• 17.08.2016 00:00
  • (1606)

 SİZ ONU BUNU BIRAKIN DA,  ŞU „VAKA-İHAYRİYYE“-1826-KONUSUNDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ ONU BİR SÖYLEYİN BAKALIM!... (2)

Çünkü, bu olay, bugün bile halâ,  kimin nerede durduğunu ortaya koyan referans noktalarından biridir tarihimizin!...

TÜRKLER VE İSLAMİYET...

“İsa'nın doğumundan sonraki 7.ci yüzyıl başlarında, 622 yılı, Hz. Muhammed'e Tanrı elçiliği  (Peygamberlik) geldi. Bu elçilik: Yeryüzünün Yakındoğu ana medeniyetlerini boğan ve dünya ana ticaret yollarını leşleriyle tıkayan Fars ve Bizans İmparatorluklarını temizlemek için verilmiş bir kutsal görevdi. Bizans, sık sık Barbar aşıları aldığı için, arasıra dirilişe uğratılıyordu. Fars, hem Yakındoğu medeniyetinin ticaret şahdamarı üzerine oturmuş, hem yüzyıllardan beri Barbar aşısı yemediği için kankıran olmuştu.Önce tarih sahnesinden Fars kaldırılacaktı. Çünkü yeryüzünün en büyük iki kadim medeniyet ocağı (Yakındoğu ve Uzakdoğu) arasındaki tıkanıklık açılmadıkça insanlık rahat nefes alamıyacaktı. İşte o zaman, birbirlerinden hiç haberleri yokken, Güneydoğu’da Hicaz Araplığı ile, Kuzeydoğu’da Ortaasya Türklüğü arasında, konuşulmadık bir işbirliği baş gösterdi. Tıkanan en büyük Orta Cihan ticaret yolunu güneybatı ucundan Araplar, kuzeydoğu ucundan Türkler zorlamaya giriştiler”.

“Araplar da, Türkler de ansızın Batı dünyasının tarihine giriyorlardı. Sosyal düzey bakımından Araplar önde: Yukarı barbarlık konağına erişmiş, medeniyete atlamak üzere idiler. Türkler, onlardan bir basamak geride: Göçebe çobanlık konağında, henüz kentleşmeye geçmek üzere idiler. Bu sosyal ve tarihcil ve coğrafyacıl nedenlerle: Orijinal İslam medeniyetini kurmak Araplara, bu kuruluşu bilmeden de olsa savunmak Türklere düşüyordu” (Dr.H.Kıvılcımlı, a.g.e)

İşte dinin-İslamın Türklerin toplumsal-kültürel genetik kodlarına girişi bu objektif-tarihsel koşulların gelişiminin sonucu  olur. Yani Türklerin Devletleşme süreciyle, İslamla tanışmaları-bütünleşmeleri süreci çakışır. Ortaya çıkan sonuç bir din devleti değildir elbet; ama dini kendi genetik kodlarının içine yerleştiren bir bozkır-aşiret Devletidir. Bu birleşim o kadar kolay olur ki! İlkel komünal toplumda şef tanrı adına sistem merkezini temsil eden instanz değil miydi!  Dışardan baktığın zaman gene aynı şeydir söz konusu olan:Tanrı adına sistemi temsil eden, mülkün sahibi-koruyucusu bir Sultan olayı böyle çıkar işte ortaya. Din, Devletin varoluş ideolojisi olur. Töre ile Dinsel kodlar böyle uyum haline getirilirler.

Avrupa, Batı falan demeyin sakın! Avrupa’da yoktur böyle birşey. Orada din-Kilise Devletin dışında bağımsız bir kurumdur başından itibaren...

Aslında Türklerin İslamı benimsemeleri tam bir tarihsel devrim örneğidir.

Göçebe-orta barbar bir kavim kendisinden daha yüksek-medeni-bir sistemle ilişki haline girince onun kurum ve kurallarını benimsiyor. Bunu yaparken de tabi, bunları (yani yeni bilgileri) daha önceden sahip olduğu bilgileri-kan bilgi sistemi-temsil eden sinapsların üzerine kaydederek yapıyor. Olay budur!..
 

“En büyük cihan ticaret kervanlarının güneybatıdaki UMMAN YOLUNDAN Araplar, kuzeydoğudaki İPEK yolundan Türkler davrandılar. Türkler, İbrahim zamanındaki göçebe Semitlerin sosyal düzeyinde idiler. Araplar, kendilerinden önce Greklerin, Romalıların ulaştıkları bezirgan kentlerdeki düzeyde idiler. Türkler, aşiret göçleriyle, toplum olarak,  iki Uzak-Yakın Doğu medeniyetleri arasında gelişigüzel trampa yapıcı idiler. Araplar, Finikeliler, Grekler, Romalılar gibi, düzenli, sürekli ve bilinçli yarı korsan, yarı gazveci büyük ticaret alışverişi yapıyorlardı”.

“Yeryüzünde en işlek ticaret yollarının şahdamarı IRAK - SURİYE içinde atardı. Bu iki gelenekçi dörtyol ağzı Arapların elindedir. İslamlık, işlek ticaret antreposu ve kervansarayı olan Mekke – Medine gibi hicaz kentlerinden kalkışıp yürüyünce, Suriye ile Irak yolları kendiliğindenmişçe önlerinde açılacaktır”.

“Özellikle Fars medeniyeti, İslam yumruğu ile, bir vuruşta iskambil kağıdından şatolar gibi yıkılıverdi. Bu yıkılış tesadüf değildir. "Mucize" iki yanlı vuruşla başarılmıştır. İslam Araplığı, Yakındoğu medeniyetlerinin geliştirdiği evrensellik ülküsünü bayraklaştıran yukarı barbarlık savaşçılığının yaman dinamizmi ile atılırken, Ortaasya' da göçebelikten kentleşmeye doğru gelişen taptaze Türk gücünü, kendiliğinden, pek düşünmeden, fakat sezerek kendisiyle ortak bulmuştur.. Güneybatı’dan Arap-İslam, kuzeydoğu’dan Türk-Şaman akınlarıyla iki ateş arasına düşen Fars İmparatorluğu, yıldırım savaşları ortasında yıkılmayıp ta ne yapacaktı?”[1].

Yukardaki birkaç paragraf aslında herşeyi anlatıyor, başka hiçbirşey söylemeye gerek yok!. İslamiyeti, Araplarla Türkler arasındaki ilişkilerin nedenlerini... herşeyi, herşeyi...

Eski  bir Türk atasözü var, “halk hakanın dinindendir” diye...

Bu söz Türklerin kahramanlık çağına (“askeri demokrasi” çağına), halkla askeri şefin çıkarlarının henüz daha  uyum içinde olduğu çağa ait olsa gerek. Fetihler yapılıyor, ganimetler elde ediliyor, herkes durumdan memnun! Ama yetmiyor bunlar, tarihin önünüze koyduğu görevler büyük, cihana hükmetmek zorundasınız, ya hep ya hiç olarak varolabilirsiniz, sizin kaderiniz böyle çizilmiş! Kim mi çizmiş kaderinizi! İçinde bulunduğunuz coğrafya,  medeniyetlerle olan lişkileriniz, yani  tarih...

Ve işte o tarih, böyle bir dönemde önünüze İslamiyeti çıkarıyor. Daha önce de birsürü dinle ilişkileriniz olmuş. Kendi öz dininiz var zaten: Şamanizm. Ama Şamanizm’in  artık size dar geldiğini görüyorsunuz, siz cihangir olma sevdasına kapılmışsınız birkere. Bunun dışında Hind’de Hindu dinini, Çin’de Budizmi, Konfüçyus’u tanımışsınız.  Ama bunların da size göre olmadığını hissediyorsunuz. Hatta, mümkün olduğu kadar bunlardan uzak durmaya çalışıyorsunuz. Çünkü bunlara yakayı bir kaptırdınız mı yok olur giderdiniz o medeniyetin içinde. Ama İslamiyet onlardan farklıydı, İslamiyette sizi kendisine çeken, bağlayan ve size çok şeyler vaad eden bir başka yan vardı: “Cihad”!..

