• 3.02.2016 00:00
  • (1728)

 SOSYALİST SİSTEM DAĞILDI, ABD ESKİ HEGEMONYACI YAPISINI REFORME EDEREK YENİ DURUMA-YENİ KÜRESEL DÜNYAYA UYUM SAĞLAMAYA ÇALIŞIYOR, YA SEN AB,  NE OLACAK SENİN HALİN BÖYLE!... (2)

Devam ediyoruz!... Bugüne nereden, nasıl geldik?...

İKİ DÜNYA SİSTEMİ...

Sosyalist Sistemin doğuşuyla birlikte dünyanın ikiye bölünmesi  olayı çok şeyi değiştirmişti. Bu olay, kapitalist ülkeler açısından dünya pazarlarının bölünmesinin, daralmasının çok daha ötesinde bir anlama sahipti. Sorun, herşeyden önce bir varoluş-yaşamı devam ettirebilme sorunuydu.  Şakası yoktu bu işin! Kapitalizm, dışardan “dünya sosyalist sistemi” tarafından, içerden de işçi sınıfı hareketi tarafından kıskaç altına alınmıştı. Dünya pazarlarını paylaşmak için birbirleriyle didişip duran kapitalistler  can telâşına düşmüşler, elde olanları da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardı.

Dünya, ikiye bölünmeden önce,  bir ülkeler-ulus devletler topluluğuydu...

Her ülke kendisi için vardı. Ülkeler arasındaki ilişkilerin  hiçbir bağlayıcı kuralı yoktu.  Belirleyici tek faktör  çıkar ilişkisi, güç-kuvvet dengesiydi. Her ülke kendi çıkarı üzerine oluşturduğu   politikalarını sahip olduğu güç-kuvvet oranında etkili kılabiliyordu. Ve hiçbir denge-ittifak kalıcı değildi. Bugün böyleydi, yarınsa başka türlü olabilirdi. Herkes birbirinin açığını, zayıf noktasını gözetiyor, bulduğu anda da üste çıkmak için  hiç gözünün yaşına bakmadan darbeyi indiriveriyordu!

Evet, büyük kapitalist ülkelerin nüfuz bölgelerini koruyan kalın duvarlar vardı ve bu duvarlar tekelci ulus devletin güvencesi altındaydı; ama, diğer yandan da, günü geldiği zaman kapitalizmin eşitsiz gelişme kanunu bu duvarları bile hükümsüz kılabiliyordu.  Bugün zayıf denilen bir ülke bir de bakıyordun on-onbeş yıl sonra mevcut dengelere meydan okur hale gelebiliyordu. Almanya ve Japonya örneklerinde olduğu gibi...

Yukarda, “dünya ikiye bölünüverince çok şey değişti” demiştik. En önemli değişiklik, iki dünya sisteminin ortaya çıkışı oldu...

Bu durumda, dünün can düşmanı kapitalist ülkeler, Sovyetlerin başı çektiği “Dünya Sosyalist Sistemi’ne” karşı ABD’nin liderliği altında biraraya gelmek zorunda kaldılar. Nükleer silahların bulunuşunu, ve her iki tarafın  tepeden tırnağa bu silahlarla donanmış olduğunu da hesaba katarsak, ortaya çıkan tabloyu şöyle özetleyebiliriz:

1-Nükleer silah dengesi, iki sistem arasında çıkması muhtemel bir savaşı engelliyordu. Çünkü, her iki taraf da biliyordu ki, böyle bir savaş sadece karşı tarafın değil, her iki tarafın da, hatta yeryüzündeki bütün insanların  yok olması anlamına gelecekti.

2-Sosyalist sistem karşısında  ABD’nin liderliği-koruyucu şemsiyesi altında toplanan kapitalist ülkelerin, dünyayı yeniden paylaşmak için, eskiden olduğu gibi, birbirleriyle savaşmaları artık olanaksız hale gelmişti. Çünkü, böyle bir durumda, dışardan sosyalist sistem, içerden de işçi sınıfı hareketi tarafından kuşatılmış olan kapitalist sistem  tamamen çöküşe gidebilirdi. “Zincir  zayıf bir halkadan” kopma eğilimine girerse bunun sonunun nerelere gidebileceği apaçık ortadaydı!...

