• 5.02.2016 00:00
  • (1822)

 SOSYALİST SİSTEM DAĞILDI, ABD ESKİ HEGEMONYACI YAPISINI REFORME EDEREK YENİ DURUMA-YENİ KÜRESEL DÜNYAYA UYUM SAĞLAMAYA ÇALIŞIYOR, YA SEN AB,  NE OLACAK SENİN HALİN BÖYLE!... (3)

Sıra geldi şimdi Avrupa Birliği’ne...

“AVRUPA BİRLİĞİ” NEYİN ÇABASIYDI?...

Evet, gerçekten neyin çabasıydı bu girişim? Hep dendi ki,  “Avrupa Birliği bir medeniyet projesidir”, demokrasi, insan hakları yolunda insanlığın kazanımlarının ürünüdür. Ve de, küresel yeni dünya düzenine geçerken, “ulus devletlerin sona erişi olayının en açık göstergesidir”. Doğrularla yanlışların içiçe olduğu, eksik- mekanik bir açıklama bu!...

Birinci cümle doğru! Avrupa Birliği elbette ki demokrasi-insan hakları alanında insanlığın kazanımlarının ürünü olan yeni bir medeniyet-yaşam tarzı projesidir. Buradaki  “demokrasi”,  “insan hakları” ve “serbest rekabet”  yeni yaşam tarzı projesine damgasını vuran  serbest rekabetçi işletme sisteminin   unsurlarıdır.  Ama, yeni bir yaşam tarzı, yeni bir medeniyet anlayışı hiçbir zaman öyle ideal  olan budur diye düşünülerek  bir mühendislik faaliyeti şeklinde  ortaya çıkmıyor! AB’de öyle!  O da başlangıçta, daha iyi, ideal yaşam biçimi bu olmalıdır falan gibi arayışların sonucu olarak değil,  soğuk savaş sonrası dönemde- yaşamı devam ettirebilme mücadelesinde  Avrupalı ulus devletlerin  mevcut duruma  çözüm getirme çabasına bağlı olarak ortaya çıktı...

Bu anlamda, aynen daha önce feodal toplumun bağrında  kent toplumunun ortaya çıkışına benzer AB’nin doğuşu. Feodaller nasıl ki daha sonra ortaya çıkacak olan burjuva toplumun ana rahmi olan kentleri kendi diyalektik inkarlarını yaratmak için bilinçli bir çabayla yaratmadılarsa, kentler nasıl ki o anki hayatın zorlamasıyla feodallerin de onayı ve insiyatifiyle ortaya çıktılarsa, AB’nin doğuşu da buna benzer bir şekilde  olmuştur...   http://www.aktolga.de/t5.pdf

Soğuk savaş döneminde, ikiye bölünmüş  dünya ortamında, ABD’nin başı çektiği kapitalist sistem içinde kalan Avrupa’lı kapitalist  ülkelerin (ulus devletlerin) içinde bulundukları çelişkileri çözme çabalarının ürünü olarak ortaya çıkmıştır AB!... Bu dönemde hayat, Avrupanın ulus devletlerini adeta serbest rekabetçi işletme sistemiyle ulus devleti bütünleştirerek bir taşla birkaç kuş birden vurmaya zorlamıştır! Bırakınız “ulus devletlerin gönüllü olarak kendilerini yok edecek bir oluşumu (kendi diyalektik inkarlarını) yaratmalarını” bir yana, (sürecin bu yönde gelişeceğinin o zaman kimse farkında değildi), tam tersine,  Avrupalı ulus devletlerin (aynen bir zamanların feodalleri gibi)  mevcut problemler karşısında kendi varlıklarını daha güçlü bir Birlik çatısı altında daha etkin hale getirebilme çabalarının ürünü olmuştur AB!...

