• 22.02.2016 00:00
  • (3624)

 İÇİNDEKİLER

GİRİŞ!...2

EVET, CEVAP İSTİYORUM!...3

BU BİLİMİNSANLARININ KAFASINDAKİ  EVREN TABLOSU NEDİR?...4

“KUANTUM GRAVİTASYONU’NUN” TEMELLERİ...5

KUANTUM GRAVİTASYONU ANLAYIŞIMIZ  VE KUANTUM TEORİSİ...10

KUANTUM FİZİĞİ VE “OBJEKTİF MUTLAK GERÇEKLİK” ANLAYIŞI!...12

GRAVİTASYON EVRENİN ALT YAPISIDIR...15

Önce gazetelerden olayı bir özetleyelim.

“Yerçekimsel dalgaların varlığı kanıtlandı[1]. Bilim insanları; Albert Einstein’ın 100 yıl önce ortaya attığı fakat çok zayıf oldukları için gözlemlenemeyeceğini düşündüğü yerçekimsel dagaların varlığını kanıtlamayı başardı. Gözlemler sırasında birbiriyle çarpışan iki kara delik tespit ettiklerini belirten bilim insanları, çarpışma sesinin de kaydedildiğini açıkladı...

ABD'deki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ve California Teknoloji Ensitüsü'nden bilim insanları; ortaklaşa düzenledikleri basın toplantısında, 100 yıla yakın süredir ispat edilmesi için çaba gösterilen Einstein'in yerçekimsel dalgalarının gözlemlendiğini duyurdu. Bu keşif, Einstein’ın Genel  İzafiyet Teorisi'nin doğrulanması anlamına geliyor”. BBC'ye konuşan projenin Avrupa'daki sorumlusu olan Max Planck Yerçekimi Fiziği Enstitüsü'nden Profesör Karsten Danzmann da, Higgs bozonunun bulunuşu kadar önemli bir keşif yaptıklarını, bu keşfin DNA'nın yapısının anlaşılması ile bir tutulması gerektiğini söyledi. Danzman, "Kesinlikle Nobel'i hak ediyoruz" dedi!!…

Sonra da „bulunan“ bu  „yerçekimi dalgalarının“ ne olduğu açıklanıyor. Onu da okuyalım: 

“Yerçekimi dalgaları iki büyük kara deliğin çarpışması gibi şiddetli olaylarla doğuyor ve örneğin bir havuza taş atıldığında yüzeyinde oluşan halkalar gibi dağılmaya başlıyorlar.

Işık hızıyla hareket eden bu dalgalar zamanla yalnızca galaksiye değil, uzay-zamanın tümüne yayılıyor.

Başka açılardan da ışığa benzeyen bu dalgaların, ışıktan önemli bir farkları var: Onun gibi başka cisimler tarafından saçılmıyor ya da emilmiyorlar. Yani bozulmadan kalıyorlar.

Bu nedenle de bilim insanları onlara "Mükemmel haberciler" diyor. Bu dalgalarla gönderilen mesaj, aradan milyonlarca yıl da geçse de ilk günkü gibi kalıyor”.

Araştırma nasıl yapıldığına gelince:

“Dünyanın çeşitli yerlerindeki laboratuarlar, yıllardır L şeklindeki uzun tüneller boyunca lazer ışıkları yollayarak uzay-zamanın dokusundaki dalgalanmaları saptamaya çalışıyordu.

Dalgaların izi, interferometre denen aletlerle ölçülen, bir atomun büyüklüğünden kat kat ufak değişimlerde arandı.

Sonunda ilk gözlem, Dünya'ya bir milyardan fazla ışık yılı uzaklıkta iki kara deliğin çarpışması sırasında yapıldı.

Üstelik kara deliklerin birleşmesi ABD'de Washington ve Louisiana eyaletlerindeki iki ayrı LIGO ( Lazer İnterferometre Yerçekimi Dalgası Gözlemevi) laboratuarında birden, 14 Eylül 2015'te, 13:51'de saptandı.

Yani interferometreler bir milyar yıldan fazla bir süre önce yaşanan olayı kaydedebildi”.

