• 7.02.2016 00:00

 „BATILILAŞMA“ ADI ALTINDA BİR  OSMANLI DEVLET  PROJESİOLARAK DOĞANYENİTİPTEN DEVŞİRME SİSTEMİ VE SONUÇLARI!... (3)

BÜTÜN BUNLAR SİZE HAYAL GİBİ Mİ GELİYOR!...

O zaman gene Toynbee’yi dinleyelim: “Osmanlı İmparatorluğu üç belirgin miras devraldı. O, Müslüman Arap İmparatorluğu’nun varisi olduğu gibi, Hristiyan Roma İmparatorluğu’nun da varisiydi ve Avrasya bozkırlarından küçük bir göçebe topluluk tarafından kurulmuştu. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu göçebe kurucuları, mülteci idiler. Bunlar, onüçüncü asırda Moğol patlamasıyla bozkırdan sürülüp ecnebi tarlalar ve şehirler dünyasına atılmışlardı. Bu, doğup büyüdükleri muhitler olan bozkırlardan arka arkaya çevredeki yerleşik topluluklara akın eden göçebe patlamaları içinde en şiddetlisiydi. Osman’ın babası Ertuğrul ve adamları, Moğol göçebelerinin pek çok kurbanından sadece bir kısmını teşkil ediyordu. Osmanlılar yeni bir ekonomik ve sosyal çevrede yeni bir hayata başlamak zorunda kaldılar; fakat beraberlerinde, yörüklerin hayatından miras kalma kurumları ve adetleri de getirdiler ve bunları karşılaştıkları yeni durumlara tatbik ettiler”...

“Osmanlı İmparatorluğu’nun Roma’dan devraldığı miras ise çok daha önemliydi. Daha önce savaşlarla harap olmuş bir bölgede barış ve birliği sağlamış olan diğer imparatorluklar-mesela Çin İmparatorluğu-gibi, Roma İmparatorluğu da, tamiri imkansız gözüken çöküntülerden sonra tekrar hayata dönme konusunda kayda değer bir kabiliyet sergiliyordu. Üçüncü asırda bir çöküş ve bir diriliş yaşadı. Yakındoğuda da yedinci yüzyılda ikinci bir çöküş ve diriliş geçirdi; onbirinci asırda bir üçüncüsü, onüçüncü asırda da bir dördüncüsünü yaşadı. Ne var ki, Roma İmparatorluğu her seferinde tekrar dirilmiş olsa da, yine her seferinde, eski gücünden ve topraklarından bir kısmını kaybetmekten kurtulamadı. Onüçüncü asırdaki diriliş ise, en zayıfıydı. 1182-1204’teki çöküşünden onbeşinci yüzyıl ortalarında son kalıntılarının (İstanbul, Peloponez yarımadası, Trabzon) Osmanlılar tarafından ilhakına kadar Doğu Roma İmparatorluğu artık güçsüzdü. Eski müstemlekeleri parça parça olmuş ve anarşi içine düşmüştü ki, bu durum, ondördüncü ve onbeşinci yüzyıllarda onların Osmanlılar tarafından tekrar toparlanmalarına kadar devam etti”...

“Osmanlı İmparatorluğu’nu, Roma İmparatorluğu’nun Yakın ve Ortadoğu’daki beşinci dirilişi olarak almak; İmparator XI. Konstantin’in İstanbul’u Fatih Sultan Mehmed’in eline düşmekten kurtarmak için beyhude çabalarken hayatını kaybettiği 1453 yılını da Roma İmparatorluğu’nun sona eriş tarihi olarak görmemek, tarih açısından daha aydınlatıcı olacaktır... Bu bir kelime oyunu değildir. Osmanlılar, önce kendi imparatorluklarını kurup sonra da onu tekrar tekrar diriltmek şeklindeki bir uygulamayı Romalılardan miras olarak almışlardır ve bu manâda Osmanlı İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu’nun halefidir... Osmanlı Devleti Roma İmparatorluğu’nun Yakın ve Ortadoğu’daki beşinci dirilişiydi”...

