• 22.03.2016 00:00
  • (2932)

 VAROLUŞUN GENEL İZAFİYET TEORİSİ-HERŞEYİN TEORİSİ VE TASAVVUF...

İÇİNDEKİLER

BİLİMDE DE DEVRİM!...1

DİN NEDİR, İDEALİZM VE MATERYALİZM NASIL ORTAYA ÇIKIYORLAR?...4

LA İLAHE İLLALLAH... HAK’KIN DİYALEKTİĞİ!..7

PEKİ YA “ATEİZM”?...9

YA ŞÜKÜR NEDİR, ŞÜKÜRÜN DİYALEKTİĞİ!...11

PEKİ “SABIR”, O NEDİR?...11

“HAKLI OLMANIN” ANLAMI...12

HER İŞİ ALLAH’IN ADIYLA BİTİRMEK NEDİR, NEDEN HERŞEY HER AN KENDİNCE BİR NAMAZ VE DUA HALİNDEDİR.. 14

-Daha önce yayınlanan bir çalışmamı  gözden geçirerek genişletip yeniden yayınladım. Bu makale onun bir özeti:   “NAMAZ’IN  DUA’NIN VE HER İŞE  „BİSMİLLAH“ DİYEREK BAŞLAMANIN DİYALEKTİĞİ, VAROLUŞUN GENEL İZAFİYET TEORİSİ-HERŞEYİN TEORİSİ VE TASAVVUF”...

-BU EVRENDE VAROLAN HERŞEY-HER VARLIK, HER AN KENDİNCE BİR   NAMAZ VE DUA  HALİNDEDİR!  İNSANIN   GÖREVİ   BU  HALİ  BİLİNCE  ÇIKARARAK,  DOĞA’NIN BİLGİSİNİ  ÜRETMEKTİR!... http://www.aktolga.de/m37.pdf

BİLİMDE DE DEVRİM!...

Kendi koştuğun kulvarı da birlikte yaratma zorunluluğu işi değişik bir mecraya döküyor! Söylermisiniz bana, ben  kendimi nasıl ifade edeceğim, bir yanda, bütün çeşitleriyle materyalizm, onun  “kendinde şey”, ya da, “objektif mutlak gerçeklik” anlayışları; bu anlayışları  temel alan, patates çuvalı örneği  bir evren tasavvuru, diğer yanda ise, evrensel oluşumu metafizik bir “idee”ye bağlayarak açıklamaya çalışan idealizm ve çeşitleri! Buna bağlı olarak da tabi, kendini ideolojik anlamda  “ateist”, ya da “dinci” olarak ifade eden dünya gürüşleri!... Bunların  ikisi de insanlık macerasının belirli bir konağına (sınıflı toplumlar konağına) denk düşüyor bana göre. Ve ikisi de bilgi toplumuna (modern sınıfsız topluma) giden yolda 21.yy’ın gerçeğiyle bağdaşmıyor artık; ikisi de çok ilkel kalıyorlar!... 

Bunun da ötesinde, iş artık öyle bir yere geldi dayandı ki, sadece toplumsal düzeyde siyaset alanında  değil, bilimsel düzeyde de her türlü gelişmenin, ilerlemenin önünde  ayak bağı haline geldi bu dünya görüşleri. Çünkü, doğa bilimleriyle uğraşan o “biliminsanları” da son tahlilde sınıflı toplumun insanları, yani onların beyinleri-bilinçleri de insanlığın bugün bulunduğu konaktan bağımsız değil. Bu nedenle, 21.yy da bilgi toplumuna giden yolda, siyasi anlamda bütün o dünya görüşlerinde olduğu kadar bilimde de devrim gerekiyor!... Bütün o “bilimsel bakış açılarının” da pozitivizmle maskelenmiş materyalist-idealist dogmalardan temizlenmesi gerekiyor!...

Alın bir Kuantum fiziğini!... Bohr-Heisenberg devrimlerini!... Newton fiziğine, klasik fiziğe göre bir devrim onların vardığı sonuçlar; ama sonra iş geliyor, çağın-dönemin o ideolojik-felsefi temellerine takılıp kalıyor!... Bir yanda, Einstein gibi, varılan noktayı-ortaya çıkan sonuçları materyalist bakış açısına göre açıklamaya çalışanlar, diğer yanda ise, Bohr-Heisenberg’in ve Kuantum fiziğinin “Kopenhag yorumcularının”  ucu sübjektif idealizme varan anlayışları!... Çağa damgasını vuran bütün o biliminsanları adeta ikiye ayrılıyorlar o dönemde, ve doksan yıldır da halâ aynı şeyleri tartış babam tartış, aynı yerde dönüp duruyor onların takipçileri!...

Bakmayın siz bugün “bilimsel teknolojik devrim” falan dediğimize. Bugün yenilen o üzümler halâ o zaman-geçen yüzyılın başlarında- dikilen bağlardan geliyor! Yani, o zamandan bu yana pek fazla yeni bir şey yok ortada (tabi o “Tanrı Parçacığı”-ve şimdi de “gravitasyonal dalgalar” saçmalığını saymazsak! Sahi ne oldu o Higgs Bozonu ve kütle meselesine getirilen yeni açıklama (!), hani  bu nedenle Nobel ödülü bile vermişlerdi  ya!! Ben size söyleyeyim, eğer gerçekten böyle bir buluş ve kütle anlayışına getirilen böylesine radikal yeni bir açıklama  olsaydı ortada şimdiye kadar bütün fizik kitaplarının değişmesi gerekirdi!!... Tahsisatları kesilen materyalist “biliminsanları” yeni bir icat yaptıklarını ilan ederek(!)  iş koşullarını yeniden yaratmış oldular o kadar!!...)   

Bu arada hiç kimsenin aklına “kardeşim belki de hata bakış açılarımızdadır, koordinat sisteminin merkezini oturttuğumuz yerdedir” demek gelmiyor nedense!...

E, ne olacak şimdi, ben nasıl ifade edeceğim kendimi; materyalizmin de idealizmin de kulvarları... bunların ikisi de- dar geliyor bana, mecbur muyum ben bir tarafa dahil olmaya! Bana diyorlar ki, mecbursun, yoksa seni yok sayarız ve bütün o yazdıklarını da bu durumda kimse okumaz!!... Bu durumda kaybeden sanki ben olurmuşum gibi!!...

Çok ilginç birşey gerçekten! Birgün birisi çıkıyor önünüze ve size diyor ki, “alın işte size, arayıp durduğunuz o Herşeyin Teorisi  („Sistem Teorisi’nin Esasları-Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi-Herşeyin Teorisi“, http://www.aktolga.de/t4.pdf) “Kaf Dağı’nın ardına gizlenmiş olan,  evrendeki bütün o kilitli kapıları açmaya yarayan sihirli anahtar budur”! 

Ne yapardınız bu durumda? Durun, ben size söyleyeyim! Bu durumda ilk yapacağınız şey, hemen,  kısa vadeli olarak böyle birşey bana ne kazandırır, ya da beden ne götürür hesabı olacaktır! Ki, bunu da belirleyen, günlük hayatınızı kuşatan koşullardan, o atmosferden başka birşey olamaz!...”Biliminsanı” da olsanız, mahalledeki bakkal da olsanız, durduğunuz yere göre oluşacak “bakış açınızla” varacağınız sonuçlardır sizi yönlendirecek olan!...