Sonra, bu keşfin “ne işimize yarayacağı” da var haberlerde:

“Belkİ yarın televizyon veya cep telefonu gibi hayatımızı kolaylaştıracak bir icada dönüşmese de, bu keşif bilimde tam bir çığır açtı. Çünkü bilim insanları kainatla ilgili tüm bilgileri, radyo dalgaları, ışık, X ışınları, gamma ışınları ve kızılötesi ışınlar gibi elektromanyetik dalgalardan topluyor. Bu dalgaların hepsi de, evrende ilerlerken kesintiye uğrayabiliyor. Bu nedenle de, “kâinatın hikâyesi”ni bugüne kadar hep parça parça, eksik halde öğrenebiliyorduk. Yerçekimsel dalgaların saptanması sayesinde, artık astronominin elinde yeni ve çok önemli bir araç var. Bu sayede “kâinatın hikâyesini” yakında bir bütün olarak öğrenebiliriz. Kainatın ilk dönemine ait hiç bilmediğimiz verilere ulaşabilir, esrarını koruyan karadelikleri ve nötron yıldızlarını daha iyi anlayabiliriz. Penn Üniversitesi’nden Abhay Ashtekar’a göre “Bu gerçekten, gerçekten heyecan verici bir olay. Kâinata yeni bir pencere açılıyor”…

GİRİŞ!...

En son söylenecek olanı en başta söyleyerek yazıya giriyoruz: Bu söylenilenlerin hiçbirisine katılmıyorum ben!... Bu da gene aynı o „Higgs Boson’u“ gibi bir balondur!... Göreceksiniz bakın bu „buluş“ için de gene bir „Nobel ödülü“ verecekler!... İyi versinler, ödülü vermek kolay da, verince bitiyor mu iş!  O „Higgs Bosonu „  „bulunalı“ kaç yıl oldu neden hala fizik kitaplarını değiştirmediler acaba, yoksa „biliminsanları“ hala emin değiler mi bu „buluştan“!!…

Farkındayım, böyle bir makaleyi akademik kariyeri olan   hiçbir biliminsanı  yazamazdı! Çünkü, herşeyden önce akademik  disiplin girerdi işin içine!   Arkasından gelecek reaksiyonu-belki de işinden olmayı- göze almak gerekirdi!!  „Elin adamı „buldum“ diyor işte, o kadar, sana mı kalmış gerisi“ derlerdi!...

Peki, madem ki   yazdın, o zaman neden başka bir yere, örneğin „bilimsel yayın“ yapan bir dergiye göndermedin de  denebilir!... Ne dersiniz yayınlarlar mıydı acaba!!... İsterseniz benim adıma siz bir deneyin!… Benim kaybedecek birşeyim, ya da kimseden bir beklentim yok,  eğer bu düşünceler doğruysa zaten onlar yolunu bulur; yok değillerse de o zaman zaten yapacak birşey yok diye düşünüyorum!

Evet, tekrar ediyorum:  Hem o „Higgs Bosonu“ „buluşu“, hem de, „vuvuu“ diye ses bile getirdiği söylenilen bu „Gravitasyonal dalgalar“ hikayesi, bunların ikisi de bana göre metafiziktir; böyle birşey olamaz! Bütün bunlar ta o Newton zamanından beri  biliminsanlarına  musallat olan  materyalist-pozitivist zihinsel virüsle-  dünya görüşüyle  ilgili illüzyonlardır.  O biliminsanları ki, geçen yüzyılın başlarından bu yana  dişe dokunur hiçbir şey bulamadılar! Heisenberg-Bohr döneminden sonra bilimsel çalışmalar tıkandı kaldı. Milyarlarca doları bulan harcamalar hep o sakat dünya görüşü yüzünden boşa harcandı. Şimdi bunu onlar da görüyorlar,  bütün  tahsisatlarının kesilme tehlikesi var ortada-nitekim tam  bir kesinti söz konusu olduğu zaman ortaya çıkıyor  bu „buluşlar“!!-  

Meselenin bir diğer ilginç yanı da  biliminsanlarının  işin içine  hep Nobel’i katarak „bakın gerçekten bulduk“ diyerek destek  ihtiyacı hissetmeleri!... Ama bence  boşuna çaba, bütün bu saçmalıklara („akarsuya karşı kürek çeker“ gibi !) tek bir kişi bile karşı çıksa yeter!... Önce  aşağıdaki sorulara bir cevap alalım bakalım!...

EVET, CEVAP İSTİYORUM!...

„Gravitasyonal dalgalardan“ bahsediyorsunuz. Bakın ben „bilimadamı“ değilim.  Bir zamanlar “devrim yapmaktan” fırsat bulupta  Fizik Bölümü’nü bitirmeye bile zamanım  olmamıştı (!);  ama, daha sonra girdiğim cezaevinde-sonra da dışarda-   bütün o fizik kitaplarını  adeta yer-yutar gibi  hatmetmeye çalışarak açığı kapatmaya çalıştım.  Aslında bu noktada öyle fazla bir fizik bilgisine   ihtiyaç olduğunu da sanmıyorum.  Çünkü ortada, ölçü aletleri vasıtasıyla varlığı „bilinen“ (hatta „vuvuu“ diye sesi bile duyulan(!)) ölçme nesnesi   „objektif  gerçeklik“ bir dalgadan bahsettiğiniz an bunun bir frekansının-dalga boyunun da olması    gerekir;  öyle değil mi!...

