• 22.08.2016 00:00
  • (1639)

 SİZ ONU BUNU BIRAKIN DA,  ŞU „VAKA-İHAYRİYYE“-1826-KONUSUNDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ ONU BİR SÖYLEYİN!... (4)

Çünkü, bu olay, bugün bile halâ,  kimin nerede durduğunu ortaya koyan referans noktalarından biridir tarihimizin!...

DÜNDEN BUGÜNE “HETERODOKSİ”-YA DA TASAVVUFİ AKIMLAR..

OSMANLI’DA KAPİTALİZMİN GELİŞMESİNİ ENGELLEYEN TASAVVUF MUDUR?..

Heterodoksi kavramıbugün daha çok “Halk İslamı”nın  alevi-Bektaşi kolu için kullanılıyor. Ama; daha önce de gördüğümüz gibi(http://www.aktolga.de/m25.pdf )  başlangıçta (Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan önceki dönemde ve kuruluş aşamasında)böyle alevi-Bektaşi-sünni falan gibi  ayrımlaryoktu! O zamanlar daha ortada  “resmi İslam” - Devletin tanıdığı İslam- diye birşey   olmadığıiçin, “Halk İslamı”diye birşey de yoktu! Çünkü henüz daha sınıflaşma Devletin-ve Devlet Sınıfı’nın- ortaya çıkışıyla şekillenmemişti. Herkes-bey’ ve etrafındakiler de-  o “halk” kavramının içindeydiler. Bu aşamada insanların   kimliklerini oluşturdukları tek bilgi temeli-varolan  tek toplumsal bilinçunsuru olarak-tasavvuftu. Devlet kurucu o insanlar için esas olan bir yanda köleci antika medeniyetler, diğer yanda ise kendi tarihsel devrimci gerçeklikleriydi. İslami bir zeminde gelişen tasavvuf da bu diyalektiğin bilgi temelini-bilincini-oluşturuyordu...

“Tarihsel devrim diyalektiği ve “ilerici-gerici” kavramları...

Olaya-antika tarihin bu amansız diyalektiğine- mekanik olarak baktığınız zaman ilkel sınıfsız toplum özlemiyle  sınıflı topluma-medeniyete karşı başkaldıran bu insanları “gerici”  olarak bile damgalayabilirsiniz. Öyle ya, madem ki sınıflılık üretici güçlerin gelişmesinin sonucu olarak sınıfsız toplumun içinden çıkıp gelmiştir, o halde,  sınıflı topluma karşı ilkel sınıfsızlığa geri dönmek amacıyla yürütülen bütün bu çabalar da-bunlar insani açıdan ne kadar haklı görünürlerse görünsünler-“gericidirler” diyebilirsiniz! Ama bu doğru olmaz tabi! Olmaz, çünkü, “medeniyet” dediğimiz o sınıflı toplumlar o zamanki köleci toplumlardır. Bugün biz “sınıflı toplum” deyince, köleci olmuş, feodal, ya da kapitalist olmuş bunların hepsini aynı kategori içinde ele alırız. Hatta, kapitalizmi bile-sınıf mücadelesi içinde  işin duygusal reaksiyoner yanı ağır bastığı için- “modern kölelik sistemi” olarak ele alıveririz “. Ama öyle değil işte. Köleci sistem, kapitalizm gibi kendi iç dinamikleri olan, kendi iç dinamikleriyle kendi kendini üreterek inkâr edebilen evrime açık bir sistem değildir. Doğar, büyür ve kendini üretemeden ölür gider. Bu nedenle, antika tarihin diyalektiği çok farklıdır. Barbarların-Anadolu tarihsel devrimi sözkonusu olunca da, herbiri birer tasavvuf eri olan bizim insanlarımızın-Selçuklu ve Bizans köleci toplumları karşısındaki o tarihsel  devrimci konumları buradan kaynaklanır.

Evet,  antika köleci topluma dalarak onu yerle bir eden o barbarın kendisi de bir süre sonra-eskinin yerine daha ileri bir sistem inşa edemeyeceği için-aynı diyalektiğin içinde yok olup gidecektir. Ama, her seferinde yeni bir barbar kitlesi daha sınıflılığın içine çekildiğinden ve gene her seferinde köleci sınıflılık barbar aşısıyla bir adım daha öteye sıçramak  için bir itici güç kazanma şansına sahip olduğundan antika tarihin diyalektiği hep ileriye doğru evrilebilmiştir. Örneğin, eğer Cermenlerin o barbar vuruşu olmasaydı- Roma-Cermen etkileşmesi olmasaydı-Avrupa Ortaçağı’nın feodal toplumları ortaya çıkabilir miydi? Daha sonra da bunların içinden kapitalizm doğabilir miydi?..

