• 10.07.2016 00:00
  • (1842)

 SOSYALİST SİSTEM DAĞILDI, ABD ESKİ HEGEMONYACI YAPISINI REFORME EDEREK YENİ DURUMA-YENİ KÜRESEL DÜNYAYA UYUM SAĞLAMAYA ÇALIŞIYOR, YA SEN AB,  NE OLACAK SENİN HALİN BÖYLE!... (5)

„KÜRESEL DEMOKRATİK DEVRİM“, „GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER“ VE TÜRKİYE...

Şimdi, bu küreselleşme sürecinin-devriminin „gelişmekte olan“ ülkelerde nasıl geliştiğini  daha yakından incelemeye çalışalım:

Bugün, „gelişmekte olan ülkeler” denilen ülkeler yakın geçmişin sömürge-yarı sömürge ülkeleridir. Bunlar,  şu ya da bu şekilde „bağımsızlıklarını“ elde ettikten sonra, bu sefer de, Soğuk Savaş dengelerinden  yararlanarak iktidarı elinde tutan “ulus devlet yaratıcısı”, pozitivist anlamda „ulusalcı“ bürokratik elit bir   tabakanın-Devlet sınıfının yönetimi altına giren, üretici güçlerin gelişmesinin adeta dondurulduğu,  kısır bir döngünün içinde debelenip duran ülkelerdir. Öyle ki, halâ „ulusal bağımsızlığı temsil ettiğini“ iddia eden bu Devlet sınıfı, artık ülkedeki üretici güçlerin gelişmesini engelleyen başlıca unsur haline gelmiştir. „Ulus-devlet“, kapitalist-burjuva devlet demek olduğu halde, „ulusal bağımsızlıkçı“ bu Devlet sınıfı, ülkede kendisinden bağımsız bir burjuva sınıfının gelişmesini bile engellemektedir. Devletçilik, Devlet mülkiyeti, bu mülkiyete tasarruf yetkisine sahip bürokratlarla-Devlet sınıfıyla özdeşleştiği için, bunlar kendilerini sıkı „Devletçiler“ olarak ilân etmişler, ülkede oluşturdukları Devlet tekelciliğiyle özel sektörün, bireysel kapitalistlerin yolunu tıkar hale gelmişlerdir...

Gelişmekte olan ülkelere dair bütün bu söylenilenlerin en güzel örneği Türkiye’dir![1]

Türkiye’deki „Devlet sınıfı“da „ulusal bağımsızlıkçılığı“, ulus devlet savunuculuğunu kimseye bırakmaz! „Devletçilik“ onların „ulusalcılığının“ vazgeçilmez unsurudur! Öyle ki, bunlar, iktidarı ellerinde tutabilmek uğruna, „Marksist“ oldukları için „Devletçi“ olan „solcularla“ ve faşist-ırkçı oldukları için Devleti yücelten sağcılarla da  kolkola girmişler, gelişmek, ilerlemek-zenginleşmek isteyen halkın, Anadolu kapitalizminin güçlerinin karşısında bir duvar örmüşlerdir. Bütün o „ulusalcı“, ya da „kızıl elmacı“ söylemlerin ardında yatan gerçek  budur! Üretim araçlarının ve toprakların yarıdan çoğunun Devlete ait olduğu bir ülkede, Osmanlı’nın Devlet olma geleneğini de arkasına alan böyle bir ittifakı küçümsememek gerekir. Eski konumlarını kaybetmiş olsalar da bunlar tepeden inmecidir, halâ bir gece ansızın gelebiliriz hayaliyle yaşamaktadırlar.  Bunlar için „halk“ „cahil“, güdülmesi gereken bir sürüden-Reaya- başka birşey değildir. Herşeyin en iyisini, doğrusunu onlar bilir! Çünkü onlar „vatan, millet kurtarıcı“ soydandırlar!...

Seksen yıldır bu Devlet sınıfına karşı demokrasi mücadelesi veren halkın, Anadolu kapitalizminin güçlerinin mücadelesi hep inişli çıkışlı olmuştur. Demokrasi cephesi, ne zaman biraz güçlense, hemen ardından bir darbeyle karşılaşmış, iktidarı „Devletin asıl sahiplerine“ terketmek zorunda kalmıştır. Hep iki adım  ileri bir adım geri giderek ilerlemek zorunda kalınmıştır. Anadolu kapitalizminin güçleri birkaç sefer iktidara gelmiş olsalar da hiçbir zaman Devlete sahip olamamışlardır. Çünkü „Devlet“ kutsaldır ve Devletin asıl sahiplerine aittir! Öyle bir „kapitalist  ülke“ düşününüz ki, ülkenin burjuvazisi Devletin sahibi olamıyor! Türkiye budur işte! Burjuvaziye rağmen Devleti eliyle yoktan bir “ulus” yaratan  “kahramanlar” ülkesidir Türkiye!...