Düşünsenize, Avrupalı ulus devletler Sosyalist Sistem tehlikesi karşısında eski tekelci kapitalist yöntemlerle işyapamıyorlardıartık;büyük patronun (ABD) koruyucu şemsiyesi altında yaşamak zorundaydılar! Yapılabilecek bir tek şey vardı ortadave onlar da onu yapmaya koyuldular: Eski sandıklarınıaçtılar ve çoktan tarihe gömdükleri serbest rekabetçi  döneme ilişkin artık paslanmaya yüz tutmuş silâhlarınıyeniden kuşanma yoluna  girdiler. Bugün, ulus devletler olarak o zaman  içine girdikleri bu sürecin  başlarına neleri getireceğini  o günlerde görebilselerdi gene  aynışeyleri yapabilirler miydi acaba (ne dersiniz, feodaller o yumurtanın içinden civciv olarak burjuva toplumunun çıkacağını bilselerdi  gene de  kentleri koruyucu kanatlarının altında tutarlarmıydı)?  Ama o zaman başka  çözüm yolu yoktu ki! Tarihin diyalektiği böyle işliyor işte; yeni daima eskinin içinde ortaya çıkarak gelişiyor!...

Yani,  AB girişimi, bir yanıyla, mevcut koşullar içinde dünya kapitalist sisteminin başını çeken ABD’ye karşı (“ona karşı çıkmadan”) bir “denge oluşturma“,  tek başına pek birşey ifade edemeyen Avrupalı ulus devletlerin daha büyük bir “güç” oluşturarak daha etkili olabilme çabaları iken; diğer yanıyla da, buna paralel olarak,  birlik içinde serbest rekabet ortamını yaratarak ne yardan (ulus devletten) ne de serden (azami kârdan) vazgeçmeden mevcut duruma uygun bir çözüm üretme çabası idi…

Avrupalı ulus devletler Avrupa Birliği projesini oluştururlarken, bir gün dünyanın tekleşeceğini ve serbest piyasa yasalarının sadece kendi kontrolleri altındaki bölgeyle sınırlı  kalmayacağını, bütün dünyayı kuşatan bir alan için de geçerli hale geleceğini, Avrupa kökenli  büyük sermayenin de, ulus devletleri ve AB’yi bir yana iterek dünyaya açılacağını hiç düşünmemişlerdi!...

O günün koşulları içinde dünya pazarları pratik olarak iki dünya gücünün denetimi altındaydı. Bir yanda Sovyetler, diğer yanda da ABD... “Serbest rekabet”, “demokrasi”, “insan hakları”, kısacası “Kopenhag Kriterleri” bu iki kutuplu egemenliğe karşı Avrupalı kapitalistlerin kullanışlı bir silahı oluyordu o kadar! Yani, Avrupalı kapitalistler, birden bire imana geldikleri için değil, iki büyük gücün egemenliğine karşı kendi çıkarları, azami kâr yasasının işleyişi bunu gerektirdiği için demokrasi savunuculuğu yapıyorlardı! Ve bu da o dönemde  eskinin, yani varolan sistemin içinde gelişmeye çalışan yeni-küresel dünya sisteminin ilkeleriyle uyuşuyordu. Bu nedenle,  küresel dünya sisteminin bayraktarlığını Avrupalı ulus devletlerin yapacağına, yapmakta olduğuna inanıldı![1]Ve bu,  küreselleşme süreci artık bütün dünyayı kuşatan bir gerçek haline gelene kadar da böyle devam etti. Sonra mı? Başka hiç yolu yoktu AB’nin de, yeniden yapılanarak kendini bu yeni duruma uydurması gerekiyordu… Varılan noktanın anlamı budur…

Duvarlar yıkıldıktan sonra...

Duvarlar yıkılana kadar, hatta yıkıldıktan sonra bile uzun bir süre, herkes daha duvar yıkıcılıkla meşgul olduğu için, olaylara ve süreçlere hala eski dünyanın penceresinden bakma  anlayışı  devam etti! Çünkü, ne olup bittiğinin kimse farkında değildi!... 

Ne zaman ki ortalık sakinleşti, o zaman yıkıntıların altından bambaşka    yeni bir dünya tablosunun ortaya çıkmaya başladığı görüldü. Tekleşmiş-küresel bir dünyada ulus devlet kabuğunu aşmaya çalışan sermaye,  daha ucuza üretim yapma olanağını nerede bulursa oraya gidiyordu artık. Azami kâr’ı gerçekleştirmek için ulus devlete bağımlı olmaktan çıkan sermayeyle ulus devlet arasındaki bağlar  kopmaya başlıyordu... Bu durumda, soğuk savaş koşullarının, o zamanki dengelerin ürünü olan Avrupa Birliği projesi de sallanmaya başladı. Avrupanın büyük sermayesine AB sınırları dar geliyordu artık. Yatırımlar, maliyetlerin daha ucuz olduğu yerlerde, daha büyük pazarlara yakın yerlerde yapılmaya başlanmıştı.

