• 20.08.2016 00:00
  • (2138)

 SİZ ONU BUNU BIRAKIN DA,  ŞU „VAKA-İHAYRİYYE“-1826-KONUSUNDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ ONU BİR SÖYLEYİN!... (3)

Çünkü, bu olay, bugün bile halâ,  kimin nerede durduğunu ortaya koyan referans noktalarından biridir tarihimizin!...

YAPISAL DEĞİŞİM SÜRECİ VE II.MAHMUT USULÜ ÇÖZÜM!..

16.yy ın ortalarından itibaren işler değişmeye başlar demiştik. Herşeyden önce fetihçilik tarihe  karışıyordu artık! Bütün bir yapısını-üretim tarzını ve de kültürünü-bilgi temelini- fetihçiliğe göre düzenlemiş olan Osmanlı için yeni bir sürecin-yapısal değişim sürecinin – başlamasıydı bunun anlamı! Aslında bu durumda, normal koşullarda, yeni bir barbar akınının-ya da uç beyliğinin ortaya çıkması ve Osmanlı’yı yok ederek yeni bir devlet kurması gerekiyordu! Tarihsel devrimler çağının-İbni Haldun yasalarının-gereği bu idi. Ama bu mümkün değildi artık! Çünkü, bütün o uç beyliklerinin hepsi Fatih devrinde çoktan yok edilmişlerdi! Orta Asya’dan yeni göçler de gelmiyordu, yani bir Timur da yoktu ortada! İşte o andan itibaren  yeni bir süreç başladı Osmanlı için. Ve fetihçiliğe lojistik destek sağlamak üzere düzenlenmiş olan bütün o toprak-tımar-sistemi-maddi yapı- değişmeye başladı. Dış dinamik  iç dinamiği de etkileyerek, “yapısal değişim” adını verdiğimiz sürecin başlamasına neden oldu[1]..

Peki, iyi güzel  de,  nasıl bir düzen gelmekteydi eskinin yerine?

Yavaş yavaş mülk sahibi haline gelen mahalli liderler -adına Müslüman kesimde “eşraf-ayan”, gayrı müslimlerde ise “çorbacı, knez kocabaşı” denilen, ticaretle uğraşan  mahalli liderler-yeni güç odakları olarak ortaya çıkmaya başlıyorlardı.  Osmanlı’ya özgü klasik toplumsal sınıfların-yöneten Devlet Sınıfı’nın ve de  yönetilen reaya’nın- yanı sıra yeni bir sınıf daha-“orta sınıf”-ortaya çıkıyordu[2].

Kimdi ne idi bu yeni orta sınıf,  feodaller-derebeyleri mi idi bunlar, yoksa protokapitalist unsurlar mı idi, bütün bunları daha önce  ele almıştık   http://www.aktolga.de/t7.pdf  .  Şu an altını çizmek istediğimiz nokta,  Osmanlı’nın- Devlet’i yönetenlerin- bu süreç içinde, bütün bu olup bitenler-yapısal değişiklikler- karşısında geliştirdikleri ruh hali ve  buna bağlı olarak aldıkları  tavırdır...

Yapısal değişim süreciyle birlikte ortaya çıkan ve “batılılaşarak” devleti kurtarma anlamına gelen   Batı toplumlarına özenti daha 17.yy da “Lâle Devrinde” başlamış olsa da, Patrona Halil İsyanı’ndan[3] sonra gözü korkan Osmanlı 19.yy’ ın başlarına kadar kuyruğunu kısar oturur! Çünkü bu yapısal değişiklikler o dönemde henüz daha Devlet’i tehdit eder hale gelmemiştir, Osmanlı, herşeye rağmen durumu  idare etmektedir. Ama iş ciddileşipte yapısal değişim[4] Devlet’i tehdit eder boyuta ulaşınca durum değişir. Artık eski kabına sığamaz hale gelen minareye-üretici güçlere-yeni bir kılıf dikmek gerektiğinin farkına varılır. Hem, gelişerek artık eski çerçeveye sığamaz hale gelen üretici güçleri-iç dinamiği-tekrar kontrol altına alabilmek, hem de,   Devleti  merkezileş-tirerek güçlendirmek için,    batılı devletlerin talepleri de gözetilerek-onların da hoşuna gidecek şekilde-   bir “reform”-“modernleşme” programı geliştirilir.

Ama işe nereden başlanılacaktır?

Evet asıl tehlike mahalli güç odaklarıdır-Ayanlardır-Devletin merkezi gücünü yiyip bitiren bunlardır, ama olay burada bitmiyordu ki! Ateş bacayı çoktan sarmış,   Devletin-Yönetici Devlet Sınıfının- Yönetilenler üzerindeki baskı aracı  olan orduyu da-yani yeniçerileri de-içine almıştır. Zaten başından beri, yani bu devlet Devlet olalıberi “onun ezeli düşmanı olan Bektaşilik” virüsü yeniçerileri de iyice kendine benzetmiştir. Bir devlet düşününüz ki,  güvenebileceği bir ordusu bile kalmamıştır artık elinde! Ama Devletin, önce orduyu düzene sokayım da sonra diğerlerini hallederim deme lüksü de yoktur elinde. Çünkü o Ayanların-mahalli liderlerin her birinin küçük çaplı birer orduları da vardır. Devlet, önce yeniçerilere dokunmaya kalksa, dimyada pirince giderken evdeki bulgurdan da olacak dımdızlak ortada kalacaktır!..

