civcivdir…

Öyle bir diyalektik ki bu; o kabuklar belirli bir noktaya kadar  civciv için koruyucu bir unsur iken, bir noktadan sonra   civcivin onu kırmaya başlamasının nedeni artık onun içine sığamaz  hale gelmesidir. Civcivin gelişmek için muhtaç olduğu duvarlar, sürecin belirli bir noktasından itibaren onun için artık  bir hapishane duvarı haline geliyor“!  Olay budur! Yani, devrim olayı  basit bir mühendislik, ya da duvar kırıcılığı  olayı değildir!!...

„İsyan“-reaksiyon ve  devrim; bunlar farklı şeylerdir!...

Bu noktada „Marksist-Leninist devrim“ anlayışına ilişkin olarak  altını çizmemiz gereken en önemli nokta, Marksist devrim anlayışında  diyalektik inkârın yerini,  „yeni bir toplum yaratmak“ için özü isyana-reaksiyona dayanan toplum mühendisliği anlayışına bırakmasıdır.  Ki, buradan da,  sonunda, sırtını pozitivist anlamda bir „bilimselliğe“ dayayan,   sübjektif idealist bir   ideoloji olarak „işçi sınıfının dünya görüşü“  ortaya çıkar!... İşte,  senelerce peşindan koştuğumuz o ideolojik  paradigmanın kaynağı budur! (Bu satırları yazarken nasıl içim sızlıyor biliyor musunuz! Ama, ergenlik çağını yaşamadan olgunlaşan bir insan, ya da toplum gösterebilir misiniz bana!!... Marksizm bizim anamız ise, biz de onun diyalektik anlamda inkarı olan çocuklarıyız!...)

İki farklı „devrim“ anlayışı demiştik!...

Bu dünya görüşüyle (yani kapitalizmden sosyalizme geçişi konu edinen „ sosyalist devrim“ anlayışıyla), feodalizmden kapitalizme geçişi açıklayan bakış açısı-devrim anlayışı- arasında dağlar kadar fark vardır, öyle değil mi! Çünkü bu durumda (yani Marksist-Leninist „sosyalist devrim“ anlayışında), kendisi de mevcut sistemin-kapitalist üretim ilişkilerinin içinde, onun bir ürünü olarak varolan bir sınıfa- işçi sınıfına-aynı sistemin diğer egemen kutbunu altederek yeni bir sistemi oluşturma görevi veriliyor!... Feodalizmden kapitalizme geçerken  feodal sistemin-feodal üretim ilişkilerinin- içindeki bir sınıf olan serflere verilmeyen  misyon (yeni bir toplumu inşa görevi) işçi sınıfına verilmiş oluyor!... Feodal sistemin içinde gelişen  bir başka sistemi  temsil ettiği için burjuvaziye biçilen  rol,   gene aynı sistemin (kapitalist sistemin) içindeki bir sınıf olduğu halde,   işçi sınıfına da verilmiş oluyor!...  Diyalektik materyalist felsefe de  bu durumu açıklayan-legalize eden felsefi temel olarak ortaya çıkıyor!...   Öyle ki, buna göre, bu iki sınıf (yani burjuvazi ve proletarya) birbirlerinin „zıttı“ oldukları halde „özünde birbirlerinden bağımsız  objektif-mutlak gerçeklikler oldukları için“, yani, birinin varlığı diğerine bağlı olmadığı için (bunlar birbirinden niteliksel olarak farklı iki sistemi temsil ettikleri için)  burjuvaziyi yok ettikten sonra da varolmaya devam edebilen bir işçi sınıfı, kapitalizmin içinde gelişen yeni toplumun-sosyalist toplumun- belirleyici unsuru olarak varlığını sürdürmeye devam edebiliyor!...

Devrim  bir toplumsal „altüstlük“müdür?...

Bu durumda (yani, işçi sınıfı „devrim yaparak“ iktidarı ele aldığı zaman) aslında sistem bir yerde altüst olmuş- tersine çevrilmiş oluyor! Özel mülkiyete dayanan tipik kapitalist  toplumun yerine, üretim araçlarının mülkiyetinin işçi sınıfı devletine ait olduğu,   mülkiyete tasarruf yetkisini elinde tutan yeni tip bir  devlet sınıfının  egemenliğinde, anti kapitalist-devletçi bir toplum  ortaya çıkıyor!...

