• 5.02.2016 00:00
  • (1806)

II.MAHMUT’TAN GÜNÜMÜZE...

„BATILILAŞMA“ ADI ALTINDA BİR  OSMANLI DEVLET  PROJESİOLARAK DOĞANYENİTİPTEN DEVŞİRME SİSTEMİ VE SONUÇLARI!... (2)

OSMANLININ “BATICILIĞI” NEDEN YENİ TİPTEN BİR DEVŞİRME SİSTEMİDİR...

Devşirme sisteminin, özünde, bir kültürün-yaşam bilgileri sisteminin-yerine başka bir kültürü yerleştirerek, toplum mühendisliği yoluyla,  istenilen tipte insanlar yetiştirmek anlamına geldiğini gördük. Bu mantığa göre insanı biyolojik bir robot olarak düşünürseniz, yapılan iş, onun kafasındaki “kültür” adı verilen programı-“bilgi temelini” çıkarmak, sonra da bunun yerine başka bir programı koymaktan ibarettir!... Olay budur! Bir informasyon işleme sistemi olan bu insan-robotun artık bundan sonra yapacağı iş,  çevreden gelen informasyonları sahip olduğu bu yeni bilgilere göre değerlendirerek istenilen çıktıları-düşünce ve davranışları- üretmek olacaktır...

Madem ki, bu toplum mühendisliği harikasının özü beyindeki nöronal programları değiştirmeye-kültür değişimine-dayanıyor, o halde bizde önce kültür nedir onu bir görelim:

KÜLTÜR NEDİR?...

Doğduğunuz andan itibaren en yakın çevrenizden, annenizden, babanızdan hiç farkında olmadan   öğrendiğiniz  yaşam bilgilerini bir düşünün... Yediğiniz içtiğiniz şeylerden, bunları nasıl yeyip içtiğinize kadar... Günah diye domuz etini  yemiyor musunuz... Çatal bıçak kullanarak mı yiyorsunuz yemekleri, yoksa elinizle mi... Bir sandalyeye oturarak masada mı yiyorsunuz, yoksa bağdaş kurarak   yerde mi...  Yemek yerken dışı kalaylanmış bakır kaplar mı kullanıyorsunuz, yoksa porselen tabaklarda mı yiyorsunuz. Buna benzer şeyleri şöyle bir düşünün... Örneğin,  oturduğunuz evin nasıl bir ev olduğunu, evde kullandığınız möbleyi, evinizi nasıl dayayıp döşediğinizi, odun sobasıyla mı ısındığınızı, yoksa ısınma işini kalöriferle mi yaptığınızı,  dinlediğiniz müziği, üzerinize giydiğiniz elbiseleri düşünün... Bütün bunların hepsi,  hiç farkında olmadan  öğrenerek sahip olduğunuz  yaşam bilgilerini oluştururlar... Daha sayısız örnekler verebiliriz bunlara..Örneğin, neden elbiseleriniz şu an üzerinizde olduğu gibidir de başka türlü değildir, yani  neden Arap ülkelerinde olduğu gibi giyinmiyorsunuz da şu an giyindiğiniz gibi giyiniyorsunuz! Neden bazı kadınlar başörtüsü takıyorlar da bazıları takmıyorlar...  Neden bazı şeylerden hoşlanıyorsunuz da bazılarından hoşlan mıyorsunuz? Zevklerin ve renklerin tartışılmaz olduğu söylenir,  neyin güzel, ya da çirkin olduğunu belirleyen nedir o zaman?  Ya peki neden başka bir dil değil de şu an konuştuğunuz dil sizin ana dilinizdir; ana dilinizi nasıl öğrendiğinizi hiç düşündünüz mü, neden Hristiyan değil de Müslüman olduğunuzu düşündünüz mü?...

