• 2.02.2016 00:00
  • (1705)

 Az önce sayın Davutoğlu konuşuyordu televizyonda. Yukardaki cümle ona ait. Son derece iyi niyetle, hiç düşünülmeden otomatikman söylenmiş bir söz... Ama işte bu söz, sadece bu söz bizim bütün tarihimizi, bütün o "bize özgü" olan toplumsal DNA larımızı yansıtıyor...

Daha önce şunları yazmısız: " Kentten çıkma modern kapitalist Batı toplumlarında birey ve toplum önce gelir, devlet sonra.  Modern kapitalist devlet,  bu zemin üzerinde, aşağıdan yukarıya doğru bir sivil toplum örgütü olarak oluşur-ortaya çıkar; çünkü, elementlerini bireylerin oluşturduğu sistemin merkezi varoluş instanzıdır o. Sistemin kurucu elementi olan birey ise, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olarak, kendisi için üretim yaptığı için bireydir. Sosyal sınıfların ortaya çıktığı temel de budur zaten... Yani önce birey ve sivil toplum gelir sonra devlet… Bu nedenle devletle milleti kaynaştırmak-bütünleştirmek diye birşeyi orada kimseye anlatamazsınız!...

Osmanlı devletinin ve toplumunun oluşumu ve yapısı ise bambaşkadır.

Kuruluştan önceki dönemi düşünelim: Göçebe, çoban (“konar-göçer”) bir aşiret vardır ortada. Burada insanları bir arada tutan bağ esas olarak aşiret bağıdır (yazılı olmayan “kan anayasası”dır).  Evet, bir çoban da kendisi için üretim yapmaya başlamıştır, ama o henüz daha Batı‟lı anlamda bir birey değildir. Çünkü  kendi varlığını üretim ilişkileri içinde birey olarak oluşturamaz.  Ancak içinde bulunduğu toplumla-aşiretle birlikte vardır o. “Ben” yoktur.  Esas “Ben”, toplumdur, aşirettir henüz.  Bu toplumda „birey“ (eğer buna birey diyecek olursak), aşireti varsa varolma hakkı olan bir varlıktır, o kadar!...

Sonra, içinde Batı‟daki anlamda bireylerin oluşmadığı bu aşiret toplumu fütuhata girişiyor, ve “Devlet” haline geliyor. Bu durumda, yeni oluşan toplum ve Devlet, Batı‟daki gibi, elementlerini bireylerin oluşturduğu bir sistem değildir. Sistemin mantığına göre birey hala yoktur ortada, çünkü özel mülkiyet yoktur. “Mülk Allah‟ındır”. Allah adına mülke tasarruf yetkisi ise, “Tanrı‟nın yeryüzündeki gölgesi” sayılan “Devletin” başına aittir.

Osmanlı‟da, “Allah adına” da olsa, mülk sahibi gibi görünen tek “kişi” merkezi temsil eden Sultandır. Tek “birey”, kendisi için, kendiliğinden varolan tek kişi odur (Ama onun, yani Sultan‟ın „birey „olarak „varlığı“da, Batı‟daki gibi, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip „özgür“ bir birey olmasından kaynaklanmaz. O, “Allah‟a ait olan mülkün”, onu temsilen sahibidir. Yani gene Batı‟ daki anlamda „özgür bir birey“ yoktur ortada!) Diğer insanlar, birey-vatandaş olmayıp, kendi varlıklarını toplumu temsil eden bu Devletle birlikte oluşturabilen, Devlet ve toplum varolduğu için, onunla birlikte varolan “Reaya, sürü-kul insanlardır....

Burada Devlet, adeta sınıflılaşarak donup kalmış bir aşirettir halâ..."

İşte, bizdeki Devlet anlayışının, milletin üstünde, "Tanrının yeryüzündeki gölgesi" olarak varolan o "kutsal Devlet" anlayışının özü budur... Milletten ayrı olarak yukardan aşağıya doğru fetihler yoluyla örgütlenerek ortaya çıkan "Devletin" özü budur. Doğası-varoluşu gereği milletten ayrı olarak, onun üstünde bir güç olarak ortaya çıkan bu instanzı onunla bütünleştirme çabalarının özü de budur...

http://www.aktolga.de/t5.pdf

Ötekiler-İttihatçılar, Kemalistler- sadece "Devlet biziz" diyorlardı. "Devleti milletten kurtarma" faaliyetleri olan bütün o darbelerin anlamı bu idi. Şimdikiler ise, aynı Devlete sahip çıkarak onu "milletle bütünleştirme" yoluyla kurtarma sevdasındalar... Böyle bir anlayışın içine Devleti modern kapitalist Türkiye'nin üretim ilişkilerine göre yeniden yapılandırmayı hedef alan yeni bir anayasa düşüncesi sığar mı?...

http://www.aktolga.de/m50.pdf