Ya peki Cumhuriyet ne idi?..Bu konuda Toynbee ile aynı görüşte değilim ben!... O, Vahdettin’le birlikte Osmanlının sona erdiğini düşünüyor!...

DEVŞİRME SİSTEMİ VE POZİTİVİZM..

Önce pozitivizm nedir onu görelim[1]:

Hangi biçim altında olursa olsun (yani, ister idealist ya da  materyalist felsefi bir zeminden kaynaklansın,  ister burjuva ya da işçi sınıfıideolojisine  yamanmışolsun), her durumda, pozitivizmin özü, toplumsal gelişmenin yasal temeli olduğuna inanılan belirli bilgi kalıplarına dayanılarak toplumsal mühendislik faaliyeti yoluyla varolan  sistemi korumaya-muhafaza etmeye-veya restore etmeye- yöneliktir. Bu ifade o kadar doğrudur ki,   onun, bir toplumu “toplumsal yasalar” adıverilen belirli bilgilere   göre yukardan aşağıya doğru “değiştirerek” “yeni bir toplum” (örneğin “sosyalist bir toplum”, ya da, bizim İttihatçıların, Kemalistlerin yapmaya çalıştıklarıgibi  kapitalist bir toplum) yaratmak çabasıbile  mevcut sistemin sınırlarıiçinde gerçekleştirilen onu restore etmeye yönelik  bir mühendislik faaliyetinden ibarettir. Mantık şudur:

Eğer toplumsal  gelişme sürecinin daha ileri basamaklarında bulunan toplumları inceleyerek bunların gelişme yasalarını bulabilirsek, o zaman, bu bilgiler aracılığıyla, gelişme sürecinin daha alt basamaklarında bulunan toplumları (onların da aynı uzun ve zahmetli yollardan geçerek kendi kendilerine aynı aşamalara gelmelerini beklemeden) yukardan müdahale ederek  kısa yoldan aynı seviyelere  getirebiliriz. İşte, “toplum mühendisliği” de denilen bütün o pozitivist “devrim anlayışlarının” özü budur. Dikkat edilirse, burada söz konusu olan, sadece,  başka toplumların deneyimlerinden yararlanmak değildir, buralardan elde edilecek bilgiler aracılığıyla,  tıpkı bir kompüterin bilgi temelini değiştirir gibi  toplumun tarihsel olarak oluşmuş olan bilgi temelini (“devrimci bir müdahaleyle”) değiştirerek ona yeni bir kimlik kazandırmaktır!...

Herşey bir yana,  bakın böyle birşey maddi olarak neden mümkün değildir:

İnsan beyni informasyonları sinaps adı verilen belirli nöronal yapılar aracılığıyla kayıt altında tutabiliyor. Yeni informasyonlar ise, ancak varolan sinapsların üzerine yeni ekler-ilave sinapslar- oluşturarak mümkün oluyor. Yani siz isteseniz de, öyle hiç yoktan bir anda  “tamamen yeni” sinapslar oluşturamazsınız! “Yeni” (yeni bir sinaps), daima, eskiden beri varolanla bağlantısı içinde, onun üzerine inşa edilerek meydana geliyor. Yani öyle, çıkar eski sinapsları, koy onların yerine yenilerini diye birşey mümkün değildir![2] İşte bütün mesele burada! Pozitivizm ve onun felsefi temelleri burada çuvallıyor. İnsanı bir makine-kompüter[3] olarak  gören zihniyet burada iflas ediyor. Bütün o,  beynini dışardan ithal ettiği ansiklopedik bilgilerle dolduran pozitivist toplum mühendisi “devrimcileri” içinde yaşadıkları topluma yabancılaştıran,   düşüncelerinin  toplumda maddi bir karşılığı olmadığı için onları birer turist haline dönüştüren diyalektiğin özü budur..