Bütün bunlara, yani farkında olmadan-bilinç dışı olarak sahip olduğumuz bu “yaşam bilgilerine”  kültür diyoruz. Bizi toplumsal bir varlık haline getiren bu bilgileri,  doğduğumuz andan itibaren,   en yakın çevremizden başlayarak  öğreniriz.   Çünkü, bunlar içinde yaşadığımız toplumun bilinçdışı-duygusal- bilgi temelidir-toplumsal DNA’larıdır. Nasıl ki annemizden ve babamızdan gelen DNA’ların kaynaşmasıyla biyolojik varlığımıza ilişkin o ilk DNA bilgi temelimiz ortaya çıkıyorsa, içinde yaşadığımız toplumdan aldığımız bu kültürel miras da bireyler olarak bizim toplumsal varlığımızın-kimliğimizin oluşmasına neden olurlar. Bunun dışında, yaşam süreci içinde bizim yaptığımız, bize miras kalan bu bilgilere dayanarak hayatı yaşarken, kendi yaşam tecrübelerimizle üreteceğimiz yeni bilgileri de bunların üzerine ekleyerek bilgi dağarcığımızı  genişletmek, ve ortaya çıkan sonuçları  çocuklarımıza miras olarak bırakmak oluyor.  İşte, insanı kültürel kimliğiyle-yaşam bilgileriyle tarihsel-toplumsal bir ürün yapan süreç budur. Toplumsal evrim sürecinin mantığı da budur aslında.  Bu anlamda her insan, kendi bireysel ve toplumsal tarihinin yaşanılan anın içindeki ürünü oluyor. Şu anın içinde varolan,  bir yanıyla  geçmişin  içinden çıkıp gelen olurken, diğer yanıyla da,   geleceği  yaratmaya çalışan   olarak  ortaya çıkıyor...

İnsanın sahip olduğu  bilgi üretme yeteneğini ve bu yeteneğe bağlı olarak gelişen bilişsel kimliğini bir binanın üst katlarına benzetirsek, kültürel-duygusal kimlik-benlik de binanın temelini-ve birinci katını  oluşturur.

Tek bir elementin (insanın) yapısı böyle olunca, bu türden elementlerin (insanların) oluşturduğu insan toplumu adını verdiğimiz sistemin yapısı da buna uygun oluyor tabi. Yani, insan toplumları da gene öyle iki katlı bir bina gibi oluşuyorlar...

DEVŞİRME SİSTEMİNİN MEKANİZMASI BİR TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ HARİKASIDIR...

Sistemin ilk işleyiş biçimini-mekanizmasını- gördük. Burada işin özü Hristiyan çocuklarının ailelerinden-içinde yaşadıkları toplumdan- koparılmalarına dayanıyordu. Henüz daha binanın üst katının-yani bilişsel kimliğin-oluşmamış durumda olduğu genç insanları alıyorsunuz,  tıpkı bir bitkiyi bir yerden söküp başka bir yere diker gibi, bunları başka bir kültür-yaşam bilgileri ortamına bırakıyorsunuz! Yani önce, binanın alt katını restore ediyorsunuz, onu yeni yaşam bilgileriyle takviye ediyorsunuz, sonra da bunun üzerine ikinci katı inşa ediyorsunuz. Öyle ki, o birinci kat, istese de istemese de, bundan sonra artık üzerine inşa edilen diğer katları  taşımak zorunda kalacaktır...

Burada süreci etkileyen iki nokta var. Birincisi  “zor” faktörü şüphesiz.  Başka türlü bir çocuğu ailesinden koparamazsınız! Ama bu, işin daha çok başlangıç kısmına ilişkin. Yani  olay sadece zora bağlı  değil. Bir de işin motivasyon sistemini yeniden programlamaya yönelik yanı var[1]. Ailesinden koparılan o çocuk-ve tabi aile-daha işin başından itibaren şunu biliyorlar ki,  başlarına konan aslında bir Devlet kuşudur!!  Düşünsenize bir kere, eğer yetenekleri elverişli ise; önünde her türlü kapı açık olacaktır artık o çocuğun!... İlerde Sadrazam bile olabilirdi o!... Böyle bir şey, onlar için, sürünün basit  bir ferdi olmaktan çoban köpeği olmaya terfi etmek gibi birşey oluyordu! Motivasyon sistemini yönlendirmek için müthiş bir yöntem doğrusu!... Eline bir çıta veriliyor ve sana deniyor ki, al bu çıtayı bununla eğit kendini, onu ne kadar yükseğe koyarak üzerinden atlayabilirsen hayat yollarında o kadar yükseklere erişmiş  olacaksın!...

Ama tabi bütün bu mekanizmanın işleyebilmesinin olmazsa olmaz bir koşulu vardı: Fetihçilik! Fetihçilik dönemi bitince sistem de bitti! Önce devşirme sistemi bitti, sonra da adım adım Yeniçerilik... İşte, II.Mahmut’un ortadan kaldırdığı yeniçerilik bu sürecin sonunda ortada kalan enkazdı aslında...

OSMANLININ YENİ TİPTEN DEVŞİRMECİLİĞİ BİR KÜLTÜR İHTİLALİYLE BİRLİKTE GERÇEKLEŞİR...  