İslamın “cihad” anlayışıyla Türklerin fütuhat anlayışının örtüşmesi  tesadüf değildir.Cihad,  “kafirlere karşı kutsal savaş” anlamına geliyordu! Kimdi buradaki kafir peki? En başta Bizans ve  Fars medeniyetleri değil mi idi? Nitekim İslam önce bu iki “kafirle” hesaplaşmak zorunda kalmıştı! Tabi “cihad” genel bir kavram aslında. İslamın dışında kalan herkesi kapsıyor bir yerde; ama “kafir” derken  kastedilen, zenginliği elde tutan diğer rakip medeniyetler oluyor. Din de işin ideolojik kılıfı! Fütuhat, fetih ise, barbarların sınıflı toplumları-medeniyetleri bir tarihsel devrimle ele geçirmesi, köleci toplumun kokuşmuş insan ilişkilerinin yerine, taze insan ilişkilerini koymaları değil midir! Yani düşman aynı: Her iki toplumun yolunu tıkayanlar da aynı. Bizans, Fars ve  yol üzerinde duran diğerleri!.. “Ganimet”mi dediniz? O da,  İslami cihad’ın  barbarların fütuhat ve yağma anlayışlarıyla örtüşen, onları motive eden en önemli unsuru! Yani her ikisinde de var. “Kutsal savaş”, ”dünyayı kafirlerden temizlemek”, “bütün dünyaya hak dinini yaymak”, bunların hepsi Türklerin tarihsel devrim anlayışıyla örtüşen şeylerdi...

TÜRK-İSLAM ETKİLEŞMESİ TASAVVUF SENTEZİNİ DOĞURUR...

Sentez, ürün demektir. Peki  ürün nasıl oluşuyor? A ve B gibi  iki unsur arasındaki etkileşmenin sonucudur ürün öyle değil mi...   Etkileşme öncesi Türklerin (a)  “kan” kökenli bilgi sistemiyle, medeni bir bilgi sistemi olan İslamiyet (b) arasındaki etkileşmeyi açıklayabilmek için şöyle  bir örnek verelim:

Henüz daha ilkokula gitmekte olan bir çocuğa Kuantum Fiziğini anlatmaya kalkarsanız ne olur? Çocuk hiçbirşey anlamaz! Çünkü “anlamak”, “dışardan” gelen informasyonu  o ana kadar sahip olduğunuz bilgiyle işleyerek bir sonuç-ürün oluşturabilmektir. Çocuğun sizi anlayabilmesi için, “onun bilgi seviyesine” inmeniz” gerekecektir. Ya da şöyle diyelim, çocuk, sizin anlattıklarınızdan, ancak kendi bilgi seviyesine uygun olan informasyonları alabilir.

İşte, ilkel “kan” bilgi sistemine sahip olan barbar Türklerin (a) İslamiyet’le (b) etkileşmelerinde olan da aynen budur. Bu nedenle, İslamiyet’le ilişkiye giren Türkler’in anladığı İslamiyet ancak İslamiyetin ilk oluşum dönemindeki (Hulafai Raşidin dönemindeki) İslamiyet’tir. Türkler etkileşme esnasında  İslama ilişkin olarak ancak kendi  bilgi sistemleriyle bağdaşabilen informasyonları alabilirler. Başka türlüsü mümkün değildir. Gelen informasyonlar “kan bilgi” sistemine ilişkin nöronal ağlarda kendilerine en yakın bilgileri temsil eden sinapsları aktif hale getirirler.   İslamdan öğrenme ve öğrenerek kendini yeniden yaratma olayı Türkler açısından böyle gerçekleşir. İşte  “Tasavvuf” bu şekilde ortaya çıkıyor. İnformasyon İşleme Teorisi açısından Tasavvuf’un diyalektiği budur. Bu yeni “bilgi” ile çevreyle etkileşmeye başladığınız zaman da, o maddi bir güç haline gelir. Dervişlerin, tarikatların, Ahi Evran’ların gerçekliği  bundan ibarettir...

 

                             

          

 

Gene Dr. Kıvılcımlı’ya dönersek: “Tarikat Güçleri: Her Boy Kan'ının, “Kam” adlı kutsal başlarından İslâm dinine aktarılmış kişilerden kurulmuştur. Kam'lar Şamanizm'in göçebe atılganlığından, çökkün İslâm toplumuna savaş ülkücülüğünü getirmişlerdi. Aşınan, Derebeğileşen İslâmlığa “İlb'ler” taze KILIÇ gücünü, çeşitli Tarikat (dişi YOL) erleri olan Derviş'ler de tâze İNANÇ gücünü aşılamışlardır”.
 

“Osmanlı Toprak Düzeni derebeğileştikçe beliren, o, bir karanlık köşeye pusmuş, zenginlere yardakçılık eden asalak, dilenci Derviş tipi, sonraki soysuzlaşmalardan fırlamıştır. Oğuz Oymağında ve Boy'unda Kam ne ise, ilk Osmanlı fütuhatında Derviş odur. İlk Derviş, yürekleri inançla dolduran, ruh koruyucu, moral düzeltici, gereğince kılıca da sarılıp önde dövüşücüdür”.
 

“Onun için, ilk Osmanlılıkta Derviş te, tıpkı İlb gibi, yerine göre Kolonizatör, yurda bayındırlık getirici toprak üretmeni, örnek işletmeler kuran tarım geliştiricidir. Yerine göre, yalın kılınç akıncıdır. Orta barbar askercil komunası'nın bütün dinamizmini taşır”.

“Osmanlılık, "Tarikat" adı ile (Tasavvuf bilinci ile), çöken medeniyet yapısına barbar aşısı yapan, hem ekonomik, hem politik örgütler kurdu. İlk Osmanlı fütuhatındaki silâhlı güçler de, tarikat erleri dervişlerle ruh ve beden birliği yaparak gelişti. O nedenle, ilk Osmanlı silahlı güçlerinde İlb'i (Gaazi'yi) Derviş'ten ayırdetmek güçtür. Bunu bize en iyi belgeleyen şey, Osmanlı ileri atılışında Ordu-Ulus gücünü en örgütlüce ve en bilinçlice temsil eden tarikatların aldıkları adlardır. Birkaçını analım:

1. "Gaazîyan'ı Rûm": Açıkça, Bizansı temizlemeye gelmiş kılıçeri "İlb"lerin (Gaazi'lerin) dişiyolu (Tarikatı)dır.

2. "Abdâlaan'ı Rûm": bunlar da Gaaziyan'dan kıl kadar aşağı kalmayan kutsal savaşçı yörüklerin savaş-politika örgütüdür.

3. "Ahiyyan'ı Rûm": Şehir üretmenleri'nin hür ve kamucu sosyalist loncalarıdırlar. Zaman za-

zaman ordulaşarak devlet yıkan ve devlet yapan tarikattendirler.

4. "Bağcıyan'ı Rûm": adı üstünde, tıpkı Anadolu'da derebeği zulmüne ve saltanatına karşı savaşmış, Yeniçeriliğin ruhuna işlemiş Bektaşilik gibi, tarım üretmenliği'ni sınır savaşçılığı ile bağdaştırmış bir dervişliktir”.