Peki ya bizde  Osmanlı’nın Bizans’a vuruşu neden Avrupa’da olduğu gibi  kapitalizmi yaratmadı? Yoksa bunun sorumlusu tasavvuf mudur?

Osmanı-Bizans etkileşmesinin neden Cermenlerde olduğu gibi kapitalizm sonucunu vermediğini  sitede yer alan 5. Çalışmada oldukça ayrıntılı olarak ele almaya çalışmıştık  http://www.aktolga.de/t5.pdf .Bu nedenle olayı tekrar buraya  taşımak istemiyorum. Burada altını çizmek istediğim nokta şudur: Düşünürken neden hep o Batı’lı örneklere-şablomlara göre düşünürüz biz? Neden bu toprakların diyalektiğini olduğu gibi ele alamayız?..

Hayır efendim, Osmanlı’da kapitalizme geçişi engelleyen tasavvuf, daha sonra da sünni ve alevi-Bektaşi jargonlarla kendini ifade etmeye çalışan “Halk İslamı değildir! Engel bizzat  Devletin kendisidir! Alevi-Bektaşi  olsun, sünni  olsun tasavvuf kökenli bütün o  Halk İslamı’nın varoluş gerekçesi ise zaten bu Devlete karşı mücadeledir. Bu nedenle, Halk İslamı adı altında Devlete karşı mücadele eden bu insanların derdi hiçbir zaman kapitalizme geçişi engellemek falan olmamıştır[1]! Onlar sadece, başlangıçtaki ideallere ihanet eden antika yapıya karşıydılar. Evet,  kendileri de bunun yerine modern bir alternatif koyacak güçten yoksundu. Bu yüzden de onların çıkışı son tahlilde sınıflılığa karşı ilkel sınıfsızlığa geri dönüşü özleyen gerici bir akımmış gibi görünüyordu. Ama bu sadece işin mekanik, yani gözle görünen yanıdır.

Alın bir Şeyh Bedreddin’i, gerici diyerek bir yana atabilir miyiz  onu şimdi? Ya yeniçeriler, onları düşünün, Devlete karşı, esnafın, tüccarın koruyucu silahlı sivil toplum gücü haline gelmişti onlar da. Bırakınız kapitalizme geçişi engellemeyi bir yana, eğer süreç Devlet tarafından engellenmeseydi ortaya çıkacak olan ademi merkeziyetçi yapı-ortam  aynen Avrupa’da olduğu gibi o feodal fideliklerden kapitalizme geçişin yolunu da açabilirdi. Ama olmadı...

Alın bir Japonya’yı, ya da İngiltere’yi! İlkel sınıfsızlık bilincinin antika medeniyet çamuruna-en azından Osmanlı kadar- bulaşmadan toplumu  nasıl kapitalizme doğru götürdüğünün en güzel örneğidir bunlar, öyle değil mi[2]... Alın bir Rusyayı, o “Deli Petro” bile Rusya’da kapitalizme geçişin yolunu açabilmiştir. Ama bizdeki Devlet bir başka Devletti! Bir İbni Haldun Devleti idi o. Sen şimdi,  bütün o antika mirasın ürünü olan “Tanrının yeryüzündeki temsilcisi” Devleti bir yana bırak da, “bu işin sorumlusu tasavvuftur” demeye kalk!  Nedir bunun anlamı?  Sanki Devlet,   “batılılaşma” çabasıyla birlikte  kapitalizme geçişe-burjuva devrimine öncülük yapmaya çalışmışta, tarikatlar ve Halk İslamı-tasavvuf da  buna engel olmuş demek değil midir buradaki mantık! Kemalizmin tarikatları-Bektaşi tekkesini de-kapatmasının mantığı da bu değil midir? Bu mudur varılacak sonuç? Tabi bu mantıkla o “ilerici Devletin” yeniçerileri katletmesini de “Hayırlı bir Olay” olarak görürsünüz!.. ( Şimdi, bir Gülen tarikatına- FETÖ’cü terör organizasyonuna- bakarak buradan yola çıkıp bütün  tarikatlara  karşı olmak sonucuna varmak doğru değildir... Devletçi tarikatlarla, halk İslamını esas alanları birbirinden ayırdedebilmek gerekir... Bu problemin çözüm yolu olarak ben bütün  tekke ve zaviyelerin legal hale getirilmesini görüyorum...)

“Yahu bu halk niye bu aydınları takmaz hiç” der dururuz! Aynı havayı solumuyor ki o “aydınlar” halkla,   mesele budur. “Aydınların” ciğerlerinde halâ o Devletin üfürdüğü zehirli hava varsa bunda halkın suçu ne!..

