• 12.07.2016 00:00
  • (1626)

  SOSYALİST SİSTEM DAĞILDI, ABD ESKİ HEGEMONYACI YAPISINI REFORME EDEREK YENİ DURUMA-YENİ KÜRESEL DÜNYAYA UYUM SAĞLAMAYA ÇALIŞIYOR, YA SEN AB,  NE OLACAK SENİN HALİN BÖYLE!... (6)

KÜRESELLEŞME-ÜRETİCİ GÜÇLERİN GELİŞMESİ-SINIF MÜCADELESİ...

Peki hepsi bu kadar mı? Küreselleşme,  sadece, sermayenin küresel bir akışkanlığa kavuşması olayı mıdır? Yani bir ülkeye sermaye girince, bu hemen burada üretici güçlerin gelişivereceği anlamına mı geliyor, “küresel demokratik devrim” sadece sermayenin tek yönlü akışından mı ibarettir!? 

Sorunun cevabı,  „üretici güçler“ derken bundan ne anladığımıza bağlıdır.  Bütün bunları daha önce ayrıntılı olarak inceledik, ama konuyla ilişkisi içinde bir kere daha bazı noktaların altını çizelim.

Bir kapitalist için „üretici güç“ sermayedir. Bunun dışındaki bütün diğer  unsurlar onun türevleridir. Koordinat sisteminin merkezi burjuvazi-sermaye olduğu zaman görünenlerin özeti budur. Burjuva dünya görüşünün çıkış noktası da budur. 

Koordinat sisteminin merkezini   işçi sınıfına doğru kaydırdığınızda ise bunun tam tersi bir tablo  çıkar ortaya.Bu durumda artık  üreten yaratan sadece işçilerdir, çalışanlardır. Üretim araçları, teknik vb.bunlar  yaratıcı emeğin ürünleridir. Sermaye, özel mülkiyetle birlikte, üretimin zorunlu bir faktörü değildir. Böyle olduğu için de, günü gelince işçiler özel mülkiyet düzenini ortadan kaldırarak sermayenin egemenliğine son vereceklerdir. Burjuvazinin egemen olduğu kapitalist toplumdan, işçi sınıfının egemen olduğu sosyalist topluma geçişin mantığı  budur...

Gerçekte ise toplum,  çevreden aldığı madde-enerjiyi-informasyonu (hammaddeyi) kendi içinde işleyerek kendini üreten-yaratan canlı bir sistemdir. Kapitalist toplum söz konusu olduğu zaman, sermaye,  sistemin içindeki üretim ilişkisidir; yani  çevreden alınan madde-enerjiyi-informasyonu değerlendirip işleyen, üretici güçler arasındaki ilişkidir. Madde-enerji-informasyon „hammadde“ olarak çevreden alınıyor, sistemin içinde bulunan ve „sermaye“ adı verilen kapitalist üretim ilişkileriyle birbirlerine bağlı  üretici güçler tarafından değerlendirilip işleniyor, ürün haline getiriliyor. Olay bundan ibarettir. Peki nedir, ya da  kimlerdir, bu kapitalist sistemin-toplumun içinde bulunan ve sermaye ya da kapitalist üretim ilişkisi dediğimiz bağ’la   birbirine bağlı olan üretici güçler? İşverenler ve işçilerdir.

Bu “üretici güçler” nasıl mı üretiyorlar?... 

Dışardan-çevreden alınan madde-enerjinin-informasyonun değerlendirilerek işlenmesi-ürün haline getirilmesi süreci iki aşamada gerçekleşir. Önce, ilk aşamada, üretilecek olan ürüne ilişkin bir üretim planı olmalıdır elde. Çünkü üretim bilişsel bir faaliyettir. Kim yapar, ya da yaptırır bu planı? Burjuvazi. Sistemin dominant unsuru olarak neyin üretileceğine „karar veren“  o dur. Sonra, ikinci aşamada, bu plan, gerçekleştirilmesi için motor sistem olarak işçilere-çalışanlara verilir. Kollektif bir yaratık olarak „ürün“ böyle   ortaya çıkar...

Ürün bir çocuk gibidir. Babası işverense anası da işçi olan bir çocuk! Baba ve ana’dan gelen bilgilerden-DNA’lardan- oluşur çocuğu var eden bilgi. Bunların  sentezidir. O halde, bir toplumun içindeki üretici güçler, genel olarak insanlardır. Özel olarak da, eğer sınıflı bir toplumdan bahsediyorsak, o toplumsal yapı içinde “karşıt” kutuplarda toplanmış olan insanlardır. Kapitalist toplumdan bahsettiğimize göre, bu toplumun üretici güçleri işçiler ve işverenlerdir. İşveren olmadan işçi olmaz ve tersi. Bu ikisi birden olmadan da  toplum, kapitalist toplum olmaz. Üretim araçları, teknik vs bütün bunlar son tahlilde insanın uzuvlarının uzantılarıdır. İnsan, doğayla etkileşerek yeni bilgiler üretince, sonra,   kayıt altına aldığı bu bilgileri  tekrar yeni bilgiler üretmede kullanır. Üretim araçları işte bu süreç içinde üretilen bilgilerin maddi biçimleridir o kadar. Yani „araçlar“ üretmez, insanlar üretir. İnsanlar kendileri de bir ürün olan o araçları tekrar üretim faaliyetinde kullanırlar...