3-İki sistem arasındaki çelişkiden yararlanan  sömürge ve yarı sömürge birçok ülke, sırtını sosyalist sisteme dayayarak “kurtuluş savaşına” başlamış, ya da  “bağımsızlığını” ilân etmişti[1]. Yani, tekel egemenliğinin hüküm sürdüğü eski nüfuz bölgeleri  tek tek elden çıkmaya başlamıştı. Ve işin ilginç yanı da, buna karşı durmanın, bu süreci durdurmanın artık mümkün olmamasıydı! Vietnam savaşı,  ABD gibi dünya kapitalist sisteminin lideri, dünyanın en büyük askeri gücü bile olsa, artık kimsenin bu süreci durdurmaya  gücünün yetmeyeceğini gösteriyordu...

Daha ileri gitmeden önce burada hemen bir parantez açmak istiyorum.

SAVUNMA REFLEKSİ...

Varoluş sürecinin, çevrenin-dış dünyanın- etkilerini  (madde-enerji-informasyon olarak) değerlendirip-işleyerek, çevreyi-dış dünyayı- etkileyip bir çıktı-output oluşturma çabası olduğunu daha önce görmüştük[2]. Bu sürecin iki boyutu vardır. Birincisi, çevreyle olan ilişkide mevcut durumu korumaktır. İkincisi de, her seferinde, bu “ilk durumdan” itibaren gene çevreyle  etkileşerek kendini üretirken yeni bir duruma geçmek. Bütün canlıların çevreyle olan ilişkileri bu esasa dayanır. Eğer bir canlı (bu tek bir hücre, ya da çok hücreli bir organizma, veya bir toplum da olabilir) çevreyle olan ilişkilerinde kendini güvende hissetmiyorsa, yani, ekstra bir çaba sarfetmeden mevcut durumunu koruyamıyorsa, ya da, objektif nedenlere dayanarak içinde böyle bir endişesi varsa (korku), bu onun bütün diğer ilişkilerini-etkileşimlerini de etkiler ve  ön plana çıkar. Öyle olur ki, bu sorunun-güvenlik

varoluş sorununun çözülmesi için harcanılan çabalar bütün diğer çabaları da belirleyici hale gelir. Çünkü, ancak belirli bir “varoluş zemini”, yani bir denge durumu varsa varolmaya devam etmek-kendini üretmek mümkündür.  Varoluşun bu önkoşulu bütün canlılarda savunma refleksi diyebileceğimiz bilinçdışı bir mekanizmaya bağlanmıştır. Bu konuyu da İkinci ve Altıncı çalışmalarda ayrıntılı olarak inceledik[3]...

SOĞUK SAVAŞ...

İşte, dünyanın ikiye ayrılmasından sonraki dönemde, bu savunma-güvenlik sorunu, birbirinin can düşmanı iki sistem arasındaki ilişkileri olduğu kadar, her iki sistemin kendi içindeki ilişkileri de etkileyen en önemli unsur haline geldi.

Eskiden dünyayı kendi aralarında  paylaşmak için birbirleriyle savaşan kapitalist ülkeler bu lükse sahip değildiler artık! Peki ne olacaktı şimdi? Savaş, öyle iş olsun diye yapılan bir şey değildi ki! Tekel egemenliğini gerçekleştirmenin kaçınılmaz biçimiydi. Savaş olmadan, dünyayı yeniden paylaşma  olanağı olmadan tekel egemenliğini sürdürmek de mümkün değildi (bu noktanın altını çiziyorum).

Lâfı hiç uzatmayalım: Dünyanın ikiye bölünmesi ve iki dünya sistemi arasındaki nükleer denge, “soğuk savaş” adı verilen yeni bir savaş biçimini yaratırken, bu koşullar,  kapitalist ülkeler arasındaki ilişkileri de etkileyerek, bu ilişkilerde sonu savaşlara kadar giden tekelci rekabetin yerine,  usul usul üretici güçleri geliştirerek el altından  sürdürülen değişik bir rekabetin ortaya çıkmasına neden oldu...