Osmanlı toplumu-ve onun devamı-kalıntısı olan Türkiye toplumu- II.Mahmutla birlikte başlayan ve günümüze kadar gelen süreç içinde devlet-asker gücüyle, “batılılaşma-modernleşme” adı altında kendi yaşam bilgilerini-kültürünü terkederek Batı kültürünü benimsemeye zorlanmış, bu yüzden de yaşadığı travmanın etkisi altında kişilik bunalımına düşmüş bir toplumdur[2]. Öyle ki, burjuva devrimi süreciyle içiçe geçen bu kültür ihtilali-kimlik sorunları ve kültürel çatışmalar bugün bile halâ zaman zaman toplumun iç dinamiklerini etkisiz hale getirmekte, toplumsal hayatı felç etmektedir.

Eskiden, reaya’yı-“sürüyü”- devşirdiği Hristiyan çocuklarından yarattığı bir bürokrasiyle-“çoban köpekleriyle”-yöneterek  sistemi ayakta tutmaya çalışan Devlet, “batılılaşma” adı verilen bu yeni süreçle birlikte, devşirilen Müslüman çocuklarını kendisine göre eğiterek yeni tip bir bürokrasi sistemi yaratmaya çalışacaktır. Osmanlı’nın ve daha sonra da Cumhuriyet’in “modern eğitim sisteminin” tek amacı Devlete bu türden “eğitilmiş” kadrolar yetiştirmektir... Olay bundan ibarettir!...

Türkiye halkı okumayı sevmez derler! Doğrudur sevmez, bu yüzden de az kitap-gazete okur halkımız! Ama bunun nedeni, onun “cahil” olması ve cahil kalmak istemesi değildir,   Devletin uyguladığı  yeni tipten devşirme sistemini  protesto yatar işin altında! Aynen daha önceki sistemde çocukları ellerinden alınan Hristiyan aileler gibi, bir yandan sevinir çocuğunu okula gönderdiği için, “okusun da Devlete kapılansın, kendini kurtarsın-adam olsun”- diye düşünür içinden, ama diğer yandan da, onun-yani çocuğunun-artık kendisine karşı yabancılaşacağını, kendinden koparılacağını  bilerek üzülür buna (bu, en azından başlangıç dönemlerinde böyleydi)!...

İşte bu halk tam  ikiyüz yıldır yaşıyor bu çelişkiyi...

PEKİ O ZAMAN CUMHURİYET NASIL KENDİNİ ÜRETEBİLDİ?...

Dikkat ederseniz burada, birincisinden-yani eski tip devşirme sisteminden- farklı olarak  çok önemli bir nokta  var altı çizilmesi gereken: Osmanlının, ve daha sonra da bir Osmanlı projesi olarak onun içinden çıkıp gelen Cumhuriyet’in içine girdiği  yeni süreç-“batılılaşarak modernleşme” süreci-artık fetihçiliği değil, üretimi temel alan yeni bir kulvardı toplum için. İşte bu nedenledir ki, içine girilen bu yeni süreçte toplum kendi iç dinamikleriyle önüne konulan engelleri aşmayı başarmıştır.

Fetihçilik dönemi sona eripte hayatın gerçekleriyle karşılaşan Osmanlı tam bir mirasyedi gibi davranarak, kendi kendini yemekle yetinirken, artık ortada yenip yutulacak birşey kalmadığı için,  yeni kurulan Cumhuriyet devleti “üretime” yöneldi. Yukardan aşağıya-devlet eliyle de olsa, tarihte ilk kez bir “Türk devleti” üretim faaliyetinin, üreterek yaşamanın, var olmanın zorunlu olduğunun bilincine varıyordu. Bu nokta çok önemlidir. Bununla da kalınmadı, tarım ve ticaret kredileri yoluyla, demiryollarının bakım ve onarımı yapılarak, pazarı canlandırıcı tedbirlerle “Çevre” de üretime teşvik edilmeye başlandı(dikkat edilsin, buradaki mantık gene o eski “çoban” mantığıdır: “sürü”den daha çok süt elde edebilme mantığıdır!)...

Yeni parola şu idi: “Üretin, kazanın, zengin olun, buna kimsenin bir diyeceği yok; ama bir şartla, elde ettiğiniz bu güce dayanarak bunu Devlete karşı siyaset yapmanın bir vasıtası olarak kullanmayın”! Yani, Devletle vatandaşın arasına girip, “ikinci yapılar”[3] olarak yeni bir siyaset odağı haline gelmeyin! “Siz Devlete ne kadar sadık kalırsanız, Devlet de sizi o kadar kollayacaktır”! Cumhuriyet Devletinin  verdiği mesaj bu oluyordu!...