Ama bitmedi: Gene o fizik kitaplarında her dalgasal hareketin aynı zamanda bir tanecik -kuantum-yapısına   sahip olduğu da  anlatılır. Örneğin her elektromagnetik dalga aynı zamanda „foton“ adı verilen bir tanecik yapısına da sahiptir vb. Şimdi sıkı durun soru şu:

-O laser „İnterferometer“leri aracılığıyla  tesbit ettiğinizi söylediğiniz „gravitasyonal dalgaların“ dalga boyunu ve frekansını da ölçebildiniz mi?...

-İkinci soru hemen bunu takip ediyor: Ya, gravitasyonal dalgaların kuantumu olarak bilinen o GRAVİTONLAR, onları da  bir ölçü nesnesi olarak belirleyebildiniz mi bari?...

Eğer bu sorulara verilecek bir cevabınız yoksa gerisi hikayedir!...

Bilmek nedir?...

Çünkü, Kuantum fiziğinin ortaya çıkışından bu yana-hadi Heisenberg’den bu yana diyelim- biz biliyoruz ki, „bilmek ölçmekle gerçekleşir. Ölçmek ise etkileşmektir, yani bir şekilde (en azından bir fotonla)  ölçme nesnesini etkileyerek ondan bir mesaj alabilmeniz gerekir. Ki bu durumda da onu değiştirmiş olacağınız için, artık ölçerek bildiğiniz o nesne-obje-„ölçme işleminden önce objektif mutlak bir gerçeklik olarak varolan“ bir nesne olmaktan çıkıyor, sizin  ölçme işlemi esnasında etkileyerek değiştirdiğiniz-yarattığınız- ölçme nesnesine ait bilgiler oluyor…

ŞİMDİ SORUYU TEKRARLIYORUM: „Gravitasyonal dalgaları“ ölçü aletlerinizle-interferometer-tesbit ettiğinizi, hatta onların „vuvuu“ diye sesini bile duyduğunuzu söylüyorsunuz; ölçme işlemini yaptığınız  Laser interferometresinde kullanılan  („bir protondan on bin kere daha küçük olduğu“ söylenilen) o fotonlar (ki, laser ışını da olsa onun kuantumları da son tahlilde  fotonlardır) ölçme nesnesi-objesi-olan  gravitasyonal dalgalarla ve de onların kuantumu olan   gravitonlarla nasıl etkileştiler?  Öyle ya, başka türlüsü söz konusu olamaz!… Son tahlilde, „gravitasyonal dalgaları“  bir fotonla  etkileyerek  graviton hakkında bilgi edinmiş oluyorsunuz. Bunun anlamı budur!… Nasıl oluyor bu iş?... Öyle,  „bir protondan on bin kere daha küçük bir foton“ kullanıldı sözü bence birşey ifade etmiyor!... Yani bununla, ölçme aletinde kullanılan fotonun bir gravitondan daha  küçük ve hassas olduğunu mu söylemiş oluyorsunuz? Bu nokta çok önemli!...

-Ama bitmedi!!  Diyorsunuz ki, „elektromagnetik dalgaların aksine bunlar maddeyle etkileşmeye girişmedikleri için (yani, yol boyunca önlerine çıkan nesnelerle madde enerji alış verişi yapmadıkları için)  hiç bozulmadan kalıyorlar. Bu yüzden de o ilk oluşum anına ilişkin bilgileri bize getirme özelliğine sahipler“!!...

Peki şimdi bu ne?? Madem ki bu „gravitasyonal dalgalar“ yol boyunca madde-enerjiyle etkileşemiyorlar, o zaman bu dalgaları  keşfederken interferometrenizde kullandığınız o ölçme fotonu nasıl etkileşti onlarla!!...