“Hepsi batınî ("İçerûdan içerû")dirler. Çökkün medeniyet derebeyliklerine karşı içlerine kapanmış gizli savunma örgütleridirler. İçine girdikleri daha ileri üretim yordamında "Ahî" (Kardeşçil), yahut "Kalenderî" (Hoşgörülü: Stoisyen) olarak sosyalistçe çalışıp yaşarlar. "İş başa düştü" mü, çekice, bıçağa sarıldıkları gibi, kılıca, tebere de sarılıp "Pir aşkına" ölesiye dövüşmeyi de bilirler[2].

Tasavvuf,  Türkler için, “kan” teşkilatının yerini alan yeni bilgi sistemi olur. “Kan”, daha dar, bir boy’a, bir aşirete özgü gentilice bir bilgi sistemi iken, Tasavvuf, bütün insanlarıkapsayan evrensel bir bilgi sistemidir.

İlkel komünal toplumda yaşayan insanların Kan bilinci-bilgi temeli- onların  farkında olmadan yaşarken öğrendikleri implizit-bilinç dışı- bir bilgi sistemidir. Bu türden bilgilere sahip olmak aynen  ana dilin öğrenilmesine benzer.  Kendi varlıklarını ancak komünal varlıkla birlikte oluşturabilen bu insanlar için  komünün dışında birey olarak varolmanın bir anlamı bulunmadığından, onların bireyler olarak sahip oldukları bilgi temeli de bu komünal Kan bilgi sisteminden ibarettir.  İnsanların, doğdukları andan itibaren anne babalarından, çevredeki diğer komün üyesi insanlardan farkında olmadan öğrendikleri yaşam bilgileridir bunlar.

İşte, sınıflı toplum ve birey-kendisi için varolma bilgisi-bilinci böyle bir sistemin içinde gelişmeye başlıyor.  Bu nedenle insanlar, üretici güçlerin çok yavaş geliştiği bir dönemde, ancak zamana yayılan uzun bir geçiş sürecinin içinde adım adım kendilerinin birey olarak farkına varabilirler. Toplumsal bir denge “durumu”  değişmeye başladığı zaman öyle hemen ertesi gün bunun yerine yeni duruma (sınıflı topluma) ilişkin yeni bir bilinç  geçivermez. Bilinç daima maddi gelişmenin  gerisinden gelir. Üstelikte  bu geçiş bir süreçtir. Arada birçok basamaklar bulunur. Sınıflılığın gelişmeye başladığı o ilk zamanlarda, kendini komünden  kopuyormuş gibi hisseden, komünden ayrı bir birey olarak var olmaya başladığını hisseden  insanlar müthiş bir korkuya kapılırlar. Sudan çıkmış balığa dönerler adeta! İşte İslamiyet’le ilişkiler de bu psikoloji ve geçiş atmosferi içinde  gelişmeye başlıyor. Komün suyundan çıkmaya başlayan  balıklar, İslamla etkileşmenin sonucu olarak Tasavvuf adı altında  kendilerine yeni bir bilinç-bilgi sistemi üretiyorlar. Öyle ki, bu yeni bilgi sistemi artık hem bireyin varlığını görmekte-kabul etmektedir, hem de ona (bireye), bütünün içinde tekrar “kendi varlığında yok olabileceği” bilincini vermektedir. Bundan daha ideal bir çözüm olabilir miydi Türkler için!..

Ama bütün bunlardan,   “Tasavvuf” adı altında, sadece Türklere özgü,   her dönemde geçerli bir bilgi sisteminin oluştuğu sonucu da çıkarılmasın!..

Türkler’in tarihinde üç çeşit Tasavvuf düşüncesi vardır.Birincisini gördük. Orta barbarlığın kahramanlık çağına uygun dönemin Tasavvuf’u. İkincisi, daha sonra, sınıflı topluma geçildikten sonra, devletleştikten sonra ortaya çıkar. Örneğin bir Şeyh Bedreddin’in Tasavvuf’u bu ikinci türdendir.  Kan düzeninden sınıflı topluma geçişe karşı çıkan, sınıflaşmaya karşı  bir protesto-başkaldırı düşüncesidir bu.  Üçüncü tip tasavvuf düşüncesi ise, atı alan üsküdarı geçtikten sonra, bu gidiş karşısında çaresiz kalan insanların içe kapanarak toplumda kaybolan dengeyi (sıfır noktasını, Hak’kı) bireysel olarak kendi içlerinde aramaları şeklinde oluşur. “Nefsini yok etmek için” uğraşan ve diğer insanlara da bunu öneren bu üçüncü tip dervişler , sınıflı topluma geçişle birlikte olup biten herşeyin, bütün kötülüklerin sorumlusu olarak insanın nefsini, yani benliğini görürler. Evet, “nefsini bilen Rabbini bilir” diyerek bir gerçeği dile getirmiş olurlar ama, bunun yolunun bireye-nefse karşı çıkmaktan değil, bireyin-nefsin gelişmesinden geçtiğini göremezler.  İnsanlığın ancak, inkârın diyalektik inkârı yoluyla, yani bireyin gelişerek kendi bilincine varması yoluyla  daha ileriye gidebileceğini, nefsin, ancak bu şekilde kendini inkâr ederek, kendi varlığında yok olabileceğini göremezler...

Türk devletleşmesine-sınıflı topluma geçişe  paralel olarak, Türklerin İslam dini karşısındaki konumlarında da büyük değişiklikler olur.

Bu süreç içinde egemen sınıf  kendini resmi-Sünni İslamla bütünleştirerek ifade etmeye başlarken, süreç içinde  ortaya çıkan halk muhalefeti de kendini İslamın içindeki muhalefetin diliyle ifade etmeye başlar. Türk tasavvufunun bir kanadının Alevilik-Bektaşilik  adı altında Anadolu’ya özgü bir dinsel düşünce akımı haline dönüşmesi  bu sürecin ürünü olur. Yani önceleri öyle alevilik-sünnilik-“resmi İslam-halk İslamı” ayrımı- falan yoktur ortada, var olan tasavvuftur-halk İslamıdır... Devletleşme süreciyle birlikte Devlet Sünniliği benimseyince halk muhalefeti de kendisini İslamın içindeki muhalefetin diliyle ifade etmeye başlar...

OSMANLININ TARİHSEL DEVRİM GÜCÜ KİMLERDEN OLUşUYORDU?..

“Osman ve Orhan beylerle maiyetleri, büyük bir devletin temellerini kurmakta olduklarının farkında değildiler. Orhan Gazi’nin kendi namına sikke darbettirmesi ancak 1327 yılında, yani Temurtaş Noyan’ın Anadolu’dan ayrılıp, beğlerin istiklal yoluna girmeleri hadisesi ile başlamıştır. Muhakkak olan şudur ki, Kayı beyleri o sıralardaki Uç Beyleri arasında medeniyetçe en geri kalan savaş erleri olmuşlardır. Bu cihetten ilk tarihlerini kendilerinden daha çok komşularından öğreniyoruz”[3].

Çok önemli bir tesbit! Demek ki, Osman’ın aşireti  diğer aşiretlerden (beyliklerden) daha az “medeni”, yani daha fazla barbarmış. Diğer beylikler, devletleşme-medenileşme sürecinin birinci aşamasını geride bırakmışlar, yani toprağa yerleşip, küçük birer, “bozkır-aşiret devleti” haline gelmişler. Osmanlı ise daha barbarlığın kahramanlık çağını atlatamamış. O da, çevredeki “medeni toplumlarla”, Bizans’la, Selçuklularla, Beyliklerle ilişki içinde, ama o henüz daha “yerini” bulamamış, yani henüz daha bir tarihsel devrim gücü konumunda...