Şimdi, „küresel sermaye“, gelişmekte olan bir ülkeye girdi diyelim. Bu andan itibaren bu ülkede nelerin olacağını adım adım izlemek istiyoruz:

Sermaye niye geliyor o ülkeye? Azami kâr yasası gereğince mümkün olan en yüksek kazancı elde edebilmek için. Üretim faaliyetine ilişkin bütün hazırlıklar-yatırımlar yapılıyor, işçiler işe alınıyor ve üretim başlıyor. Üretim faaliyetinin başladığı bu ilk an’ın gerçekliğini bilişsel bilim terminolojisiyle „ilk durum“ olarak ifade ediyoruz. Daha başka bir deyişle bunu, o üretim birimine ilişkin üretici güçlerin ilk doğuş-oluşum hali-denge durumu-toplu sözleşme durumu olarak da ifade edebiliriz.

Süreç, üretim süreci başlıyor. Üretim faaliyeti kollektif bir faaliyettir. İşveren üretimin planını hazırlıyor, ya da hazırlatıyor, sonra da bunu gerçekleştirmeleri için işçilere veriyor, onlar da plana uygun bir şekilde ürünü gerçekleştiriyorlar olay budur...

Çocuk doğdu! Ama işveren, üretim araçlarının sahibi olduğu için, „bu benim“ diyerek en sonda oluşan   bu çocuğa-yani ürüne tek başına   sahip çıkmaya kalkar! Ve ürün, piyasada satılarak gerçekleştikten sonra, üretim maliyetleri çıkarılınca, geriye kalan  kısım   kâr adı altında işverenin cebine girer...

Ne oluyor bu durumda? İşçiler, aldıkları ücretle üretim faaliyeti esnasında harcadıkları enerjiyi yerine koyarak, ancak o “ilk durumlarını” muhafaza edebilirlerken, işverenler, elde ettikleri “artı değerle” bir „üst duruma“ geçmiş olurlar. Yani  işverenler ilk durumdaki dengeyi ihlâl ederek  bir „üst duruma“ geçerlerken, işçiler halâ o ilk durumda kalmış olurlar[1]. İşte, kapitalizmin gelişme sürecinin iç dinamiği bu çelişkidir. Neden mi? Çok açık! Kendileri bir üst duruma çıktıkları halde, azami kâr yasası gereğince „üretim maliyetlerini düşük tutmak için“, işçilerin halâ o ilk durumda kalmalarını, eski ücretle yetinmelerini isteyen işverenlere karşı işçiler mücadeleye başlarlar da ondan. Ve sonunda yeni bir „toplu sözleşme“ yapılır,  işçiler de böylece bir üst basamağa çıkmış olurlar. Kapitalizmin gelişme sürecinin diyalektiği budur.  Süreç bu şekilde basamak basamak çıkılarak gelişir.

Eğer işveren üretim araçlarının özel mülkiyetine „sahip“ olmasaydı aradaki bu çelişki de olmazdı. Çelişki olmayınca da artı değer olmazdı, kapitalizm olmazdı, kapitalizmin gelişmesi diye birşey de olmazdı tabi! Ya da eğer işçiler, artı değere el koyarak o ilk denge durumunu bozan işverene karşı mücadele etmeselerdi (veya köleler gibi, bir üretim aracı statüsünde olup da mücadele edemeselerdi) gene gelişme, ilerleme olmazdı. Çünkü bu durumda, işçilerin satınalma gücü hiç artmayacağından, ülke genelinde kapitalistlerin „sahip oldukları“ ürünlerin „satılarak gerçekleşmesi“ oranı da hiç değişmezdi ve bundan  son tahlilde kapitalistler de zarar görürlerdi. İşçiler,  ilk durumdaki dengeyi bozarak bir üst duruma geçen işverene karşı mücadele edip kendilerini de o üst basamağa taşıyarak, son tahlilde, kapitalistin de gelişmesine yardımcı olmaktadırlar.

İşte, üretici güçlerin-iç dinamiğin gelişme diyalektiği budur. Sınıf mücadelesi kapitalizmin gelişmesinin itici gücüdür... Bilgi üretimi sürecinin, üretilen bilgilerin tekrar üretim sürecine uygulanmasının diyalektiği de budur. Sürekli azami kâr peşinde koşan kapitalistler, daha iyi kalitede ve daha ucuza üretebilmek  için daima yeni bilgilerin peşinde koşarlar.  Bu, aynı zamanda, sınıf mücadelesinden kurtulmanın da tek yolu gibi  görünür onlara!  Birçok işçinin yapabildiği işi tek başına yapan yeni bir makine üretim maliyetini düşürmenin en kestirme, garantili yolu gibi görünür!  Ama buna rağmen, aynı denge gene kurulur bir süre sonra! Çünkü o makineleri kullanacak olanlar da gene insanlardır! Böylece, üretimin giderekten daha az işçiyle, daha çok makineyle-robotla yapıldığı bir süreç başlar. İşte kapitalizmi kendini inkâra götüren süreç de budur zaten.