Ama, Osmanlı’da oyun çoktur lafı boşuna çıkmamıştır bunun da yolunu bulur Osmanlı!. Tamam dedi II.Mahmut Ayanlara, beylere, tamam, gelin anlaşalım!.. “Sened-i İttifak” ve ötesi...

Onlar da geldiler. Ama her ihtimale karşı ordularını da beraberlerinde getirerek İstanbul dışında bıraktılar!..  Oturdular konuştular Sultanla ve  adına SENED-İ İTTİFAK denilen bir anlaşma yaptılar (1808). Yapısal değişim sürecinin  dinamiklerine uygun, yeni, ademi merkeziyetçi bir düzenin anayasayıydı bu. Aslında onlar da-yani Ayanlar da- merkezi bir yönetimin varlığına taraftardılar. İstedikleri, gücün bölünmesiydi. Aynen Ortaçağ Avrupasında olduğu gibi bir düzendi istedikleri. Bir yanda merkezi krallık-Sultan olacak, diğer yanda da mahalli güç odakları-Ayanlıklar, bir tür feodal yapılar. Avrupa’da kapitalizme geçişe yol açan bu gücün bölünmesi olayı ennihayet bizde de gerçekleşiyordu!

Ama öyle olmadı işte. Aslında  bir tür manevraydı bütün bunlar Devlet için! Nitekim, daha anlaşmanın mürekkebi bile kurumadan, bir punduna getirip  kısa bir süre önce masaya oturduğu bütün o  güç odaklarını (”ya Devlet başa ya kuzgun leşe” diyerek) yok ediverdi II.Mahmut!..

Kendisine rakip olabilecek bu mahalli güç odaklarını (Müslüman  orta sınıfı) yok ettikten sonra işi kolaylaşıyordu  artık Devletin. Sırada şimdi Bektaşiler ve yeniçeriler vardır. Bu arada, Rus harbi bahane edilerek kurulan yeni ordunun da aracılığıyla  bu engel de ortadan kaldırılır (1826)..”İlerici padişahın” yolu açılmıştır artık. Açılan bu yoldan kimler çıkmaz ki daha sonra tarih sahnesine!..

İlerici”, “Kemalist” ve de “solcu” aydınlarımıza sorarsanız , bu olay-yeniçerilerin yok edilmesi olayıDevletin batılılaşmasıyolunu açan  “Hayırlı birVaka”dır, bir dönüm noktasıdır tarihimizin!. Öyle ki, bu andan itibaren  II.Mahmut’un açtığıyolda ilerleyen Devlet,  (yeni tipten devşirmelerden oluşan) “modern bir ordu” gücünu de arkasına alarak  yukardan aşağıya doğru toplumu   “modernleştirecektir”. Bu süreçDevleti   kendi halkına karşıyabancılaştırsa da, “Batıkültürü geleneksel halk-İslam kültürüne göre daha ilerici olduğu için”, sonuçta Devlet ve toplum  niteliksel olarak değişeceklerdir?

Devlet, “yukardan aşağıya doğru  burjuva devrimini gerçekleştiren  “ilerici” bir güçtür artık” literatürde!..

Ya halk mı dediniz? “İslam dininin-kültürünün karanlık dehlizlerinde kulaç atmaya çalışan gericiler yumağı olarak” Devletin bu ilerici hamleleri karşısında direnseler de değişmeye mecbur kalacaktır onlar da. Bunun da adına “halka rağmen halk için devrim yapmak” denilir! İşte size Jöntürklerin-İttihatçıların-Kemalistlerin ve de günümüzün “solcularının” devrim anlayışı!  İşte size yeni tarih tezi! Bazı“liberaller” ve de “solcular” “resmi tarihe” karşı olduklarını söylerler! Hani nerede, hepsi göz boyama bunların! Siz kendiniz o resmi tarihin, o kültür ihtilalinin ürünüsünüz bir kere!  Devletin verdiği yeni tipten o modern devşirme üniformalarını üstünüzden çıkarıp atmadıkça da bu konuda söz söyleme hakkınız olamaz!..

Bir an için o ayanların-derebeylerinin Batı’daki gibi feodaller olduğunu, o yeniçerilerin de, “Devlete karşıayaklanan, artık esnaf, tüccar falan haline gelmişayaktakımı”olduğunu düşünsekbile, Osmanlı’nın bunlara karşı  mücadelesi “ilerici” mi sayılmalıdır! Bir yanda, can çekişmekte olan antika bir İbni Haldun Devleti, öte yanda ise, “ademi merkeziyetçi” bir yapının unsurları olan feodaller, ve de “isyancı esnaflar-tüccarlar haline dönüşmüş yeniçeriler”,  hangisi daha “ilericidir” bunların!!..

Bütün bunları Avrupa’daki tarihsel gelişme süreciyle  kıyaslamak için Roma’yı alteden Cermenler’in kurduğu o “Büyük Roma Cermen İmparatorluğu’nu” düşünelim...