“Ertuğrul ve Osman Gaazi çağlarında henüz ayrı bir ordu gücü yoktur. Bütünüyle, düşünüp davranan bir Ordu-Boy vardır. Böyle bir toplumda askeri sivilden ayırmak kimsenin ne aklına gelirdi, ne elinden. Herşey ateşli bir kaos (mahşer) dir. Orhan Gaazi ile birlikte, daha doğrusu Bursa'nın fethi ile birlikte, amorf kaosun içinde güçlerin biçimlenmesi, atomlaşması başlar. O ayırtlanış içinde başlıca dört tip silâhlı güç belirir: 1 - Aşiret güçleri: İlbler, 2 - Tarikat güçleri: Dervişler, 3 - Kent güçleri: Yaya'lar, 4 - Taşra güçleri: Azeb'ler” .

“Aşiret-tarikatgüçleri tarihöncesi'nin; kent-taşra güçleri tarih'in aramağanılardır. Orhan Gaazi çağında bu iki  güç henüz kesince ayrılmamışlardır”.

“Toprağa yerleşmiş olanlar (kent-taşra güçleri): yörük toplulukları (cemâatleri) idiler. Bunlar, fethedilen yerlere, en çok da Anadolu'dan Rumeli'ne "yürüdüler". Sefer'de geri hizmetlerini başardılar. Barışta toprağa yerleştiler.  Yörük toplulukları, tâze insan gücü olarak, çöken Bizans (Doğu Roma) topraklarını kolonize eden Türklerdi”.

Bütün bunların özeti şudur: Demek ki Osman’ın aşireti bir bayraktır, Anadolu Tarihsel Devrimi’nin öncü gücüdür. Bu bayrağın arkasında  yürüyenler ise, sadece göçebe barbarlar-aşiret güçleri değildir;  Anadolu’nun yerleşik toplum güçleri, kent ve kır emekçileri de vardır onun arkasında.

“Örneğin, “Şeyh Üdebâli de, Hacı Bektaş ta Kırşehir'lidirler. Nitekim, Türk dilini  savunan bilgin Ahmet Kırşehrî de, Anadolu'da Türk Birliği ülküsünü şiirleştiren (sonra, torunu ile ilk gerçekçi Osmanlı Tarihi'ni veren) Âşık Beşe de, bütün şehir üretmenlerinin kansız Osmanlı fütuhatına kucak açmalarını sağlayan Ahi Evran da, hep Kırşehir'lidirler. Kırşehir, gelişi güzel bir kasaba değildir. Anadolu'da Bizans'a karşı ilk Serhad boyu olan Kızılırmak'ın koçbaşı gibi Batıya çıkıntılı yerinde, "Kızılelma" ülküsüne en önde yaklaşan bir Kenttir. İlhanlı ve Selçuklu çöküşünden sonraki Türk dağınıklığına karşı ilk Türk'ün Birlik çığlığını yükselten, birleştirici köy ve şehir örgütlenmelerini geliştiren ocak Kırşehir'dir. Sık sık buluşan bu ermiş üçler, Kırşehir'de toplaşırlardı. Şehir Üretmenleri Örgütünün başı Ahi Evren ile, Türk İlb'lerinin "Ozan"ı Âşık Beşe, o zaman debbak Ahilerin çalıştıkları Kırşehir ırmağı boyunda buluşurlar, Köy Üretmenleri Örgütünün başı Hacı Bektaş'ı beklerler, orada "yârenlik" ederlerdi. Kırşehirli Şeyh Üdebâli'nin Osman'a kızını verişi gibi, o kızın karnından çıkacak çınar ağacının bütün dünyayı kaplaması rüyası da,  Kızılırmak Serhaddinden Sakarya Serhaddine gelişin mitolojisidir. Bütün  mitolojiler gibi o Osmanlı "Rüyası" da, yalnız Tarih sezilerinden kaynak almıştır. Osmanlı Orduları bu mitolojik gerçekliklerin hamuru ile yoğrulacaktır”[4].

KENTSİZ AVRUPA-KENTLEŞMİŞ ANADOLU...

Cermenler Roma’ya karşı tarihsel devrim bayrağını açtıkları zaman onlar “kentsiz toplumun” insanlarıydılar. Yani Cermenlerin yaşadığı Avrupa kıtası henüz kentleşmemiş bir coğrafyaydı. Ama Anadolu öyle değildi. Anadolu kentleşmiş bir coğrafyaydı. Türkler gelmeden önce de birçok medeniyete yurt olmuştu Anadolu. Biri batmış biri çıkmıştı bu medeniyetlerin, ama belirli bir birikim hep muhafaza edilmişti bu topraklarda. Bu birikimin muhafaza edildiği yerler ise kentlerdi. Öyle zamanlar olmuştu ki,   bu kentler gelişmişler, sadece birer ticaret merkezi olmakla kalmamışlar, aynı zamanda  birer bilim ve sanat merkezi haline de gelmişlerdi; ama  hemen bunun ardından da, çöküntü, gerileme dönemleri gelince, kentler de kendi içlerine kapanmışlar; ama hiçbir zaman yok olmamışlardı.

Ortaçağavrupası kent’leriyle Anadolu kent’leri arasındaki en önemli fark, bunların ayrı tarihsel süreçlerin ürünü olmalarıdır. Ortaçağ Avrupa kent’i, feodal toplumun bağrında oluşan yeni bir toplumun, kapitalist toplumun  embriyosudur; Ortaçağavrupası’ndaki güç merkezlerinden (kral, feodal bey, Kilise)  hangisi tarafından kurulmuş olursa olsunlar, siyasi gücün parçalanmış olduğu bir ortamda, egemen güçler arasındaki çelişkilerden yararlanarak, bunlar arasında denge politikası güderek, bağımsız bir “tüzel kişiliğe”-kent kimliğine sahip olurlar.

Anadolu kentleri ise, daha çok “antik kent” kategorisine girerler. Ama,  tipik “antik kent’ler” olarak da değerlendiremeyiz onları.  Yüzyıllar boyunca elden ele geçen, her seferinde, kendi üstlerinde yer alan başka  bir otoriteye bağımlı olarak varlıklarını sürdürebilen bu kentlerin, antik anlamda bile olsa, kendine özgü kent kimlikleri dumura uğramıştır. Bu nedenle o dönem Anadolu kentlerine kişiliksiz-pasif kentler diyoruz. Anadolu medeniyetlerinin ve kentlerin kaderini belirleyen en önemli olgu, bu toprakların Doğu’yla Batı arasında bir köprü-anayol olmasıdır. Bu nedenle, Anadolu hep bir çekim merkezi olmuş, binyıllar boyunca, altın yumurtlayan bu tavuğu ele geçirmek için birçok savaşlar yapılmıştır.  Bu savaşlar sonucunda,  bir elden öbürüne geçen, her seferinde farklı bir siyasi otoriteye bağımlı olarak varlığını sürdürebilen Anadolu kentleri, toprağın altında kışın geçmesini bekleyen o tohuma benzerler.

Osmanlı’nın tarih sahnesine çıktığı dönemde Anadolu’da egemen güçler Bizans ve Selçuklular olduğundan, Anadolu kent’leri de bunlara bağlı yerleşim merkezleri duru-mundaydılar. Bizansa bağlı kentlerin ticari açıdan daha canlı olmalarına karşılık, Moğol baskısı yüzünden, Selçuklu kentlerindeki çoğu Türkmen esnaf ve zanaatkarlarla tüccarlar tam bir bunalım içindeydiler. Artan vergiler yüzünden iş yapamaz hale gelmişlerdi.

Anadolu’nun kır emekçilerinin durumu da kenttekilerle aynıydı. Toprağa yerleşerek hayatını tarımsal faaliyetle kazanan bu insanların (genellikle Türkmen aşiretleriydi bunlar) ürettikleri ürünleri kente götürüp satabilmeleri gerekiyordu. Ama aynı kıskaç bunları da içine almıştı. Kazandıklarını mültezime veriyorlardı.