Peki, ya ayağınızın altındaki o zemin sürekli kayarak değişiyorsa, o zaman ne yapacaksınız! Öyle ya, 21.yy’da bilgi toplumuna doğru giden süreç o kadar hızlandı ki, bugün, bırakınız bir yere tutunarak orayı referans almayı, artık ayakta durmak bile zorlaştı!  Bu yüzden, bir çok kişinin yukardaki soruyla karşılaştığı zaman göstereceği ilk reaksiyon, “acaba bu kafayı mı yemiş” diyerekten “bir bu eksikti” hesabı,  yüzünüze öyle baka kalmak olacaktır!

Devam ediyoruz!

Hani,  “insanla birlikte doğa kendi bilincine varıyor” diyoruz ya, “Herşeyin Teorisi’nden”- “varoluşun sırrından” bahsettiğiniz an, burada kendiliğinden ortaya çıkan bir sonuç var. Doğa, ya da evrensel varoluş dediğimiz oluşum kendi içinde öyle bir sırrı-varoluş sırrını-gizliyor ki, bu sır, evrim süreciyle birlikte insanda kendini açığa vurmaya başlıyor!...

Tamam, bu bir süreç, insanlık durumunun her aşamasında biraz daha kendini açığa vuran bir süreç. İnsan, her aşamada,  bu sırra ne kadar vakıf hale geldiyse o dönemin terminolojisiyle onu dile getiriyor. İnsan olarak varoluşun daha o ilk anından itibaren bütün o dinlerin falan yapmaya çalıştıkları hep bu. Yani öyle hemen birden ortaya çıkmıyor bu sır!... Çünkü, onun “ortaya çıkması” demek,  bir yerde insanın varoluş gerekçesinin de ortadan kalkması demek!  Madem ki insan “doğanın kendi bilincine varması” oluyor, bu durumda,  bu iş başarıldığı an,  artık   “Kaf Dağı’nın ardında saklı olan o sır” da  ele geçirilmiş oluyor ki, bundan sonra artık, o “varlığa”,  bizim hala bildiğimiz anlamda “insan” dememiz doğru olmaz!  Çünkü  artık o yarı biyolojik, yarı computer “bilinçli bir doğa” olmuştur!...

Ha, deminden beri hep bir “Kaf Dağından”, ve “onun ardına gizlenmiş olan” “sır”dan bahsediyoruz! Sahi nerededir gerçekte o “Dağ” ve o “sır”? Google’un dünya haritasında bile yeri olmayan bir “dağı” nasıl bulacak ki insanlar? Bu konuya az sonra tekrar döneceğiz ama ben size şimdiden ipucu vereyim: o “Dağ”  sizin nefsinizdir! Ya “sır”mı dediniz? Boşuna demiyor atalarımız “nefsini bilen Rabbini bilir” diye! İşte “sır” da o zaman açığa çıkıyor!... Peki, nefsini bilince nası Rabbini bilmiş oluyor insan, nerede o “Rab”, nefs dediğimiz nöronal etkinlik nasıl örtüyor-gizliyor  Rabbi?

İnsan da  bir sistem mi; ve her sistem gibi o da  kendi içindeki sistem merkezinde bulunan sıfır noktasında temsil olunmuyor mu; alın işte size, “benden içeri olan o ben”in “sırrı” da budur”!... Hani o “öküz nerde, dağa kaçtı, dağ nerde, yandı bitti kül oldu” ata sözü var ya, işte aynen öyle!...

Şimdi tekrar tasavvufun diline dönerek bütün bu açıklamaları bir de onun diliyle ifade etmeye çalışacağız...  ama önce bir kere daha modern bilimle tasavvuf arasındaki ontolojik ilişkinin altını çizelim:

Sistem Bilimi’ne göre ( http://www.aktolga.de/t4.pdf ) her sistem, kendi içindeki  bilginin maddi bir gerçeklik olarak ortaya çıktığı  belirli bir denge durumudur demiştik. Ama  ilk varoluş “anında”[1] o henüz daha  belirli bir bilgiyi temsil eden potansiyel bir gerçeklik olarak anlaşılmalıdır! Onun izafi objektif bir gerçeklik haline gelişi bu “an”dan itibaren başlayan çevreyle etkileşme süreci içinde gerçekleşir. Bu nedenle, çevreyle etkileşmenin de başladığı o ilk oluşum “anının” gerçekliğini, A ve B gibi,  birbirlerini yaratarak, birbirlerine göre var olan  iki unsurun  varoluş zemini olarak   ifade etmiştdik. A ve B,  objektif-izafi gerçeklikler olarak bu zemin üzerinde etkileşirken varoluyorlardı. Bu zemin, bundan sonra artık, hem  A ve B’nin etkileşerek birbirlerini yarattıkları, ama hem de, aynı zamanda, sistemin kendi içinde -ana rahminde- kendi diyalektik inkarı olarak yeni bir sistemi yaratacağı  (zıtların birlikte varlığı ve mücadelesi)  esas zemin olacaktır.

İşte, zıtların birliğinin ve mücadelesinin gerçekleştiği bu zeminedir ki, biz belirli bir “denge durumu” diyoruz. Denge, yani iki  karşıt kutbun birbirleri üzerine olan  etkilerinin eşit-sıfır olduğu izafi bir durum. İzafi, çünkü maddi bir gerçeklik olarak sıfır-denge halinin temsili diye birşey söz konusu olamaz. Sıfır yokluğu-potansiyel bir gerçekliği- temsil eder. Ama, birbirine göre izafi objektif bir gerçeklik olarak var olmayı açıklayabilmek için  ondan yola çıkmak gerekir. Çünkü, her durumda, bir şey’in uzay zaman içindeki varlığını ifade edebilmek için kullandığınız koordinat sisteminizin merkezidir o. Evet, uzay-zaman içinde belirli bir objektif gerçekliğe denk düşen  böyle bir “nokta” yoktur; ama onun “varlığı” da işte bu “yokluğuyla” anlam kazanıyor! Bütün varlıklar onun (sıfır noktasının) bu “yokluğuyla”-“olmayan varlığıyla”- birlikte, ona göre anlam kazanıyorlar. Şöyle düşünelim:

                   

Şekilde (a) ve (b),  başka-farklı süreçlerin ürünleri olarak,  bu süreçlerin içinde varolarak  gerçekleşmiş olsunlar. Bu durumda,  bunların arasında hiçbir ilişki olmadığı için bunlar (yani a ve b) birbirlerine göre henüz daha  potansiyel gerçeklik durumundadırlar. Bunlar, yani a ve b,  ne zamanki bir araya gelirler ve karşılıklı olarak ilişki içine girerler, ancak o zaman,  sıfır noktasında temsil edilen belirli bir sistem içinde A ve B olarak birbirlerini yaratarak, biribirlerine göre izafi objektif gerçeklikler haline gelirler. 