Marksizm, işçi sınıfının delikanlılık döneminin (ergenlik çağının) dünya görüşüdür demiştik. O,  bu dönemde, işçi sınıfının kendi kimliğini yaratmaya çalışırken baskıya sömürüye karşı duygusal anlamda başkaldırışıdır, isyanıdır. Ama görüyorsunuz,  isyan etmek yetmiyor işte! Bir şeyin yerine  ondan daha ileri yeni bir şeyi koyabilmek de gerekiyor. Yeni ve daha ileri olan  ise, sadece kafada yaratılmıyor; o ancak, eskiden beri varolan maddi gerçekliğin  içinde, onun  kendi kendisini üretmesi sürecinin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Yani, baskıyı, sömürüyü ortadan kaldırıyorum diyerek yukardan aşağıya doğru sübjektif idealist-iradi bir çabayla niteliksel anlamda yeni  bir toplum yaratmak mümkün olmuyor!...

Peki nedir bu işin sırrı, kapitalizmden modern sınıfsız topluma nasıl geçecektir insanlık? Bu süreci de aynen feodalizmden kapitalizme geçişe benzer bir şekilde mi ele almamız gerekiyor; eğer öyleyse, modern komünal toplumun şu an kapitalist toplumun içinde, onun diyalektik zıttı-inkârı olarak gelişimi sürecini nasıl açıklayacağız?...

KAPİTALİZMDEN MODERN SINIFSIZ TOPLUMA GEÇİŞİN DİYALEKTİĞİ...

“Kapitalizmin temel çelişkisi, üretim araçlarının özel mülkiyetiyle üretimin toplumsal karakteri arasındaki çelişkidir” diyor Marks. İşte bütün mesele bu cümlede!  Bu cümlenin ne anlama geldiğini doğru kavramakta yatıyor!. Çünkü, 19. ve 20.yy’lara damgasını vuran Marksist devrim anlayışının özü-esası, çıkış noktası, bu “temel çelişki” kavramının yorumuna dayanıyor. Bu yüzden konuyu biraz açalım:

Önce üretmek-üretim ne demektir onu görelim. Çevreden-doğadan alınan madde-enerjinin-informasyonun (hammaddenin) toplumsal olarak sahip olunan bilgiyle işlenerek bir ürün haline getirilmesidir üretim. Ürün bir sentezdir yani.  Üretici güçler olarak doğa-toplum sisteminin, etkileşmesinin  sentezidir. Daha başka bir deyişle, bir çocuk gibidir ürün. Babası doğa ise, anası da toplum olan bir çocuk! Doğadan alınan hammaddenin (madde-enerjinin- informasyonun), toplumun sahip olduğu bilgiyle işlenerek  ürünün oluşturulmasıyla, anneden ve babadan gelen DNA’ların etkileşerek çocuğa ilişkin orijinal DNA yapısını oluşturması aynı diyalektiğe tabidir...

Burada altı çizilmesi gereken en önemli nokta, doğa’dan-çevre’den gelen madde-enerjiyi-informasyonu değerlendiren-işleyen bilginin daima toplumsal bir karaktere sahip olmasıdır. Çünkü, insan toplumsal bir varlıktır. Bu nedenle, insanların sahip oldukları bilgi de toplumsal olarak üretilen bir üründür. Bireysel bilgi, bireysel olarak sahip olunan bilgi diye  birşey olmaz! Olur, ama bu, olayın, bilgi üretimi sürecinin yüzeysel olarak baktığımız zaman görünen yüzüdür.

Üretim faaliyeti, görünürde tek bir birey tarafından yapılıyor olsa bile, o özünde gene de toplumsal bir olaydır. Çünkü, bizim „birey“ olarak ifade ettiğimiz insanın kendisi zaten varoluş koşullarına bağlı olarak toplumsal sistemin bir elementidir. Bu nedenle, görünüşteki bireyselliğin ötesinde ürünü değerlendirerek işlerken bireyin kullandığı bilgi toplumsaldır. Ama, bu bilgi tek tek insanların beyninde muhafaza edildiği için,  birey ona sahip çıkar. Toplumsal olarak üretilmiş olan ve toplumsal olarak sahip olunan bilgi “bireyin bilgisi” haline dönüşür!... Ve bütün bunlar, “farkında olmadan”, son derece tabii bir evrim süreci içinde gerçekleşir. Çünkü, ilkel komünde, daha sonraki anlamıyla „sahip olma“ bilinci-duygusu diye birşey yoktur. Zaten „ben“ olayı da, komün üyeleri „bireysel emekleriyle“ üretebilir hale gelince oluşuyor. Komün malına sahip çıkma-mülkiyet bilinci-duygusu da bununla birlikte doğuyor…