İşte, Anadolunun kent ve kır üreticilerini, esnaf ve zanaatkarlarını, tüccarlarını Osmanlı’nın peşine takan ortam budur.Bunlar, Moğol soygununa, bu soygunun bir parçası haline gelmiş beyliklere karşı  kurtarıcı gibi görürler Osmanlıyı. Hele bir de ilerde, zaten çürümüş olan Bizans altedilipte ona bağlı kentler de ele geçirebilirlerse, bütün Anadolu pazarı ile birlikte Doğu-Batı ticareti de onların eline geçmiş olacaktı. Kaybedecek hiçbir şeyleri kalmamıştı, ama kazanacak çok şeyleri olabilirdi. Bir Şeyh Edebali’nin, bir Hacı Bektaşı Veli’nin, bütün o Ahi örgütlerinin, tarikatların Osmanlıyla işbirliği yapmalarının  nedeni, başka çıkış yolları olmaması bir yana, hiç de hayalci olmayan bu türden rüyalarıydı da...

FÜTUHATLAR ZİNCİRİ...

”Bursa fethedilince, Ordu-Boy birden bire Ordu-Devlet durumuna girdi. Bursa kenti, Bizans'ın en güvendiği ileri karakolu idi. Bursa Tekfuru'nun kalesi, hazinesi, sarayı içine girilir girilmez, DEVLET'in de içine girilmiş bulunuluyordu. Yalnız bu Devlet, Selçuk saltanatı gibi dost değil, düşmandı. Ortadaki Devlet, Bizans Devleti idi ve yenikti. Bütün sömürüşü, ezişi ile yıkılmıştı. Orhan Gaazi, Bursa Tekfuru'nun hazineleri önünde şaşıp kaldığını saklamıyordu: Bu ne zenginlik gücü idi, bu ne askerlik güçsüzlüğü idi? Osmanlı'da bir Tanrıcıl üstünlük mü vardı? Âşık'ların, Ahî'lerin, Şeyh'lerin, Abdal'ların hakları olmalıydı. Tanrı Osmanlı'ya "Yürü yâ kulum!" demişti”.

“Osmanoğlu yürüdü. Bursa'nın fethinden iki yıl sonra İzmit, Hereke, "iyi bir sarılma" dan sonra İznik kaleleri kefereden temizlendi. Kocaeli Türklerin olmuştu. Oradan doğru Bizans'ın ana yuvasına gidilemezdi. Onu arkadan, karadan çevirmeli idi. Greklerden, Perslerden ve Makedonyalılardan beri Bizans'ın yolu Çanakkale'den geçiyordu”.

“Osman Gaazi'nin bağımsızlık ilan ettiğinden 33 yıl sonra, (1333), bütün (Bolu-Bursa-İzmit) Hristiyan ülkeleri, halklarının gönlüyle Osmanlı olmuş, sınır İstanbul'un Kartal semtine dayanmıştı. Bu geniş toprakları, Kayı Boyu'nun Osman kolu, sırf ve sâdece Oğuz Töreli Kan örgütü ile güdemezdi. Fetih gibi, güdümün de tek şartı Silâhlı Güç Örgütü'ne dayanacaktı. Bu örgüt, Bursa fethedilir edilmez ele geçmiş hazinelerden ve Kan gelenek - göreneklerinden yararlanılarak kuruldu. Ve bir anda Osmanlı Ordusu ile birlikte Osmanlı Devleti de bütün orijinal elemanlarıyla biçimlenmeye başladı”.

“Orhan Gaazi'nin bu işte üç akıl hocası ve güvenilir adamı: Vezir Alâeddin, Çandarlı Halil Hayreddin, Konyalı Molla Rüstem gösterilir. Bu üç adam, yıldırım çabukluğu ile gelişen olayları karşılamak için gerekli Ordu gücünü biçimlendirdiler. Ama, Ordu daha doğarken, toplumun ve toprak ekonomisinin gelişimi de Devletleşiveriyordu”.

Peki bu süreç içinde Osmanlı tarihsel devriminin yaratıcısı o öncü güçlere ne olmuştu?

AKINCILAR...

“Türk erleri içinde, sırf toprak işiyle geçime katlanacağına, "sürekli devrim" gibi "sürekli savaş" içinde kalanlar da oldu. Bunlar ilkel komuna askercil demokrasisi gelenek-göreneğini sürdürdüler. Onlara AKINCILAR denildi. Akıncılar, Osmanlı Ordusunun barış bilmez gerilla güçleri idiler. Onlar için dünyada devlet birdi: Kendi devletleri. Sınır da, çizgisi ve biçimi bulunmayan "Serhad Boyu": Savaş doğrultusu idi. "Hatt-ı müdafaa yok, sath'ı müdafaa vardır" sözü, asıl Osmanlı Akıncılarının parolası idi. Onlar için "Sath-ı taarruz vardı”.

“Akıncılar, sınır ve çevrelerinde "at oynatan" şimdiki deyimi ile "Hafif Süvari" güçleriydiler. "Yaz kış düşman topraklarına akınlar yaparak mal ve esir alırlardı. Onların barışı bu idi. "Sefer" dedikleri, Payitahtın katıldığı merkezcil savaşlarda ise, düşman topraklarını "keşf" ederler, pusuyu önlerler, ordudan 4-5 gün ileride, inanılmaz çabuklukla "harekât" ve kuşatımlar yaparlardı. Göçebelerin, "KIZILELMA"ya gönül vermiş ATLI savaş İlbleri idiler. Ama öyle kalmayacaklardı. Toplum yapısı ile birlikte onlar da deri değiştireceklerdi. Akıncılık, çoğu Türk babadan oğula geçen "OCAK" (bir çeşit gedikli zanaat) sayılırdı. Bunlar ne maaş alırlardı, ne de vergi verirlerdi. Kimilerine Tımar sunulurdu. "Tviça" denilen "Çeribaşı"larından çoğu "Timarlû" idiler. Bu son biçimlenişleri ile Akıncılar, medenî devlet'in profesyonel askeri durumuna gelmişlerdi. 10'lu örgütleri, Onbaşı'ları, Yüzbaşı'ları, Binbaşı'ları yetişecekti. Hepsi birden Akıncı komutanlara bağlanacaklardı. O zaman artık Akıncıları Osmanlılığın taşra silâhlı güçleri sırasına girmiş buluruz”[5].

Doktor’un gözdesi, “sınıfsız toplum mücahitleri” diye dil uzattırmadığı bu “Akıncılar”  (“ülkücü Gaziler-İlbler”), aslında hiçte Osmanlıya özgü birşey değildir! Aynı “Akıncılar” Cermenlerde de vardı. Bunlar, belirli bir askeri şefin etrafında toplanmış “öncü kuvvetler”di.  Bütün “talancılıklarına”, “ganimet avcısı” profesyoneller olmalarına rağmen, objektif olarak, tarihsel devrimin öncü kuvvetleri-gerillalarıydı bunlar, bu doğru; ama diğer yandan, “zafer”den sonraki Devletleşmenin, egemen Devlet sınıfının doğuşunun da öncülleri  gene bunlar oldular. Çünkü, bu akınlarda en güçlü olan, en çok ses getiren askeri şeftir ki, genellikle, daha sonra diğerlerini de etrafında toparlayarak  zaferi gerçekleştiren de o olmuştur. Bu savaşlarda en çok kahramanlık gösterenler, askeri şef’e en bağlı olanlar da, zaferden sonra, artık kral (Cermenlerde) haline gelen askeri şef’in “Vasalleri”, Osmanlı’da da, Sultan’ın “Tımarlı Sipahileri”, ya da Devlet sınıfının üyeleri (“Seyfiyye”) haline gelirler...