Soğuk savaşın ne anlama geldiği açıktı. İki sistem arasında, hayatın her alanında, ilân edilmemiş  bir savaş, amansız bir mücadeleydi bu. Herkes bir tek şeyi düşünüyordu, bu savaş eninde sonunda iki sistemden birinin galibiyetiyle sona erecekti; belirleyici olan, iki dünya sistemi arasındaki çelişkiydi ve dünyanın kaderi de bu savaştan hangi tarafın galip geleceğine bağlıydı. Bu nedenle, bütün dikkatler bu mücadeleye yöneldiği için, kimse kapitalist ülkelerin kendi aralarındaki ilişkilere dikkat etmedi (en azından bu ilişkiler-çelişkiler-ön plana çıkarılmadı); hiç kimse, bu gerginliğin-çatışma ortamının içinde usul usul başka bir dünyanın, yeni-küresel bir dünya sisteminin gelişmekte olduğunu göremedi. Öyle ki, duvarlar yıkılıp da soğuk savaş-ve sosyalist sistem- sona erdikten sonra bile, ortaya çıkan bu yeni dünya sisteminin ne olduğunu kimse anlayamadı. Herkes sandı ki, ABD egemenliğindeki dünya kapitalist sistemi soğuk savaştan galip çıktı ve dünya da, ABD’nin liderliğinde “tek kutuplu” bir dünya haline geldi! Adına “globalizm” denilen  “yeni dünya düzeninden” anlaşılan   bu oldu!...

YENİ ESKİNİN İÇİNDE GELİŞİYOR!... TEKELCİ KAPİTALİZM VE DİYALEKTİK İNKARI!...

Devam ediyoruz: Dünya ikiye bölünüp de, iki dünya arasındaki ilişkileri belirleyen temel unsur soğuk savaş haline gelince, kapitalist dünyanın kendi içindeki ilişkilerin de değişmeye başladığını söyledik. Ama, kapitalist dünya içindeki değişme sadece kapitalist ülkeler arasındaki ilişkilerle sınırlı kalmadı ki! Bir işletme sistemi olarak kayıtsız şartsız tekel egemenliğine dayanan eski tekelci kapitalizmin-emperyalizmin kendisi de değişmeye başladı. Çevrenin-dış dünyanın değişmesi, eski biçimiyle tekelci kapitalizmin varoluş koşullarını da yok etmişti. Dünyanın ikiye bölünmesi bunun için bir milad olmuştu adeta. Tekelci kapitalizmin, yeni koşullarda daha önceki varoluş biçimini gerçekleştirmesi-üretmesi artık mümkün değildi...

Peki değişen ne olmuştu?  Büyük kapitalist ülkeler yerli yerinde duruyordu. Finans kapital de duruyordu ortada! Değişen ne olmuştu?...

Değişen şu oldu: Eskiden tekel+ulus devlet bir bütündü. Egemenlik alanını genişletmek için bu ikili bir bütün olarak hareket ediyorlardı. Finans kapital ulus devletin açtığı  güvenli yolda yürüyerek dünya pazarlarını istilâ ediyordu.  Ve bu da,  aynı hedefi güden,  herbiri diğerlerinin aleyhine olarak kendi nüfuz bölgesini genişletmek isteyen emperyalist ülkeler arasındaki çelişkileri ön plana çıkarıyordu. Ancak görüldü ki, bu sürecin ve bu sürece yön veren  çelişkilerin yeni dönemde, yani ikiye bölünmüş  dünya ortamında artık eskiden olduğu gibi aynen sürmesi  mümkün değildi. Çünkü bu, bütün bir insanlığı topyekün yok oluşa götürebilirdi. İş bu noktaya gelince, durum, bütün diğer yasaların üstünde olan yaşamı  devam ettirme yasası (survive-überleben) açısından devam ettirilemez   hale gelince, finans kapital yavaş yavaş ulus devlet yükünü sırtından atmaya,  dünya pazarlarına yayılmanın daha başka-barışçı yollarını aramaya başladı...

Ama ne olabilirdi bu “yeni-barışçı yollar”?...

Bir malı daha iyi kalitede, daha ucuza imal ederek (bilgi içeriği- “katma değeri” yüksek mallar üreterek) rekabet etmek ve bu şekilde, daha çok satarak, dünya pazarlarında daha çok yer kapmak!...