Şimdi geliyoruz bu sürecin, yani üretici güçlerin gelişmesi sürecinin küreselleşmeyle olan ilişkisine. Soru şudur: Sermayenin küreselleşmesiyle üretici güçlerin küresel düzeyde gelişmesi arasındaki bağlantı nedir?

Bugün Almanya’da (ve bütün diğer gelişmiş ülkelerde) çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve daha yüksek ücretlere sahip olmak isteyen işçilere işverenlerin verdiği cevap şu oluyor: „Oturun oturduğunuz yerde, biraz daha ileri giderseniz fabrikayı kapatır giderim. Sökerim makineleri, götürür işçilerin daha az ücret talep ettikleri, üretim maliyetlerinin daha düşük olduğu bir ülkeye kurarım. Örneğin Polonya’ya giderim. Daha olmadı Türkiye’ye giderim. O da mı olmuyor Çin’e, Hindistan’a giderim“! Bitti! Gerçekten de olay burada bitiyor! Ulusal düzeyde üretim sürecinin ayrılmaz parçası olan işveren veya işçilerden bir taraf olayı bu şekilde „çeker giderim“ diye koyabildiği an orada olay biter! Nitekim de öyle oluyor. Sendikalar sesini kesiyor, işçilerin sesi soluğu çıkmaz hale geliyor ve kuzu kuzu, daha az ücretle, daha uzun süre çalışmak için işlerinin başına dönüyorlar! Arada bir, „işverenlerden daha çok vergi alınarak, bunlarla yeni işyerlerinin açılmasını, işsizliğe çare bulunmasını“ savunanlar da çıkıyor, ama bunları da takan yok! Cevap hazır çünkü: „İşverenlerin küresel rekabette ayakta kalabilmeleri için onlardan böyle bir şeyi talep edemeyiz“. Ulus devlet, hem sermaye tarafından terkedilmiş olmanın burukluğu içinde (hatta ihanete uğradığını bile düşünüyor zaman zaman), hem de daha fazla ileri gidemiyor ona karşı, çünkü  halâ ona muhtaç!

Ama sadece gelişmiş ülkelerde mi böyle bu, örneğin bir Türkiye’de de  benzeri şeyler söyleniyor çalışanlara! „Çin’e, Hindistan’a bakın“ deniyor, „işçiler orda ayda yüz elli dolara çalışırken siz burda  dörtyüz dolar alıyorsunuz da halâ memnun değilsiniz, susun yoksa fabrikayı kapatır gideriz“ deniyor! Ve işçilerin de boynu bükülüyor, „buna da şükür“ diyerek seslerini kısıyorlar.

Evet, sınıf mücadelesi kapitalizmin gelişmesinin itici gücüdür, iç dinamiğin motorudur; ama bunun da ön koşulu, işçi ve işverenlerin birlikte varoldukları sistem gerçekliğidir. Eğer ulusal düzeyde, işçi ve işveren arasındaki   bağ her an kopabilir duruma gelmişse, yani taraflar kendi varlıklarını artık bu bağlaşım içinde görmek zorunda değilseler, orada ne sınıf mücadelesi olur, ne de birşey! İşte bugün durum aynen budur. Peki ne demek oluyor bütün bunlar? 

Bugün  artık, bir ülkeyi tek başına, sadece ulusal düzeyde ele alarak, o ülkedeki üretici güçlerin gelişmesi hakkında bir yargıya varamayız...

Bugün, dünyanın herhangi bir ülkesinde üretici güçlerin gelişmesini  belirleyen esas unsur o ülkenin  küresel-toplumsal bileşik kaplar içindeki yeridir. Yani belirleyici olan artık sadece „iç dinamik“ değil, küresel „dış dinamiktir“de! Ama buradan hemen, iç dinamiğin artık önemini kaybettiği sonucu  çıkarılmamalıdır! Evet, bugün bir ülkenin kaderini belirleyen esas faktör  onun küresel bileşik kaplar içindeki yeridir, ama bu sadece madalyonun bir yüzü, görünen yüzü oluyor. Bir de görünmeyen yan var tabi. Örneğin, neden Afrika değil de Çin, ya da Hindistan sorusunun cevabı da bununla ilgili!  Evet, neden Afrika değil de  Çin-Hindistan önce geliyor? Yani bugün küresel sermaye neden ağırlıklı olarak Afrika’ya  akmıyor da Çin’e gidiyor? Neden Afrika değil de Çin küresel bileşik kaplarda suyun aktığı-su seviyesinin yükseldiği taraf haline geldi?  İşte bu sorunun cevabı  „iç dinamik“le-tarihsel gelişme süreciyle ilgili. Yani öyle rasgele oluşmuyor küresel bileşik kaplar. Hangi ülkenin daha önce  bileşik kaplara dahil olacağı bir raslantı değil. Ve bu anlamda ele alınırsa iç dinamik gene ön plana çıkıyor, iç dinamiğin belirleyici yanı ağır basıyor; ve son tahlilde dış dinamiğin iç dinamikle bütünleşerek birlikte etkide bulundukları sonucuna varıyoruz...