İşte, (varlığı  sistem merkezindeki  sıfır noktasında temsil edilen) belirli bir sistemin içinde birbirini yaratarak birbirine göre izafi objektif gerçeklikler olarak varolma anlayışını temel alan modern sistem bilimiyle, varolmak anlayışı   “bir ben vardır bende benden içeri” olan tasavvufun arasındaki ilişkinin özü budur... Dikkat ederseniz tasavvufun dinsel bir terminolojiyle ifade ettiği ontolojik zemin modern bilimin  sistem zeminiyle aynıdır... Birisi,  “sistem merkezini” “sıfır noktası” olarak ifade ederken, diğeri, benden içeri olan “ben”, yani Tanrı-Allah olarak ifade ediyor... Daha başka bir deyişle, tasavvufun “kendi içimizde” olarak ifade ettiği  “Allah” organizmayı bir sistem olarak düşündüğümüz zaman sistem merkezinde bulunan sıfır noktasını temsil eden instanz olarak karşımıza çıkıyor. “Ne yerde, ne gökte, her yerde her zaman varolan”, kendi içimizdeki “benden içeri olan ben” olan Tanrı anlayışının özü budur... Eğer bu evrende yer alan bütün varlıklar kendi içinde bir sistemse ve bütün sistemler de sistem merkezindeki  sıfır noktasında temsil ediliyorlarsa, o zaman bu evrende ondan, sıfır noktasında temsil edilen Tanrıdan gayrı başka birşey yoktur. Bütün diğer varlıklar belirli bir sistemin içinde  ona göre, ondan yola çıkılarak varolan izafi gerçekliklerdir o kadar...

DİN NEDİR, İDEALİZM VE MATERYALİZM NASIL ORTAYA ÇIKIYORLAR?...

Din ve dinsel inanca gelince; dinlerin ve dinsel inançların varlığı  insanın varoluşu kadar eskidir. Çünkü din, insanlık durumu ortaya çıkarken (hayvanlık durumundan insanlık durumuna geçilirken) arada  oluşan o sıfır “noktasına” insanların   metafizik bir “varlık” atfetmelerinin ürünüdür.

Yukardaki şekle dönersek, insan (A), insan olarak varolmaya başladığı “an”, çevreyle (B)-doğayla- sanki ondan ayrı bir varlıkmış gibi  ilişkiye-etkileşmeye başlamış oluyor ve buna bağlı olarak da-bu ilişkinin sonucu olarak- izafi-objektif bir varlığa sahip oluyor. İnsanın insan olarak varolmaya başladığı o “an”, bilişsel mekanizmanın  çalışmaya başladığı an da olduğundan (dinlerde bu an “cennetten kovulma” anı olarak ifade edilir), insan ilk kez o  andan itibaren “ben” demeye başlar. Bu nedenle o  an, “yabancılaşmanın” başladığı, onun-yani insanın- kendini doğadan ayrı olarak hissetmeye-düşünmeye başladığı an olur.  İşte tam bu “an”dan, ya da bu “noktadan” itibaren, insanın bu izafi “varlığını” ifade edebileceği bir koordinat sistemine ihtiyacı olur. Ki bu da ancak, insan-doğa sisteminin sistem merkezini- burada oluşan sıfır noktasını temel alan bir  koordinat sistemi olabilirdi. Çevrede bulunan bütün diğer varlıkların, bu arada insanın  kendi varlığının da içinde tanımlanabileceği bir koordinat sistemidir bu.

 

                                                          

 

İnsanların,  insan-doğa sisteminin sistem merkezinde oluşan sıfır noktasına, yani “Tanrıya” maddi bir varlık izafe edilemeyeceği düşüncesine gelmeleri için tek tanrılı dinlerin ortaya çıkmasını beklemek gerekecektir. Bu noktaya gelene kadar binlerce yıl  insanlar Tanrıyı ona maddi bir varlık (Totem-put) izafe ederek sembolize etmişlerdir. 

Tanrı’nın, yani sıfır halinin kendisi de her varlıkla birlikte gerçekleşen izafi bir oluşumdur, bu yüzden onun  “varlığına” diğer varlıklar gibi izafi de olsa objektif-maddi bir gerçeklik atfetmek mümkün değildir. Yani, varlıkların sistem merkezinde oluşan sıfır halinin dışında maddi bir gerçeklikle temsil olunan “kendinde şey” bir sıfır-Tanrı yoktur!!... Böyle birşey ona-Tanrı’ya “şirk koşmak” olurdu!... Ama insanın, insan olarak evrimi sürecinin başlarında  bunu kavraması mümkün olamaz. O dönemde önemli olan, “cennetten kovulan” insanların içinde kendi varlıklarını tanımlayabilecekleri bir koordinat sistemi ihtiyacıdır o kadar. Yani insanların o andan itibarek, kendi varlıklarının bilincine varabilmeleri  için,  kendileri için önemli olan bir şeyi sembol  kabul ederek bir Tanrı-rererans noktası- yaratmaları gerekiyordu.  Çünkü birşeyin (insanın da) varlığının anlam kazanabilmesi için, onun  uzay-zaman içinde gerçekleşen bu varlığının tanımlanabileceği belirli bir referans-koordinat sistemine ihtiyaç vardır. 

Aradaki sınır çok ince değil mi! Evet, sıfır noktasının bilimsel gerçekliğiyle, onun metafizik yorumu arasındaki sınır çok incedir! Nerden bilecekti-nasıl ayırdedecekti insanlar o zaman  bunu! Daha hala bugün bile çıkılabilmiş değil işin içinden!...

İdealizm ve materyalizm gözümüzdeki ideolojik gözlüklerdir!...

Şöyle düşünelim: Bu evrende herşey (nesne-obje) kendi içinde bir sistem mi? Evet! Her sistem de sistem merkezindeki sıfır noktasında temsil edilmiyor mu? Evet! O halde buradan kolayca,  „bu evrende sıfır noktasından başka hiçbir şey yoktur (“bu evrende Tanrıdan gayrı birşey yoktur”), herşey o’nun farklı görünümleridir” sonucunu da çıkarabilirsiniz!  İşte tam bu noktada, din ve idealist felsefe, bu evrensel varoluş  problemini  sıfıra metafizik bir “idee”- varlık atfederek çözmeye çalışırlar (yani, sanki “Tanrı” diye varlıkların dışında bir “idee-varlık”, bir hayalet-varlık olarak bir yerlerde oturan ayrıca birşey varmış gibi)! Çünkü, evrensel oluşumun alt yapısını insana özgü üretici bir mühendislik faaliyetiyle kıyaslayarak  mekanik bir olay olarak kavramaya kalktığınız zaman  mecbur kalıyorsunuz buna...

Ama, bakış açısı mekanik kaldığı sürece, madalyonun tersinden-materyalizm cephesinden- baksanız da farketmiyor!... “Şu elimde tuttuğum nesne bir kalem midir? Evet! Bu da kitap, sandalye, dolap, ayna vs. bunlar “objektif gerçeklikler”- “kendinde şey” olarak var olan varlıklardır; ve esas olan da budur” der çıkarsınız işin içinden! Alın işte size, bütün çeşitleriyle  materyalist dünya görüşü de bu! Olayı bu şekilde ele aldığınız zaman sistem gerçekliğine  falan yer kalmıyor artık ortada... Bu zeminde ele alınan “sistem” anlayışı (Newton’un sistem anlayışı) tamamen bir patates çuvalına benzer... Her biri kendinde şey olan, yani varolmak için birbirleriyle ilişki-etkileşme içinde olmaya ihtiyacı olmayan nesnelerin daha sonra bir araya gelip etkileşerek meydana getirdikleri bütündür o... Böyle bir sistem anlayışı içine monte edilebilecek “sıfır” ise iki mekanik-karşıt kuvvetin birbirini dengeleme hali olarak düşünülebilir.  Dikkat ederseniz bu durumda çevreyle etkileşim içinde varolan ve kendini üreten bir instanz anlamında bir sistem yoktur artık ortada. Söz konusu olan her biri kendinde şey olan nesnelerin mekanik birliğinden ibarettir. Mesela bir elektrik süpürgesi, veya başka her hangi bir makine gibi... Bir makine de birçok parçanın bir araya getirilerek monte edilmesiyle oluşan bir sistem değil mi... İşte mekanik-materyalist dünyanın varluş-sistem anlayışı budur. Ki, bu duruş “ateizm” olarak ifade edilen “Tanrıtanımazlığın” da özüdür... Yani, ya “kendinde şey” bir “idee”, ya da gene “kendinde şey” bir “madde” anlayışı-inancı, beğen beğendiğini!... Olay budur!...