Üretim aslında herzaman toplumsal bir olaydır…

Özetlersek, bilgi toplumsal bir ürün olduğu gibi, üretim faaliyeti de aslında her zaman toplumsal bir olaydır. Çünkü insanın kendisi toplumsal bir varlıktır. Ama, emeğin üretkenliği artıp da  insanlar doğayı “bireysel emekleriyle” işleyerek üretebilir hale gelince, bu süreç içinde,  üretim araçlarına ve ürettikleri ürüne  sahip çıkarak,  “benim” demeye,   birey olarak   “varolmaya-gerçekleşmeye”  başlıyorlar...

Ancak, sınıflı toplumun ürünü olan  birey, kendini, varlığı kendinden menkul “objektif-mutlak bir gerçek” olarak gördüğü için,  varoluşunun izafiliğine ilişkin bu yazılanları anlayamaz! Anlar hale geldiği zaman da zaten o artık sınıflı toplumun bireyi olmaktan çıkmaya başlıyor demektir! İşte bu yüzdendir ki, modern komünal topluma geçiş, ancak gelişmiş, kendini bilerek toplumsal varlığın içinde tekrar “yok olmaya” başlamış bireylerle olacaktır. İlkel komünde  “birey” diye birşey yoktu demiştik, modern komünal toplum ise, kendi bireysel varlığının bilincine vararak („kendini bilerek“)  „kendi varlığında yok“ olan bireylerden oluşacaktır. Bu haliyle ben ona  „bilinçli doğa“ diyorum;  çünkü o artık yarı biyolojik, yarı computer bir varlıktır!...

Tekrar Marks’a dönersek…

“Kapitalizmin temel çelişkisi, üretim araçlarının özel mülkiyetiyle üretimin toplumsal karakteri arasındaki çelişkidir” diyordu Marks. Marks’a göre, yukardaki örnekte “bireysel üretici” diye andığımız  bir çoban, ya da  çiftçi, veya günümüzde tek başına  işyeri sahibi olan bir insan, işi büyütüp de, yanında çalıştırmak için başka insanları da işe aldığı zaman, yapılan üretim artık “bireysel” olmaktan çıkmış, toplumsal bir  karaktere sahip olmuş oluyor. Marks’ın “üretimin toplumsal karakterinden” bahsederken altını çizdiği olay budur. Çünkü bu durumda, üretim faaliyeti sadece işyeri sahibinin bireysel emeğiyle değil, onunla birlikte orada çalışan bütün insanların kollektif faaliyetiyle de,  “toplumsal olarak” yapılmış oluyor. Bu andan itibaren, yani  bir kişi bile olsa işçi “çalıştırmaya” başlanıldığı andan itibaren, üretimin toplumsal karakteriyle üretim araçlarına-ve ürüne- bireysel olarak sahip çıkma arasındaki çelişki sistemin temel çelişkisi olarak ortaya çıkıyor. Çünkü, yapılan iş- üretim faaliyeti- toplumsal olduğu halde, üretim araçlarının mülkiyeti bireysel olarak kalıyor.

İşte, Marks’a göre,  sistemi devrime götüren, işçi sınıfını burjuvaziyi altetmeye götüren temel çelişki budur. Bu çelişki, üretimin yoğunlaşmasıyla-tekelci kapitalizmle birlikte  daha da keskinleşir. Öyle  ki, bir gün, üreten insanlar, yani işçiler burjuvaziyi ortadan kaldırarak üretimin toplumsal karakterine uygun yeni bir üretim ilişkileri sistemi olarak sosyalizmi kurarlar ve kapitalizmin temel çelişkisini   bu şekilde çözmüş olurlar. Üretim araçlarının mülkiyetinin bütün üretenlere-topluma ait olduğu  yeni bir toplum, “sosyalist toplum” doğmuş olur! Marksist devrim anlayışı budur…