Bugün, küreselleşme sürecinin  itici gücü olan, onu daha da genişletip yaygınlaştıracak olan, ama sadece bu kadar da değil, küresel düzeydeki bütün diğer gelişmeleri de birinci derecede etkileyecek olan en önemli faktör, küresel bileşik kaplarda su seviyesinin en hızlı yükseldiği yerlerdeki sınıf mücadelesidir. Daha açık olmak gerekirse, önümüzdeki dönemde Avrupa’nın gelişmiş ülkelerindeki,  veya Afrikanın henüz el değmemiş, yani henüz küresel bileşik kaplara dahil olmayan ülkelerindeki gelişmeleri birinci derecede etkileyecek en önemli faktör Çin ve Hindistan gibi küresel sermayenin gözdesi olan ülkelerdeki sınıf mücadeleleri olacaktır! Bu sonuca nasıl mı varıyoruz: Bugün ancak Çin ve Hindistan gibi, küresel bileşik kaplarda su seviyesinin en hızlı yükseldiği ülkelerde gelişecek sınıf mücadeleleridir ki, biryandan buralarda çalışan insanların yaşam seviyelerinin yükselmesine katkıda bulunurken, diğer yandan da, buna bağlı olarak,  sermaye için buraları eskisi kadar „çekici“ olmaktan çıkaracak, onu yeni, „daha çekici“ yerler aramaya mecbur edecektir. Niye Çin’e gidiyor bugün sermaye? Herşeyden önce, yetişmiş işgücü maliyeti düşük buralarda ve bir de tabi büyük bir pazar potansiyeli var buraların. Kitlelerin satın alma güçleri geliştikçe bu pazar da gelişecek, bunun hesabı yapılıyor. Ama yarın insanların gözü iyice açılır da „üretim maliyetleri“ yükselmeye başlarsa, o zaman sermaye açısından şu anki çekiciliği de azalacak buraların. Ve işte ancak o zaman sermaye kendisine yeni Çin’ler aramaya başlayacak. 

Geleceğin potansiyel Çin’i ise Afrika’dır hiç şüphesiz. Dış dinamik, küresel bileşik kapların verimli suyu, kaçınılmaz olarak, Afrika ovalarını da basan bir sel gibi oralara doğru da akmaya başlayacak, buraları da bileşik kaplara bağlayacaktır!...

Küresel serbest rekabetçi kapitalist işletme sistemi, dış dinamik olarak  el attığı her ülkede  benzer bir işletme sisteminin oluşmasını zorunlu kılıyor. Küreselleşme sürecini devrimci bir süreç haline dönüştüren onun bu özelliğidir  zaten. Çünkü, eski Devletçi-ulusalcı  işletme sistemi değişirken, onu ayakta tutan   yapı da değişmek zorunda kalıyor bu arada. Dış dinamik hem yeni bir iç dinamiğin oluşmasının  koşullarını hazırlamış oluyor, hem de  onun gelişmesini  hızlandırıyor. İşte, küreselleşme sürecinin, küresel bileşik kaplar teorisinin, üretici güçlerin küresel düzeyde gelişmesinin diyalektiği budur...

GELİŞMİŞ KAPİTALİST ÜLKELER-BU ARADA AB DE-  NE YAPACAK?...

Bu gelişme, bütün ülkeleri içine alıpta küresel bileşik kaplardaki suyun seviyesi eşitleninceye kadar bu şekilde devam edecektir. Bunun başka hiç yolu yoktur! İleri gelişmiş kapitalist ülkelerin ulus-devlet yöneticileri ne yaparlarsa yapsınlar artık „ekonomik durgunluğa“, „işsizliğe“ eski dünya paradigmaları içinde kalarak çare bulmaları mümkün değildir. Küresel bileşik kaplarda akan suyun yönünü tersine çevirmeleri mümkün değildir. Peki o zaman „ne olacak bu gelişmiş ülkelerin- bu arada tabi AB’nin de- hali“?

Tamam, küreselleşme süreci bambaşka koşullar yarattı. Sermaye ile ulus devlet arasındaki bağlar çözülüyor ve bu da  sermayenin ana vatanlarında büyük sıkıntılara neden oluyor.  Gelişmiş ülkelerin ulus devletleri çaresiz ve kızgın!... Eski dünya dengeleri  içinde belirli bir yaşam çizgisi tutturmuş, yeni sürece ayak uydurmakta güçlük çeken bazı halk kesimleri de bu koroya dahil, yani onlar da rahatsız. Bunlar bir süre, nasıl olsa düzelir, sorunlar geçicidir diyerekten kaybolan eski güzel günleri hayal ederek teselli bulmaya çalışıyorlardı; ama sonra baktılar  ki olmuyor, her geçen gün eski paradigma biraz daha yara alıyor, bu sefer sesleri daha yüksek çıkmaya başladı; eskiyi geri getirmek için  küreselleşme karşıtı-ulus devletçi sloganlarla sokağa inmeye, siyasete soyunmaya başladılar... Küreselleşme sürecine karşı gelişmiş ülkelerin ulus devlet reaksiyonlarıyla bazı halk kesimlerinin eskiyi geri getirmeye yönelik gerici özlemleri bütünleşmeye başladılar...