İdealizm ve materyalizm.. Bunlar, gerçeği, varoluşun  sistem zemininde anlam kazanan izafiliği gerçeğini görmemizi engelleyen gözümüzdeki  ideolojik  gözlüklerdir! Ama bunlar olmadan da olmazdı! Çünkü, insan adı verilen kurtçuk,  her aşamada ancak kendi ördüğü bu türden kozaların içinde gelişerek bu günlere gelebildi!..

Görüyorsunuz, bütün mesele evrensel oluşumun özünü oluşturan sistem gerçekliğinin kavranılabilmesinde yatıyor. Her durumda, sistem merkezini temsil eden bir sıfır noktasının gerçekliğini kavrayabilmekte yatıyor...

Peki, nedir bu sıfır noktasının „maddi bir gerçekliğe tekabül etmeyen“ varlığı mı diyorsunuz?  İdealizmin ve bütün dinsel ideolojilerin iddia ettikleri gibi, maddi gerçekliğin ötesinde metafizik bir varlık olarak bir „idee“midir burada söz konusu olan? Yani bu evren, herşeyin özünü-ruhunu  oluşturan bir „idee“-ruh (bilgi) , ve onun “yarattığı” bir vücuttan mı ibarettir. Evrensel varoluş denilen şey, “madde” ve onu “yaratan”  “idee”den meydana gelen    düal bir oluşum mudur? İşte insanlığı daha o ilk varoluş anından itibaren uğraştıran soru!...

Gelin isterseniz bu mantık zincirini tamamlayalım: Sıfıra, „idee“, “bilgi”, ya da „ruh“ adı altında, „maddi olmayan“, ama ne olduğu da belli olmayan bir varlık (ama maddeden ayrı olarak var olan metafizik bir varlık)  izafe ettiğiniz zaman, bu, “Tanrı” fikrinin esasını oluşturan, herşeyi yaratan bir “fikir-varlık” olarak karşımıza çıkıyor. Ama öte yandan,  “hayır, böyle birşey söz konusu olamaz, esas olan maddi gerçekliktir” diyerek idealizmin karşısında materyalizmin cephesinde yer aldığınız zaman da  sonuç gene değişmiyor; bu sefer de, gene  “kendinde şey” olarak varolan mutlak bir “madde” anlayışına takılıp kalıyorsunuz! Yani, her iki durumda da, esas olan, “kendinde şey” olarak varolan “mutlak bir gerçeklik”, bir “yaratıcı” anlayışıdır. Biri “idee”, ya da “ruh” diyor buna,  diğeri de “kendinde şey”-yani kendi yaratıcısı da olan- “madde”! Yüz yıllardır tartışılan, ve halâ da içinden “çıkılamayan” sınıflı toplumun çıkmaz sokağıdır bu!...

            

 

Peki sorun nerede? Sorun, „maddi gerçekliğin“ mutlak olmadığını, her durumda, bir sistem gerçekliğine bağlı olarak izafi olduğunu  kavrayabilmekte  yatıyor. Yani, belirli bir A-B sisteminin içinde birbirlerine göre gerçekleşen A ve B,  başka nesnelerle etkileşmeler içinde  oluşan başka sistemlerin-ilişkilerin içinde artık aynı A ve B olarak kalmazlar!... Çünkü, A ve B diye öyle her türlü ilişkiden bağımsız mutlak gerçeklikler yoktur. Bu kadar basit! Ama işte bu kadar basit olan bir gerçeği kavrayabilmenin yolu da  sıfır noktasının diyalektiğini kavrayabilmekten geçiyor.

İnsanlar, toplumsal-tarihsel gelişme sürecinin her aşamasında kendilerine göre bir Tanrı-din anlayışı yaratmışlardır. Dikkat ediniz, bunların hepsinin de  özünü, esasını, belirli bir denge durumunu yaratabilmek-tanımlayabilmek için  konulan kurallar oluşturur. Merkezde oturan bir kural-yasak koyucu vardır ve nelerin yapılacağına, ya da yapılamayacağına o karar verir. Bu bir ihtiyaçtır. Yeni bir durumun-varoluş halinin- tanımlanabilmesi için bir zorunluluktur. “O”nun uygun bulduğu şeyler iyidir, yasakladığı şeyler de “kötü”. Nedir bütün bunların anlamı? Belirli bir düzenin-dengenin-uyumun-ahengin yaratılmasıdır. Peki , ne için gerekiyor bütün bunlar?. İnsanlar, çevreyle etkileşme sürecinde kendi varlıklarını üretirlerken, bunu her aşamanın somut koşulları içinde oluşan bir platform (zıtların birliğinin oluşturduğu bir platform) üzerinde yerine getirebiliyorlar. İşte Tanrı-din kavramı da, her aşamanın somut koşullarına göre oluşması gereken bu dengenin-platformun kurallarının belirlendiği referans sistemi oluyor. Şunları şunları yapar, şunları yapmazsan denge bozulmaz (yani sıfır halinin içinde kalınır) insanlar mutluluk içinde yaşarlar  anlayışıdır bu.

Bir durumdan başka bir duruma geçilirken , eski dengenin (sıfır halinin) bozulduğu, ama henüz yeni bir dengenin (yeni bir sıfır halinin) de oluşmadığı dönemlerde ortaya çıkar bu türden düşünceler. Amaç  daima, yeni bir denge durumuna ulaşabilmektir;  ama, ulaştıktan sonra da iş bitmez, bu sefer de mevcut dengeyi  koruyabilmek için gerekli    kurum ve kurallar ön plana çıkar.  “Bu kuralları koyan ise”, denge halini, yani  merkezdeki sıfır noktasını temsil eden “Tanrıdır”!

“Denge” nedir peki?... “Tanrı” neresinde bu dengenin?...

Dengeyle neyin kastedildiğine gelince, özünde bu aynen Newton’un İkinci Kuvvet Yasasında olduğu gibidir: Ka=Kb , ya da,  Ka-Kb=0 (buradaki Ka ve Kb, birbirlerinin üzerine etkide bulunan iki karşıt kuvveti ifade ediyor). Tanrı ise, buradaki “0” oluyor. Yani, A ve B den kaynaklanan birbirine eşit iki karşıt kuvvet, birbirleri üzerine  etkide bulunurlarsa, bunlar arasındaki denge-adalet-eşitlik bozulmaz, mevcut durum muzafaza edilir demektir bu! A’ ya ve B’ ye  diyor ki Tanrı (yani sıfır), bakın, bu işin, yani dengeyi koruma işinin kuralı budur, adaletli olmak budur! Bu kuralı koyan da merkezde oturan „0“ olarak „ben’im”! “Benim dünyamda A ile B arasında ilâhi bir denge hüküm sürer, eşitlik hiç bozulmaz”!...