Bu devletin içinde de  daha sonra adım adım feodal bölgeler oluşmaya başlamıştır.  Şimdi burada, feodallere karşı en büyük feodali-merkezi devleti savunmak mıydı “ilericilik”! Nitekim,  o feodal beyliklerin  içinden de daha sonra burjuvazi gelişmeye başlar, kapitalizme geçiş böyle olur Avrupa’da. Bu geçiş sürecinde burjuvazinin  yerel feodallere karşı merkezi güçle-Kral’la işbirliği yapması olayı ise farklıdır. Nitekim bizde de buna benzer bir ittifakı Balkanlar’daki milliyetçi-burjuva unsurlar yaparlar. Ve bu doğrudur da. Ama,  yerel-feodal unsurlara karşı merkezi Devlet’i güçlendirmek adına onu savunmak farklı birşeydir ve resmen gericiliktir bu!  İşte bizdeki  “ilericiliğin”-“devrimciliğin” kaynağı-çıkış noktası hep bu güçlü-merkezi Devlet anlayışı olmuştur! Niye?

1)Çünkü bizde ancak Devlet varsa vardır herşey!

Tipik aşiret-töre-mantığıdır bu!  Ya “Devlet başa  ya da kuzgun leşe” atasözü boşuna çıkmamıştır ortaya!. Önce bu Devlet varolmalıydı-selamete ulaşmalıydı ki, ne yapılacaksa ancak ondan sonra-onun içinde yapılabilirdi! Mantık budur bizde!   Bütün o Osmanlı ve Cumhuriyet “aydınlarının” ortak özelliği-Devlet anlayışı budur. Bu insanları,  tipik bir  İbni Haldun Devlet’i olan Osmanlı’yı kutsamaya götüren, onları Devlet eliyle devrim yapma  (önce burjuva devrimi, daha sonra da sosyalist devrim) anlayışına götüren ruh hali budur!

2) Devleti kutsamanın, onu her dönemin vazgeçilmez “ilerici gücü”-unsuru olarak kabul etmenin ikinci nedeni ise ideolojiktir; temelinde de bir tür kültür ihtilali olan “batılılaşma” olayı yatar bunun.Çünkü, “batılılaşınca”, son tahlilde bir informasyon işletme sistemi olan insanın ve toplumun bilgi temelini artık Batı kültürü-Batı bilgi sistemi, batılı değer yargıları- batılı dünya görüşü oluşturuyor. Bu durumda ise şöyle düşünmeye başlıyorsun: Batı’da burjuvazi feodallere karşı ilerici bir güç olarak ortaya çıkmamış mıdır, işte bizde de bu rolü, yani feodallere karşı olma rolünü Devlet üstlenmektedir, bu kadar mekanik ve basit!.. Batıcı aydının kafası böyle çalışmaktadır[5]! İşte, yeniçeri isyanlarının  karşısında Devleti kutsayan, “ama onlar da artık askere falan gitmek istemiyorlardı, hepsi birer esnaf, tüccar haline gelmişlerdi. Hatta eşkiyalık bile yapıyorlardı” diyerek Devleti haklı çıkarmaya çalışan mantığın kültürel kodları bunlardır..

Ne olacak yani askere gitmek istemiyorlarsa, esnaflık yaparak ticaret yaparak çoluğunun çocuğunun rızkını kazanmaya çalışmak suç mudur, ücretini alamadığı zaman  Devlete karşı kazan kaldıran insanlar neden suçlu olsunlar ki” diye düşünmez o Devletçi kafalar! Bugün işçilerin grev yapmalarını bir hak olarak görürler  (o da tabi, bu tür eylemler “Devlete karşı mücadele eden burjuvaziye” yönelik oldukları için!) ama yeniçerilerin-Bektaşilerin Devlete karşı mücadelelerine sahip çıkmazlar!..

Yoksa, bütün bunlar artık “gelmiş geçmiş, ta iki yüz yıl önce olmuş şeyler bunları  yeniden gündeme taşımanın anlamı ne”mi diyorsunuz!

O zaman ben size şöyle bir soru sorayım önce: Peki bugün o “Dersim katliamını” gündeme taşımanın anlamı nedir acaba? Yoksa ulusalcıların dediği gibi “milli birliği” dinamitlemek midir bunun da anlamı?

Bakın ben size söyleyeyim: Dün bugündür bizde, bugünün içindedir!Çünkü dününü-geçmişini doğal olarak yaşayarak bugüne ulaşmamıştır bu toplum ve insanlar. Baskıyla-zorla bir sürü gibi güdülerek  bugüne gelinmiştir. Bu nedenle, bir tür psikoterapiye ihtiyacıvar bu toplumun ve insanların.