Gelişmiş ülkelerin-bu arada AB ülkelerinin de- gelişmekte olan ülkelerdeki sınıf mücadelelerini, buralardaki demokratikleşme hareketlerini desteklemelerinin, bir süre, buralarda gelişen  küresel demokratik devrim rüzgarlarıyla örtüştüğünü görüyoruz!... Küresel  demokratik devrim dinamikleri, gelişmekte olan ülkelerdeki eski Devletçi kabukların kırılmasını, geniş halk kitlelerinin işgücü olarak özgürleşerek daha aktif hale gelmesini, bu anlamda demokratikleşmeyi destekliyorlardı (bütün bunları  en belirgin şekilde 2002 den sonra  AK Parti hareketiyle birlikte Türkiye’de gelişen demokratik devrim sürecinde gördük, yaşadık).

Evet, bu süreci başlangıçta Batı’lı gelişmiş ülkeler de desteklediler; ama onların amacı küresel sermayeninkinden biraz farklı idi!... Küresel sermaye, demokratikleşmenin eski Devletçi kabukları kırarak  kendisi için daha elverişli koşullar yaratacağını düşündüğü için desteklerken, gelişmiş ülke ulus devlet politikaları, buralarda sınıf mücadelesi gelişirse  demokratik taleplerin  yanı sıra insanların ekonomik talepleri de artar ve bu da buraları, üretim maliyetleri-bu arada işgücü maliyeti de- düşük olduğu için tercih eden küresel sermaye için daha az çekici hale getirir diye düşünüyorlardı!... Ama sonra baktılar ki olmuyor, bu sefer tuttular sadece barışçı sınıf mücadelelerini, demokratikleşme  taleplerini değil,  sırf buraları çekici halden çıkarmak için huzuru bozucu bütün diğer hareketleri de -el altından da olsa- desteklemeye başladılar...

Sonuç mu? Bunu gene en belirgin şekilde Türkiye’de görüyoruz. Bir yanda gelişmiş ülkeler, onların yukarda altını çizmeye çalıştığımız provokatif politikaları, diğer yanda ise, bunlara kafa tutmaya çalışırken  hemen  ulus devlet kabuklarının içine çekilerek bunların provokasyonlarına gelen gelişmekte olan ülke ulus devletçileri... Bu arada da tabi huzuru kaçarak gidecek başka yer aramaya başlayan küresel sermaye!...

İşte Türkiye’deki bütün o Batı karşıtlığının, “üst akıl” mucitliğinin, bunların arkasına gizlenen ulus devletçi yönelişin mantığı budur!... Tabi burada rol oynayan sadece gelişmiş ülkelerin gelişmeyi engellemek için yaptıkları provokatif girişimler değildir! Bununla birlikte, azıcık biti kanlanan gelişmekte olan ülke burjuvalarının efelenmeleri de burada büyük rol oynuyor. Bunlar zaten potansiyel olarak  geçmişten gelen bir ezilmişliğin, buna bağlı bir aşağılık kompleksinin  izlerini de taşıdıkları için en ufak bir dürtüklemede biz ne imişiz de farkında değilmişiz mantığıyla  kolayca tezgaha gelebiliyorlar. Neye sahip olduklarının farkında olmadıkları için gelişmemiş egolarının etki alanı içinde kolayca savrulabiliyorlar!...

Peki bütün bunların anlamı ne, hem gelişmiş ülkelerin, hem de gelişmekte olan ülkelerin ulus devletlerini kurtarmaya yeterli midir bu türden 20.yy kalıntısı ayak oyunları? Düşmanımın düşmanı dostumdur diyerekten ulus devlet eksenli ittifak politikalarıyla 21.yy da hangi sorun çözüme kavuşturulabilir... Ama bunu düşünen yok ki can çıkmayınca huy da çıkmazmış hesabı ulus devlet ruhu gücü yettiği müddetçe etkinliğini sürdürmeye devam edecektir...

Peki çözüm? Nereye varacak bu gidişin sonu, bütün bunlar çözüm müdür?...        

Görünen odur ki, gelişmiş ülkelerin yapabileceği, yapmaları gereken iki şey var:

-Birincisi; dış politikada, dünyanın neresinde olursa olsun,  zora ve şiddete başvurmayan demokrasi, insan hakları, BARIŞ yönündeki  hareketleri desteklerken, iç politikada da 21.yy paradigmalarına uygun, insanlara daha çok insiyatif tanıyan adem-i merkeziyetçi   yeniden yapılanmalara gitmek!...  

-İkincisi; bütün vergi yasalarını, yatırım politikalarını vb. değiştirerek, bilim ve eğitime, araştırma ve geliştirmeye daha çok yatırım yapmak, daha çok robotun üretim sürecine sokulması yönünde çaba sarfetmek, enerji ihtiyacını yenilenebilir enerjiden karşılayarak enerjiyi giderekten ücretsiz hale getirmek...