Ama bitmedi, madalyonun bir de “heterodoksi”ye-Halk İslamı’na ilişkin öteki yüzü var!..

Aşağıdaki şekil bize, eski yapının içindeki “halk muhalefetiyle” (alevi-Bektaşi kökenli, ya da  sünni-tasavvufi tarikat kökenli... farketmez) bu muhalefetin ana rahminde onun diyalektik in-kârı olarak gelişen modern toplumun üretici güçleri arasındaki ilişkiyi açık bir şekilde gös-teriyor.  Şimdi, buradan yola çıkarak, “ana rahmi madem ki çocuk için bir hapisanedir, o halde  çocuğun doğuşunu engelleyen de o dur-yani annedir”  sonucuna varabilir miyiz? “Osmanlı’nın kapitalizme geçişini engelleyen tasavvuf olmuştur” görüşünün anlamı bu değil midir! Bırakınız doğumu engellemeyi bir yana,

                                           

ana rahmi çocuğu geliştiren, onu doğuma hazırlayan ve onu koruyan bir mekandır aynı zamanda. Evet, çocuk geliştikçe onun için burası artık bir hapisane haline de gelir ama bu başkadır!..

Az önce yukarda, “madalyonun bir de öbür yüzü” olduğundan bahsetmiştik, onu da şöyle ifade edelim:

Evet, ezilenlerin-halkın-Devlete karşıolan muhalefeti-mücadelesi “ilerici” bir karakter taşır; nitekim, daha sonra işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesi de zaten bu nedenle ilericidir! Ama niye böyledir bu; ezilen sınıf kendisinden dolayı mı ilericidir-devrimcidir;yani ezildiği, sömürüldüğü (köleler de sömürülüyordu, hem de nasıl!) baskıaltında olduğu ve buna karşımücadele ettiği için mi ilericidir işçiler? İşte “solcuların” en çok karıştırdıklarınokta burasıdır, aman dikkat! Hayır efendim, ezilenlerin mücadelesi otomatikman onlar ezildiği, baskıaltında olduğu, sömürüldüğü için “ilerici” olmaz! Ezilenler-halk diyelim-kendi içinde, ana rahminde taşıdığıdaha ileri bir toplumun üretici güçlerinden-ana karnındaki bebekten dolayıilerici olurlar. Ama dışardan bakınca, biz, bu bebeği görmediğimiz için, baskıya-sömürüye karşımücadele veren anneyi-onun “kendisi için mücadelesini” ilerici-devrimci sayarız.

Evet, annenin mücadelesi de “haklı” bir mücadeledir, ama her zaman “haklı” olmakla ilerici olmak aynı şey olmaz.  Diyeceksiniz ki, nasıl ayıracaksınız bunu? Evet, anneyle çocuk doğum olmadan önce birbirinden ayrılamazlar bu açık! Ama bu doğada böyledir. Toplum söz konusu olunca, toplumu bilişsel olarak ele aldığımız zaman biz bunu görürüz ve bu ayırımı yapabiliriz. Örneğin, burjuvazi feodal sisteme-bizde de Devletçi düzene-karşı olan mücadelesinde hem haklı, hem de ilerici-devrimcidir. Niye? Çünkü o sadece eskinin içindeki-mücadelesinde haklı olan- bir muhalefet unsuru değildir[3].   Üretici güçlerin daha gelişmiş olduğu yeni bir denge durumuna-sisteme geçişi de temsil ettiği için, bu geçişi engellemeye çalışan eski düzenin karşısında haklı ve ilericidir. Aynı şekilde, kapitalist toplumun içindeki haksızlıklara karşı mücadele eden işçi sınıfı da bu mücadelesinde haklıdır ama o, sadece haklı olduğu için ilerici de olmaz. O, sistemin  ana rahmini temsil ettiği için, kendi içinde  gelişen modern komünal bilgi toplumunun güçlerini barındırdığı için  ilerici olur...

Kısacası, evet Osmanlı’nın Yönetilenlerinin-bu arada halk İslamının-mücadelesi haklı bir mücadeledir, ama otomatikman ilerici bir mücadele değildir bunlar. Yeniçerilerin mücadelesi de öyle. Haklı bir mücadeledir, ama ilerici-devrimci falan değildir! Devrimci olan eskinin yerine gelen o yenidir-doğan çocuktur-daima. Yeniçerilerin ise Kırım Hanı Selim Giray’ı başa getirmekten başka bir alternatifleri yoktur ortada. Çünkü üretici güçler-ana karnındaki çocuk-henüz daha o kadar gelişme imkânı bulamamıştır. Zaten biz de Devlete, bu gelişmeyi engellediği-çocuğu düşürterek hamilelik sürecini engellediği- için karşı çıkıyoruz...