“YAYA’LAR”-VE YENİÇERİLİĞİN DOĞUŞu..

Cermenler kentsiz toplumun insanları oldukları için, Osmanlı’yı destekleyen kent ve kır emekçileri yoktu onların arkasında. Avrupa’da kentler çok sonraları kurulmaya başlanmıştı.  Peki, Osmanlının peşine takılarak Anadolu tarihsel devrimine katılan bu “kent ve kır emekçileri”  ne oldu sonra? O Ahi Evran’ın  kent emekçilerine, o dervişlere, o tarikat güçlerine, Hacı Bektaşi’nın kır emekçilerine ne oldu? Çünkü, zaferin kazanılmasında, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda çok önemli bir rol oynuyor bu insanlar o zaman. Ne oldu sonra bunlara?

Kent ve kır emekçileri, Osmanlı tarihsel devrimine örgütlü askeri güçleriyle genellikle “yaya” olarak katılırlardı. Bu nedenle de bunlara “Yayalar” denirdi.

“Yaya'lar ak keçe külâh, renkli bolca çakşır, kalçayı geçen ak gömlek, kaftan giyerler. Biner kişilik örgütlerle düzenlenir, ordulaşırlar. Kılıç-Kalkan, yahut Mızrak-Topuz kullanırlar. Hazarda (barış zamanı): "Çiftlik"lerine çekilip tarımla uğraşırlar, "her çeşit vergiden muaf" olurlar. Seferde (savaş zamanı), 2 akça gündelikle can alıp can verirler”[6].

Çok sürmez, fetihler furyası biraz yavaşlayıpta, “yerleşme”-“Devletleşme” süreci başlayınca, “halk ordusunu” oluşturan bütün bu güçler dağıtılır. Yeni oluşan sistemin örgütlenmesi sürecinde, savaşlarda bağlılığı ve kahramanlığı görülen “Akıncı” şefleri “Tımarlı Sipahi” yapılırken, geri kalanları da  “Yayalar”la birlikte “Reaya”ya dahil olurlar. “Halk ordusunun” yerine, Devlete ve Devlet başkanına bağlı,  Türk asıllı olmayan savaş esirlerinden oluşan yeni bir ordu örgütlenir[7]. “Yeniçerilik” doğar.  Sınıflı toplumlar boyunca, bütün devrimlerde olduğu gibi, Osmanlı  tarihsel devriminde de, “devrimin”  hemen ardından, devrim ilk önce kendi evlatlarını yer bitirir! O Ahi Evran’ların, o dervişlerin, o devrimci tarikatların, o “İlb’lerin, Gazi’lerin” adları geçmez olur artık. Birden yok olmuştur bu insanlar!..

”Osmanlı Tarihçilerinin en uyanıklarından Kâtip Çelebi, kısa not alır gibi verdiği olaylarda, Orhan Gaazi'nin Koyunhisar, Ezengemid (İzmit) ve İznik şehirlerini ele geçirdikten sonra, bir Ordu Düzeni düşünüldüğünü belirtir. Bizansla içiçe girme, artık Osmanlı topluluğu içinde farklılaşmayı gerektirmiştir. Bu ayırtlanma: Silâhlıları silâhsızlardan, askeri sivilden ayırmak biçimine girmiştir. Biçim ayrılığının sembolü, o zaman için: Börk denilen bir külâh'tan öteye geçmez gibiydi. Ancak, Börk, büyük önem taşıdı. Toplumun öz yapısında olan değişiklikleri, elle tutulur biçim ve renklerle göze batırdı. Börk'te en ufak değişiklik, toplumun en derin altüstlüklerine belge oldu.  Börk, Orta Asya'dan  gelmişti. Çünkü Osman Gaazi'nin külâhına "Börk'ü Horasanî" deniyor. Yani Börk, sonra "Kızılbaş" diye kötülenmeye kalkışılsa da bir Türk başlığı idi. Osman Gaazi'ninki: "Fes büyüklüğünde, kırmızı kadife veya çuhadandır”.

"Külâhları değişme"sözcüğü, Osmanlılık ve Türkiye için, zaman zaman Politik ve Sosyal, ileri-geri İhtilâl anlamına geldi. Bunu, hiç iddiasız, Kâtip Çelebi şöyle özetler:

"Alâeddin Paşa (Orhan'ın alçakgönüllü kardeşi) tâlimi (öğretisi) ile Kanunlarla ilgili şeyler, sikke (basılı para) ve libâs (giysi) cend (ordu) ve vezayif (görev ücreti) ve mertebeleri (rütbeleri) tertip eyledi. Ondan önce olan Selçuk sikkelerini değiştirdi ve kendü ismiyle darbeyledi (bastı). Ve dahi Cend'i (Orduyu) Reâyâ'dan (güdülen çiftçilerden) temyiz (ayırt) ettirilmek emreyledi“. Bu ise, farklı renkte „Börk“lerin giyilmesiyle olacaktı. "Velhâsıl, Beyaz Börkleri Has Kullarına tayin eyledi ve Âyan (gözbebeği: hatırlılar) ve etbâ (uydu) kul’ larına Kırmızı Börk tâyin eyledi“.

„Bugüne dek Türkçe'de söz pelesengi olmuş "Yaya kalmak", besbelli ilk Osmanlı Türk askeri "Yaya"ların başına gelenden aktarma bir anlamdır. "Yaya"lar, anlaşılıyor ki, ilkin "Yaya kalmak" istememişlerdir. O zaman Klâsik Tarihin şu satırlarıyla "yeni" bir duruma geçilmiştir: "Teşekkülleri artık maksadın ruhuna uymayan ve haşarılıkları sâbit olan bu askerlerin yerine,  1330 tarihinde dışarıdan, sonra da içeriden alınan Hristiyan çocuklarından teşekkül etmiş yeni bir milis."

“Maksadın ruhu: "Askerin siyasetle meşgul olmaması" idi. Ama öyle bir asker 1300 yıllarının Türk toplumunda bulunamazdı. "Yaya"ları "yaya bırakmak" yoluna gidilmeliydi“.

„Gündeliğini ömür boyu Padişahtan aldığı için boynu eğri kalacak daimî ordu (aylıklı asker) birinci şarttı. Müslüman yayalar kıyasıya "materyalist"tiler. Maaş oltasını yutan askerler ise kolay başkaldıramazdı. Sonra, yeni milis Hristiyan kökten koparıldığı için yalımı alçak kalacaktı“.

„Klâsik Osmanlı Tarihi, ilk Müslüman-Türk hür köylülerinden kurulu Yaya askerin yerleşip kökleşmeden ortadan kaldırılışını şöyle özetler:

"Ondan sonra bunlar (Yayalar), Sefer'de Hazar'da (Barışta) giderek fesad itmiye başladılar. Ondan sonra Padişah, küffâr evlâdını (Müslüman olmıyanların çocuklarını) devşirip getürtmek ihtiyâr eyledi (diledi), ve askere munzam (katışık) oldular, ki İslâmlık şerefine kavuşalar ve hem din düşmanlarına Cihat (kutsal savaş) ideler. "Vaktâ ki 1000 oğlan getürdiler, her birisine 1 Dirhem ziyade idüp, herkesin istidadine göre isimlerini YENİÇERİ diye adlandırdılar“.

„Yeniçeri,adı gibi kendisi de bir Türk icadıdır. Türkler, "Rum" dedikleri Anadolu'ya gelir gelmez, biraz genişlemek ve Devletleşmek isteyince, azınlıkta kaldıklarını, sonra bu azınlığın da Devlet disiplinine, eski Bizans yığınları kadar yatkın olmadıklarını gördüler. O zaman, ele geçmiş yerlerin eski medeniyet usulleri ile köleleşmiş insanlarından yararlanmak zorunda kaldılar“.