Peki, pozitivizm adı verilen bu virüs bize nasıl girdi-bulaştı?

Çevre faktörünün değişmesine bağlı olarak (Amerika’nın ve ateşli silahların  keşfi, bunun Avrupa ve Osmanlı dünyasına olan etkileri,  yeni ticaret yollarının bulunuşu ve buna benzer daha birçok etken..). 16.yy’ın ortalarından itibaren  Osmanlı’nın bütün yaptığı, yaşamı devam ettirme mücadelesinde  değişen bu çevreye uyum sağlayabilme çabasından  ibarettir. Ta o Kanuni döneminden itibaren, merkezi yapısını ayakta tutabilmek için Celali’lere karşı verdiği mücadeleden, II.Mahmut’un yeniçerileri  ve Eşraf-Ayan adı verilen Müslüman mahalli liderleri yok etmesine kadar bütün yapılanların özü, bu çevreye uyum  çabasıdır. Ama sonunda iş öyle bir yere gelip dayanır ki, elde olanı koruyarak çevreye uyum sağlayabilmenin (ya da, çevreye uyum sağlayarak elde olanı koruyabilmenin) yolunun sistemi yeniden organize etmekten geçtiğini anlar Osmanlı...

Peki, “bütün bunların nedeni hep  o ‘üst akıl’ dır” diyerek Osmanlı’yı        yani kendimizi temize çıkarabilir miyiz!?...

“Üst akıl” müst akıl...  yok öyle topu taca atıp işin kolayına kaçmak; yık herşeyi başkalarının üstüne, çıkar kendini temize, yok öyle şey!!... Asıl sorun iç dinamiklerde- Devletin “kendini kurtarma” savaşında o “üst akıla”  yamanarak onu kendisine rehber edinmesinde yatıyor!...

İşte bütün o Jöntürkleri (ve daha sonra da onların takipçilerini) ortaya çıkaran sürecin mantığı budur. Yani, öyle bir üstün irade ortaya çıkıyorda, herşeyi o planlayarak toplum mühendisleri falan yetiştirmeye çalışmıyor! Yaşamı devam ettirme mücadelesi içinde sistem-Osmanlı- kendi varlığını koruyabilmek için el yordamıyla kendine çıkış yolu ararken işin yolu buralara varıyor... Osmanlı sistemi, kendi varlığını devam ettirmenin yolunun pozitivist toplum mühendisleri yetiştirerek onların önerilerini uygulamaktan geçtiğine inanıyor!... Tabi sonuç olarak da “denize düşen yılana sarılmış” oluyor!...   

Neden peki pozitivizm? Neden başka   birşey değil de pozitivizm?