“Solcu aydınlar”,  ezilip horlandıkları, baskı altında tutuldukları, hatta kırıma uğradıkları  için alevi-Bektaşilere otomatikman   hep “ilerici”  gözüyle bakarlar! Bu doğru değildir[4]. Doğru olmaması bir yana, kendi içinde çelişkili bir yaklaşımdır da bu! Bizdeki “solculuğun” nasıl Devletçi bir yapı olduğunu sadece bu örnekle bile anlayabilirsiniz!  Bunlara göre aleviler-Bektaşiler neden “ilericidirler” biliyor musunuz, çünkü onlar önce Jöntürklerin-İttihatçıların, daha sonra da Kemalistlerin tarafında olmuşlardır! Peki ya yeniçeriler-Bektaşiler? Kimin ilerici kimin gerici olduğuna karar veren trafik polisi o “solcu aydınlar” onları, yani yeniçerileri  niye “gerici” sayarlar? Niye biliyormusunuz: Çünkü onlar “ilerici” padişahımız II.Mahmut’a karşı çıkmışlardır da ondan! Ama sonra aynı Bektaşiler Jöntürkleri-İttihatçıları ve de Kemalistleri destekleyince ilerici oluverirler! Helal olsun!..

Ama sadece “solcu aydınlara” değil, o alevi-Bektaşilere de helal olsun! Sen, soyunu sopunu kıran, yok eden o II.Mahmutu unutuver kolayca da, daha sonra, onun açtığı yoldan ilerleyerek tarih sahnesine çıkan II.Mahmut torunlarının peşine takıl! Ve bunun da adı “ilericilik” olsun! Adam-bektaşi şeyhi- “artık bize ihtiyaç kalmadı Kemalistler bizim yapmak istediklerimiz şeyleri yaptılar” diyerek kendi Bektaşi tekkesini kapatıyor, anahtarını da Devlete teslim ediyor! Ve sen de bunu ilerici bir davranış olarak görüyorsun! Sonra? Sonra aynı Kemalistler Dersimde  kesiyorlar onları, kadın, çocuk, yaşlı genç demeden kırıma uğratıyorlar ama  gene çıt yok, gene tutumlarını değiştirmiyorlar! Niye? Çünkü Kemalistler sünni devleti yıkarak  onun yerine “laik” bir cumhuriyeti kurdular ya! Helal olsun vallahi! 21.yy’da yaşıyoruz ama  halâ bu kadar kör olabiliyor insanlar!   Kendi katiline aşık olma hali değil midir bu Allah aşkına!

Ne “laikliği” kardeşim, sadece işin şekli değişmiş görmüyür musunuz, daha önceki Şeyhülislamı “Diyanet İşleri Başkanı” yapmışlar o kadar, bu mudur laiklik! Din, gene Devletin kontrolü-kanatları altında değil midir bu düzende de? Gerçek laiklik, devletin bütün inançlara karşı aynı mesafede durması değil midir?  Sözüm alevilere-Bektaşilere: Hem tarih boyunca bu Devletin zılgıdını  en çok yiyen siz olacaksınız, ama hem de sonra   halâ, “halifeliği kaldırarak  sünniliği altetti” diyerek Osmanlı artığı bu hayalete-bu antika Devlet anlayışına-  biad ederek,  onun önünde el pençe divan duracaksınız-ona ilanı aşk edeceksiniz!. Bunun adına  travma deniyor psikolojide!..

“TRAVMA” DEYİNCE!..

Ama sadece aleviler-Bektaşiler mi muzdarip  bu tür “Stockholm Sendromlarından”; sadece onlar mıyaşamışlar özünde korku yatan bu türden  travmaları?

Hayır! Bu ülkenin tarihi travmalarla doludur! Bu yüzden de, insanlarının büyük çoğunluğunun toplumsal anlamda psikoterapiye ihtiyacıvar!. Böylesine kitlesel bir tedaviyi  ise, ancak, üretici güçlerin gelişmesine paralel olarak gelişen kapitalizmin kendisi yapabilirdi-yapıyor da zaten!.. İnsanlarıo travmatik sendromlardan çekip çıkararak, onlara kendine güven duygusunu aşılayacak olan, onlara modern kimlikler kazandıracak olan yegâne tedavi tarzı budur elimizdeki!..