Yoksa  ölçme aletinizle  bu „gravitasyonal dalgalar“ arasında hiçbir etkileşme olmadı mı!?... Eğer iddianız bu ise, o zaman bütün o fizik kitaplarını-kuantum fiziğini, Heisenbergleri, Bohrları falan atın bir tarafa!… Bir şeyin-nesnenin- arada hiçbir etkileşme olmadan varlığı hakkında bilgiye sahip olmak  demek, onun  ölçme aletlerinden bağımsız objektif mutlak bir  gerçeklik olarak varolduğunu  kabul etmek demektir ki, bu da sizi, 21.yy falan derken koşar adım Newton’un paradigmasına geri dönüşe götürür!! Ama zaten gölgesine sığınmaya çalıştığınız Einstein’in varlık bilim anlayışının temelinde de bu türden bir materyalizm yatmıyor muydu!…

Hem, „iki karadeliğin çarpışmasından sonra meydana gelen ve uzaya „gravitasyonal dalgalar“ şeklinde yayılan bir enerjiden“ bahsedeceksiniz (bu demektir ki, E=hv gereğince ortada  belirli bir frekansı olan, gravitonlarla kuantize „objektif gerçeklik“ bir dalgasal hareket  vardır), ama hem de bunun ardından, „bu dalgalar madde enerjiyle hiçbir etkileşmeye girişmiyorlar „ diyeceksiniz!!…  Nedir bu şimdi?... „Vuvvuu“ diye dalgaların sesini bile duyduğunuza göre demek ki o dalgaların dalga boylarını  bir şekilde ses dalgaları haline bile dönüştürmüşsünüz demektir!… Çünkü o „vuvuu“ sesi orijinal bir ses olamaz, havanın olmadığı yerde ses olur mu hiç? Yani demek istiyorum ki,  işi bu kadar ileri götürmüş olduğunuza bakılırsa sizin bu  „gravitasyonal dalgalarla“  Heisenberg’in tanımladığı anlamda bir ilişkiye-etkileşmeye girmiş olmanız gerekir; tamam o zaman ben de yukarıdaki sorularıma cevap istiyorum…

-E=hv bu „dalgalar“ için de  geçerli midir (buradaki „E“ enerji, „h“ Planck katsayısı, „v“ de frekanstır)?  E=mc2 hala geçerli midir („E“, enerji, „m“, kütle, „c“ de ışığın hızını temsil ediyor)?... Geçerli ise nasıl, „bu dalgalar madem ki maddeyle ilişkiye geçemiyorlar o zaman  yukardaki formüllerle aradaki bağlantıyı nasıl kuruyorsunuz?? Yok eğer değilse?? O zaman kıyamet kopar işte!!... O zaman Einstein bile sizi kurtaramaz!!...       

“İki büyük kütlenin-iki büyük madde, enerji yoğunluğunun-çarpışması sonucunda yeni  bir sentez-kütle meydana gelirken” bununla birlikte yeni bir uzay-yani gravitasyonal alan da meydana gelir. Bu doğrudur.  Bu arada  çevreye yayılacak “enerji”de tıpkı bir kimyasal reaksiyonda  (örneğin H2 ve O arasında cereyan eden bir reaksiyonda H2+O=H2O) bir sentez olarak H2O meydana gelirken dışarıya bir miktar enerjinin salınmasına benzer... Ama bunun, Einstein’in öngördüğü şekilde, “ivmelendirilen kütlelerin de tıpkı ivmelendirilen elektronlar gibi  uzaya enerji yaymalarıyla (bu kez “gravitasyonal dalgalar” şeklinde)  alakası yoktur!!...

-Son  bir nokta da  haberde geçen "kütle çekim dalgaları" kavramı üzerine!!... Birkere Gravitasyon demek “kütle çekimi” demek değildir... Çünkü, "kütle cekimi" diye birşey yoktur!!...

Elinizdeki kalemi bırakınca yere düşüyor, neden? Yerküre onu “çektiği” için mi!! Newton böyle diyordu, fakat artık Einstein'dan bu yana bunun böyle olmadığını, kalemin yerküre onu bir kuvvetle kendisine doğru  çektiği için değil, uzay yolu- uzayın geometrisi olarak Gravitasyonal alan-böyle olduğu için, yani gidecek başka yolu olmadığı için yerküreye doğru düştüğünü biliyoruz ki, bunun da bilimsel adı  herhangi bir kuvvete tabi olmadan yapılan "serbest düşmedir"!!...

BU BİLİMİNSANLARININ KAFASINDAKİ  EVREN TABLOSU NEDİR?...

Şimdi bakın, bütün bunlar -“Higgs Bosonu”,  “ivmelendirilen kütlelerin gravitasyonal dalgalar yayınlamaları” vb -ne anlama geliyor biliyor musunuz?... Bence bunun için önce  bu türden “keşiflerle” uğraşan biliminsanlarının kafalarındaki evren tablosuna bakmak lazım?... İşin özü burada!... Gerisi puzzelin parçalarıyla uğraşmak oluyor!!...

Adına “evren” denilen içi su dolu bir büyük havuz düşünün-isterseniz “deniz” diyelim buna (bu bir metafor tabi!)... Şimdi, saygıdeğer biliminsanları diyorlar ki, “suyun üstündeki dalgaları keşfettik”-“gravitasyonal dalgalar”dan bahsediyorlar-!...