Önce birinciyi görelim: 

Her zamankinden daha çok demokrasi, insan hakları ve BARIŞ  savunuculuğu yapmak dedik; ama bitmedi, bütün bunların yanı sıra gelişmiş ülkelerin dikkat etmeleri gereken bir diğer nokta daha var ki, bu da çok önemli: HİÇBİR ŞEKİLDE ÜLKELERİN İÇ İŞLERİNE KARIŞMAMAK!... (Bu satırlar 2005’te yayınlanan metinde yoktu! Aslında her zaman için geçerli olan bu ilkenin şimdi  tekrar altını çizmemin nedeni,  Irak’a “demokrasi getirmek” için Irak’ın işgaliyle başlayan sürecin Libya’ya ve Suriye’ye de sıçrayarak  hala sürüp giden trajik sonuçlarıdır...)

Neden daha çok demokrasi, insan hakları ve barış savunuculuğu? Çünkü, gelişmiş ülkelerin  yapabilecekleri tek şey budur da ondan! Daha çok demokrasi ve insan hakları demek, gelişmekte olan ülkelerde insanların gözlerinin daha çok  açılması demektir! Bu ise, kaçınılmaz olarak onların ekonomik taleplerine de yansıyacak, ücretlerin ve satın alma gücünün artmasına, dolayısıyla da pazarın genişlemesine yol açacaktır. Gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelerdeki sınıf mücadelelerini desteklemelerinin ikinci nedeni ise, ironik bir şekilde, rekabete dayalı bir tür motivasyonla ilişkilidir.   Buralarda  çalışanların ekonomik ve demokratik talepleri artacak ki, buraların küresel sermaye için eski çekiciliği kaybolsun, hatta mümkünse sermaye  tekrar eski anavatanlarına geri dönsün!!...

Ancak burada altı çizilmesi gereken nokta,  demokrasi, insan hakları ve barış savunuculuğu gibi meşru taleplerin, hiçbir şekilde ülkelerin iç işlerine müdahale gerekçesi yapılmaması, bunların hiçbir şekilde zor ve  şiddet kullanmanın gerekçesi olarak kabul edilmemesi, bu yönde atılacak adımların desteklenmemesidir... Çünkü, gelişme ilerleme, evet  küresel dış dinamiklerle bütünleşme içinde, ama son tahlilde ancak iç dinamikler aracılığıyla gerçekleştirilebilir... Bir ülkeye hiçbir şekilde zora dayanarak  dışardan yapılacak müdahalelerle-ya da içerde zora-şiddete dayanarak gelişen hareketleri dışardan destekleyerek- demokrasi getirilemez. İşte Irak, işte Libya, işte Suriye!!..

Amerika  “demokrasi getiriceğiz” diyerekten Irak’ı işgal etti de ne oldu? İngiltere ve Fransa   AB ülkelerinin desteğini de arkalarına alarak “diktatör Kaddafi’yi düşüreceğiz” diyerek  Libya’yı bombaladılar da ne oldu?... Amerika, “hadi durma, ben de arkandayım” diyerek Türkiye’yi Suriye’nin-Esed’in- üstüne sürdü de ne oldu?  Buralarda gelişen demokratik halk devriminin güçleri  “arkamızda nasıl olsa Batılı ülkeler ve Türkiye var” diyerekten kendi öz güçlerinin dışına çıkarak, işi silahlı mücadele boyutuna yükselttiler de ne oldu?...

Türkiye bu türden provokasyonlara  karşı başlangıçta ne güzel direniyor, “ülkelerin iç işlerine karışmama” ilkesini savunuyordu; ama sonra, “buralar eski Osmanlı mülkü, aman devrim kaçıyor” diyerekten  o da ipin ucunu kaçırdı!!... Şimdi diyorlar ki, “e, ne yapsaydık, diktatör Esed’in eline mi terketseydik muhalefeti”?... Son derece sakat bir mantık! Birincisi, sen niye başka bir ülkenin iç meselesinden  kendini sorumlu hissediyorsun?...  Ne zaman ki sen buraları eski Osmanlı mülkü falan olarak görmeye başladın, Osmanlı’ya sahip çıkma, hatta onu diriltme mantığıyla  buralarda olup bitenleri  kendi iç meselen olarak görmeye başladın, o an  iş bitmiş oluyor zaten!... Sen bu şekilde düşünerek hareket etmesen, o muhalefet de muhtemelen “arkamda nasıl olsa Batılılar ve Türkiye var” diye düşünerek  işi iç savaşa kadar götürmeye kalkışmayacaktı!... Ama sen tutar da işi, “iki ay sonra Şamda birlikte namaz kılacağız” havasına sokarak  insanlara  gaz  vermeye kalkarsan olacak olandan sen de sorumlu hale gelirsin!...  Bu nedenle, bugün Suriye’de olup bitenlerde herkesin sorumluluğu vardır... Batılıların da Türkiye’yi yönetenlerin de!...

Sonuç mu?... Sonuç ortada işte... iç savaş, yıkım ve milyonlarca göçmen!...