Bir örnek daha mı istiyorsunuz!  Geçen hafta (bu çalışmanın 2011 de yayınlandığını unutmayın...) AK Parti “Abdülmecid Sempozyumu” adı altında bir anma toplantısı düzenledi! Hay Allah, bir bu eksikti! Nedir bu şimdi? Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü misali, Abdülmecid’i anmak AK Partiye mi düşmüştür?  Kimdir bu Abdülmecid biliyor musunuz? 16.yy’dan itibaren başlayan yapısal değişim  süreci içinde ademi merkeziyetçi yönde gelişip evrilerek 19.yy’ın başlarında belirli bir aşamaya gelen  Osmanlı toplumunda Devletin-Devlet sınıfının karşısında oluşan  sivil toplumu yok eden,  Devletin en  büyük siyasi rakibi haline gelen  bütün o Müslüman orta sınıfı-mahalli güç odaklarını, Ayanları keserek sistemin tabii gelişme doğrultusunu saptıran celladın-II.Mahmut’un-oğludur!  Devleti, “batılılaştırıp”-“merkezileştirerek”  “kurtaracağım” diye,  yeniçerileri ve Bektaşileri kılıçtan geçirten, yeni tipten bir devşirme sistemi yaratarak Devleti “modernleştirme” sürecini başlatan, bu arada da buna karşı çıkan  bütün o  sivil toplum güçlerini zapturapt altına alan II.Mahmut’un oğludur. Babasının yolundan giderek Tanzimat fermanını   ilan  eden de o olmuştur zaten.   Daha başka bir deyişle,   “Devleti kurtarabilmek” adına“ tezgahlanan  kültür ihtilalinin simge isimlerinden biridir Abdülmecid!.. “Batılılaşma” adı altında tezgahlanan ve Devlet tarafından yürütülen  toplum mühendisliği çabasının mimarlarından biridir yani!. Şimdi, böyle birini anmak AK Partiye mi kalıyor bu ülkede! Aslında CHP nin yapması lazım değil mi böyle bir etkinliği! Ama o yapmaz! Niye, çünkü Kemalist ideoloji herşeyi 1923’te başlatır da ondan! Kemalistlere göre de, 1923’te gökten paraşütle inmiştir bu Devlet-Cumhuriyet bu topraklara!..

Peki AK Parti’ye ne oluyor? Kemalist Devletle çatışarak, ergenekonu altettiğini düşünen  AK Parti, yeni bir anayasayla yeni-modern bir cumhuriyeti-“demokratik cumhuriyet”-inşa etme görevini bir yana bırakarak, bunu yerine varolan Devlete sahip çıkabilmek için kendisine tarihi bir zemin- gerekçe mi hazırlamaya çalışıyor yoksa! Yani, kaş yapacağım derken göz mü çıkarmaya çalışıyor? Topluma, “hayır, modernleşmeyi başlatan ve bu Devleti kuran onlar-Kemalistler değildir, bu iş ta  II.Mahmut-Abdülmecid zamanından  beri devam eden bir sürecin sonucudur, bu Devlet öyle bir gecede Kemalistler tarafından kurulmamıştır”  mesajını vererek Kemalist rakiplerini saf dışı bırakmaya  çalışırken bu arada farkında olmadan baltayı taşa mı vuruyor!..

Ama, tehlikeli bir iştir bu! Çünkü çok ince bir çizgi var arada!  Eğer “reel politiğe “yönelik bu çizgi kemikleşir de siyasetin ana doğrultusunu belirler hale gelirse, bu türden  denize düşen yılana sarılır politikalarıyla sonunda iş çıkmaza girer! Yani, Abdülmecid’e ve onun bugünkü takipçilerine sahip çıkarak ne Devletle, ne de Kemalizmle hesaplaşamazsınız!. Çünkü, Jöntürklerden başlayarak, İttihatçılara, daha sonra da Kemalistlere kadar uzanan bütün  o  kültür ihtilali ürünü yeni tipten devşirmeler zincirinin başıdır II.Mahmut ve Abdülmecid!  Tamam, bu Cumhuriyet’i kuran sadece sizler değilsiniz, işin kökleri ta Osmanlı’ya, Abdülmecid’lere kadar uzanıyor diyerek “kuruculuk” tekelini belki  Kemalistlerden-CHP den almış olursunuz, ama bu bir pirüs zaferi olur sizler için, nereye götürür ki bu yol  sizi?  Gene o Osmanlı artığı antika Devlete sahip çıkmaya varmaz mı bu işin sonu? Halbuki bugünün görevi  ona-o antika Devlete sahip çıkarak onu kurtarmak değildir, onu dönüştürerek-demokratik bir Devlet-Cumhuriyet haline getirebilmektir. Ki bunun  yolu da yeni bir anayasadan geçiyor. Yoksa AK Parti-bazılarının dediği gibi- CHP’ye, MHP’ye ve BDP’ye bakarak, bunlarla yeni bir anayasa falan yapılamaz deyip, PKK ile Devletin arasında sıkıştığını hissederek işi varolan Devlete sahip çıkarak halletmeyi mi düşünüyor? Yani eğer, mekanizma benim elimde olursa iş başka olur diye mi düşünüyor!?.. (Ne kadar ilginç değil mi 2011’den 2016 ya kadar geçen süreci düşünün şöyle bir!... neden hala “patinaj” yapmaya devam ettiğimizi düşünün!...)