Suyun ne olduğunu biliyoruz. H2O moleküllerinden oluşan bir madde bu... Diyelim ki, “gravitasyonal alan”da  su molekülleri gibi  “gravitonlar”dan oluşuyor... Peki su dalgası  dediğimiz şey nedir?... Suya bir taş atarak su dalgalarının oluşmasına neden olduğumuz zaman, nedir bu oluşan dalgalar? Burada hareket eden sadece su molekülleri midir? İşte size çok basit, ama esasa ilişkin bir soru!...

Evet, su dalgası nedir?...

Su dalgası, belirli miktardaki su molekülünün bir araya gelerek  oluşturduğu  su kuantumlarından meydana gelen, belirli bir frekansı, dalga boyu bulunan-yayılmak için de ortam-“medium” olarak  suyu kullanan,  yani suda meydana gelen dalgasal bir harekettir...

Biz biliyoruz ki, her dalgasal hareket aynı zamanda kendi içinde kuantize bir yapıya sahiptir. Aynen elektromagnetik dalgalarda olduğu gibi... Nasıl ki elektromagnetik dalgalar aynı zamanda foton adı verilen kuantumlardan oluşuyorsa, aynı şekilde, su dalgaları da belirli miktardaki su molekülünün bir araya gelmesiyle  vücut bulan su kuantumlarından oluşurlar. Havada yayılan ses dalgaları da öyledir. Bunlar da gene aynı anda hem belirli bir frekansı ve dalga boyu olan  bir dalgadır, ama hem de  havadaki belirli miktarda molekülün biraraya gelmesiyle ortaya çıkan ses kuantumlarından oluşurlar-bunlara da “phonon” deniyor galiba-

-Şimdi soruyorum,  nedir şu sizin “gravitasyonal dalgalarınızın” dalga-tanecik yapısı? Buradaki gravitonlar da biraraya gelerek ne türden bir kuantum oluşturuyorlar acaba, hiç düşündünüz mü bunu?... Yoksa bunların o türden kuantumlar oluşturmaya falan ihtiyaçları yok mu!?...

Düşünün, içinde sayısız miktarda dalganın meydana geldiği bir deniz var ortada... Bu dalgaların  her birinin kendisine göre bir frekansı-dalga boyu var, ama nasıl oluyorsa bunların hepsinin   kuantize yapısı da aynı su molekülü,  nedense,  frekansı farklı olan her dalga gene farklı bir   bir su kuantumuyla temsil edilmiyor!... Olmaz böyle şey!!...

Şimdi müsade ederseniz sıra bende!...

Aşağıdaki satırlar 2004’te yayınlanan “Doğa’da Sistem Gerçekliği ve İnformasyon İşleme Süreci” başlıklı   çalışmamdan: http://www.aktolga.de/t3.pdf ... İşin içine daha çok girmek istiyorsanız, arada kullanılan bazı kavramlar size yabancı geliyorsa daha geniş açıklamalar için  direkt olarak linke girip çalışmanın bütününü okumanız gerekecektir!...

“KUANTUM GRAVİTASYONU’NUN” TEMELLERİ...

Sesli olarak düşünmeye devam ediyoruz: Elektrona ait “ihtimal dalgasının” (bunun nasıl bir dalga olduğu yukardaki linkte açıklanıyor) elektronun etrafındaki daha az yoğun enerji alanıyla birlikte, uzayın bir parçası olarak, potansiyel bir madde-enerji yoğunluğu olduğunu söylemiştik[2] (bak, yukarda linki verilen çalışma). Şu an bizi esas ilgilendiren elektronun etrafındaki alan-uzay- olduğundan merkezdeki yoğunluğu bir kenara bırakarak yolumuza devam ediyoruz.

Herşeyden önce,  “gravitonlarla” kuantize, gravitasyonal bir enerji alanıdır bu.  Bir de tabi, elektronun elektriksel yükünden dolayı,  fotonlarla kuantize  elektromagnetik  bir alan söz konusudur burada. Öyle ki,  elektrona ait uzayda elektromagnetik alanla gravitasyonal alan  aynı uzayı paylaşarak içiçe varolmaktadırlar.

Bu durum “biliminsanlarınca” genellikle şöyle yorumlanır: Önce, adına “uzay” denilen  bir “gravitasyonal alan” vardır! Sonra da bunun üzerinde (“uzay” adı verilen bu sahnede)  oyuncular gibi yer alan  elektromagnetik  alan-dalgalar! “Bugün bilim çevrelerinde” kabul gören genel kanı budur. Kanı diyorum, çünkü bu bilimsel bir tesbit falan değildir! Bana göre, mekanik- materyalist- pozitivist dünya görüşüne-“bilim” anlayışına-inancına uygun bir tahmindir!... 