Örneğin bir atomda belirli bir kuantum seviyesindeki durum budur... Elektronların ve çekirdeğin birbirleri üzerine etkileri sistem merkezinde sıfır noktasında belirli bir denge durumunun oluşmasına neden olmaktadır. Yalnız burada hemen bir noktanın altını çizelim. Yukarda Newton’un İkinci Kuvvet Yasasını örnek gösterdik. Bu tabi mekanik bir örnek bu anlamda da  bir metafor! Gerçekte, doğal sistemlerde-doğal denge durumlarında- ise durum  farklıdır!...  Örneğin atom belirli bir kuantum seviyesinde denge halinde iken A ve B öyle (Newton mekaniğinde olduğu gibi) her an enerji harcayarak birbirlerini bir K kuvvetiyle etkilemezler!... Bu durumda söz konusu olan, potansiyel kuvvetler arasındaki  eşitlikten kaynaklanan bir denge halidir... Öyle ki, A ve B her an görünmez bir zincirle birbirlerine bağlı gibidirler... Bunlar, aradaki zinciri zorlayarak kaçma teşebbüsünde bulunmadıkları sürece zincirin hiç farkına varmadan serbestçe hareket ederler. Ne zamanki  bir kaçma teşebbüsü olur ve zincir zorlanır, işte o zaman arada gerçek anlamda bir kuvvetin varlığı da ortaya çıkar!...

                                                 

LA İLAHE İLLALLAH... HAK’KIN DİYALEKTİĞİ!..

Şeyh  Bedreddin şöyle diyor „Varidat“ında: „Bütün evrenler bir zerrede vardır”.. “Bu gerçek ne kadar bilinir, bütünün her insanda bulunduğu ne kadar anlaşılırsa (bu gizlilik ne denli aydınlanırsa),  ‘Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim ve beni  bilsinler diye insanlarıyarattım’ sözünün gizemi de o oranda aydınlanır. Ancak, bilen de, anlayan da (yaradan  ve yaradılan da) gene onun kendisidir (Tanrıdır), başkasıdeğil (“Vahdeti vücud”).Tanrıbütün niteliklerden sıyrılmıştır, ama o, aynızamanda bütün nesnelerle nitelenmiştir de. Bu evrende herşeyin özü o dur, ondan gayrıbirşey yoktur”.[2]

Ne diyor Şeyh Bedreddin burada:

1-“Bütün bir evren tek bir zerrede vardır”.(Bütün evren tek bir atomun içinde vardır anlamına gelir bu)

2-“Tanrı insanı,nefsini-kendini-bilerek Rabbini bilsin diye yaratmıştır”.

3-“Ancak, yaradan da yaradılan da-bilen de anlayan da- bir ve aynışeydir”. Yani, yaradan ve yaradılan diye birbirinden ayrıiki varlık söz konusu değildir. Her şey-her nesne, her sistem-  Tanrı’nın izafi bir gerçekleşme halinden ibarettir. Yani her şey özünde-sistem merkezinde temsil edildiği sıfır noktasında- Tanrıdır. (Tanrıbütün niteliklerden sıyrılmıştır, ama o aynı zamanda bütün nesnelerle nitelenmiştir. Bu evrende her şeyin özü o dur (her şey sistem merkezindeki sıfır noktasında temsil olunur), ondan gayrı (sıfırdan gayrı) birşey yoktur)...

Böyle diyor Şeyh Bedreddin. Ama, sadece Şeyh Bedreddi mi  diyor bütün bunları? Muhyiddin’i Arabi’den  Ahmet Yesevi’ye, Hacı Bektaş’tan Yunus Emre’ye  kadar bütün o tasavvuf erlerinin söylediklerinin özü de  hep aynıdır.

Şimdi bir de şu sözlere kulak verelim http://www.aktolga.de/t4.pdf   : “Bu evrende varolan her şey kendi içinde sistem merkezindeki sıfır noktasında temsil edilen  (A ve B gibi  iki temel parçadan oluşan) bir A-B sistemi  iken (buradaki A ve B,  rasgele sembolik ifadelerdir), aynıanda, gene sistem merkezinde temsil olunan varlığıyla,  bir başka A-B sisteminin içinde izafi bir gerçeklik olarak C ya da D şeklinde  yer alır,  var olur. Bu nedenle; madem ki  her şey son tahlilde kendi içinde varlığı  sistem merkezindeki sıfır noktasında  temsil olunan bir sistemdir, bu durumda evrende o sıfırdan gayrı hiçbir şey yoktur... Şeyler, her durumda  sıfır noktasında temsil olunan belirli bir sistemin içinde gerçekleşen izafi oluşumlardır...”

Peki,  Yunus’un “benden içeri olan o ben”inin anlamı da  bundan ibaret değil midir?...

İşte, ilkel komünal toplum bilgini atalarımızdan bize kalan bilgi temeli mirasın sınıflılık süreci içinde gerçekleşen birey eksenli kendini ve doğayı bilme  süreciyle-bilgi temeliyle- etkileşmesi sonucunda ortaya çıkan modern komünal toplum biliminin-bilincinin özü, esası-bilgi temeli  bundan ibarettir!...

Yani, ne öyle  varlığı “kendinde şey” olan bir Ahmet, Hasan ya da atom veya güneş sistemi gibi  “kendinde şey”-“objektif mutlak gerçeklikler” vardır, ne de bunları yaratan doğa üstü metafizik bir “idee”!... Herşey, kendi içinde bir A-B sistemi olarak sistem merkezinde bulunan sıfır noktasında (Tanrı, Hak)  gerçekleşirken,  aynı anda, bir başka dış unsurla ilişki-etkileşme esnasında kendi nefsiyle (gene sistem merkezindeki sıfır noktasında) izafi bir gerçeklik olarak da  varolur, bilinir. Dikkat edin, iç diyalog açısından sistem merkezi olarak ifade edilen sıfır noktası, aynı anda, bir dış  unsurla etkileşmeye bağlı olarak sistemin kendi nefsiyle  gerçekleştiği nokta oluyor! “Ben”, “benden içeri olan beni” kendi içinde barındıran izafi bir gerçeklik olarak vücud buluyor!...

İşte size o “Kaf Dağı”, işte onun ardında bir canavarın (nefsin) koruması altında bulunan “nadide çiçek” (Hak-Tanrı)!...

İşte, modern sistem biliminin olduğu kadar atalarımızdan bize miras kalan bütün o tasavvuf bilincinin de özü-esası!...

 

 

Bu tablo içinde Hak, yani Tanrı-Allah nerede peki?

Hak, her durumda, o sıfır denge halinde-noktasındadır demiştik. O sıfır ise her yerde! Yani belirli bir yeri yok!... Sıfırı uzay-zaman içinde maddi bir gerçeklikle temsil edebilir misiniz!! “Her yerde hazır ve nazır olan” o!  Atalarımız boşuna “onun varlığı yokluğundadır” dememişler!...