Şimdi de tutmuşlar göçmenleri kendi ülkelerine almamak için bin dereden su getirmeye çalışıyorlar!!... Bugün bütün Avrupa ülkelerinde yükselme eğilimi gösteren “göçmen ve yabancı düşmanlığının” en önemli dayanağı bu değil midir!... Peki ama kim sebep oldu bu işe?... Irak’ı, Libya’yı, Suriye’yi kim patlattı?... Gelişmiş ülkelerin ulus devletçi anlayışları değil mi? Sonra da tutmuşlar, “zaten derdimiz başımızdan aşkın bir de göçmenlere bakamayız” diyerekten “yabancı düşmanlığına” dayalı çağ dışı bir milliyetçiliği hortlatmaya çalışıyorlar!... Alın işte İngiltere’yi?... Niye çıktı İngiltere AB’den?... Alın bütün diğer AB ülkelerini, tir tir titriyorlar Türkiye kapıları açacakta göçmen akışı hızlanacak diye?... Ve de bundan AB’yi, onun politikalarını sorumlu tutuyorlar!!...

Tekrar ediyorum, bu işin bir tek yolu vardır: KİMSENİN İÇ İŞLERİNE KARIŞMADAN  insanların vicdanlarına hitab ederek “yumuşak gücü” öne çıkarıp kayıtsız şartsız BARIŞI ve demokrasiyi  savunacaksınız!... Kazan-kazan dan başka çözüm yolu yoktur!

Tamam, bu kadar haltı yediniz, milyonlarca insanı sokaklara döktünüz bari   aklınızı başınıza toplayın da artık bundan sonrasını düşünün! Öyle, “Türkiye göçmenleri içerde tutsun da biz de yardım edelimle” falan olmaz bu iş! Ne yapacak Türkiye,  zaten iki milyonun üstünde göçmen var şu anda. On milyardan fazla harcama yapılmış bu iş için, daha fazla ne yapabilir ki?... Aman “Türkiye göçmenleri üstümüze salmasın” falan diye ağlaşacağınıza   bu işi kökünden çözmek için çaba sarfedin!...

Bu noktada bütün gelişmiş ülkelere- bu arada Avrupa Birliği ülkelerine de-düşen çok önemli  bir görev var: DERHAL, AMA DERHAL ŞU SURİYE İÇ SAVAŞINI DURDURMAK İÇİN SEFERBER OLUN!... Lamı cimi yok! Bütün ağırlığınızı koyun ve barışın gelmesi için ne gerekiyorsa yapın!...

Ama sadece gelişmiş ülke yöneticileri mi, buralardaki sivil toplum örgütleri de sorumludur varılan sonuçtan... Hani nerde o  “barış mitingleri”, nerde o “barış hareketleri”?... Seksenleri hatırlıyorum da, arkasına Sovyetleri almış “solcu” sivil toplum güçleri Avrupa’nın her yanında nükleer silahlara karşı barış hareketleri düzenliyorlardı (biz de ordan oraya koşturup duruyorduk tabi!...) Niye şimdi seferber olmuyor bu insanlar? Suriye’de olup bitenler daha mı az vahim?...

Sen bunları  yapma, sonra da tut, “yabancı düşmanlığı- göçmen düşmanlığı” üzerine siyaset oluşturmaya çalışan “sağcı-milliyetçi” fosillerin peşinden koşarak, işi gücü bırakıp Türkiye’yle Erdoğan’la falan uğraşarak güya buralardan “sol” siyaset üretmeye çalış!... Adamlar sıradan insanlar üzerinde “solculardan” daha  etkili oluyorlar! “Göçmenler gelmesin, gelince zaten kıt olan kaynaklarımızı onlarla paylaşmak zorunda kalıyoruz” diyorlar bitiyor!... O insanlar neden kendi ülkelerini bırakıpta ta buralara kadar gelmek zorunda kalıyorlar bunları düşünen yok! 

Barışı savunmadan, iç savaş kışkırtıcılarına karşı sivil insiyatifler oluşturmadan sadece kör bir Erdoğan düşmanlığına odaklanarak  bu yöndeki gelişmeleri engellemek mümkün müdür?...

İngiltere ayrıldı, acaba öteki ülkeler de ayrılır da AB sona erer mi diye düşünen AB yöneticilerine sesleniyorum; ve de, şu AB parçalansın da artık ortada bize demokrasi dersi verecek kimse kalamasın diye AB düşmanlığı yapanlara sesleniyorum: Şimdi, hemen şimdi yapacağınız tek bir iş var, kolları sıvayın ve barış için, iç savaşların sona ermesi için bütün gücünüzü ortaya koyun!... Ve de bütün insanlara bir daha kaba kuvvete-zora başvurmayacağınıza, kimsenin iç işlerine karışmayacağınıza, hiçbir ideolojinin peşinden gitmeyeceğinize  dair söz verin!...