II. Mahmut ve Osmanlı’da Devlete bağlı bir kapitalizmin gelişmesi süreci!...

Bu sitede yer alan 7. Çalışmada şöyle demişiz  http://www.aktolga.de/t7.pdf  : “19.yy’ın başlarına gelindiği zaman artık Osmanlı toplumunun maddesi değişmiştir. Yeni güçler, “ayan”ıyla, “kocabaşı”yla tüccarıyla, toprak ağasıyla, kendi içinde protokapitalist bütün özelliklere sahip yeni bir sınıf çıkmıştır ortaya ve bu yeni sınıf artık sistemin  üst yapısında da kendi gerçekliğine uygun olarak değişiklikler-reformlar-talep etmektedir. II.Mahmut’la birlikte  antika bir dinamik olarak Devletin tekrar devreye girmesi  bütün bu süreci altüst eder.Devlet, köşeye sıkışmış yaralı bir hayvan gibi, yok olmamak için son bir çırpınışla  insiyatif alarak, iç ve dış  dinamiklere müdahale etmekte, bunlar arasında kendi yolunu açmaya çalışmaktadır. Toplumu, “modernleşme-batılılaşma” adı altında yukardan aşağıya doğru yeniden organize etmeye çalışan Devlet, iç ve dış dinamikleri yönlendirerek Devlete bağlı orijinal  bir gelişme diyalektiği yaratmaya çalışmaktadır”!..

19.yy’ın başlarına, hayatın gerçekliği içinde eski Osmanlı yoktur artık ortada. Nasıl ki Balkanlar’ın ayanları olan o “kocabaşılar”, “çorbacılar” sürecin daha ileriki aşamalarında burjuvalar-burjuva devrimcileri haline gelmişlerse,  Müslüman kesimdeki “ayanlar” da (o bir avuç büyük derebeyinin dışındakiler de) aynı süreci yaşıyorlardı aslında. Onların talepleri de aynıydı. Bu nedenle, toplumun hem gayrımüslim, hem de Müslüman kesimlerinde aşağıdan yukarıya doğru reformlar yapılarak toplumsal üst yapının modernleştirilmesi yolunda  muazzam bir baskı-talep söz konusuydu...

Osmanlı, bu taleplerin dayattığı yeni bir üst yapının oluşumu için düğmeye basmadan önce, bunları-sivil toplum potansiyelini- yok ederek yeniden eski güçlü günlerine dönmek için elinden gelen herşeyi yapar. III.Selim’le başlayıp, II.Mahmut’la devam eden bütün o “modernleşme” çabalarının-“reformların” özü-amacı sivil toplumun önünü kesmektir.Yani, “modernleşme”, “reformlar” falan derken  Osmanlının aklında  yapısal bir değişime öncülük yaparak “devrim yapmak”-falan yoktur!!.. Tek bir amacı vardır onun: Güçlü bir orduya sahip olarak  tekrar merkezileşmek, yani, ademi merkeziyetçi sivil toplumu yok ederek eski Devletçi yapıyı- Devleti kurtarmak!..

Müslüman orta sınıfı yok eden II.Mahmut gayrımüslim orta sınıfa dokunamaz!...

Yeniçerileri-Bektaşileri ve Ayanları keserek,  Müslüman orta sınıfı yok eden II.Mahmut (arkalarında batılı devletler ve Rusya olduğu için gayrımüslimlere pek dokunamıyordu tabi!) ne var ne yok herşeyi Devletleştirmişti. Öyle ki, bundan sonra vergileri bile artık mültezimler değil Devletin tayin ettiği memurlar toplayacaktı. Ama sonra bir de bakıldı ki olmuyor! Orta sınıf olmadan Devlet vergi bile toplayamaz hale gelmiş, Dimyad’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olunmuştur!

“Tanzimat” nedir?...

İşte Tanzimat, yani yeniden yapılanma-düzenleme- ihtiyacı, tam bu noktada -bir zorunluluk olarak- ortaya çıkar. Yani o, bir yerde, II.Mahmut’un yakıp yıkarak talan ettiği düzeni, aşağıdan yukarıya doğru oluşan talepleri de hesaba katarak yeniden kurma çabasıdır; Osmanlı’nın, hayatın kendisine dayattığı çözümleri-başka alternatif kalmadığı için-mecburen kabul edişidir.