(Şimdiye kadar “uzay”, “gravitasyonal alan” falan deyince bundan anlaşılan, daha çok,   içinde bütün diğer varlıkların yer aldığı “kendinde şey” boş bir sahne idi-Newton’dan kalan miras budur-! Şimdi, belirli bir enerji muhtevası olan “gravitasyonal dalgaların bulunduğu”da ilan edildiğine göre, insan  en azından bundan sonra artık Newton gibi “boş uzaydan”  bahsedilmez  diye düşünmek istiyor!  Ancak  bu bakış açısının özünde bir değişiklik olacağını hiç sanmıyorum; çünkü saygıdeğer biliminsanlarının kafa yapıları-evrene bakış açıları hala aynı!... “Boş” değil de “dolu” deseler ne olacak yani,  “maddeyle etkileşmeye girişemeyen”, ama gene de “ölçü aletleri aracılığıyla varlığı tesbit edilebilen”(!), “kendinde şey-objektif mutlak  gerçeklik” anlayışı yatmıyor mu bunun altıda!!... Bu evren  tasavvuru insanı otomatikman,  içinde-üzerinde-yer alan bütün diğer varlıklardan bağımsız “mutlak gerçeklik” bir evren anlayışına götürmez mi? Yani ortada adına evren veya uzay denilen bir sahne var gene ve de bütün diğer varlıklar da bunun içinde belirli bir oyunu oynayan oyuncular gibi yer alıyorlar!!... Bunun, evren tasavvuru olarak  bir patates çuvalı ve onun içindeki patatesler anlayışından farkı ne? İçi ister “dolu” olsun ister “boş” olsun, aynı “kendinde şey” kafa yapısı değil mi bütün bunları icat eden!!...) )

Devam ediyoruz:  

İşin “gerçeğinden” bahsediliyor, “gerçek” ne peki? Var mı öyle “gerçek” diye   “boş” ya da “dolu” olan  “uzay” adında “objektif-mutlak bir gerçeklik”?

Önce insanların kafasına böyle bir idee sokuluyor. Yani, sanki   adına “uzay” denilen ve “önceden varolan”, bütün diğer varlıkların ise -bunlar da gene “kendinde şey” “objektif mutlak gerçekliklerdir”- daha sonra  bir puzzelin parçaları gibi “kendinde şey” bu büyük tablonun içine yerleştirildiği  bir sahne varmış gibi izlenim yaratılıyor!  Sonra, siz artık  “var olduğu” baştan kabul edilmiş olan bu-“gerçeği”-bu temeli-sorgulamakla  değil de, o sahnenin içindeki puzzelin parçalarıyla  uğraşmaya başlıyorsunuz, binanın yükseldiği “gerçek” denilen o zemini tartışmak artık hiç aklınıza gelmiyor!

Evet, nedir o “gerçek” denilen “uzay” ve bu uzayda ortaya çıkan “uzay dalgaları”? Bu çalışmanın konusu bu zemini sorgulamak!

Şimdi sıkı durun, bu genel kabulün (o, “objektif mutlak gerçek”- uzay anlayışının) dışına çıkarak  farklı düşünmeye çalışacağız:

Madem ki elektromagnetik alanla gravitasyonal alan elektronun etrafındaki uzayda iç-içe birlikte yer alıyorlar, neden adına uzay dediğimiz gravitasyonal alan da elektromagnetik dalgalar için (tıpkı suyun su dalgaları, ya da havanın ses dalgaları için oynadığı role benzer bir şekilde)  bir medium-ortam rolünü oynayamasın?  Bu türden bir oluşumu yasaklayan bilimsel bir  engel  var mıdır  ortada?...

Michelson-Morley Deneyi mi? Hiç ilgisi yok! Michelson-Morley Deneyi, “Esir”[3] adı verilen, boş uzayı  dolduran (yani, ondan ayrı olarak varolan) elastiki bir maddenin-ortamın bulunmadığını ispat etmiştir. “Esir” anlayışının altında yatan, “boş uzayı kapsayan, yerküre’den ayrı olan, onunla birlikte hareket etmeyen-“kendine özgü bir maddi gerçeklik” olarak bir “ortamdır”. Halbuki gravitasyonal alan yerkürenin maddi gerçekliğinin bir parçasıdır (bakın şimdi siz de “gravitasyonal dalgalar” falan diyerek bu gerçeği ispat ettiğinizi söylüyorsunuz zaten!). Yerküreyi bir madde-enerji yoğunluğu olarak düşünürsek, gravitasyonal alan da, bu yoğunluğun etrafındaki daha az yoğun, ama onun bir parçası olarak varolan uzaydır; yerküreyle birlikte, yerkürenin ve güneş’in etrafında dönen bir enerji alanıdır yani[4].