Ne oluyordu yani, Osmanlı Batı kültürünü benimseyerek“Cumhuriyet” adınıalınca  birden niteliksel olarak değişerek bir burjuva devleti haline mi gelmişti! Halâbunun böyle olduğunu düşünenler var! Üretici güçlerin önü açılmadan, üretim ilişkileri değişmeden, Devlet bir burjuva devleti haline gelmeden, yani bir sınıf olarak burjuvazi Devlete hakim olmadan burjuva devriminden bahsedilebilir miydi?  Hayır! Ne değişiyordu peki bu şekilde? Osmanlı’nın eski toplumsal DNA’ larında köklü bir değişikliğe gidilmeden (zaten bu öyle istemeyle falan olmazdı!),  bunların üzerinde oynanarak bukalemun gibi çevreye-“çağa”-uyum sağlanılmaya çalışılıyor, suyun yatağıdeğiştiriliyordu!  Devletin yapısına ilişkin olarak İslam Medeniyeti’nden alınan bazı genler pasif hale getirilirken, bazı başka genler aktif hale getirilerek batılı görünüme sahip bir devlet yapısı oluşturuluyordu! Yani, eski elbise çıkarılarak sanki yeni bir elbise giydiriliyordu topluma-Devlete! Bir tür kültür ihtilâliydi aslında bu yapılanlar, eski gövdeye yeni bir baş-software-monte edilmeye çalışılıyordu[6]!..

DEVLET, YAPISAL DEĞİŞİM VE YENİÇERİLERİN İNSANLAŞMA DİYALEKTİĞİ...

Tekrar Çamuroğlu’na dönüyoruz: “Yeniçeri ocağı bir fetih, ama daha çok da-Devletin elindeki- toplumun kendisine yönelik bir zor örgütüdür. Tekil yeniçerinin yaşamı bunun üzerine kuruludur. Çok sıkı askeri disipline uymak, şehit ya da  gazi olmak istemek, iyi hizmet  vermek ve kendisine başka şeyler de öğretildiği, ya da kendisi öğrendiği halde yaşamını başka türlü sürdürmek istememek.  Bu örgüt-Yeniçeri Ocağı-, uzun süre, bu hiçbiryerin çocuklarını bu yüksek amaçlar doğrultusunda etkin olarak kullanabilmiş-bu çocuklar-Osmanlı padişahlarının en sadık kulları olmuşlardır. Şüphesiz bu süreçte, örgütün başarısında dışsal etmenlerin rolü büyük olmuştur. Başarılı fetihlerin devletin hazinesini doldurması, bu doluluğun yeniçerilere oldukça cömert yansıması, savaşlarda elde edilen ganimet ve kölelerin üç aylık ulufelerini kat kat aşan gelirler oluşturması, örgütün başarısında ve yeniçeriliğin sadakatinin sürmesinde büyük rol oynamıştır. Ama yine aynı dönemde, zaferden zafere koştukları bir dönemde, aslında uzun süredir farkına varmaya başladıkları kendi güçlerini (özellikle de I.Selim’in babası II.Beyazıd’a karşı yürüttüğü iktidar mücadelesinde) iyice hissetmişlerdir. Onlar artık padişaha karşı da bir güçtür”[7].

“Yeniçeriler, asıl olarak fetih ya da cihat amacıyla değil, bir içiktidar gücü olarak tasarlanmıştır. Osmanlıordusunun yapısına yakından bakmak bunu kanıtlamak için yeterlidir. Osmanlı ordusunun seferlerdeki toplam asker sayısı içinde yeniçeriler hemen her zaman küçük bir azınlık oluşturmuşlar, savaşlarda ise ordu çok baskı altında kalmadıkça cepheye sürülmemişler, ya da düşman öldürücü son bir darbeyle düşecek duruma geldiğinde sürülmüşlerdir. Öte yandan içerideki ayaklanmaların bastırılmasında yeniçeriler hep asıl rolü oynamışlar ve devlet bu durumlarda onlardan başkasına nadiren güvenmiştir”

“Burada abartılıkaçmayacak bir diyalektikle şunu ileri sürebiliriz: Yeniçeriliğin başarısı, yeniçeri örgütünün başarısızlığının ve bozulmasının nedeni haline gelmiştir.

Yani bozulmanın nedeni içseldir, dışsal etmenler bunu ancak hızlandırabilir ya da yavaşlatabilirdi. Yine bu noktada şunu ileri sürebiliriz: Yeniçeriler Batı’nın hızla gelişen düzenli orduları ve daha kaliteli olmaya başlayan ateşli silahları ve savaş teknikleri karşısında seri halinde yenilmeye başlamasalardı, Osmanlı devletinin hazinesi gerek bu yenilgiler ve gerekse Amerikan gümüşünün sahneye çıkmasıyla olumsuz bir şekilde etkilenmeseydi dahi bu bozulma yine de gerçekleşecekti”[8].

Kendi kültürlerinden-ve bunun içinde oluşan doğal kimliklerinden koparılan insanlara-yeniçerilere- toplumsal hayatın dışında olan Devletçi bir kültür öğretilmişti. Ama, son tahlilde, bir toplum yaratığı olan İnsanları-onlar kendi güçlerinin bilincine vardıkça- böylesine toplumsal hayata yabancılaşmış bir kültürün içinde tutmak  ilelebet mümkün olamazdı. İşte, onların-yeniçerilerin insanlaşmaya başlamaları da bu dönemde, yani güçlerinin doruğundayken gerçekleşecektir. 16.yy’ın ilk yıllarına kadar kesinlikle bekar olan, toplumdan soyutlanmış olarak yaşayan yeniçeriler bu dönemde kendilerine öğretileni yaşamamaya başladılar.