Çok basit! İşin en kestirme, görünen en kolay yolu buydu  da ondan!  Hani o, “geri kalmışlığın” nedenlerini bulmak,  Batı’yı keşfetmek için Batı’ya gönderilen ajanlar vardı ya (Jöntürklerin çoğu da  bu amaçla,  Batı’ya gönderilen Osmanlı’nın elit tabaka çocuklarıydı), bunlar Paris’e, Londra’ya falan gidipte sokaklarda şık kıyafetli insanları, piyano çalan bayanları vb. görünce “tamam” diyorlardı “bulduk bu işin   sırrını”!... “Ancak onlar gibi olmaya çalışarak bu işi başarabiliriz”!  Batılılar gibi giyinmek, piyano çalmak, yabancı dil bilmek falan yani![4]  Hele bu ara bir de “modern toplum bilimi” olarak lanse edilen “pozitivist sosyolojiyle”  tanışma fırsatını da bulmuşlarsa, “tamam bu iş bitti”  havasına giriyorlardı[5]. Öyle, Batı toplumlarının tarihsel gelişme süreciymiş, onlar birkaç yüz yıldır devam eden belirli bir sürecin sonunda o günkü seviyelerine ulaşmışlar... bunlar önemli değildi pozitivist anlayışa göre.  “O an’ın içinde varolan gerçeklikten” yola çıkmak yetiyordu pozitivizm için!... Eğer, “bütün bilimler içinde en gelişmiş bilim olan sosyoloji bilimine” (bu ifade Comte’un)  vakıfsanız (yani, Batı toplumlarının o anın içindeki işleyiş yasalarını  biliyorsanız) sahip olacağınız bu bilgileri kullanarak kendi toplumlarınızı da aynı şekilde dizayn edebilirdiniz! İşte size Osmanlı aydınlarının ve Devlet Sınıfı elitlerinin arayıpta bulamadıkları devrimci çözüm!  Devleti-varolan sistemi kurtarmanın çarelerini arayan Osmanlı elitlerini pozitivizme sarılmaya götüren neden budur işte... Yani, Osmanlı aydınları önce pozitivist olupta sonra Devleti kurtarmaya çalışmıyorlar; tersine, Devleti kurtarmak için yola çıkan  elitler ne yapılmalı sorusuna cevap ararken pozitivizmi de keşfetmiş oluyorlar. Pozitivizm bu noktada onlar için bir tür aydınlatıcı rehber-yapılacak işleri meşru kılan yol gösterici- rolünü oynamış oluyor!...  

Dikkat ederseniz burada belirleyici iki unsur var. Birincisi, pozitivizmin sadece o anın içinde varolanla ilgilenmesi. İkincisi de, toplumsal mühendislik faaliyeti yoluyla “hastayı” iyileştirmenin-onu” kurtarmanın” mümkün olduğunu söylemesi. Yani öyle, toplumsal değişim için  süreç içinde ortaya çıkan belirli bir sivil toplumu falan gerekli görmüyordu pozitivist felsefe. Kökeni, niteliği ne olursa olsun, belirli bir anın içinde  “değişim” taraftarı olan bir kadronun varlığı yetiyordu ona. Eğer bu insanlar-kültür ihtilalcisi bu öncü kadro- bütün diğer silahlar içinde “en güçlü silah” olan “bilimi” de  ellerine almışlarsa, o zaman bunların yapamayacakları hiçbirşey kalmıyordu geride. 

Çok açık değil mi,  ortada değişimi gerçekleştirecek bir sivil toplum falan yoksa ve amaç sadece  varolan sistemi kurtarmaksa, kim isterdi bunu  en çok, “Devletin sahibi” olan o elitler değil mi! Olay bu kadar basittir!...

Ama bütün bunlar madalyonun bir yüzünde yazan şeylerdi (!); madalyonun öteki yanında ise, bugün “üst akıl” olarak ifade edilmeye çalışılan gelişmiş batılı ülkelerin  20-yy kalıntısı “Oryantalizm” anlayışı yatıyordu!... Yani, bir yanda Devlet kurtarıcı elitler, diğer yanda ise “Oryantalizm”in yol göstericiliği altında onları kanatları altına alan gelişmiş batılı ülkeler... İşte, Tencerenin yuvarlanarak  kapağını  nasıl bulduğunun özeti budur!!... Alan memnundu satan memnundu! Satan da (Batı’lı ülkeler de) memnundu, çünkü kültür ihtilali anlamına gelecek bu türden bir değişim, herşeyden önce,  Batı kültürünü benimsemiş yerli bir kadronun  yetişmesi anlamına gelecekti. Yani öyle Hindistan’da falan olduğu gibi dışardan ithal edilen sömürgeci kadrolara gerek kalmayacaktı! Hani derler ya, “Osmanlı hiçbir zaman sömürge olmamıştır” diye!  Osmanlı, kendi ordusunun işgali altında,  “batıcı-devrimci” denilen  yeni tipten devşirme sömürge kadrolarının yönetiminde  yeni  bir sürece giriyordu... (Daha sonra olan bütün o darbelerin falan- darbe tekniği açısından- Osmanlı’daki kapıkulu ayaklanmalarıyla arasında ne fark vardı ki!...)