„Yeniçerinin ikinci karakteri: "Devşirme" oluşudur. Müslüman-Türk olmayanlardan asker yazmak, Osmanlıdan önce başka Oğuz Boy'larında da denenmişti. Yeniçerilik: "Aydın Oğullarının yaptığı gibi, harpte alınan erkek esirlerden beşte birini Şeriat kanununa göre, devlet hazinesine almıya ve bunları ileride askerlik hizmetinde kullanmak üzere yetiştirmeye teşvik" yolunu tutmaktı. Osmanlıda buna PENÇİK Kanunu denir. "Penç: Beş" ve "Yek: bir" sözcüklerinin Türkçeleştirilmişinden gelir. Askerliğe yaramaz erkek ve kadın esirlerden "Nakden vergi" alınırdı. Askerliğe alınanlara ise, Acemi Oğlan, yahut Pencik Oğlanı denirdi“.

„Ne var ki, vücudu kafası Hristiyanlıkla biçimlenmiş kimseleri, sırf esir düştükleri için katlandıkları hizmetlerinde tam başarılı bulmak olağan olamazdı. Nitekim, pek çok mahzuru görülmüş olan bu usul de terk olundu. İlk denemeler, yetişkin esirleri sağlam Osmanlı askeri yapamamıştı. Böyleleri ne askerlikçe, ne kültürce, ne ülküce Osmanlıya yarayamazdı“.

„O zaman, yüzde yüz Osmanlı icadı olan köklü bir adam yetiştirme yolu ortaya çıktı: "TÜRKE VERMEK", ya da "TÜRKÜN ÜZERİNE VİRMEK"! Yeniçeri, "RUH"unu Türkten alacak, "BEDEN"ini Padişaha satacaktı. 10 ile 25 yaş arasındaki esirler, ufak bir bedel ödenerek, Türk köylüsünün yanına verildi. Orada dil, din, gelenek görenek benimsetildi. Sonra "Acemi Ocağı"nda askerlik zanaati öğretildi. Bu eğitim ve öğretim başarıyla sonuçlanınca, "Bedergâh" dedikleri, Türkçesi "KAPIYA ÇIKMA" işlemi ile Yeniçeri yapıldı”[8].

YENİÇERİLİĞİN RUHU: BEKTAŞİLİK...

„Tarihçe Pençik 1360 yılı, Yeniçeri 1360-65 yılı ortaya çıkar. Hacı Bektaş'ı Veli 13'üncü yüzyılın ikinci yarısında ölür. O bakımdan Hacı Bektaş kişi olarak Yeniçeri kuruluşuna katılmış olamaz. Yeniçeri Börk'ü aslında bir Ahî  başlığıdır. 45 santim yüksekliği arkaya tiftikten "yatırtma"lıdır. Önündeki gümüş yahut madenden yuvarlak "Yünlük" veya "Tüylük" (Kaşıklık) taşlarla süslüdür. Yukarıki çembere dek uzar. 4 parmaktan ötesi bir demir çenberle arkaya devrilir, genişleyerek omuza iner. Bu "Yatırtma" bölümü, efsanece: Yeniçerinin başını sığazlayan Hacı Bektaş'ın cübbesindeki yenin sembolüdür. Ocak ve Tarikat, karşılıklı kişi ilişkileri ile bağlı bulunurlar. 94.cü Cemâat Orta'sında, Hacı Bektaş'ı Veli'nin vekili olan BABA oturur. Pîr Evinde, Hacı Bektaş Türbesinin BABA'sı ölünce, İstanbul'da Yeniçeri Ağasından taç giyer“[9].

Doktor  herşeyi en ince ayrıntısına kadar anlatıyor. Ama Yeniçerilikle Bektaşilik arasındaki bu ilişki nereden geliyor, aradaki bağlantının kaynağı ne, onun üzerinde  durmuyor! İlk bakışta  önemsiz bir olay gibi, Yeniçeri nere, Bektaşilik nere, biri kır emekçilerinin örgütü, diğeri ise Hıristiyan çocuklarından devşirme ilk düzenli ordu gücü...

„Osmanlılığın kuruluşu, Ahî örgütüyle desteklenmiştir. Osman ve Orhan Gaaziler gibi Murat I de, Tarikatin nüfuzundan büyük ölçüde istifade etmiştir. Ancak, Yeniçerilik doğarken, artık Batınî'liğin eski biçimleri gibi Ahî'lik te görevini bitirmiş, yerini Bektaşiliğe bırakmıştır“ diyor Doktor. Neden? Bu sorunun da cevabı yok Doktor’da.

Yeniçerilerin  Bektaşilikle ilişkisi sorunu...

Yeniçeri yapılmak için devşirilen  Hıristiyan savaş esiri çocuklar „eğitilmeleri için“ nereye veriliyorlardı? Kırsal bölgede, tarımla uğraşan müslüman ailelerin yanına değil mi?.. Kimdi bu “kırsal bölgedeki müslüman aileler” peki? „Tarihsel devrimin önderi“, eski „Ülkücü Gazilerin“ „yaya“ bıraktığı kır emekçileri değil miydi bunlar? Evet!.. Bektaşilik de bu insanların örgütü zaten[10].   Osmanlı, Devletleşme sürecine giripte, kendisini „Çoban“,  emekçileri de „Reaya“ (sürü) olarak görmeye başlayınca, tarihsel devrime aktif olarak katılan bütün o tarikat güçlerini, dervişleri, Ahi’lerin örgütlü insanlarını saf dışı bırakınca, bunlar,  arada sırada isyan eden, ama esas olarak kendi içine kapalı, dünyaya küsmüş  „Batıni“ örgütler haline gelirler. Ama, bunların arasından „kır emekçileri“, fırsat bu fırsattır diyerek, „Devlet“ tarafından yanlarına verilen Hıristiyan çocuklarına  kendi dünya görüşlerini  aşılamaya çalışırlar. Kim bilir, belki de  „Yaya“ bırakılmalarının intikamını bu şekilde almaya çalışmışlardır. Yeniçerilerle Bektaşiliğin ilişkisi-işin kökleri bakımından- buradan kaynaklanıyor olsa gerek.

YENİÇERİLER...

Hikayenin devamı için şimdi artık tekrar Çamuroğlu’na geri  dönebiliriz:

Şöyle diyor Çamuroğlu: “Devletçi tarihçilerimiz, Hristiyan nüfusun,  çocuklarını, onların geleceği için- ve de tabi evlerinden ve sofralarından bir boğazın eksilmesi için- devşirme olarak vermek istediklerini yazarlar!.. Bütün bu tür savunular belirli bazı örneklere dayanarak ileri sürülür tabi. Oysa tam tersini gösterebilecek örnekleri bulmak ve göstermek de pek zor değildir.  Ama, neden ve nasıl olmuş olursa olsun, her iki durumda da,  değişmeyen bir sonuç vardır ortada;  bu  çocukların ani bir hamleyle dilsel, dinsel-yani kültürel olarak derin bir şoka sokulmaları. Bu andan itibaren bu çocuklar artık, insanın kültürel ve doğal anlamlarıyla, hiçbir yerin ama Devletin çocukları olacaklardır. Hristiyan kültürlerinden kopartılmışlardır ama Müslüman toplumu ve kültürü içine de alınmayacaklardır. Evlenmeleri, dolayısıyla meşru çocuk sahibi olmaları yasaktır. Müslüman kültürünün bu temel unsurları kendilerine sadece öğretilmiştir. Bunu yaşayamayacaklardır. Koparıldıkları kültüre yabancı olmaları, en azından onu kınamaları gerekmekte ve kendilerine öyle olmaları gerektiği öğretilen kültüre de başka tür bir yabancılık duymaları beklenmektedir...