-Statik, ya da yerkürenin maddi gerçekliğinin dışında bir uzay-alandan değil, madde enerji yoğunluğunun uzantısı, dinamik bir uzaydan-alandan bahsediyoruz. Ve elektromagnetik alanın-dalgaların da, tıpkı  su dalgalarının suyun içinde oluşmaları ve yayılmaları gibi, ortam olarak böyle bir gravitasyonal alanı kullanarak oluşup hareket edebileceklerini düşünüyoruz.

-Dikkat edilsin elektronun titreşmesiyle birlikte etrafındaki uzayın da titreştiğini ve gravitasyon dalgaları olarak elektromagnetik dalgaların bu şekilde oluştuğunu ileri sürerken  en önemli dayanağımız elektronun etrafındaki gravitasyonal alanın onun bir parçası olması gerçeğidir. Yani bu durumda  maddi bir gerçeklik olan elektron kendi dışındaki bir uzayla-gravitasyonal alanla- etkileşmeye girişmiş olmuyor!... Elektron titreştikçe otomatik bir şekilde onun uzantısı olan-ona ait olan uzay-gravitasyonal alan da titreştiği için, elektronun titreşim frekansına uygun bir gravitasyonal dalga ortaya çıkıyor.

Çok önemli şeyler söylediğimizin farkındayım! Bunların  doğru olması halinde  buradan ne gibi sonuçların çıkacağı da ortadadır! Ama, “söylemek yetmez, bütün bunların ispat edilmesi  gerekir” diye mi düşünüyorsunuz!

Bakın, önce ben size şunu sorayım: Yukarda ortaya koymaya çalıştığımız tablonun önünde  bilimsel anlamda bir engel var mıdır bugün ortada?... İsterseniz cevabını birlikte verelim: Hayır yoktur!  “Ya  gravitasyonal alan”, “o nedir-nasıl bir gerçektir” mi  diyorsunuz?  Onun ne olduğu, nasıl bir “gerçeklik” olduğu bir yana, bugün birçok bilimsel çalışmanın  temelinde  zaten böyle bir madde-enerji alanının varlığı varsayımı yatmıyor mu; varsayımın da ötesinde, ışığın, yani elektromagnetik dalgaların uzayın geometrisini oluşturan gravitasyonal alan tarafından saptırıldığı da zaten bilimsel olarak ispat edilmiş bir gerçek değil mi? Tamam işte, şimdi siz o uzayda yer alan “dalgaları” bulduğunuzu da söylüyorsunuz, bu durumda  daha ne kalıyor geriye? Şimdi bütün mesele, “bulunan” bu dalgaların neyin nesi olduğudur?... Yani ben aslında “gravitasyonal dalgaların” varlığına falan karşı çıkmıyorum!! Benim karşı çıktığım işin yorumu, dünya görüşüne ilişkin yanı...

İşte  tam bu noktada ben diyorum ki,  bulduğunuz o “gravitasyon dalgaları”  son tahlilde, belirli bir frekansa sahip elektromagnetik dalgalardır!... Yani öyle, elektromagnetik dalgaların dışında  ayrı bir kategori olarak “gravitasyon dalgaları” diye birşey yoktur,  olamaz diyorum ben!... Böyle birşey, bir metafor olarak kullandığımız su dalgalarının ötesinde,  kuantize olmayan-sadece dalga!!-  başka türden bir su dalgasının daha varolduğu anlamına gelirdi ki,  prensip olarak bu  mümkün değildir!!... Bir su dalgası oluştuğu anda bu dalganın belirli bir frekansı ve su moleküllerinden meydana gelen bir kuantumu da birlikte oluşur o kadar!...

Ya peki bu dalga kuantum olarak  tek bir su molekülünden  ibaretse? Bu durumda onun adına biz “su dalgası” demeyiz, su moleküllerinin titreşimidir bu durumda söz konusu olan!... Ama bakın tek bir fotondan oluşan bir elektromagnetik dalga elde edilebiliyor, bu ayrı... Neden mi ayrı? Çünkü o “tek bir foton” birçok gravitonun birleşmesiyle meydana geliyor da ondan!...

İsterseniz bir kere daha-bir metafor olarak-  suya bir taş attığımız zaman olup bitenlere göz atalım...