Ya „ilericiler“, „solcular“, “liberaller” denilen diğer „demokrasi kahramanları“? Onların ne yaptıklarını mı merak ediyorsunuz? Onlar da   bu oyuna-bu günaha ortak olmuşlardır. Ondan sonra da „bu halk bizi niye desteklemiyor“, “neden Türkiye’de sol güçlenemiyor” diye yakınırlar!. Niye desteklesin ki  halk sizi, siz „Devletsiniz“, Devlet sınıfının müttefiklerisiniz; hem de, Osmanlı’dan bu yana  halka kan kusturmuş olan o „Devlet sınıfının“! 

İnsanlar önlerindeki sorunlarla ilgilenirler, akşam eve götürecekleri ekmeğin kavgasıdır onların kavgası. Ve onlar bu kavgada kim nerede duruyor  ona bakarlar. İki tane referans noktası vardır onların kafalarında. Birisi “Devlet sınıfı”nın durduğu noktadır, öteki de kendilerinin. Sen ne dersen de, eğer öbür tarafın bulunduğu yerde duruyorsan, ağzınla kuş tutsan bir işe yaramaz. Osmanlı’dan bu yana böyledir bu. Halkın kafasındaki pusula hiç şaşmaz! “Türkiye halkı, Türkiye seçmeni hep sağ’ı desteklermiş”! “Devlet sınıfının” “solcu” olduğu bir ülkede buna hiç şaşmamak lâzım!!

İşte tam bu noktada küreselleşme devrimi, Avrupa Birliği’yle bütünleşme süreci giriyor araya; ve “ulusalcılığını” “batıcılığının” ayrılmaz bir parçası olarak gören  Türkiye Devlet sınıfını suçüstü yakalıyor! Avrupa Birliği’yle bütünleşme sürecine karşı çıkmak zorunda kalmaları onların yüzündeki “çağdaşlık” “ilericilik” “batıcılık” maskesini birden indiriveriyor! “Kral çıplak kalıyor”![2]

Ama bu sürece hazırlıksız yakalanan sadece onlar mı! Daha düne kadar  koruyucu dinci kabuklarının içinde Devlete karşı ayakta kalabilme mücadelesi veren Anadolu kapitalistleri de şaşırıyorlar bu işe! Ama onlar çabuk toparlanıyorlar! Gökte aradıkları ilâhi yardımı birden  yerde, Avrupa Birliği’yle bütünleşme sürecinde bulunca kısa zamanda toparlanıyorlar! Eski “dinci” Anadolu burjuvalarını    birden bire küreselleşmeci yapan, “dinci” motiflerle  yerel düzeyde burjuva demokratik devrim mücadelesi veren “Anadolu Kaplanlarını”  küresel dış dinamikle birleştiren diyalektik budur işte! Başta Türkiye olmak üzere, gelişmekte olan  bütün  ülkeleri kasıp kavuran devrimci dalganın esası budur. Bugün bir değil iki kere devrimcidir bu ülkelerin burjuvaları! Birincisi, kendi ülkelerinde gerçekleşen demokratik devrimde taşıdıkları öncü rolden dolayı. İkincisi de  küresel devrime katkılarından dolayı.

(Bu satırlar 2005 yılında kaleme alınmış. O zaman arkalarına aldıkları küresel demokratik devrim rüzgarını- küresel sermaye insiyatifini- bugün “üst akıl” olarak  suçlamaya kalkanlar bindikleri dalı kesmeye çalıştıklarının ne zaman farkına varacaklar acaba!!...)

Kapitalistler-küresel sermaye güçleri- elbette ki  kendileri için demokrasi isteyerek ayağa kalkıyorlar. Yani, özel olarak halkı, işçileri düşündükleri, onlara acıdıkları için, ya da ideolojik nedenlerden dolayı değil! Ama işte tam bu noktada, onların çıkarlarıyla halkın-işçilerin çıkarları da kesişiyor zaten, ve demokrasi mücadelesi bütün halkın mücadelesi haline geliyor...

