• 19.07.2016 00:00
  • (2758)

 Bu yazı esas olarak 2013 ‘te yayınlanmış. Bazı ilavelerle  yeniden yayınlıyorum:

Evet, doğum olayı devam ediyor!. Yeni Türkiye’nin eskinin içinden onu yara yara çıkması olayı devam ediyor! Bu kez  Pandoranın Kutusu tam açıldı ve sistem bütün o “Paralel” yapılarıyla  birlikte gözler önüne serildi!... Zorlu bir doğum oluyor bu; anne yaşlı olunca işler o kadar kolay olmuyor!... Ama, kaşı gözü yarıla yarıla da olsa sonunda çocuk çıkıp geliyor işte, görüyorsunuz!.

İşte “Devlet”, işte “paralel Devlet”, işte “sivil toplum”, ve işte Yeni Türkiye!... Aşağıdaki şekil bütün bunların hepsini bir arada gösteriyor. Bir tür siyasi pusula gibi!... Kim nerede duruyor, piyasadaki aktörleri  yerine oturtarak burada açıkça görebilirsiniz!... Tabi bu arada siz kendinizi de bulacaksınız bu şekilde!... Nerede durduğunuzu belirleyin yeter!...

 

Türkiye’de iki yüz yıldır bir kültür ihtilali süreci yaşanıyor.   Devlet, kendini ve toplumu “batılılaştırıp değiştirerek kurtarma” güdüsüyle bir toplum mühendisliği faaliyetine soyunmuş! Yukardaki şekilde ortaya koymaya çalıştığımız tablo bunun ürünü. Birbiriyle içiçe iki toplum, iki Devlet “iki Türkiye” gerçeği bu sürecin sonunda  ortaya çıkmış.   Devlet de,  “paralel Devlet” denilen o illegal potansiyel-hayalet Devlet de hepsi var bu tabloda!  Ama bütün bunların yanı sıra, varolan o eski Türkiye’nin diyalektik anlamda inkarı olarak onun içinden-onun ana rahminden-  çıkıp gelen   yeni bir Türkiye gerçeği de var!...  Aynen o matruşkalara benziyor durum değil mi; hayatın içinde  iki tane eski, bir tane de yeni Türkiye gerçeği içiçeler!...

SİVİL TOPLUM NEDİR...

Prof. İsmail Kara,   “Cemaatlerin ve tarikatların sivil toplum kuruluşu olmadıklarını ilk defa siz söylediniz değil mi” sorusuna şu cevabı veriyor: “Herhalde… Daha ileriye götürerek ‘Türkiye’de sivil toplum kuruluşu yoktur’ da dedim. (...) Cemaat ve tarikatların  zihniyet dünyaları itibariyle devletçi ve merkeziyetçi olduklarını söyleyebiliriz. Türkiye’de bu, aynı zamanda askerlere yakın olmak demek.(...)“Devlet bizimdir ama başkalarının, yabancıların elindedir, bizim elimize geçerse mesele hallolacak” diye düşünürler. Derin bir sistem tasavvurları, devlet fikirleri ve tenkitleri yoktur. Bu, Türkiye’ye karşı müdahalede kullanılma ihtimallerini de artırır...”[1]  “Ankara, irtica der, şeriat der, teokratik devlet der, bu sloganlar üzerinden onları mahkûm eder. (...) Ama diğer taraftan da toplumu ayakta tutacak, devleti meşrulaştıracak en köklü ve etkili varlık olarak dinin, yerli dindarlığın bunlar üzerinden, bunlar vasıtasıyla devamını ister, bunu teşvik eder.”

Bu satırları okuyunca bugün AK Parti’yle dalaşan Cemaat’in nasıl olupta geçmişte  Ergenekon ve Balyoz Davalarında  Devletin   “batıcı-derin” kanadına karşı  AK Parti’yle ittifak yapabildiğini daha iyi anlıyor insan!  Sonra, Taraf’da yapılan o operasyonları falan daha iyi anlıyor!... Bunların-“Cemaatin”- karşı olduğu şey,  sadece Devletin o bilinen “batıcı” yanıymış meğer; yani özünde Devletle bir problemleri yokmuş bunların!... Kara’nın dediği gibi “Devlet bizim, ama başkalarının elinde, bizim elimize geçerse mesele hallolur diye düşünüyorlar”mış!... AK Parti ise, eski Devletin yerine  Yeni Türkiye’nin yeni devletini (“Milletin devletini”) inşa etmek isteyen bir potansiyelle birlikte aşağıdan yukarıya bir halk hareketi olarak doğdu! Arada bir uçurum var!; ama bir süre-Devletin egemen kanadına karşı- “düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerekten  bu iki zıt unsur ittifak yapmışlar, olay bu kadar basit!...