Dikkat ederseniz, buradaki devlet-sistem anlayışı aynen Osmanlı’nın Devlet[4] anlayışıdır. Bundan hiç şüphe yok! Ama, yukarda da altını çizdiğimiz gibi, eski Osmanlı, bu Devlet anlayışını, önce fütuhat, sonra da  mirasyedi politikası üzerine inşa ederken, İttihatçı kalıntısı cumhuriyetçi  Osmanlılar, artık başka çıkar yol kalmadığı için, üreterek varoluşu esas almışlardı. Bu yüzden de,  başlangıçta arada yapısal bir fark olmadığı  halde, kendini üretme süreci içinde “Cumhuriyet”,   sistemin -kendi kendisinin- diyalektik inkârını yaratabilecek bir    sivil toplumu  oluşturma şansına sahip oldu...

Önce, “batılılaşma” adımları hızlandırılarak, yeni tipten devşirme sistemi yoluyla asker-sivil devletçi-bürokrat  bir “burjuva” tabaka yetiştirildi! (ben bunlara “Devletin burjuvaları” diyorum).  Devlete sadık bazı “bürokratlar”-bunlar yeni tipten devşirme bürokratlardır-desteklenerek bunların “burjuvalaşması”nın yolu açıldı.  Ama, bütün bunlar yapılırken, zorunlu olarak, piyasa-pazar ekonomisinin yolu da açılmış oluyordu.  Toprakların ve üretim araçlarının büyük bir çoğunluğu Devlete ait olsa da, en azından prensip olarak, bireylerin de özel mülkiyete sahip olabilecekleri kabul edilmişti.  Piyasa ve pazar üzerinde Devletin kontrolü esastı, ama  üretim ve ticaret geliştikçe, Devletten bağımsız olarak üreten ve pazara gidip bunları  satmak isteyen insanların sayısı da artmaya başladı.  Ve bu insanlar zamanla, Devletin uyguladığı politikaların daha da büyümek, zenginleşmek yolunda önlerinde bir engel olduğunu düşünmeye başladılar. Mevcut sistemin kendilerine bir yere kadar olanak tanıdığını gördüler. Üretici güçler gelişiyordu, ama Devletin belirlediği “Devletçi” üretim ilişkileri  bunların daha da ileri derecede gelişmesine olanak tanımıyordu. İşte, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra, 1950 ye kadar olan o ilk dönemin temel çelişkisi budur...

CUMHURİYET VE SİVİL TOPLUMUN OLUŞUMU-TÜRKİYE’de kapİTALİZMİN GELİŞİMİ                                                                                         

Burada çok önemli bir nokta var: Batı’da, Ortaçağ’da sivil toplumun gelişmesi, mevcut yapı içinde  otonom “ikinci yapıların” ortaya çıkışıyla birlikte oluyordu. Önce kentler kuruluyor, sonra da bu kentlerin içindeki insanlar “özgür vatandaşlar” haline geliyorlardı. Meslek örgütleri kuruluyor,  en önemlisi de, özerk bir kent yönetimi ortaya çıkıyordu. Bu şekilde, başlangıçtan itibaren kurumsal varlığı tanınmış olarak gelişen sivil toplum ve sivil toplum örgütleri kendi varoluş alanlarını geliştirerek güçleniyorlardı. Üretici güçlerin gelişmesi, sivil toplumun örgütsel gücünün gelişmesine paralel olarak gerçekleşiyordu. Bu sürecin-gelişmenin- feodal üretim ilişkileri kabına sığamaz hale gelmesi de, burjuva devriminin temel gerekçesiydi zaten...