“Evli yeniçerilerin evlerinde kalmalarına müsaade edilmişti; ilk zamanlarda bunların miktarı az olduğundan bunda bir mahzur görülmemişti; fakat sonraları ve bilhassa on sekizinci asırdan itibaren kışlalarda pek az yeniçeri kalmıştır, ekserisi evlerinde bulunuyordu. Bu gibilerin evlerini idare edebilmeleri için maaşları yetişmediğinden dolayı evlilerin ticaret ve esnaflık yapmalarına da müsaade edildiğinden bu hal ocağın  zaafına sebep olmuştu” (İ.H.Uzunçarşılı, Osmanlı Devlet Teşkilatının Kapıkulu Ocakları, cilt 1,s.307)

YENİÇERİLER VE BEKTAŞİLER..YENİÇERİLERİN BEKTAŞİLİĞİ..

Çamuroğlu’yla devam ediyoruz: “Yeniçeriliğin   Vaka-i Hayriyye’de kader ortağı olacağı Bektaşilikle ne zaman iç içe girdiği[9], bu kaynaşmanın ne zaman olduğu tarihçilerimiz arasında sürekli ve muhtemelen de hiç bitmeyecek olan bir tartışma konusudur..Ama yeniçeriliğin Bektaşilikle ilişkilerinin yoğunlaşmasını ve giderek de Yeniçeri Ocağı’nın Bektaşi Ocağı haline gelmesini sağlayan dinamikleri yeniçerilerin bu insanlaşma sürecinde aramak gereklidir. Bu sürece denk düşen başka bir olgu da Bektaşiliğin aynı dönemde Balım Sultan’la bir tarikat halinde örgütlenmeye başlamasıdır”[10].

“Sözünü ettiğimiz süreçte-kaçınılmaz olarak- Osmanlı ülkelerinde yaşanan kültürlerden birinin etkisi altına girecek olan yeniçerilik için Bektaşilik, çeşitli nedenlerle en çekici ve etkili seçenektir. Henüz yeniçerilerin kendi devşirme kökenlerini unutmadıkları, yeni gelenlerle sürekli yeniden hatırladıkları bu ilk ilişkiler döneminde, kökenleri olan Hristiyanlığa inançlarının doğası gereği sevgi ve kardeşlikle yaklaşan yeniçeriler için Hristiyanlarla gerek ulemanın ve gerekse sünni tarikatların olduğundan fazla ilişkilere sahip bir tarikattır Bektaşilik. Ayrıca yeniçeriler uzun  süren sefer ve savaşlarda oruç tutma, namaz kılma gibi günlük ortodoksi pratiklerinin uzağında kalmaya fazlasıyla alışıktırlar.

Fakat yeniçeriliği Bektaşiliğe yönelten asıl etmen, bizce, bunlardan güç almakla birlikte bunlardan tamamen farklı bir yönelişte yatmaktadır...

Bir ayaklarıyla Devlet içinde kalan ve daha uzun süre kalmaya devam edecek olan yeniçeriler, diğer ayaklarıyla Devlet dışı yaşamın içine hızla girmeye başlamışlar, yaşamlarını Devletten maaş almanın dışındaki yollarla da kazanmayı ve sürdürmeyi öğrenmişlerdir. Bu ikili durum, onların hem toplumun geri kalanları ve hem de Devlet karşısında güçlü bir konum elde  etmesini sağlamaktadır. Oysa Osmanlı toplumundaki tüm Sünni güçlerin Devletin ayrılmaz bir parçası olan ilmiyye sınıfıyla yoğun ve güçlü ilişkileri vardır. Yeniçeriliğin Mevlevilik ya da Nakşibendilik gibi Sünni ya da Sünni ağırlıklı tarikatlara yönelmeleri, onların bu ikili durumlarını sürdürmelerine büyük darbe vuracaktır. Sünniliğe yönelmeleri halinde kaçınılmaz olarak ulemanın etki alanına girecekler, onun silahlı gücü haline gelecelerdir. Yine de bu durum Bektaşilikle ilişkilerinin düzeyine koşut olarak birçok kez karşılaştıkları bir durumdur. Yeniçeriler, birçok eylemlerinde ulemanın silahlı gücü olmak durumuna düşmüşlerdir. Fakat bu her zaman iki ayrı  gücün ittifakı şeklinde olmuş ve yeniçerilerin giderek artan Devletten kopma süreci, Bektaşilerle daha fazla bütünleşme ve ulemadan uzaklaşma sürecine dönüşmüştür. Bu bütünleşme ilerledikçe, Devlete karşı kendisini giderek artan bir şiddette yeniden üretecek bir sivilleşen iteatsizliğe dönüşecektir”[11].

Bu paragraf çok önemli!

Bir:Yeniçerilerin bir ayağı Devletin içinde iken diğer ayakları  halkın içindedir.  Ve bu süreç gittikçe onların Devletten koparak halkla bütünleşmeleri yolunda gelişmektedir. Öyle ki, giderekten Devlete karşı olan halk muhalefetinin-potansiyel sivil toplum gücünün-silahlı unsuru-bileşeni haline gelmektedir yeniçeriler...