Üretici güçlerin gelişmesini engelleyen Devletçi  işletme sisteminin yerine serbest rekabetçi bir işletme sisteminin geçmesi sadece kapitalistlerin işine yaramıyor, bundan çalışanlar da yararlanıyorlar. Kapitalist, azami kâr peşinde koştuğu için,  özgürce  üretim yaparak daha da zenginleşmek için istiyor demokrasiyi; Devletçi sistemin önüne çıkardığı engellere bu yüzden karşı çıkıyor.  Ama bütün bunları gerçekleştirebilmesi için,   işgücünü özgürce satabilen işçilere de ihtiyacı var onun. İşte kapitalist bunun için köylüyü işçi yaparak  özgürleştiriyor. Evet özgürleştiriyor! „Bu da  bağımlılığın başka bir biçimi“ olsa bile gene de özgürleştiriyor ! Çünkü üretici güçler böyle gelişir. İşçiler burjuvalara bağımlı hale gelmesinler  diye köylülüğü mü  savunacağız! „İlericilik“ bu mudur! Devlete bağlı kamu iktisadi teşebbüslerinde, bir kişinin yapacağı iş için torpille işe alınan beş kişinin çalıştığı bir  düzeni savunmak mıdır „ilericilik“! „Hangi sistem altında gelişiyor üretici güçler“, belirleyici olan budur. İlerici, devrimci, demokrat olmanın ölçüsü bu soruya verilecek cevapla bağlantılıdır...

-Dün, tekelci kapitalizme-emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi vermekti ilericilik; bugünse,  „ulusal bağımsızlığı“ savunmak adına Devletçi, çağ dışı bir düzenin bekçiliğini yapanlara karşı durmaktır;  küresel demokratik devrime karşı ulusal duvarların arkasına gizlenenlere karşı durabilmektir... 

-Dün, sermaye yetersizliğine çare olarak bulunan „kamu iktisadi teşebbüslerini“ desteklemek belki ilericilikti, ama bugün ilericiliğin ölçüsü  Devlet tekelciliğine karşı özelleştirmeleri desteklemektir!... 

-Dün, yabancı sermayeye karşı çıkmak ilericilikti. Çünkü, kapitalizmin tekelci aşamasında-emperyalizm aşamasında sermaye ihracı sömürgeciliğin ayrılmaz parçasıydı. Sömürge ve yarı sömürge halklar bu „yabancı sermayeye“ karşı mücadele içinde geliştirmişlerdi  kurtuluş savaşlarını. Bugünse tam tersine, „yerli-milli sermaye“ diye ulusal duvarların arkasına gizlenerek tekel kuran ve kendi halkını kendisine mecbur bırakan „ulusal-sermayeyi“ savunmaktır gericilik!... 

Ey, küresel bir dünya sisteminin doğmakta olduğunu göremeyen eski ilericiler, kapitalizm bir dünya sistemi haline geldi artık! Sermaye küreselleşti. Sermayenin ulus’u kalmadı! Ulusalcı nutuklarla sizi uyutanlar, sizin „ulusal-sermaye“ dedikleriniz, küresel rekabet mücadelesine girmek istemeyen, ulusal duvarların arkasına gizlenerek kendi tekel konumlarını muhafaza etmek isteyen yerli bezirgânlardır. Bugün, içinde yaşadığımız küreselleşme sürecinde, „kim ki bir taş üstüne bir taş koyuyor, niyeti, menşei, „ulusal kökeni“ ne olursa olsun hoş geldi sefa geldi“ ülkemize demeyi öğrenmeden artık ne devrimci olunabilir, ne de çağdaş. Çünkü, kendi ülkende üstüste konulan o taşlardır ki,  hem yerel, hem de küresel düzeyde,  üretici güçlerin gelişmesini ifade eden  onlardır. Kapitalizmin kendini inkârı  sürecinin köşe taşlarıdır onlar! Bu diyalektiği anlayamıyorsanız  hiç olmazsa susun!...

6. Bölüm:

KÜRESELLEŞME-ÜRETİCİ GÜÇLERİN GELİŞMESİ-SINIF MÜCADELESİ...


[1]Ama sadece Türkiye değil! Alın bir Suriye’yi, Arap ülkelerini, Afrika ülkelerini, ya da Asya’daki birçok diğer ülkeyi, bunların hepsini genel olarak aynı“gelişmekte olan ülkeler” kategorisi içinde ele alabiliriz. Türkiye bunların belki de en ilerisi. Bunların  hepsi de, kendine özgü, kendini “ulusalcı”, ulus yaratıcısıolarak nitelendiren, ama öte yandan, ülkede kendilerinden bağımsız bir burjuva sınıfının gelişmesinin  önündeki en büyük engel olan bir Devlet sınıfının yönetimindedir...

[2]Kırk yıl önce, “Kral çıplaktır” deyince herkes şaşkın şaşkın bakıyordu bizlere!  Çünkü, o zamanlar bu gerçeği   görebilmek olağanüstü bir şeydi- bir tesadüftü belki de! Bir tek Kralın etrafındakiler durumu ciddiye aldılar ve hemen  el ve ağız birliğiyle  onun çıplak olmadığını- giyinik olduğunu “ispat” çabasına girdiler! Benim gibi aksini söyleyenlerin ise kafayıüşütmüşolmasıgerektiğine ikna ettiler seyircileri!...