• 1.02.2016 00:00
  • (1771)

 SOSYALİST SİSTEM DAĞILDI, ABD ESKİ HEGEMONYACI YAPISINI REFORME EDEREK YENİ DURUMA-YENİ KÜRESEL DÜNYAYA UYUM SAĞLAMAYA ÇALIŞIYOR, YA SEN AB,  NE OLACAK SENİN HALİN BÖYLE!... (1)

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ. 1

İKİ DÜNYA SİSTEMİ...2

YENİ ESKİNİN İÇİNDE GELİŞİYOR!... TEKELCİ KAPİTALİZM VE DİYALEKTİK İNKARI!...4

“AVRUPA BİRLİĞİ” NEYİN ÇABASIYDI?...6

KÜRESEL YENİDEN DOĞUM İÇİN  BERLİN DUVARININ YIKILMASI YETMİYORDU!...9

ULUS-DEVLET KABUĞU GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE DE ÇATLIYOR...12

„KÜRESEL DEMOKRATİK DEVRİM“, „GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER“ VE TÜRKİYE...14

KÜRESELLEŞME-ÜRETİCİ GÜÇLERİN GELİŞMESİ-SINIF MÜCADELESİ...16

GELİŞMİŞ KAPİTALİST ÜLKELER-BU ARADA AB DE-  NE YAPACAK?...20

 

GİRİŞ

Bu çalışma esas  itibariyle 2005’de yayınlanan çalışmadan alınan bir bölüm[1]; güncelleştirme amacıyla araya bazı ilavelerde bulundum o kadar... Aradan  on bir yıl geçmiş! Ama bu on bir yıl hem ülkemiz, hem de çalışmanın konusu olan küreselleşme süreci ve Avrupa Birliği’nin gelişimi  açısından  o kadar dolu dolu ki, bugün gelinen noktada birçok parametrenin  yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini görüyoruz. Örneğin, o zaman, “gelişmekte olan bir ülke” olan Türkiye’de gelişen demokratik halk devrimi süreci hala yükselen bir çizgi izlerken, devrimin lokomotifi rolünü oynayan AK Parti de arkasına küreselleşme süreci ve AB rüzgarlarını alarak  “fabrika ayarlarına” uygun bir şekilde iç ve dış dinamiklerin çok boyutlu  koalisyonu olarak kendi yolunda ilerliyordu.  Bugün ise durum biraz farklı tabi! Bizzat Erdoğan’ın ifadesiyle “artık daha ileriye gidemiyoruz, patinaj yapmaya başladık”!... Öyle ki,   giderekten “değiştirmeye” çalıştığımız eski Devlete, onun “yerli-milli” duruşuna sahip çıkarak adeta ondan medet umar hale geldik!... Bunun nedenlerini  başka bir çalışmada ele aldığımız için şu an daha fazla bu konunun üzerinde durmuyorum.   http://www.aktolga.de/m54.pdf

AB konusunu şimdi neden tekrar ele aldığımıza gelince: İçinde bulunulan  süreç bir süredir hem AB, hem de Türkiye açısından bir tür  yol ayrımına denk düşüyor.  Bu noktaya nereden ve nasıl gelindi önce bir kere daha bunun  altını çizmek istiyorum. Sonra da sürecin nereye doğru gittiği  sorusuna cevap arayacağız...

Çalışmayı okurken de göreceğiniz gibi AB aslında soğuk savaş döneminin ürünü bir birliktelik olup  iki kutuplu dünya düzeninde Avrupa ülkelerinin “biz de varız” deyişlerini ifade ediyordu. Bu nedenle, daha sonra içine girilen  “küresel-yeni dünya düzeninde” ABD ve Sovyetler nasıl  bir değişim süreci yaşadılarsa,  o da, ya  ulus devlet bileşenlerine ayrışacak, ya da küreselleşme sürecine uygun bir yeniden yapılanma içine girecekti.  Geride kalan dönemde bu iki dinamiğin nasıl içiçe geçtiğini, aradaki mücadelenin nasıl kıran kırana geliştiğini gördük.  Bugün gelinen noktada, bir tıkanıklığın ortaya çıktığı, 21.yy paradigmalarına özgü adem-i merkeziyetçi bir yeniden yapılanmanın yolunun açılamadığı koşullarda  ulus devletçi  merkezkaç kuvvetlerin etkisinin arttığını görüyoruz.  Daha ileriye gidilemeyince, önce bir patinaj yapma süreci başlıyor, sonra da eskiye dönerek çıkış yolu eskinin o bilinen yollarında  aranıyor!  Çünkü hayat durmuyor, devam ediyor; ya ileriye gideceksin, ya da  geriye giderek çözümü eskinin içinde  aramaya çalışacaksın!... İngiltere’de yapılan referandum ve AB’den ayrılma kararı da bu gerçeğin altını çizdi... Bir yanda 20.yy’ın ulus devletler dünyası, buna ilişkin bakış açıları, diğer yanda ise  21.yy değerleri ve küreselleşme paradigması... Kolay değil, bir  yeniden doğuş olayı bu.  Toplumsal düzeyde de  bir yeniden yapılanmaya tekabül eden bu süreci öyle pürüzsüz yaşayarak gerçekleştirmek hiç  kolay değil!...    