Daha başka bir deyişle “Tanzimat”, bütün bu iç ve dış dinamiklerin toplamının  sonucunda, gene Devlet merkezli yeni bir üst yapıya ilişkin yeni bir denge durumu olarak  ortaya çıkmıştır.  Yani o, ne  Osmanlı Devleti’nin burjuva devrimci bir instanz olarak kendisini ve  toplumu değiştirme çabasının sonucudur, ne de, sadece batılı devletlerin zoruyla yapılan zoraki bir değişim adımı...

Karpat hoca olayı şöyle ifade ediyor:

“Tanzimat, modernleşmenin başlangıcı, laikliğin şafağı, Batı’nın üstünlüğünün neticede kabul edilmesi, şarki yaşam tarzının çöküşü vs. gibi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Tanzimat aslında bunların hepsinden biraz içerir, fakat esas itibariyle iç çatışmalara bir çözüm arayışıdır”.

Kesin olan şudur: Tanzimat, Osmanlı toplumunda 16.yy’ın ortalarından itibaren  gelişmeye başlayan ve zamana yayılarak günümüze kadar gelen  burjuva devrimi sürecinde önemli bir adımdır-aşamadır- iç ve dış dinamiklerin zorlamasıyla sürecin “Tanzimat reformları” şeklinde kendini ifade edişidir. O, burjuva devrimci bir insiyatif kullanan Devletin, yukardan aşağıya doğru attığı iradi-“ilerici”-bir adım olmayıp, aşağıdan yukarıya doğru gelişen sürecin –iç ve dış dinamiklerin- Devlete  zorunlu olarak kabul ettirdiği üst yapıya ilişkin değişim planıdır. Burada, Devlet’in devrimci bir insiyatif kullanarak öne çıkışı görünümü, sadece, olayın  dışardan bakıldığı zaman görünen şeklidir! Devlet aslında, “mademki öyle, alın size böyle” politikasını izlemektedir! Onun “ilerici-devrimci” bir instanz olarak algılanmasının altında bu Devlet politikası-insiyatifi-yatmaktadır”!...

AK Partiyle temsil edilen Anadolu burjuvazisi tarihsel köklerini arıyor...

Bunu yaparken de, bir bakıyorsunuz “İslamcı” diye bilinen II.Abdülhamid’e sarılıyor, bir bakıyorsunuz ”Müslümandır zarar gelmez” diyereke başkalarına (!) ...  Bir yandan da “ecdadımız” edebiyatının büyüsüne kapılarak  “batılılaşmanın” simgesi haline gelen isimlere sarılmaya çalışıyor!! Ama boşuna! Ne Abdülhamid, ne de II.Mahmut veya Abdülmecid! Anadolu sivil toplumunun köklerini buralarda-Devletin üst kademelerinde aramak boşuna çabadır. Bu açıdan bakınca ne farkı var ki bir II.Abdülhamid’le II.Mahmud’un, veya Abdülmecid’in! Abdülhamid “batılılaşmaya” falan karşı değildi ki!.. Onun da tek bir amacı vardı: Devleti kurtarmak!. Sadece yöntem farkı vardı aralarında. Abdülhamid “Müslüman bir Osmanlı kimliği” yaratarak yeni bir toplum inşa etmek istiyor o kadar.  Daha sonraki İttihatçıların-ve Kemalistlerin amacı da farklı değildi aslında; onlar da bir Türk ulusu-insanı yaratarak kurtarmaya çalışıyorlar aynı Devleti!.. AK Parti kendi köklerini bunlarda-buralarda aramaya kalkarsa vay haline!..

Peki nedir AK Parti’nin tarihimiz içindeki kökleri?

Yapısal değişim süreci içinde ortaya çıkmaya başlayan ademi merkeziyetçi sivil toplum unsurlarıdır bunlar. Ama Devlet daha  kafasını kaldırır kaldırmaz bunları yok ettiği için, bu potansiyel hiçbirzaman öyle etkin hale gelememiştir. Kafasını kaldıranın vay haline! Yeniçeri bile olsan fayda etmemiştir! Ama sadece onlar mı, alın Kurtuluş Savaşı sonrasını. O İkinci Grupları, TCF leri, Serbest Fırkaları, DP’yi-Menderes’i ve de Özalı... Hepsinin kaderi aynı olmuştur. Erdoğan madem ki, “biz  kelle koltukta çıktık  bu yola” diyor-bunun ne anlama geldiği açıktır- o halde kendi köklerini o bataklığın-antika yapının içinde aramasın!.. Ve de bundan sonra aynı yıkımların olmaması için o bataklığı kurutma- tarihsel bir uzlaşma zemininde Devleti demokratikleştirme hedefinden vazgeçmesin...