Sivil toplumun Cumhuriyet Türkiye’sindeki  oluşum süreci ise bambaşkadır.Burada öyle özerk kentler falan yoktur! Osmanlı toprağıdır burası! Osmanlı’nın Devlet örgütü şeması aynen Cumhuriyet Türkiye’si için de geçerlidir. Beylerbeyi’nin yerini vali, sancakbeyi’nin yerini kaymakam almıştır o kadar. Belediyelerin ve belediye başkanlarının ise siyasi hiçbir görevi, yetkisi yoktur. Bunları halk seçer ama, eğer çizmeyi aşarlarsa, bunlar merkez tarafından hemen  görevden el çektirilebilirler. Yani öyle, aşağıdan yukarıya doğru örgütsel olarak Devleti kuşatmak falan söz konusu değildir! Herşeyden önce, böyle bir geleneği yoktur bizde “yönetilenlerin”! Aşağıda, yönetilenler arasında, yönetilenlerin içinde, yani toplumun ana rahminde oluşmaya başlayan sivil toplum potansiyeli, elle tutulur, gözle görülür kurumsal  maddi bir gerçeklik olarak oluşup gelişmez-gelişemez bizde. Gelişme, bireyler, ya da çevre’ye özgü mahalli güç odakları düzeyinde-etrafında olur. “Eşraf” vb. gibi kurumsal olmayan  mahalli güç merkezleri,  son tahlilde   bireylerdir. Ve öyle olur ki, aşağıdan yukarıya doğru  üretim süreci içinde oluşan bu yeni tip bireyleri temel alarak gelişen “dağınık sistem”[5] potansiyeli, yavaş yavaş kendi bilincini-bilgisini de oluşturmaya başlar ve çevreden merkeze doğru elle tutulup gözle görülmeyen bir basınç oluşturur. Herkes bilir bu basıncın-gücün nereden geldiğini, halkın içinde oluşan potansiyelin herkes farkındadır, ama son ana kadar bunun adı konmaz, konamaz. Bu potansiyel objektif bir gerçek olarak kabul edilmez. Devletle halk arasında bir “ikinci yapının” varlığının kabul edilmesine kimse cesaret edemez!  Ancak, bu sivil toplum potansiyeli, zamanla, tıpkı potansiyel olarak gelişen  bir bebeğin  doğum sancısı gibi, bütün toplumsal varlığı-organizmayı etkilemeye başladığı zaman, Yönetenlerin içinden bir kısım insanlar “Devleti bu sancılı zor durumdan kurtarmanın” bilinçaltı güdüsüyle bu potansiyele sahip çıkarak ona baş olurlar (Demokrat Parti’yi kuranlar Halk Partisi’nin içinden çıkarlar). Aşağıdan yukarıya oluşan sivil toplum potansiyeli-gövdesi de son derece pragmatik bir biçimde bunu içine sindirir. Mevcut yapı içinde, adı konulmamış yeni bir toplumsal uzlaşma oluşur. Amaç “bağcıyı dövmek değil, üzümü yemektir”!...

Nedir bu şimdi? Üretici güçler gelişiyor, Devletin temsil ettiği mevcut “Devletçi” üretim ilişkilerinin içine sığamaz hale geliyor ve sonra da, Türkiye’ye özgü yöntemlerle, Devletin esas yapısı değiştirilmeden, mevcut yapının içine yeni unsurlar ilave edilerek  bir  ileri adım atılmış oluyor. Sistemin kendi iç evrimi sürecini bir bütün olarak ele alırsak, bu bir reformdur. Çünkü asıl yapı değişmiyor. Ama,  sistemin içinde bulunduğu  aşama, tek başına ele alındığı zaman da bu bir devrimdir. Neden bir devrimdir (ben buna “zamana yayılarak gelişen burjuva devrimi süreci” diyorum)? Çünkü, sıkışan üretici güçlerin gelişme alanını açmaktadır da ondan. Aşağıdan yukarıya doğru gelişen sivil toplum, Anadolu Burjuvazisi artık mevcut Devletin yeni ortağıdır. “Çevre”, Devlete-iktidara ortak olmaktadır ilk kez. Yönetenlerin, yönetici sınıfın ve Devlet gücünün ikiye ayrılması olayıdır bu.  “Devletin asıl sahiplerinin”,   halkın seçtiği iktidarla yönetimi paylaşması olayıdır.  “Devlet”, kendine zıt-can düşmanı bir iktidarla birlikte varolmayı kabul etmek zorunda kalır. 1950’yle birlikte  yeni bir dönem başlar Türkiye’de[6].

 DEVŞİRME SİSTEMİ VE POZİTİVİZM... (3)


[1] Motivasyon Sistemi nedir, nasıl çalışır, bu konuda bak:  http://www.aktolga.de/t6.pdf

[2]Osmanlı’nın “batılılaşarak modernleşme” sürecinin Rus ve Japon örnekleriyle hiçbir ilişkisi yoktur! Onlar, kendi kültürlerini-kimliklerini-inkâr etmeden Batı’nın olumlu yanlarını alarak modernleşme yolu-na girmişlerdir..

[3]“İkinci yapılar” kavramı Ş.Mardin’e aittir. Bununla kastedilen “sivil toplum örgütleridir” (ama tabi bizde-ki gibi devletçi sahte sivil toplum örgütleri kastedilmiyor burada!)

[4]“Devlet” kavramını büyük harflerle yazmamın nedeni bu Devlet’in o Devlet olmasındandır!..

[5]“Dağınık Sistem” konusunu 4. Çalışma’da ele almıştık, www.aktolga.de

[6] Bu konuda daha geniş açıklamalar için bak “Bilişsel Tarih ve Toplum Bilimlerinin Esasları-İlkel Komü-nal toplumdan Bilgi Toplumuna ve Türkiye” 5. Çalışma www.aktolga.de