Doğrudur, bugün  bütün Avrupa’da “aşırı sağ” denilen ulusalcı merkezkaç unsurların seslerini daha fazla duyurmaya başladıklarına şahit oluyoruz. Ama inanın bu durum geçicidir; yani AB parçalanmıyor (hani, AB parçalansa da eski Osmanlı mülkü olan Balkanları kurtarsak rüyaları görenler hayal kuruyorlar!!). Geçicidir, çünkü Avrupa’nın sorunlarına artık 20.yy’ın milliyetçi-ulus devletçi paradigmalarına geriye dönerek çözüm üretilemez!... Bu nedenle,  enseyi karartmaya  gerek yok; ileriye bakmaya, çözümü 21.yy gerçekleri içinde aramaya devam edelim diyorum,  su akıyor ve mutlaka yolunu bulacaktır...

Düşünsenize, içe kapanarak, milliyetçiliğe hız vererek 21.yy koşullarında  hangi hedefe ulaşabilirsiniz artık?

Bakın Türkiye bile, son birkaç yıldır   Osmanlı’yı  diriltiyorum falan diyerek  rotayı şaşırdı da ne oldu;  ulus devlet  eşofmanlarını giyerek (“kefen giyme” edebiyatını kastediyorum!) güya 20.yy kulvarlarında öteki ulus devletçilerle  yarışa girmeye kalkmıştık; ama  baktık ki olmuyor, buralardan bir yere varılamıyor, şimdi tekrar ayaklarımızı yere- 21.yy zeminine basarak “düşman azaltma”  sloganıyla “fabrika ayarlarımıza” dönmeye çalışıyoruz!...

Amaç  gelişmek, ilerlemek  değil mi;  bunun için artık daha fazla üretip, ürettiklerini daha çok satarak zenginleşmekten başka yol var mı?  Doğru, eskiden bunu yapabilmek için güçlü bir ulus devlete, onun güçlü ordularına, silahlarına  ihtiyaç vardı. Çünkü, malını daha çok satabilmek için  bunlara dayanarak nüfuz bölgeleri yaratmak gerekiyordu. Pazar payını  arttırmanın başka yolu yoktu. Ama şimdi öyle mi ya!... İstediğin kadar güçlü ol, güçlü bir ulus devlete, güçlü bir orduya sahip ol, elinde ABD ve Rusya misali en güçlü nükleer silahlar bulunsun, bütün bunlar bir malı daha iyi kalitede ve daha ucuza üretmeden pazar payını daha da  arttırabilmenin yolunu açabilir mi?...

Aynı şey Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için de geçerlidir. Bakmayın siz etrafınızdaki hamaset  rüzgarına! Yüz-hatta iki yüz yıl geriye dönüp, oradan-“ecdadımızın şanlı tarihinden”, Sultanların maceralarından- hız alarak,  reaksiyona- intikama-travmalara  dayalı yeni tipten bir  Devletçi-milliyetçilik dalgası yaratıp, sanki artık 21.yy da yaşamıyormuşuz gibi  20.yy ruhuyla yükselen bir ülke haline gelmenin  başarı şansı var mıdır!?...

“Patinaj” yapar hale geldik, doğru; kendimizi çaresiz hissediyoruz!... Ama,  çaresizlikten kaynaklanan hamasetle, geçmişe dönerek kaybolan o güzel günleri geriye getirme hayaliyle bir yere varabilir miyiz?...

Bütün bunlara rağmen sakın umudunuzu kaybetmeyin,  Türkiye herşeye rağmen yolunu bulacaktır; hem sonra unutmayın,  “ay daima  gecenin karanlığında doğar”!... Kolay değil, değişim sadece Türkiye’de yaşanmıyor,  yeni bir dünya doğuyor, herşey değişiyor!...

DEVAMI GELECEK...