Dikkat edersiniz bütün bu süreç boyunca asıl hedef hiç değişmiyor. Bu, her aşamada hep   “Devleti kurtarmak” olmuştur.  “Batılılaşmak”,  bu hedefe ulaşma açısından sadece bir stratejiden ibarettir.  Jöntürkler vb. ise bu stratejik hedefe ulaşmak için yaratılan araçlar- operatör unsurlar oluyordu!... 

Ama Osmanlı’da “devleti kurtarma” hedefine yönelik strateji sadece bir tane değil ki!...

Devletin içinde bir kanat da “hayır” diyordu, “Devleti kurtarmanın” yolu “İslami altın nesiller” yetiştirmekten geçiyor!... Ve onlar da tıpkı öteki “batıcılar” gibi  bu stratejiye uygun araçlar-operatör unsurlar-“kadrolar”- yetiştirmeye koyulurlar!...

İşte bugün gün ışığına çıkan o FETÖ örgütünün varoluş gerekçesi de budur!... “Devletin asıl sahibi siz değilsiniz biziz” diyor bunlar da! Ve de diyorlar ki, “Devleti kurtarmanın” yolu “İslami altın nesiller” yetiştirmekten geçiyor!...

Nasıl ki ötekiler Batı kültürünü-bilgi temelini- esas alarak pozitivist bir dünya görüşü geliştirmişlerse, bunlar da özünde gene aynı yolun yolcusu idiler!... Yani bunların da hedefi gene aynı  “Devleti kurtarmak” idi. Ancak bunlar, bu işe uygun bilgi temelinin  “İslam” olduğuna inandıkları için  hedefe-Devleti kurtarma hedefine-ulaşmanın yolunun “İslami altın nesiller” yetiştirmekten geçtiğini söylüyorlar!...(Sanki, “sosyalist bir toplum” yaratmak için yola koyulduğunu söyleyenler daha mı farklı?... Onlar da gene  özünde pozitivist dünya görüşüne dayanmıyorlar mı?... Amaca ulaşmak için yapılan o “ideolojik eğitim” çalışmaları, bu çalışmaların ürünü olarak yetişen o “profesyonel devrimci” kadrolar nedir ki?...)

Dikkat ederseniz hep iki yol var ortada: Birincisi, tarihsel toplumsal gelişmenin aşağıdan yukarıya doğru olan doğal yolu. Diğeri ise, yukarıdan aşağıya müdahale yoluyla toplumu değiştirmenin-toplum mühendisliğinin-yolu!... Olay budur...

TOPLUM MÜHENDİSLERİNİN YOLUYLA „ORYANTALİZM“ NASIL KESİŞİYOR?...

Osmanlı’nın “devrimci” elitlerinin pozitivizmi keşfiyle Batı’lı emperyalist ülkelerin kültür ihracının- “Oryantalizmin”- birbirine    paralel olarak gelişmesi ne kadar ilginç değil mi![6]  

“Batılı ülkeler”denilen ülkeler Osmanlı’ya göre toplumsal gelişme basamağının daha üst seviyelerinde olan  kapitalist ülkelerdi. E, bu ülkelerde yetişen bilimadamları bu gelişmenin  hangi toplumsal yasalara göre olduğunu da bulup çıkarmışlardı ortaya. O halde, Osmanlı aydınlarına düşen, tıpkı doğa bilimlerinde olduğu gibi  bu bilgilere  sahip çıkarak-bunları kullanmak,  yapılacak toplum mühendisliği faaliyetiyle içinde yaşadıkları toplumu  değiştirerek, “muasır medeniyet seviyesine çıkarmak” oluyordu! Hem sonra, ne demekti, “hayatta en hakiki mürşit ilim değil mi” idi!...