Avrupalı ulus devletler ise çaresizdi, bir süre ne yapacaklarını bilemeden kalakaldılar! Yatırım olmayınca işsizlik de artıyordu. Böyle bir ortamda kurucu ulus devletler ve dünyaya bakış açıları eski ulus devletçi paradigmaları aşamayan halk kesimleri   gittikçe azalmaya başlayan ulusal kaynaklarının AB için harcanmasını kabullenemez hale geldiler. Olayın özünü ve sürecin nasıl evrildiğini göremeyen birçok kişi, “ben burada işsizim,  hergeçen gün durum daha da kötüye gidiyor, siz tutuyorsunuz bir de göçmenlere kapıyı açık tutuyorsunuz,  yetmiş milyonluk bir Türkiye’yi  Avrupa Birliği’ne almaya kalkıyorsunuz” falan diyerek liderlerine baskı yapmaya başladılar!... Bileşik kaplarda suyun akış yönü değişmeye başladıkça buna karşı ulus devletçi direnişler de daha belirgin hale geliyordu...

Halbuki daha önce durum böyle değildi! O zaman AB’nin genişlemesi, ulus devletlerin denetimi altındaki bir alanda üretici güçlerin geliştirilmesi anlamına geliyordu. Yani bu, ulus devletleri dışında bırakmayan, onları da içine alan bir gelişmeydi. Bu durumda, AB ‘ye yeni alınan bir ülkeye yapılan “yardımlar” da bir tür yatırım yerine geçiyordu. Pazarı genişletmeye yönelik bir yatırımdı bunlar. Nasıl olsa geri dönecek birşeydi yani. Evet, genişleme için Fransa, Almanya gibi büyük ülkeler daha çok kaynak ayırıyorlardı ama, bu onların AB pazarındaki paylarıyla orantılı olduğu için onlara dokunmuyordu. AB içindeki satın alma gücü artacağından bu yardımlar nasıl olsa onlara gene geri dönecekti. Kaz gelecek yere ördek hediye edilmiş oluyordu en fazla! Kısacası, AB’li ulus devletlerin AB anlayışları-politikaları tamamiyle soğuk savaş dönemi dünya koşullarına göre oluşmuştu...   

Ama, duvarlar kalkıpta küreselleşme süreci dünyayı bütünleştirmeye başlayınca işler değişti!  Yeni ortaya çıkan koşullarda  artık iç pazar (bu AB iç pazarı da olsa) - dış pazar ayrımı  o kadar fazla bir anlam ifade etmez hale gelmişti.

Avrupa Birliği bir bardağa benzetilirse, su, yani sermaye, eskiden aynı bardağın içinde kaldığı için kaybolmuyor, insanlar sadece daha büyük bir akvaryumun içinde, daha geniş hareket olanağına sahip oluyorlardı. Ama şimdi durum değişmişti. Sermayenin, AB’nin kendisine sağladığı olanakları yetersiz bularak Avrupayı terketmesi, Çin’e, Hindistana, Türkiye’ye, Brezilya’ya, Afrika’ya... gelişmekte olan diğer ülkelere  yönelmesi Avrupalı  ulus devletleri ve dünyaya hala eski pencereden bakan halk kesimlerini çileden çıkarıyordu! Bu resmen ihanetti! Sermayenin ulus devletlere ihanetiydi! Üretim maliyetleri daha ucuz diye sen git Çin’de üretim yap, sonra da gel bunu Avrupa’da pahalıya sat! Nerde kalıyordu o zaman AB olayı! AB içinde yatırımlar azalıyor, durma noktasına geliyor, işsizlik bir çığ gibi büyüyor, kitlelerin satın alma güçleri azalıyordu. AB projesinin sunduğu olanaklar sermayeyi AB içinde tutmaya yetmiyordu. Bu durumda, AB’li ulus devletler ve onların arkasındaki halk kesimleri Birliği genişletmenin, hele hele Türkiye gibi üretici güçlerin nisbeten daha geri olduğu bir ülkeyi de içlerine almanın anlamsız olduğunu düşünmeye başladılar. Üretici güçlerin gelişme seviyesini eşitlemek için bütün kaynaklarını akıtacaklardı da ne olacaktı. Kendilerine bir faydası yoktu ki artık bütün bunların. Bardak kırılmıştı birkere. Dünyadaki bütün bardaklar kırılmıştı! Sermayeyi ulusal sınırlar içinde, ya da AB sınırları içinde kalmaya mecbur edecek hiçbir neden kalmamıştı. Ne içindi artık “Avrupa Birliği”ni genişletme ve ayakta tutma çabaları?  Dünya pazarlarının birliğine giden yolda küreselleşme süreci, başka hiçbir birliğe yer bırakmıyordu!