Bu arada sivil toplum potansiyeli içinde  bir de mahalli güç odaklarının bulunduğunu unutmayalım.Bunlar da merkeziyetçi Devlete karşı ademi merkeziyetten yana güçlerdir. Fakat, bunlarla-bu güç odaklarıyla-yeniçeriler arasında organik bir ilişki yoktur. Ancak üretici güçlerin-piyasanın, pazarın gelişmesi bir araya getirebilirdi bunları, ki bu yöndeki gelişmeler de henüz daha yeterli değildi. Fakat tabi Devletin asıl korkusu buydu! Mahalli güç odaklarıyla-Ayanlarla Bektaşilerin-yeniçerilerin ittifak yapmasıydı asıl korkulacak olan...

İki: Gene bu arada, “batılılaşmaya” çalışan Devletle-Sultanla  Ulemanın da arası  iyi değildi. Çünkü, “batılılaşma” adı altında yürütülen kültür ihtilali  İslami bilgi temelinin terkedilerek Batı kültürünün-bilgi temelinin kabul edilmesi anlamına geliyordu, ki bu da Ulema için bir yıkımdı.  Bu nedenle, zaman zaman, “düşmanımın düşmanı dostumdur” denilerek Devlete karşı bir yeniçeri-Ulema ittifakı geliyordu gündeme. Ama bu ittifak  kalıcı olmadı. Çünkü, her ne kadar Ulemanın Devletle arası iyi değilse de,  son tahlilde Devletin bir bileşeni olarak görüyordu o kendisini.  Bektaşi yeniçeri ittifakı ise “Devlet dışı” bir yöne doğru hızla kayıyorlardı. Öyle ki, bir ara yeniçeriler Kırım Bey’ini getirerek Osmanlı’ya Sultan yapmayı falan bile düşünür hale gelmişlerdi. Tabi bu durumda Sünni Ulemanın yerini de Bektaşilik alacaktı! Bu nedenle, Ulema, yeniçerileri, yeniçeriler de Ulemayı kullanmaya çalıştılar, ama aralarında hiçbir zaman kalıcı bir ittifak oluşamadı.

Şu işe bakın, bir yanda Devlet, diğer yanda ise, herbiri farklı nedenlerden dolayı bu Devlete karşı mücadele eden güçler var ortada: Yeniçeri-Bektaşiler, Ayanlar ve Ulema ve de halk muhalefeti tabi; ama bunlar hiçbir zaman biraraya gelemiyorlar!.. Niye? Çünkü, varolan sistem kendi içinde kendini üreten bir sistem konumuna gelemiyordu bir türlü. O eski antika yapı içinde gelişen  üretici güçler bir türlü eskinin içinde yeni bir sistemi  üretecek konuma ulaşamıyorlardı. Ancak gelişen bir pazar-pazar ekonomisidir ki onları bütünleştirebilirdi; ama bunun için de önce o antika-merkezi yapının yıkılması gerekiyordu! Olmadı, tersi oldu! Ne yapacağız şimdi, kader utansın diyerek tarihi gerçekleri görmezden mi geleceğiz! Yoksa, dünle bugün arasındaki bağı araştırarak, bugünün dünün içinden hangi koşullarla-nelerle boğuşarak,  nasıl çıkıp geldiğini mi-halâ gelmeye çalıştığını mı- anlamaya çalışacağız?..

“Ocağın kuruluşundan Vaka-i Hayriyye’ye kadar geçen yaklaşık 500 yıllık süre içinde Yeniçeri Ocağı’nı aynı ocakmış gibi düşünmek, onları halâ profesyonel askerlermiş gibi tasarlamak mümkün değildir.

1826’ya gelindiğinde bu ocağın kimi kaynaklara göre 100, kimilerine göre 200 bin olan nüfusu, çok çeşitli dallarda giriştikleri esnaflık vb. diğer tüm faaliyetlerde kendilerince sivil bir yaşam oluşturmuşlardı. Bu tarihte  yeniçeriler başta İstanbul olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu’nun bazı şehirlerinde Devletin karşısında en önemli ikili iktidar odaklarını oluşturmaktadır. Bu konum, yeniçerilerin bir dizi kazan kaldırmalarının en önemli nedenini oluşturmaktadır. Bu noktada İstanbul’un özel konumuna da değinmek gerek. Özellikle 18.yy’ın ikinci yarısından başlayarak İstanbul gibi her zaman bir Devlet merkezi olmuş bir şehir, tarihinde belki de ilk kez esnaf loncaları, yeniçeri kahveleri, gizli örgütlenmeleri, Bektaşi tekkeleri ile birlikte halkın bu derece yoğun olarak politikaya katılımına şahit olmaktadır. Artık her vergi, savaş, yönetim değişikliği ve günlük olaylar karar aşamasından sonuçlanışına kadar aktif olarak tartışılmakta ve bu tartışmalar çeşitli tavır alışlarla sonuçlanmaktadır”...

“II.Mahmut ve Ulema için en az ocak kadar önemli olan –ve ortadan kaldırılması gereken-hedef Bektaşiliktir...