Peki ne yapılmalıydı bu durumda? Önce, içinde yaşadığın o “geri kalmış” toplumun bilgi temeli-yani kültürü-değiştirilmeliydi!... Çünkü, başka türlü  “istenilen sonuçları” üreten bir sistem haline getirilemezdi o!...  Geri kalmışlık bir sonuç idiyse eğer, bunun nedeni sistemin sahip olduğu  İslam kültürüne dayalı o  geleneksel  bilgi temeli olmalıydı. Bunu söküp atıpta bunun yerine Batı kültürüne dayalı bilgi temelini oturtabildin miydi ya  bütün mesele kendiliğinden hallolacaktı! Bu durumda bütün yapılacak iş, yukardan aşağıya doğru  Devlete bağlı-Devletçi bir kapitalizm yaratarak sistemi Batılılaştırıp modernleştirerek-çağdaşlaştırmaktan ibaretti!

Aynı mantık, aynı dünya görüşü ötekiler-Devletin İslamcı kurtarıcıları-için de geçerlidir... Devleti kurtarmak için tek yol olarak görülen “Batılılaşmanın” yerine “İslam’a dönüş”ü koyun, jöntürklerin yerine de “İslami altın nesiller”i, arada hiçbir farkın kalmadığını görürsünüz!...

Ancak, bu “düşman kardeşler” arasında ortak olan sadece içe yönelik  pozitivist duruş  değildir! Nasıl ki “batıcıların” yolu kaçınılmaz olarak oryantalizmle kesişiyorsa, aynı şekilde “islamcı” pozitivistlerin yolu da gene oryantalizmle kesişmektedir! Nedeni açık: Yukarıda dedik ki, toplumsal  tarihsel gelişme süreci içinde iki yol ortaya çıkıyor. Aşağıdan yukarıya doğal gelişme yolu ve bir de toplumu  istenilen kalıba sokmak için yukarıdan aşağıya doğru çeşitli biçimlerde buna müdahale yolu-yolları... İşte bütün o toplum mühendisliği faaliyetlerini oryantalizmle buluşturan  temel budur... Ortak amaca karşı ittifak zeminidir... İçerden ve dışardan toplumun kendisi olarak gelişmesini ilerlemesini   engelleyerek süreci kendi çıkarlarıyla bağdaşır hale getirme dinamiğidir...

İşte, son iki yüz yıldır (daha öncesini bir yana bırakıyorum) yaşadığımız işkencenin mantığı!... Görüyorsunuz, başımıza ne gelmişse-geliyorsa- bütün bunlar hep o    “Devleti kurtarmak” için gelmiş-geliyor!!...

PEKİ O ZAMAN NE YAPMALI..

Çok basit!  Madem ki Türkiye gerçeği budur, yani, yaşanılan süreç kalıcı sonuçlar üreterek  bir kere yaşanılmıştır ve toplumsal yaşam sürecini geriye döndürme olanağı yoktur, sonuç olarak bugün  Türkiye’de iki Türkiye vardır, o halde, bu ülkede kim ne yapacaksa, ne edecekse bunu-bu gerçeği- hesaba katarak yapmak zorundadır. Yani öyle, herkesi kendine benzeterek-batıcı, ya da islamcı- homojen-tek tip insanlardan oluşan bir Türkiye yaratma sevdasından vazgeçilmelidir. Kim ki bu yola girerse o kaybeder. Osmanlı artığı yönetici elitler, “asker sivil aydın” kadrolarından, 12 Eylülcülerine, şimdilerde de FETÖ’cülere kadar bütün fraksiyonlarıyla  denediler bunu ve kaybettiler; şu anki  direnişlerinin-ve hayal kırıklıklarının- temelinde kaybettikleri o eski mevzileri yeniden ele geçirme hayalleri yatıyor!...