Evet, AK Parti “Cumhuriyet’i devralmaya hazırlanıyor” bu doğrudur.  Ama ne anlama gelecektir bu devralma? Bu devralma işlemiyle Abdülmecidlerin açtığı yolda kurulan Osmanlı’nın devamı Kemalist Cumhuriyet el mi değiştirecektir  sadece? Yoksa bu devralma ona sahip çıkarak yeni bir anayasayla  onu değiştirip demokratik bir cumhuriyet haline getirmeyle mi sonuçlanacaktır? İşte sorun burada. AK Parti de aynen o alevi-Bektaşiler gibi kendi katillerine biad ederek mi sonuçlandıracaklardır mücadelesini, yoksa, atalarının yaşadıkları ve kendilerine miras kalan-özü korkuya dayanan-o travmayı aşarak bir üst düzeye sıçramayı başarabilecekler midir?.. (unutmayın bu satırlar 2011 de kaleme alınmış!...)

Türkiye toplumu için Yeni Türkiye’ye giden yolda yeni bir anayasa demek bireyin temel alındığı daha demokratik bir toplumsal sözleşme  demektir. Eski toplumda esas olan birey değildi, Devletti. Birey, sadece eğer Devlet varsa vardı. Halbuki kapitalist kültür artık bireyi öne koymamızı gerektiriyor. Ancak yeni bir anayasayla Devletin-Cumhuriyetin nitelik değiştirmesi mümkündür derken anlatılmak istenen de  budur zaten.  Başka hiç yolu yoktur  bunun. Bu kadar gelişmiş bireylerden oluşan bir toplumu artık eski-Devletçi üst yapının içinde tutamazsınız.  Eski çerçevenin içinde kalarak kendi iç sorunlarını  çözemez artık Türkiye. Yeni bir birey ve vatandaş tanımı yapmadan  ne alevi sorununu çözebilir, ne de Kürt sorununu.  Böyle bir zemin yaratılmadan   ne küresel sermaye gelir Türkiye’ye, ne de Türkiye  küresel demokratik devrim sürecindeki görevlerini yerine getirebilir.

Hatta ve hatta, şu meşhur “cari açık sorunu” bile yeni demokratik bir anayasa yapmayla ilişkilidir!.. Sorarım size, nasıl çözecek Türkiye cari açık sorununu? Yeni petrol kaynakları bularak mı! Bir tek yolu var bunun: Küresel sermayeyi çekerek yeni yatırımların yolunu açmak... Ama bunun için de küresel sermayeye  anayasal güvenceler vermek gerekiyor. Kendi içinde çatışma halinde olan bir ülkeye gelmez küresel sermaye.  Tarihsel bir uzlaşma zemini yaratarak sorunlarını-bu arada Kürt sorununu da- çözeceksin ki gelsin...    

Kısacası, yeni, daha demokratik bir anayasa yapma işi, demokratik bir cumhuriyeti kurma görevi artık kimsenin-AK Partinin de, ya da Anadolu burjuvazisinin de-isteğine bağlı birşey değildir. Burjuvazi-burjuvazinin bütün katmanları- isteseler de istemeseler de devrimci olmak zorundadırlar bu aşamada. Yaşamı devam ettirebilme sürecinin olmazsa olmaz bir koşulu artık bu... Bu nedenle, siz, kimin ne söylediğine falan değil, kimin ne yaptığına, yapmaya niyetli olduğuna, iç ve dış dinamikleri kimin daha iyi okuyabildiğine bakın!...


[1]Burada, „ya o loncalar falan“ demeye kalkmayın lütfen! Osmanlı toplumunda loncalar dediğiniz şey de özünde varolan o Devletçi sistemin bir parçasıydı. Hem sonra, sadece loncaları falan da  değil ki, bütün o küçük üretim yapısını destekleyip koruyarak-reayanın koruyucusu pozisyonuyla mülksüzleşmeyi-kapitalizmin gelişmesini engelleyen başlıca faktör o merkeziyetçi-mutlakiyetçi yapıydı, yani Devletti..

[2] Bu konuda Dr. Kıvılcımlı’nın çalışmalarını okuyun!..

[3] Örneğin, serfler-köylüler böyle idi. Yani onlar sadece eskinin içindeki Haklı olan bir muhalefet unduru idiler.  Haklı idiler evet, ama ilerici değildiler!..

[4]Bir insan alevi ya da Bektaşi olduğu için (veya sünni olduğu için) ilerici veya gerici olmaz! Bunlar son tahlilde (etnisite örneğinde olduğu gibi-Türk,  Kürt) bilinç dışı kültürel kimliklerimiz-özelliklerimizdir...