İşte, “ne yerdedir, ne gökte, ne adı vardır, ne tadı, ne rengi” denilen şeyin- Tanrı’nın- özü bu evrensel sistem gerçekliğinden ibarettir!...

PEKİ YA “ATEİZM”?... 

Aman dikkat! Şimdi bazıları hemen diyecekler ki, “aha işte bak, sen de sıfır noktasından-yani yokluktan- bahsediyorsun bunun adı Tanrıtanımazlıktır- ateizmdir”! 

Halbuki alâkası yok! “Ateizmin”, yani “Tanrıtanımazlığın” özünde materyalizm yatar,  materyalizmin “kendinde şey” madde-varoluş anlayışı yatar; varolmak için başka nesnelere ihtiyaç duymayan “objektif-mutlak gerçeklik” anlayışı yatar. Ateistler, idealizme, onun  idee-Tanrı, din  anlayışına karşı çıkarlarken kendilerinin de yeni bir din yarattıklarının farkında bile olmazlar!  “Bilim”, ya da “kendinde şey-madde” dini!  Onlar, bilimi pozitivist felsefeye göre yorumlayarak “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” anlayışıyla  bir din haline getirirlerken, bunun da altında,  günlük hayatın mekanik akışı içinde şekillenen   sübjektif idealist bir “objektif-mutlak gerçeklik”-“kendinde şey” madde anlayışı yatar!...

Bilimsel temellerini Newton fiziğinde bulan ateizm  kuantum fiziğinin ve sistem biliminin  ortaya çıkışıyla birlikte aslında çoktan tarihin çöp sepetine atılmış bir dünya görüşüdür.  Çünkü, örneğin bir kuantum fiziğiyle-onun madde, varoluş anlayışıyla- ateizmi bir arada düşünmek mümkün değildir! Ama tabi, kafasındaki ideolojik şablomları atabilenler farkedebiliyor bunu. Yoksa atış serbest!... Hele hele Türkiye’deki gibi dinin siyasetin içinde olduğu bir ülkede, sınıfsal güdülerle, sınıf mücadelesi içindeki pozisyonunu muhafaza edebilmek için ateist olmak gerektiğine inanmış olan  bütün o pozitivist-Devletçi-jöntürk-jönkürt-“solcu” ideolojilerin tükenmişliklerini görünce insan bunu daha iyi anlıyor!...

Ama, yukardaki görüşlerin idealizmin o klasik idee-Tanrı anlayışıyla da alâkası yoktur! Çünkü, bütün o idealist-dinci ideolojiler de hem derler ki, “bu evrende Allahtan gayrı birşey yoktur”, ama hem de, “onu”, yani Tanrıyı varolan maddi gerçekliklerin dışında başka yerlerde ararlar!... Onlara göre o, yani Tanrı “yaratandır”, varlıklar ise “yaratılanlar”! İşte, bütün idealist dünya görüşlerinin altında bu “yaratan-yaratılan” ikiliği yatar... 

Aslında ne kadar ilginç, idealizmle materyalizm arasındaki o ideolojik  perdeyi kaldırıverin  “kendinde şey” “yaratılmış” varlıklardan başka birşey kalmaz ortada! Biri der ki, “şeylerin bir yaratıcıya ihtiyacı yoktur, onlar kendinde şey” “objektif-mutlak gerçekliklerdir”! Diğeri ise, metafizik bir “yaratan” anlayışından  yola çıktığı için, bu durumda  onun için de gene “yaratılmış” olan  varlıkların karşılıklı etkileşme esnasında birbirlerini yaratmaları diye bir problem olmaz ortada. Onlar, yani “yaratılmış” olanlar “yaratandan dolayı  mutlak gerçekliklerdir”  o kadar!!...

Mutlak bir sıfır gerçekliği de yoktur, o da, yaratırken her seferinde kendini de yeniden yaratmış olur!...     

Son bir nokta daha! Peki, madem ki her şeyin gerçekliği “o” dur, yani bütün sistemler sistem merkezinde bulunan o sıfırla temsil edilmektedir. Bu durumda, “bu evrende ondan-yani sıfırdan başka birşey yoktur” demekle mutlak-metafizik bir “idee” olarak bir sıfır gerçekliğini kabul etmiş olmuyor muyuz biz de? Hayır! Neden? Çünkü, her şeyin özünü oluşturan o sıfırın kendisi de izafi bir gerçekliktir! Yani öyle sıfır diye “kendinde şey” mutlak bir idee-gerçeklik   yoktur!... Varlıklarla birlikte her an  kendini de yeniden yaratan-var eden izafi bir gerçekliktir o da!... “Onun varlığı yokluğundadır” sözünün bir anlamı da budur zaten.  Atalarımız, “Allah varlıkları, tıpkı birer ayna gibi, onlara bakarak  kendini seyretmek-bilmek- için yarattı” demiyor muydu!... “Nefsini bilen Rabbini bilir”in anlamı nereden geliyor sanıyorsunuz!...

İşte size, “La İlahe İllallah”-yani, “Allah büyüktür, ondan başka ilah yoktur”- gerçeği ve bunun anlamı!... 

İster, Marx’tan yola çıkarak “insan doğa’nın kendi bilincine varmasıdır” deyin, ister aynı gerçeği Şeyh Bedreddin-ya da bütün diğer tasavvuf erleri  gibi ifade ederek  “Tanrı insanı kendini bilmek için yaratmıştır” deyin, özünde bütün bunlar aynı yere çıkar. “La İlahe İllallah”ın “Hulefa-i Raşidin” devrindeki o ilk bozulmamış, yorumlanarak içeriği boşaltılmamış haldeki anlamı da daha farklı değildir.  Buradaki “başka ilah yoktur”dan kasıt,  maddi gerçeklikleri yaratan, onların dışında  ayrıca varolan başka bir yaratıcı yoktur anlayışıdır.   Dikkat ederseniz burada da gene özünde “kendinde şey”- “mutlak gerçeklik” anlayışının reddi söz konusudur.  Ama tabi daha sonra “Tanrının yeryüzündeki gölgesi Devlet ve onu temsil eden sultanlar” devrinin başlamasıyla birlikte herşey değişir. Bu durumda, devletleşen dinin ortaya çıkardığı  “yaratan”  “yaratılan” ikiliği,  artık  “yaratanın yeryüzündeki temsilcisi” olma sıfatını alan  sultanla  onun kulları arasındaki sınıfsal  karşılıkta kendine maddi bir temel de bulmuş-yaratmış- olmaktadır. 

Bütün bunları şöyle de ifade edebilirdik:

Madem ki varolmak iki denge durumu arasında  oluşan zaman-mekan boyutları içinde  ortaya çıkıyor,   herşey her an bir şekilde Hak’ka, yani belirli bir denge durumuna, sıfır noktasına  ulaşabilme çabası içinde gerçekleşiyor, o halde, bizim varolmak adını verdiğimiz  çaba, her durumda, Allah’ın adıyla sıfır noktasından-Allah’tan  başlayarak  başka bir sıfır noktasına (denge haline, yani gene Allah’a) ulaşabilme çabasından başka birşey değildir. Her durumda, Allahın adıyla-bismillahirrahmanirrahim-başlayan her  izafi varoluş insiyatifi, gene onun-Allahın-varlığında yok olarak son buluyor. İşte, “Herşey her an Allah’tan yola çıkıp gene ona dönüş halindedir”in (yani, “herşey her an yeniden yaratılmaktadır”ın) diyalektiği bundan ibarettir...