 Bektaşiler, yeniçerilerin diğer İstanbul halkıyla-Anadolu ve Balkanlar’daki halklarla-bağlantılarını kuran, bu son derece farklı yapılar arasında katalizatör rolü oynayan bir güçtür. Bektaşilik, ayrıca özellikle İstanbul’da Batı’nın sanayi mallarına karşı yerel sanayinin direnişini de simgeleyen ögelerle içiçedir. (Bu bilgiyi, 19.yy’da İstanbul’daki Bektaşi dergâhlarının yerleriyle, yerel sanayi arasındaki zengin bağlantıları örnekleriyle bana açıklayan sayın Turgut Koca’ya borçluyum). Örnek olarak Kazlıçeşme’de deri sanayii ve Bektaşi dergâhı, Sütlüce’de dokuma ve Bektaşi dergâhı, Topkapı’da döküm ve Bektaşi dergâhı bir arada ve iç içedir. Bu haliyle yeniçerilik-Bektaşilik ülke halklarını bir arada tutmaya çalışan ve hayatı reforme etmeye yönelen sivil  tek kamptır. Ayanların ezilmesinden sonra geri kalan üç kamp arasında tek sivil alandır. Bu sivil kamp sadece Mahmud ve ulemayı değil, aynı zamanda Osmanlı ülkelerindeki çıkarlarını garantiye almak isteyen Batı için de tehdit edici bir güç oluşturmaktadır”.[12]

“İngiliz bilgini Hasluck, Rumeli’de ve Anadolu’da Bektaşilik üzerine yaptığı incelemelerde 18.yy sonlarında bu tarikatın birdenbire büyük bir gelişme aşamasına girdiğini gösteren olayları tesbit ederken, bir tarikat akımı gibi gözüken bu gelişmenin gerçekte Osmanlı padişahlık rejimini yıkmaya yönelmiş geniş bir komplo ile ilgili olduğu sonucuna varmıştır. Ona göre birdenbire canlanan Bektaşi eylemlerinin yalnız Pazvandoğlu ve Tepedelenli ile değil (Bunlar dönemin Devlete meydan okuyan meşhur ayanlarıdır) Rum devrimcileri ile de ilişkisi vardı.

Pazvandoğlu’nda ise ilişki noktası, yukarıda adı geçen Rumlaşmış bir Ulah olan Rhigas’tır. Rhigas, İstanbul’da Fener beylerinden Mavroyenis’in maiyetinde çalışıyordu. Mavroyenis’in Eflak beyliğine atanması üzerine İstanbul’dan gelen bir emir ile Pazvandoğlu’nu yakalama işine memur edilmişti. Yeniçeriliğe (yani Bektaşiliğe) intisap etmiş olan Pazvandoğlu, yakalandığı halde, Rhigas onun  kaçmasını sağlamıştır. Hasluck’a bakılırsa, dostu Perrahaibos’a göre Rhigas sonradan Yunan ihtilalcisi olarak tanıtılmıştır. Aslında Rumluk ya da Hristiyanlık davasında olan bir adam olmaktan ziyade, dini ya da milleti ne olursa olsun bütün insanların eşitliğine inanan biri idi. Hristiyanların, Müslümanların kendi dinlerinin hak dini olduğu iddiasının saçmalığına inanıyordu, çünkü bütün insanlar bir tek yaratıcının evladı olduklarından hangi dinin hak, hangi dinin batıl olduğu insanların kendi sanısına ve iddiasına kalmış bir şeydi. Hasluck’a göre bu görüş tıpatıp bir Bektaşi doktrinidir...

Hatta Hasluck daha da ileri giderek Rhigas’ın Bektaşi de olabileceğini ileri sürmektedir. Bu iddiaya kesin bir cevap vermek mümkün görünmüyor ama İlber Ortaylı, Hasluck’un Rhigas üzerine görüşlerini kısmen doğrularken; Mihri Belli’nin “Rhigas’ın Dediği” adlı kitabının önsözünde Rhigas’tan bir dörtlük de bu iddialara güç kazandırıyor:

Bulgar, Arnavut, Ermeni, Yunan

Kara tenli, ak tenli hangi milletsek

Kılıç kuşanalım saf tutalım kavgada.

Ve nasıl yiğitleriz görsün dünya”[13].

“Bütün bu ipuçları, yeniçeri-Bektaşilerin artık sarayın ürettiklerine tepki vermekten öteye geçebileceklerinin göstergeleridir. Sorun, bu haliyle, tarihçilerimizin defalarca yazdıkları gibi, “Batı karşısında güçlenmenin ve modernleşmenin yollarını arayan Devletle, bu yenilikleri durmadan baltalamak isteyen yeniçeriler-Bektaşiler” sorunu değildir. Sorun, bir yanda sonuçlarını bildiğimiz bir süreci başlatacak olan-modernleşmeye yönelen Devletle (başarısı halinde neler olabileceğini hiçbir zaman bilemeyeceğimiz, ama bu durumda  Osmanlı devletinin artık muhtemelen devam edemeyeceği) yeniçeri-Bektaşiler arasındaki iktidar kavgası sorunudur. Yeniçeri-Bektaşi bütünleşmesi Osmanlı İmparatorluğu’nun birçok ülke ve şehrinde ayaklanmalar, savaş ve çeşitli vergiler karşısında “sivil direniş eylemleri” olarak politik sonuçlar verirken, aynı zamanda sonuçları bugüne kadar varacak bir heterodoksi oluşumuna da yol açıyordu”[14].