Ancak şimdi (halâ!) Anadolu burjuvalarının önünde duran tehlike de özünde gene budur!... Ötekilerin  “batıcı, Batı kültürüyle yoğrulmuş çağdaş insan” yetiştirme çabalarının işi nereye vardırdığını gördük! Ortaya bir sürü, değişik türden “sağcı ve solcu” “M.Kemal’in askerleri” çıktı!... Bunlara   FETÖ’nün “askerleri”ni de ilave edin!... Buralardan bir yere varılamayacağını, toplumsal yaşamı geriye döndürmenin mümkün olmadığını artık herkes görmeli!...

Ama çözüm, bütün bunlara karşı reaksiyon olarak  yeni tipten AK  “Troller” yetiştirmek değildir!!...  (ya da, öyle değil de böyle  “islami-milliyetçi nesiller”  yetiştirmek   değildir!!)...  İnsanların üzerinden Devletin eli çekilsin yeter!... Bir ideolojinin yerine başka bir ideolojiyi geçirme yoluna girilmesin yeter!... Amacın, bilgi üreten nesiller yetiştirmek olduğu unutulmadan,  demokratik tartışma yoluyla, 21.yy’ın ruhuna uygun çözüm yollarını bulmaya çalışalım  yeter!... Bu konuda benim önerilerim ortada:   http://www.aktolga.de/z4.pdf   

Bırakınız, önce   herkes kendi kültürünü, kendi yaşam bilgilerini istediği gibi hayata geçirsin. Toplumsal etkileşme ve sentez özgür ilişki ortamında bireyler bazında ortaya çıkacaktır. Kimse bu toplumu siyah ya da beyaz yapamaz. Yeni Türkiye    çok kültürlü melez insanların ülkesi olacaktır!...  

 


[1] Pozitivizm Nedir, www.aktolga.de 8.Calışma

[2]Eğer, bilme, öğrenme ve kimlik oluşturma süreçlerinin nörobiyolojisini daha yakından ele almak istiyorsanız, bu sitede yer alan 6. Çalışmayı okumanızı öneririm. www.aktolga.de 6.Çalışma

[3] Bakın dikkat ederseniz  bilgisayar değil de hep kompüter kelimesini kullanıyorum! Çünkü, “bilgisayar” la kompüter aynı şey değildir!  Kompüter bilgi falan saymaz, gelen informasyonları değerlendirir-işler o. Ama bizim pozitivist  biliminsanlarımız  aradaki bu farkı görmezlikten gelerek  “bilgisayar” deyip çıkmışlardır işin içinden. Daha başka ne olabilirdi ki, bilgi ile informasyon arasındaki farkı ayırdedemeyen skolastik kafa yapılarıyla buraya kadar gelinebiliyor işte!. Bilgi, dışardan gelen informasyonların değerlendirilip işlenmesiyle oluşturulan  üründür. Ama,  bir pozitivist için bütün bunlar hiçbir anlam ifade etmez! Onun için  zaten okullarda bilgi yerine kafalarımıza hep informasyonları tıktılar ya!  Ansiklopedik bilgileri ezberletmeyi öğrenmek diye yutturdular bizlere..

[4]İki yüz yıldan fazla bu türden hayallerle avundu Osmanlı..O “Lale Devri”ni falan düşünün, o Sadabat’ları falan!!

[5] 4 Şubat  1853’te August Comte’un Mustafa Reşit Paşa’ya yazdığı mektup ne kadar ilginç! (Dipnot s.77). Ayrıca, bu konuda, gene aynı dergide yayınlanan,  Mutlu Dursun’un “Pozitivist Milliyetçilik ve Ahmet Rıza Bey”  makalesini okumanızı da öneririm..

[6] Emperyalizmi bize hep “sermaye ihracı” olarak öğrettiler. Halbuki emperyalizm daha çok bir kültür-ideoloji ihracıdır da!.