Ve şu soruyu soruyor  Çamuroğlul: “Niçin hiçbir Türk tarihçisi bu devşirme çocukları düşünmez? Niçin yazmaz? Niçin  hissetmek istemez? Belge olmadığı için mi? Güldürmeyin beni, belge olmadan o kadar çok kanı, niyet, kasıt tarih bilimi olarak yazıldı ki! Gelin, hiçbir belge olmadan birlikte düşünelim isterseniz, biraz hayal gücümüzü zorlayarak 10-12 yaşlarındaki o çocukları bir gözümüzün önüne getirelim. Biraz kendi çocukluğumuzu da düşünerek ortaya bir belge çıkaralım”:

“Bir köyde yaşıyor, Grekçe, Sırpça ya da Bulgarca konuşuyoruz. Hiçbirimiz Türkçe bilmiyoruz. Türkler tarafından yönetildiğimizi ve onlardan korkmamız gerektiğini, onların atla dolaştıklarını, Müslüman olduklarını, sarıklar sardıklarını da biliyoruz. Ninelerimiz, bizi onlara vermekle korkutuyor yaramazlık ettiğimizde. Adlarını duyduğumuzda dahi ürperiyoruz bazen. Yine de oyunlarımız var, derelerimiz, balıklarımız var, bazen “Türk olarak” bizi korkutan arkadaşlarımız var. Bizi döven ve nadiren seven bir babamız ve bizi seven ve daha az canımızı yakan bir anamız var.

“Türkler geliyor!” dediklerinde oyun oynuyorduk söz gelimi. Yakındaki köydeymişler. Büyük çocuklar “çocukları götürüyorlarmış” dediler, biz inanmadık ama yine de korktuk. Yarın bizim köye geleceklermiş, öyle duyduk. Babamız o gece içmedi, hep sustu, ya da çok içti hep bağırdı. Anamız niçin yortularda yaptığı yemeklerden pişirdi? Hem de az az değil çok çok verdi. Bu defa bu korku niçin oyuna benzemiyordu?

Sabah bütün köy suskunluk  içindeydi. Bizi oyun oynamaya da bırakmadılar. Her çocuk kendi ailesinin yanındaydı. Öğle olmak üzereydi onları gördüğümüzde, çok güzel atları vardı, çok fazla ve güzel kılıçları, topuzları, kalkanları, okları ve yayları vardı. Anlamadığımız, hiç anlamadığımız bir dil konuşuyorlardı.

Papaz bizi niçin sıraya dizdi? Büyük çocukların söyledikleri gerçekten doğru muydu? Niçin bütün çocukların babaları buradaydı ve niçin papazın elinde vaftiz defterleri vardı? Babalarımız niçin yüzümüze bakmıyordu? Kadınlar niçin hiç görünmüyordu? Hiç inanmak istemiyorduk ama galiba büyük çocuklar haklıydı. Elimize kolumuza bakıyorlardı, cılızları bir yana, gürbüzleri diğer yana ayırıyorlardı, biz hep arkadaşlarımızla yanyana olmak istiyorduk. Ama yarısından ayrılmıştık bile, yarısı cılızdı. Anlamadığımız bir dille bağırıyorlardı. Artık korkudan ağlayacak halimiz bile kalmamıştı. Babalarımız da hiçbirşey yapmıyordu. Stefanos kulağıma eğilip “Bir boğaz eksilecek diye seviniyorlar” dedi. Ben onun ayağına bastım, “onu diyen senin babandır” dedim. Ayağına bastığıma kızmadı bile, hıçkırıyordu. Artık sonrasını anlatmak istemiyorum. O kızıl elbiseleri giydirirlerken nasıl korktuğumu, uzun yollarda nasıl yorulduğumu, sünnetin ne olduğunu nasıl öğrendiğimi, artık hiçbirşey anlatmak istemiyorum, seneler geçti artık;ben bir yeniçeriyim”..

Böyle bir belge bulunabilir mi Osmanlı arşivlerinde?.. Şimdi ey aklıselim sahibi okur, senin karşına üstü sultan bilmemkim tuğralı bir belge çıkarsalar ve bu belge, devşirilen Hristiyan çocuklarının vatan, millet, padişah ve hak dini uğruna sanki bir oyuna gidermiş gibi şen şakrak devşirildiklerini yazsalar, hangisine inanırdın? Şimdi ey sağlıklı okur, 10-12 yaşlarında, belgemizde anlattığımız gibi bir olay senin başından geçseydi, bugün varolan akıl sağlığını koruyabilir miydin?..

Ezilmiş çocukluğun, parçalanmış kültürel kimliğin acısının kimlerden çıktığını öğrenmek isteyenler, yeniçerilerin zaferlerine ve kanla bastırdıkları ayaklanmalara baksınlar...

Yeniçerilerin insanlaşma süreci...

Sonra, çok daha sonra bu insanlar bir yerde kendilerine ait bir şeyler yaratıyorlar. Toplumun geleneksel karşı’larıyla kaynaşıyorlar. Kaskatılıkları azalıyor çünkü açık cinsel bağlanmalar yaşayabiliyorlar, çünkü çocukları oluyor. Sonra, can korkusuyla savaşa gitmeyip, savaştan kaçıyorlar. Ayaklanma bastıracaklarına ayaklanıyorlar, kendilerine özgü bir kültürel kimlik yaratıyorlar. İşte, tarihçilerimizin “yeniçerilerin bozulması” dedikleri olay budur. Bizse buna,  onların büyük ölçüde kendi çabalarıyla yarattıkları bir kültür içinde yaşamaya başlamaları anlamında insan olmaları, insanlaşmaları diyoruz”[11]

Devletleşme ve “sürü”ye karşı çoban köpeği ihtiyacı...

 

Evet, fetihler, beşte bir bey hakkı falan derken eski aşiret yapısı değişmeye başlayıpta, bal tutan parmağını yalamaya başlayınca, o eski eşitlikçi bey ve etrafındakiler bir süre sonra toplumdan koparak onu gütmeye çalışan birer çoban haline gelirler. Ve bu süreç içinde,  her çobanın olduğu gibi bunların da bir çoban köpeğine ihtiyaçları ortaya çıkar.  İşte, yeniçeriler bu yeni ilişkinin-Yönetenler-Yönetilenler, çoban ve sürü ilişkisinin-  ortaya çıkışının vazgeçil-mez aygıtı olurlar. Onları yaratan, Yönetenlerin Yönetilenler üzerine uygulamak zorunda oldukları zor faktörüdür. Yönetenler bu zor gücünü toplumun kendi içinden asker temin ederek falan oluşturamazlardı o zaman. Çünkü bir aşiret toplumuydu söz konusu olan. Öyle, bunlardan bir kısmını diğerlerinden ayırarak onları devletin zor gücü haline getiremezdiniz. Burada söz konusu olan bir sınıfın-ki bu Devlet sınıfıdır-diğer sınıf-Yönetilenler sınıfı-üzerine uygulamak zorunda olduğu zor’dur. Yeniçeri örgütünü vareden diyalektiğin altında yatan gerçek budur.

Sonra,  Devlet büyüyüp, gelişiyor, dört kıtaya yayılan devasa bir güç haline geliyor. Bu süreç içinde yeniçeriler de hep aktiftir. Devletin vurucu gücü-robot askerler olarak kendilerine verilen görevleri yerine getirirler. Asarlar, keserler, robot askerler olarak ne emir verilirse onu yerine getirirler. Zaten bu döneme ilişkin kimsenin-yani o D