“Modernist aydınlarımız-adları ister Batılı, ister çağdaş olsun- Türkiye’de özgürlük, savaş karşıtlığı vb.gibi günümüz dünyasında olumlu bağlamlara oturan kavramları Fransız Devrimi sonrasının ürünü olarak görüyorlar. Pre-modern bir topluma böyle kavramları yakıştıramadıklarından olacak, Osmanlı toplumunda bu kavramların ifade ettiğine benzer durumlarla karşılaştıklarında bunları  hayvanların bilinçsizce yaptığı eylemlere benzetme eğilimindeler. Örneğin, yeniçeriler savaşa gitmediklerinde, ya da savaştan kaçtıklarında hiçbir aydınımız kalkıp da bu eyleme savaş karşıtlığı adını yakıştıramıyor, yakıştırmıyor. Ya bu tavrı yeniçerilerin bozulmuşluğuyla, ya  korkaklığıyla, ya da esnaflık çıkarları gereği gitmediklerini ve kaçtıklarını söyleyerek konuyu kapatıyorlar.. Şüphesiz, yeniçerilerin savaşa gitmemelerinde bozulmuşluk, korkaklık, esnaflık gibi nedenler de bulunabilir. Buna Bektaşi yaklaşımlarını da eklemek koşuluyla. Ama zaten herhangi bir toplumsal tavır alış hep böyle değil midir? Bugün savaş karşıtı olanların kaçının korkaklık, kaçının bozulmuşluk, kaçının çıkarlar ve kaçının inançları nedeniyle bu tavrı aldığını hesaplama olanağımız var mı? Fakat sonuçta ortaya çıkan olumlu bir toplumsal tavır olabiliyor”[15].

DÜNDEN BUGÜNE “HETERODOKSİ”-YA DA TASAVVUFİ AKIMLAR..

OSMANLI’DA KAPİTALİZMİN GELİŞMESİNİ ENGELLEYEN TASAVVUF MUDUR?..(4)


[1]www.aktolga.de 7.Çalışma..

[2] Bu “orta sınıf” kavramı K.Karpat’a ait. Protokapitalist bir potansiyel-geçiş dönemi unsuru bir sınıf- anlamına geliyor bu. Tam   yerine oturduğu için ben de kullanıyorum bu kavramı. Yoksa otomatikman burjuva falan değil bunlar.  Bir tür mahalli  güç odakları-mahalli liderler..

[3] Devlete karşı olan bütün bu isyanları bize hep “gericilerin” “ilerici devlete” karşı başkaldırışı olarak öğrettiler!.. Avrupa’da burjuvalar Orta Çağ’ın köylü isyanlarına sahip çıkarlar; ama  ne hikmetse, bizde “sahip çıkılacak” olan hep Devlettir! İşte size burjuva kültürüyle devletçi  kültür arasındaki fark!

[4] Dikkat edin, burada söz konusu olan Devlete rakip yeni bir sınıfın-“orta sınıfın”-ortaya çıkışıdır. Devlet için tehlike olan da budur zaten! Devletin yapısal değişime karşı olmasının nedeni de budur...Merkezi otoritenin yerini yavaş yavaş  “ademi merkeziyetçi” bir yapının  ve mahalli liderlerin almasıdır...

[5]Bütün bu yazdıklarımdan dolayıokuyucu herhalde beni Batıkarşıtıbiri olarak tasavvur etmiyordur! Benim karşıolduğum şey Batıdeğil, kültür ihtilâlidir. Kendi kimliğini oluşturan bilgi temelini inkâr et-mektir. İnsanıbir makine-bilgisayar yerine koyarak onu yeniden programlama işgüzarlığıdır- mühen-disliğidir!..

[6]www.aktolga.de „Makaleler“ , „Osmanlı’dan bu yana Türkiye’de Kapitalizmin gelişme diyalektiği-1” http://www.aktolga.de/m36.pdf

[7]Çamuroğlu, a.g.e

[8] a.g.e

[9] Bilindiği gibi 1826’da  yeniçeriler kılıçtan geçirilerek Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra Bektaşilik de yasaklanmış illegaliteye itilmiştir..

[10]Bu konuya 5. Çalışmada ben biraz farklıyaklaştım, ama işin özü değişmiyor. Bu nedenle şu an bunu tartışma konusu yapmıyorum. Burada önemli olan, yeniçerilerin Devletçi kültürden koparak  insanlaşmaya başlamasıyla birlikte, gene Devletçi kültüre karşıhalk kültürünün bir parçası-bir savunma aracıolan Bektaşilik arasında kurulan ilişkidir.  Yeniçerilerin neden sünni tarikatlarla değilde Bektaşilikle ilişki kurduklarıise açıktır. Devlet kendini sünni olarak gördüğünden onlar da otomatikman  buna karşıt olan kültürün içinde bulurlar kendilerini...

[11]Çamuroğlu, a.g.e s:13

[12]Çamuroğlu, a.g.e s:48

[13]a.g.e s:17

[14]Çamuroğlu, a.g.e s:18

[15]a.g.e s:44