İşte, yeni dönemin, “soğuk savaş” döneminin, atom bombasından daha güçlü, en önemli “silâhı” (“yumuşak gücü”-“soft power”ı) bu oldu! Öyle bir silahtı ki bu, hem sosyalist sisteme karşı, hem de kapitalist ülkelerin kendi aralarındaki rekabette birbirlerine karşı etkiliydi; üstelikte, hiçbir kullanma riski taşımıyordu!...

Ama bu yeni birşey değildi ki diye düşünülebilir! Eski “serbest rekabetçi” dönemin yöntemi (“işletme sistemi”) değil miydi bu; tekellerin çoktan tarihin çöp sepetine attıkları eski “serbest rekabet” silahı değil miydi?...

Kapitalizmin gelişmesi, üretimin yoğunlaşması  tekelleri yaratarak serbest rekabetin eski varoluş felsefesini inkâr etmesine yol açmamış mıydı?  Serbest rekabetin, üretimin yoğunlaşmasının sonucu olarak doğan tekel ise egemenlik demekti. İstediğin malı, istediğin fiyata satabilmek demekti.  Kapitalizm için önemli olan azami kâr’ı elde edebilmekti. Dün bunu serbest rekabetle, üretici güçleri geliştirerek elde ederken, daha sonra tekel egemenliğiyle elde ediyordu...

İşte, dünya ikiye bölünüp de, artık ulus devletle birlikte nüfuz bölgeleri yaratarak dünya pazarlarında daha çok yer kapma yöntemi imkânsız hale gelince, yani tekelci kapitalist işletme sistemi azami kâr elde etmek için elverişli olmaktan çıkınca,   sırtında yumurta küfesi olmayan finans kapital, hiç düşünmeden bu sefer de ulus devleti sırtından atıverdi ve tekrar YENİ GÖVDEYE (bir işletme sistemi olarak) eski silâhlarını kuşanmaya başladı!

Çünkü, sermaye için önemli olan ne işletme sistemiydi, ne de ulus devlet, önemli olan azami kâr’ı elde edebilmekti;  yeni koşullara uyum sağlayarak, eskiden olduğu gibi tekrar daha ucuza ve daha iyi kalitede mallar üretmeye, dünya pazarlarında bu yöntemle yer kapmaya yoğunlaştı.  Yeni koşullar altında bu yöntem onun hareket kabiliyetini çok daha fazla arttırıyordu.  Bu türden bir rekabetin, yani ulus devlet gücüne dayanmadan yürütülen bir  rekabetin silahlı-sıcak savaşlara yol açması, ve esas düşman olan sosyalist sistemin karşısında güvenlik zaafına neden olması riski de yoktu! Müthiş birşeydi bu! İşte, ikiye bölünmüş dünyada, soğuk savaş devam ederken  yeni-küresel dünya sisteminin tohumu ana rahmine böyle düştü. Ve kimse farkına varmadan,  usul usul böyle gelişmeye başladı orada. 20.yy’ın tekelleri şimdi artık  “serbest rekabetçi” işletme sistemini kullanarak sahnede boy gösteren aktörler haline geliyorlardı!...

Sıra geldi şimdi Avrupa Birliği’ne...

“AVRUPA BİRLİĞİ” NEYİN ÇABASIYDI?...


[1] Bu „Kurtuluş Savaşlarının“-„bağımsızlık mücadelelerinin“ çoğunun  „kurtuluşla“, ya da „bağımsızlıkla“ falan alakasının olmadığını, bunların, sosyalist sistemin etkisiyle  yukardan aşağıya doğru gerçekleşen ideoloji ihracına bağlı  pozitivist birer toplum mühendisliği harikası olduklarını biliyoruz! Ama şu an konumuz bu olmadığı için işin bu yanını bir tarafa bırakıyoruz! Sanıyorum bundan sonraki bir çalışmada bu pozitivizm-ideolojik devrim konusunu daha detaylı olarak ele almaya çalışacağız... http://www.aktolga.de/t8.pdf

[2] Bak, “Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi-Herşeyin Teorisi”, http://www.aktolga.de/t4.pdf