Bakın, sanki Libya, Suriye, Irak  yetmedi gibi şimdi de dilinize bir  Erdoğan  tutmuşsunuz gidiyor.   Erdoğan’a kızdığınız  için de Türkiye’ye karşı el altından PKK’yı destekliyorsunuz!!  Diyelim ki bu yolla Erdoğan’ı da devirdiniz ne olacak?.... Yarın Türkiye’de de iç savaş patlak veripte şu ankinin on misli, yüz misli bir göçmen akını ortaya çıkarsa ne yapacaksınız? Bunların hepsini  Avrupa sınırında kurşuna mı dizeceksiniz??... Herkes aklını başına toplasın, 21.YY da  güç kullanmanın tek biçimi artık “yumuşak güçtür”!... Erdoğan’sa onun da hesabını ancak Türkiye halkı kendi özgür iradesiyle görecektir. Bütün o silahlarınızı falan bunların hepsini artık çöp tenekesine atacaksınız başka yolu yok!  Bakın, bu sözler sadece gelişmiş ülkelere değil ha,  etine buduna bakmadan, ayranı yok içmeye hesabı uçak gemisi yapmaya çalışan bizimkilere de dokunuyor bu sözün ucu!... Ulus devletçiliğin gelişmişi de gelişmekte olanı da bir ve aynı şeydir. Bunlar süreci 20.yy kulvarlarına taşıyarak burada birbirlerini üreterek varoluyorlar... 21.yy da bilgi üretmek için uçak gemisine ihtiyacı olduğunu düşünenlerin yeri  ancak tımarhane olabilir!!...

Evet, yapılması gereken iş  laf değil bilgi üretir hale gelmektir!...   

Peki, neden eğitime, bilimsel araştırmalara daha çok ağırlık vermek, vergi yasalarını vb. değiştirerek üretim faaliyetinde daha çok robotun kullanılmasını teşvik etmek, enerji alanında ağırlığı yenilenebilir enerji üretimi alanına kaydırmak  zorundadır gelişmiş ülkeler?

Bugün artık, bileşik kaplarda suyun  akışını geriye çevirmenin mümkün olmadığı apaçık ortada duruyor. Yani gelişmiş ülke yöneticileri ne yapsalar, ne etseler üretim maliyetlerini gelişmekte olan ülkelerdeki düzeye indiremezler. Bu alanda onlarla rekabet edemezler. Bu durumda, rekabet mücadelesinde geride kalmamak için gelişmiş ülkelerin yapabileceği tek bir şey kalıyor geriye, bir yandan enerji maliyetini düşürürken bir yandan da üretim faaliyetinde daha çok robotun kullanılmasını teşvik etmek... Çünkü, ayda birkaç yüz  dolara çalışan bir işçiyle ancak bir robot rekabet edebilir! Evet, üretim sürecine daha çok robotun girmesi de „işsizliğe“ çare olmayacaktır, hatta onu daha da arttıracaktır; ama bu durumda en azından işsizleri  doyuracak  daha fazla  gelir kaynağına sahip olacaktır toplum.  Eğitime, bilimsel araştırmalara ağırlık vererek, bu alanlara daha çok yatırım yapmak  tek çıkış yoludur.

Ama bitmedi, şunu hiç kimse unutmasın, 21.yy’ın en güçlü instanzı artık ne devlettir, ne de şu ya da bu sosyal sınıf; 21.yy’ın kahramanı, sınırsız bilgiye sahip olma yolunda önü açılmış bulunan özgür bireydir...

O halde,  “gelişmiş” olsun, “gelişmekte olan” olsun, bütün ülkelerin-bu arada tabi AB’nin de- bu gerçeği dikkate alarak hayatın her alanında  bireyi, özgür bireylerden oluşan sivil toplum insiyatiflerini öne çıkaran adem-i merkeziyetçi bir yeniden yapılanmaya gitmeleri gerekiyor... Ulus devlet paradigmasının- insiyatifinin alternatifi,  gücünü devletten değil, sahip oldukları bilgiden alan özgür bireyler ve  devlet dışında örgütlenen sivil toplum örgütleridir... Düşünün, bir ABD Irak’ı işgal etmeden önce, bir AB Libya’yı bombalamadan önce, ya da, Türkiye dahil bunların hepsi Suriye’de silahlı mücadeleyi destekleme kararı almadan önce ne yapmak gerektiğini  bu türden sivil toplum  insiyatiflerine sorsalardı, konu bu zeminde, ulus devletçi provokasyonlara başvurulmadan tartışılsaydı sonuç bugünkü gibi mi olurdu?... Sen, Suriye ile 15 milyar dolara ulaşan bir ticaret hacmine ulaşmışsın, sonra da tutup  bunu bir yana bırakarak,  güya demokrasi için mücadele verdiğini iddia eden silahlı muhalefeti desteklemeye kalkıyorsun!... Silahla, şiddetle bir ülkeye ne demokrasi getirilebilir ne birşey!... Eğer koşuya  21.yy kulvarlarında kalarak devam edilecekse bu gerçeği kavramadan başka hiçbirşey kavranılamaz!...

SON

[1]Bu konuyu burada mümkün olduğu kadar basite indirgeyerek anlatmaya çalışıyorum ama, gene de, işin bilimsel yanınıdaha derinlemesine incelemek isteyenlere daha önceki çalışmalara [1,2,3,4] gözat-malarını öneririm.