Sayın Kara’nın çizdiği  tablo  birçok doğruya işaret etmekle  birlikte bence eksiktir; bu tabloda, tarikatlardan ve cemaatlardan-İslamcı ideolojiden bahsedilirken, sadece bunlaların Devletle olan bağlantısından, Devletçi yanından bahsediliyor. Ve de, Devletin, Devlet sınıfının   Abdülhamid’den bu yana altta güreşen öteki yanı olarak İslamcı yanına  işaret ediliyor. Ama Türkiye’de  İslam, bugün Cemaatin falan temsil etmeye çalıştığı gibi sadece bir Devlet Sınıfı ideolojisi değildir!... Bunun yanı sıra (yani Devletin İslamının yanı sıra) bir de halkın İslamı vardır Türkiye’de. Bugün, sivil toplum güçleri olarak  kendi içlerinden modern Türkiye’yi çıkarmaya çalışanlar da onlardır zaten...  

Bu ne demek, kimdir bunlar, nedir bu “halk İslamı”, kim temsil ediyor “olmadığı” söylenilen o  “sivil toplumu” mu diyorsunuz?

Önce şunu söyleyelim; olmadığı söylenilen o “sivil toplumun” taşıyıcısı, ortaya çıkışı itibariyle bizzat AK Parti’nin kendisidir!... Evet, AK Parti  aşağıdan yukarıya doğru gelişen bir Sivil toplum hareketi olarak doğmuştur, bu açık!... Devrimin birinci aşamasının gerçeği budur.    Onun, daha sonra, Devleti ele geçirmeye başladıkça, kendini Devletle bütünleşmiş olarak  görmesi (Devletçi ideolojinin etki alanına girip   Devletleşme  yoluna girmesi) bu gerçeği değiştirmez.  Ne yaparsa yapsın, eski Türkiye’nin  Devletiyle onun- AK Parti Devletinin- arasında  bir tür kan uyuşmazlığı vardır.  Çünkü,  Osmanlı artığı  kadim  Devlet anlayışına göre AK Parti herşeyden önce  “sözün ayağa düştüğü” bir sürecin ürünüdür; “ayak takımının” Devleti ele geçirmesi olayıdır!  Onun,   Devletin dışında dayandığı bir kitle temeli vardır ki, bu da  Devletin hiçbir şekilde hazmedemeyeceği,   kabul edilmesi mümkün olmayan bir  durumdur!...  Çünkü, Osmanlı’da Devletin  DNA sı halkın dışlandığı  bir Devlet ve Devlet  sınıfı   zemini  üzerinde ortaya çıkar. Bir tür “çoban-sürü” ilişkisidir bu.  Bu anlayış içinde ağzınla kuş tutsan  “sürü”den çoban çıkaramazsın!...  Dikkat edin, bizde  Devlet,   Devlet olmaya  kendisine halkın-kurucu  insanların-dışında bir koruyucu kabuk oluşturmakla başlamıştır. Devşirmecilik geleneği ve yeniçeri ordusunun ortaya çıkışı nedir ki?...

Ha peki, olay burada bitiyor mu?

Elbette  bitmiyor!  AK Parti  Eski Türkiye’nin Devletine karşı bir koalisyon hareketi olarak ortaya çıkmıştı dedik.  O,  kendi içinde, bir yandan  Osmanlı’nın Reaya’sının (Cumhuriyet’in “Halk”ının)  Devlete karşı reaksiyonunu temsil ederken- “Tanrının yeryüzündeki gölgesi” Devlete karşı    “göklerden gelen  karar” gereğince  “kurtarıcı” olma misyonunu barındırırken-   diğer yandan,  yukarda da belirttiğimiz gibi, yeni  bir Türkiye’nin inşasını hedef alan bir  sivil toplum  hareketi olarak da  ortaya çıkar.  Yukardaki şekilde   bu gerçeği çok  açık bir şekilde görmek mümkün.  Şu ana kadar olup bitenlerin sınıfsal  temeli budur...

Şimdi artık görev, süreci “devrimin birinci aşaması” dediğimiz eski Türkiye  içindeki mücadele kulvarından  “devrimin ikinci aşaması” olarak ifade etmeye çalıştığımız yeni Türkiye’nin inşası sürecine taşımaktır. Ki bunun da yolu,  daha önceki çalışmalarda  hep altını çizmeye çalıştığımız gibi  “Tarihsel Uzlaşma” anlayışından geçiyor...  Haydi Türkiye!...


[1]Oral Çalışlar, Düzce Yerel Haberler, 16.12.2013