Bir soru:

Bugün çok sık raslanılan bir olayı ele alalım, ve örneğin, bin kişinin çalıştığı bir fabrikada işçilerin yarısının işten çıkarıldığını, onların yerine robotların kullanılmaya başlandığını düşünelim. Bu rakamı arttırabiliriz de. Örneğin, Toyota’nın ürettiği Lexus marka otomobiller birkaç işçinin dışında tamamen robotlar tarafından üretiliyormuş. Şimdi bu,  üretimin toplumsallaşması yönünde bir gelişme midir, yoksa tersi yönde mi? Olayı biraz daha abartarak şöyle de formüle edebiliriz: Eskiden, 19-20.yy’larda, 10.000 kişinin çalıştığı bir fabrikanın 2025 yılında  bir kaç işçiyle çalıştığını, geri kalan bütün işleri robotların yaptığını düşünürsek nasıl değerlendireceğiz bu gelişmeyi? Eğer “toplumsallaşmadan”, “yoğunlaşmadan” kasıt, üretimin  gittikçe artan sayılarda  işçiler tarafından yapılmasıysa, açıktır ki bu durumda üretim artık toplumsallaşmıyor!!... Ki bu da, üretici güçler geliştikçe kapitalizmin “temel çelişkisini” kendi kendine çözdüğünün ve kendini ölümsüzleştirdiğinin ispatı olurdu!!...

Kapitalizmin (onu modern komünal sınıfsız topluma götüren) temel çelişkisi, azami kâr yasasıyla üretici güçlerin gelişmesi arasındaki çelişkidir...Bu nedenle, üretim araçlarının özel mülkiyetiyle üretimin toplumsal karakteri arasındaki çelişkiyi de bu esasa uygun olarak anlamak gerekir. Yani, üretici güçler geliştikçe, daha önce çok sayıda insanın yaptığı işi artık makinelerin, robotların yapar hale gelmesi,  üretim faaliyeti içindeki aktif durumda olan  insan sayısının azalıyor olması, üretimin toplumsal karakterinin azaldığı anlamına gelmez! Tam tersine, üretim faaliyetinin daha da toplumsallaştığının,  geliştiğinin bir göstergesidir bu!  Çünkü, üretici güçlerin gelişmesi demek, özünde insanın bilgi üretimi sürecinin  gelişmesi demektir. İnsanlar daha önce bizzat yaptıkları işi artık robotlara yaptırabiliyorlarsa, bu, toplumsal bilgi üretimi sürecinin bir sonucudur. Kısacası, üretimin toplumsallaşması demek, çok sayıda işçinin fabrikalarda biraraya gelmesi demek değildir!... 

Biraz daha açalım:

Kapitalist sistemin ve kapitalistlerin tek amacı daha çok kâr elde edebilmektir. Buna kapitalizmin azami kâr yasası diyoruz.  Ama bunun için de, rekabet mücadelesinde kapitalistlerin daima daha iyi kalitede ve daha ucuza mallar üretebilmeleri gerekmektedir. Çünkü, ancak bu durumdadır ki, rakiplerini geride bırakarak daha çok satabilirler, daha çok kâr elde edebilirler.Daha iyi kalitede ve daha ucuza mallar üretebilmenin yolu ise, son tahlilde, daha çok bilgiye sahip olabilmekten geçiyor, ve bu da  üretici güçlerin gelişmesi anlamına geliyor. Daha ileri makineler, robotlar, daha ileri teknoloji, bütün bunlar daha çok bilgi üretiminin sonuçlarıdır. İşte, azami kâr peşinde koşan kapitalistleri günün birinde artı değerden, dolayısıyla da azami kâr’dan mahrum bırakacak sürecin diyalektiği budur! Kendini inkâr sürecinin diyalektiği budur…

Şöyle ifade edelim:

Bilim ve teknik-üretici güçler- geliştikçe, adım adım, eskiden işçilerin yaptığı işleri  makineler-robotlar yapmaya başlarlar. Burjuvazi, rekabet mücadelesinde daima daha iyi kalitede ve daha ucuza mallar üretebilmek için bu yola girmeye mecbur kalır. Üretim maliyetini düşürmek için daima  daha  az işçi,  daha çok robot!... Gelişmenin doğrultusu budur! Bu nedenle, insanl?