(Aynı şeyi bilişsel bilim terminolojisiyle ifade etmek isteseydikte şöye dememiz gerekirdi:  Herşey-bütün sistemler son tahlilde bir “ilk durumdan” yola çıkarak bir “son durumda” nihayet bulurlar. Varolmak denilen etkinlik ise, bu iki durak arasındaki izafi gerçeklikten-oluşumdan başka birşey değildir. Bu evrende mutlak anlamda “kendinde şey” olarak varolan nesneler mevcut değildir.  Materyalizmin ve idealizmin bütün o kuruntuları günlük yaşamın makroskobik-mekanik dünyasının yanıltıcı algılarından kaynaklanan illüzyonlardan başka birşey değildir...)

Peki o zaman, Hallacı Mansur “En El Hak” derken neden hatalıydı?...

Tasavvuf erenleri atalarımız “Tanrı insanı kendini bilmesi için yaratmıştır” diyorlardı! Peki insan ne yapıyor bunun için? Aynaya bakıyor ve diyor ki “En El Hak”!

Hallacı Mansur ne yaptı peki, onun davranışı bundan farklı birşey mi idi?  Kendi içindeki “kendisinden içeri” olan o “beni” hissettiği an duygusal bir bilinçle o da “En El Hak” demişti o kadar!  Biliyorsunuz,  sırf  bu sözünden dolayı  “Tanrıya eş koşuyor” diyerek  öldürmüşlerdi onu!  O halde nedir meselenin özü?

İnsanlara dönerek “En El Hak”-yani “ben Tanrıyım”- diyorsun,  ama burada unutulan bir şey var; Tanrı-sıfır hali kendi nefsiyle insanın ağzından bu şekilde konuşamaz ki!!  Yani  Hallacı Mansur “En El Hak” diyerek kendini-kendi nefsini Tanrı’nın yerine koyma  hatasına düşüyordu!... Bu nedenle, duygusal bir bilinçle-Tasavvuf bilinciyle-nefsini bilerek Rabbini bilen  “erenler” dediğimiz atalarımız-Hallac-ı Mansur’dan farklı olarak-  kendi nefisleriyle ağzı var dili yok olanlardır!... Duygusal bilginin-bilincin sınırı budur. Bu bilinçle onu sadece hissedersin, kendi içinde yaşarsın o kadar. Onu dışa vurarak “ben Tanrıyım” dediğin an o “ben” artık Tanrı olmaz, bu durumda “sen” kendi nefsinle kendini onun yerine koymuş olursun!!... (tabi burada onun derisini yüzenlerin haklı olduğunu falan söylemek istemiyorum!!...)

O halde?

O halde, “nefsini bilerek Rabbini bilme” sürecini  duygusal bilincin-bilginin (örneğin tasavvufun) ötesine taşıyarak onu bilişsel düzeyde  açıklayabilmek de lazımdır. Bu başarılmadan bir yere varılamaz!... Benim yapmaya çalıştığım da zaten bundan ibarettir!...

İşte atalarımızdan bize kalan miras, işte bu mirasa sahip çıkılarak  varılabilecek   bilişsel  hedef!...   

YA ŞÜKÜR NEDİR, ŞÜKÜRÜN DİYALEKTİĞİ!...

Evrensel varoluş diyalektiği içinde,   her an,  belirli bir hedefe-Hak’ka- ulaşma çabası içinde gerçekleştiğinin (yani, her an yeniden yaratılarak varolduğunun) farkına varan insan, aynı zamanda, belirli bir andaki varlığının   bir önceki sürecin sonunda ulaşılan  mevziden-Hak’tan- kaynaklandığının da farkına varmış olur ki, bu da onda o an neye sahip olduğunun bilincini  beraberinde getirir. İşte şükür’ün diyalektiği budur.

Daha başka bir deyişle, Dimyad’a pirince giderken evdeki bulgurun farkında olma, ondan vazgeçmeme, onu rizikoya atmama  bilincidir bu! “Buna da şükür ya Rabbim” dediğin an neye sahip olduğunu-çıkış noktanı, zeminini- biliyorsun demektir;  yeni hedeflere ulaşmaya çalışırken  sahip olduğun varlığının o ana kadar ulaştığın hedeflerden kaynaklandığının-bunun bir kazanım olduğunun- farkındasın demektir.

Yapılan her iş, elde edilen her ürün-sonuç- bir sentezdir. Yani, hiçbir zaman, o an “ben yaptım oldu” diye birşey yoktur!... “Herşey Hak’tan doğar ve sonra tekrar ona döner”  ki, bu da daima kendi kendini üreten bir sistem gerçekliği zemininde olur. Her durumda, bir A, neyin yapılacağının planını yaparken, bir B de onu hayata geçirerek gerçekleştirir. Bu, her çocuğun bir babasının bir de anasının bulunduğu anlamına gelir. “Çocuğu ben doğurdum o halde o benim ürünüm”, ya da, “ben olmasam o da olmazdı, o halde o benim” diye birşey yoktur!! Bu nedenle,  her işin kaynağı nasıl ki o işi yapacak olan sistemin potansiyel bir gerçeklik olarak  ortaya çıktığı “ilk duruma” ilişkin  sıfır noktasında temsil olunan Hak ise, yapılan işin sonunda ortaya çıkan ürün de, gene başka bir sıfır noktasında temsil olunan Hak’kın  bir başka ortaya çıkış halinden ibarettir. “Herşey sıfır noktasından- Hak’tan gelip yaşam sürecinin sonunda gene onun- sıfır noktasında temsil olunan Hak’kın- varlığında yok olurken, bu arada kendini  üreterek  gene  sıfır noktasında  Hak’kın  bir başka biçimde kendini ifadesi olarak da gerçekleşir...

PEKİ “SABIR”, O NEDİR?...

Sabrın mantığı da gene aynı diyalektiğe dayanır. Eğer  işi yapan, ürünü elde eden sadece “sen”-nefs-değilsen, ve ortaya çıkan ürün de sonunda “sana” ait bir “mal”-özel bir mülk- değilse, o zaman neden “sabırsız” oluyorsun ki! Her işin bir zamanı-her çocuğun doğumu için gerekli olan bir gebelik süresi- vardır. Aslında “sen”- yani seni temsil eden o nöronal etkinlik de bu üretim sürecine ilişkin zaman dilimi içinde ona bağlı olarak gerçekleşmiş oluyorsun.

O halde, “sabırsızlık” iki nedenden kaynaklanıyor:

Birincisi,ortaya çıkacak ürünü kendi malın gibi tasavvur ettiğin için (bu durumda koordinat sisteminin sıfır noktası senin kendinin üzerine monte edilmiş haldedir)  bir an önce ona-ürüne- “sahip olma” duygusunun-nefsin- etki alanında bulunuyorsun demektir (tipik sınıflı toplum hastalığı!).

İkincisiise (bu da gene bir sınıflı toplum hastalığıdır), kendi varlığını “kendinde şey” “mutlak bir gerçeklik” olarak algıladığın için, bilinç dışı bir çabayla bir an önce istediğin şeye sahip olarak  bundan-kendi nefsinden-kurtulmak istiyorsun!...