Ne yapıp yapıp AB’yi de bu yeni duruma uyumlu hale getirmek lazımdı, başka hiç yolu yoktu!...

KÜRESEL YENİDEN DOĞUM İÇİN  BERLİN DUVARININ YIKILMASI YETMİYORDU!...

Sermaye, ulus-devletle birlikte doğmuştu. Onun içinde, onunla etle tırnak gibi gelişmiş, büyümüştü. Onunla birlikte dünyaya açıldı. Dünya pazarlarını onunla birlikte paylaşma mücadelesine katıldı.  Ve sonra, öyle oldu ki, tıpkı bir ipek böceğinin kendi kozasının içinde gelişip büyüyerek, kelebek haline gelmesi ve  onu delerek uçup gitmesi gibi, sermaye de, ulus devlet kabuğunu delerek „küresel sermaye“ haline gelmeye, kanatlanıp uçmaya başladı, küresel dünya sisteminin esas oyuncusu oldu. İşte yeni dünya düzeninin-kapitalist küresel dünyanın ve de küresel demokratik devrimin  belirleyici dinamiği budur!...

Ama, bu böyledir diye, eski dünya da öyle hemen birden yok olup gitmiyordu tabi! İçindeki kelebek kanatlanıp uçup gitmeye başlamış olsa da, ulus-devlet kabukları halâ ortada duruyordu! Çünkü doğum süreci halâ devam ediyordu! Bunların kendi aralarındaki eski dünyaya özgü  ilişkiler  halâ  sürüp gidiyordu. Eski dünya’nın en büyük „koruyucu“ gücü ABD halâ  kendisini „yeni dünya düzeninin“  temsilcisi olarak görmeye devam ediyordu! Kısacası,  eski alışkanlıklar devam ediyor, eski dünyanın güçleri  ne olup bittiğini hala kavrayamıyorlardı!... Kavramaları da mümkün değildi zaten! İnsanlar ve toplumlar  kendi varlıklarında yokoluş diyalektiklerini öyle kolay kolay kavrayamazlar. Kavradıkları an da zaten kendi varlıklarında yok olmuş,  yeniyle bütünleşmiş olurlar...

(Bu satırlar yazılalı on bir yıl olmuş. Şimdi, bir o zamanki, bir de bugünkü duruma bakın-örneğin, ABD’de o zaman ve bugün ilk on sırada yer tutan şirketlere bakın- aradaki farkı hemen göreceksiniz! Artık o ulus devletçi petro-kimya-silah sanayii devleri  yoklar ilk onda! Bilgiyi Silikon Vadisinde üreten, ama bunu küresel fabrikalarda maddi bir ürün haline getiren  Apple’ler, Microsoft’lar, Facebook’lar, Twitter’ler var!... Değişim denilen olay böyle birşey işte. Siz şimdi tutupta, üretim faaliyetinin küreselleştiği böyle bir dünyada insanların dünyaya bakış açılarının aynı kaldığını, ABD’nin aynı ABD, Çin’in veya Hindistan’ın, hatta Türkiye’nin bile, on yıl öncesiyle aynı olduğunu söyleyebilir misiniz? Dün, “demokrasi getireceğim” diyerek Irak’a müdahale için nükleer silah tehdidi uydurması yapan bir ABD vardı ortada, bugün ise Suriye’de yer yerinden oynarken bile kılını kıpırdatmayan, bambaşka politikalar izleyen bir ABD!...)

Şimdi, bu süreci, yani eski dünyanın içinden doğmakta olan  yeni-küresel dünyanın doğumu sürecini mercek altına alıp biraz daha yakından incelemeye çalışalım:

DEVAM EDECEK...

[1] Bu satırların 2005’te yazılıp  yayınlanmış olduğunun altını çiziyorum! http://www.aktolga.de/t5.pdf