“Kendin”, ya da “nefs” denilen şey nedir ki, son tahlilde bir aksiyon potansiyeli, yani nöronal düzeyde elektriksel bir etkinlik değil midir bu? Bir kere oluştuktan sonra, kendi yapısı gereği, bir an önce belirli bir denge durumuna ulaşarak onun içinde nötr hale gelmeye, yani “yok olmaya” çalışacaktır (yani, bizim “huzura ermek” olarak ifade etmeye çalıştığımız hal’e ulaşmaya çalışacaktır)! Çünkü huzur, nefsin duygusal anlamda kendini bilerek, onun neden olduğu sorunlardan kurtulup, “kendi varlığında-sıfır noktasındaki Hak’ın varlığında-yok olmasından” başka birşey değildir...

Bir de bilişsel sabır var!...

Bilişsel sabır, kim olduğunu, ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bilişsel anlamda bilme-bilmeye çalışma erdemine dayanır ki, bu da bilişsel kimlikle birlikte ortaya çıkar. Bu durumda insan bilme sürecindeki eksikliklerinin  farkında olduğundan, bu eksikleri giderme konusunda ne yapması gerektiğinin de  bilincindedir.  Her adımda sürecin hangi aşamasında bulunduğunu bilmek kafanda  önündeki yola ilişkin genel bir tablonun oluşmasına yol açar; öyle ki, bu durumda artık yapılacak iş bellidir,  bu işin yapılması gereken zaman süresi de ortadadır, sabırsızlık niye?...

İnsan bilişsel düzeyde kendini bildiği an, kendi içindeki varoluş zeminini -yani “Rabbini” de bilmiş olacaktır. Öyle ki, bu durumda, işi yapanın da (işi yapan A-B sisteminin de) ortaya çıkacak olan ürünün de (ki bu da gene başka bir A-B sistemidir) özünde  sıfır noktasında temsil olunan bir gerçeklikten, yani Hak’tan başka birşey olmadığı biliniyor demektir!...  

İşte, bu bilince ulaşan -benim “bilinçli doğa” dediğim  insanadır ki, atalarımız ona “insanı kâmil” diyorlardı...

“HAKLI OLMANIN” ANLAMI...

„Haklı olmak“,  “eski” ile “yeni” arasındaki mücadelede, „eskinin“ içinden çıkıp gelmekte olan „yeninin“ “eskiye” göre daha “ileri” olan  bir denge durumunu temsil etmesinden kaynaklanır. “Eski”,  varoluş koşullarını   “yeniye” karşı mücadele içinde ürettiğinden, bu mücadele ona, otomatikman,  mevcut durumu muhafazaya yönelik  „kendinde şey“ duygusal  bir kimlik de atfeder ki,  işte onun „Haksız“ olmasının nedeni budur.  Bu durumda, doğal varoluş koşulları içinde sistem merkezini temsil eden  Hak’kın yerini, kendisinde  mevcut sistemi- sistem merkezini- kuvvet kullanarak muhafaza etme, temsil etme “hakkını” ve yetkisini gören sistemin dominant kutbu almaktadır.  Bu ise, yeniyle eski arasındaki mücadelede  “haklılığın”, yani  sıfır noktasını- Hak’kı temsil etme yetkisinin artık  yer değiştirerek  varolan sistemin içinde gelişen “yeniye” ait yeni merkezde anlam kazanmakta olduğunu gösterir...   

 

 

                                                  

 

Dikkat ederseniz burada bütün mesele, mevcut sistemi (A-B)  korumaya çalışırken (kendini, kendi nefsini    sistem merkezindeki sıfır noktasında temsil olunan   Hak’kın yerine koyarak varolanı korumaya çalışırken) ona, yani   kendi nefsine    „mutlak gerçeklik“-„kendinde şey“  bir  varoluş hali- kimlik kazandırma iddiasından  kaynaklanıyor.  İşte, kuvvet kullanarak mevcut „durumu“ yani dengeyi korumaya çalışanın  „haksızlığının“-“Hak’ka şirk koşar” konuma girmesinin- nedeni  budur!... (C-D) ise, aynı anda, buna karşı mücadele halinde olduğundan, o, Y noktasında temsil olunan sistem merkeziyle “Hak’kı temsil eden”- “Haklı olan” olarak anlam kazanmış olur!... Görüyorsunuz, herşey varoluşun ve kendini üretmenin izafiliğiyle ilişkili!...

YA PEKİ, “LA HAVLE VELA KUVVETE İLLA BİLLAHİL ALİYYİL AZİM”İN, YANİ “ALLAHIM BANA KUVVET VER”İN ANLAMI?...

Şimdi bakın, “yeni daima eskinin içinde doğar ve onun içinde, onun diyalektik anlamda  inkarı-zıttı olarak gelişir, sonunda da onun-yani eskinin- yerini alır” demiştik ya;

dikkat ederseniz  burada  iki süreç var:

Birincisi açık; “yeninin eskinin içinde oluşumu ve gelişimi”.  Eskiden beri varolanın kendini üretme süreci  onun kendi içinde “yeniyi” de üretmesi süreciyle çakışıyor-bu süreç  “yeni” açısından da onun  kendini üretmesi süreci oluyor- Yani, “eski” kendi varoluş sürecini üretirken zorunlu olarak “yeninin” ortaya çıkışının ve onun da kendini üretmesinin  koşullarını  yaratmış oluyor...(Hemen bir örnek verelim: Kapitalizm kendini üretirken, azami kâr  yasasının ve rekabetin sonucu olarak makinalaşmayı-robotları-da geliştirir, ki bu da sonunda işçi sınıfının ve (artık el koyacak artı değer kalmayacağı için) burjuvazinin de sonu anlamına gelir. Yani kapitalizm kendini üretirken kendi içinde modern sınıfsız toplum bebeğini de geliştirmiş, üretmiş olur)...

İkinci nokta ise, diyalektik bir birlik-birlikte varoluş-anlamı taşıyan bu sürecin, aynı zamanda kendi içinde birbiriyle zıt  iki süreç olmasıdır. Öyle ki, “eski” kendini üretirken “yeninin” varoluş koşullarını da yaratarak onun da  kendini üretmesine yol açınca,  kaçınılmaz olarak, “eskiyle” “yeni” arasında (eskiye ait yaşam alanını birlikte paylaşmanın neden olduğu) bir  yaşam biçimi ve alanı kavgasının-varoluş mücadelesinin- başlamasına  neden olur. Yani, “eski” hem “yeniyi” yaratıyor, ama hem de onun  kendi yerini (kendi yaşam biçimiyle, ilişkileriyle örülü yaşam alanını) almasını istemediği için ona karşı mücadele ediyor!... (Yukardaki örnek üzerinden devam edersek, evet kapitalistler makinalaşmayı-robotların üretim faaliyetine girmesini teşvik ederler ama bunu yaparken onların amacı maliyetleri daha da düşürerek rekabet güçlerini arttırmak, dolayısıyla da daha çok kazanmaktır. Onlar, bütün bunları yaparken  hiçbir zaman işçilerin yerini robotların alacağı,  kendilerinin yerine de yönetici beyin gücünün  geçeceği modern anlamda bir sınıfsız toplumu falan arzu etmezler!!... Ya da, feodallerin kapitalizmi yaratmalarında olduğu gibi, feodaller de   hiçbir zaman kendi asılacakları ipi üretmek için yapm