Önce, taş aracılığıyla suya iletilen enerjiye göre belirli miktardaki su molekülleri bir araya gelerek  suda meydana gelen dalganın kuantize yapısına temel olan su kuantumlarının oluşmasına yol açarlar. Buna paralel olarak, her birisi bir sarkaç gibi salınmaya başlayan bu su kuantumlarının hareketi de, enerjiyi ileten, bizim su dalgası dediğimiz dalgasal gerçekliği oluşturur.(Dikkat ederseniz burada hareket eden-yani bir yerden başka bir yere giden şey-o su kuantumları değildir; onlar sadece bir sarkaç gibi salınıp duruyorlar. Salındıkça da hemen bitişiklerindeki diğer sarkacı harekete geçiriyorlar; hareket-enerji-bu şekilde iletiliyor... İşte dalga budur. Yani, öyle mekanik olarak-  makineli tüfekten çıkan mermiler gibi dalga hareketi yaparak yayılan-hedefe doğru ilerleyen- parçacıklar falan söz konusu değildir!!...)

Tamam, bu su ve su dalgaları örneği makroskobik vs. ama şu an bizim için önemli olan bu değil ki!  Bir an için (bir metafor olarak) gravitasyonal alanı da bu su gibi düşünerek,  su dalgaları örneğindeki su moleküllerinin yerine     gravitasyonal alanın kuantumları olan gravitonları, su moleküllerinin birleşmesiyle oluşan o su kuantumlarının yerine de gravitonların birleşmesiyle oluşan fotonları koyduğumuz zaman bambaşka bir tablo ortaya çıkmaktadır!  Nasıl ki, üzerinde dalgalar da olsa, su gene aynı su olarak varlığını sürdürüyorsa, aynı şekilde, gravitasyonal alan da,  su dalgalarının  suyla birlikte varolması gibi, elektromagnetik dalgalarla birlikte varolmaya devam eder. Neden olmasın ki?  Neden gravitasyonal alanla elektriksel-magnetik alanlar bu şekilde içiçe geçerek birlikte, bir ve aynı uzayı oluşturuyor olmasınlar? Neden elektromagnetik dalgalar bu anlamda bir gravitasyonal dalga-uzay dalgası- olmasın?

Pozitivist-materyalist “bilim” anlayışının dışında hangi bilimsel engel vardır bu tür bir yaklaşımın önünde? Elektromagnetik dalgaların-fotonların illâ ki “kendinde şey” bir uzayda  (“elektron” adı verilen makineli tüfekten çıkan  “foton” adı verilen mermilerin hareketi olarak mı )  yol alıyor olmaları  lazımdır? Veya, ne olduğu belli olmayan,  “uzay” adı verilen bir tiyatro sahnesinde sonradan rol alan bir oyuncu gibi mi olmalıdır onlar-fotonlar?  Fotonları,  otobahnda giden bir araba, veya suyun-gravitasyonal alanın- üstünde giden bir kayık gibi “objektif mutlak gerçeklikler” olarak tasavvur etmek size ters gelmiyor, hatta  bu tarz “kendinde şey” “objektif gerçekleri” düşünmenin “bilimsel” olduğunu kabul eiyorsunuz da, neden o kayığın (fotonların) kendisinin de, tıpkı su kuantumlarının sudan oluştuğu gibi, gravitonlardan yapılmış olabileceğini düşünmek hiç aklınıza gelmiyor?

Su ve ses dalgalarıyla uzay dalgaları  arasında esasa ilişkin olarak ne fark vardır? 

Su ve ses dalgalarının,  sürekli bir etkileşme ortamında,  bir enerji harcanılarak gerçek-leşmelerine, zaman-mekan içinde izafi objektif gerçeklikler olarak yayılmalarına karşılık,  Gravitasyon dalgaları-uzay dalgaları, bir kere oluştuktan sonra uzayda yol alırken başka nesnelerle karşılaşarak bunlarla etkileşmeye girmedikleri sürece (bakın, “giremezler” demiyorum) enerji kaybetmeden bir “ihtimaldalgası” olarak yola devam ederler...

Tekrar, elimizi suya sokupta hareket ettirdiğimiz zaman meydana gelen o su dalgalarına dönüyoruz:   Bu durumda, elimizin hareketiyle harcadığımız enerji su molekülleri için dışardan sisteme enjekte edilen bir enerji-girdi- olarak etkide bulunuyor. Peki sonra? Sonra, iki şey olur.

-Önce ilkinden başlayalım: Bu bir etkileşmedir. Dışardan gelen etkiyle su moleküllerinin etkileşmesidir. Bu etkileşmeyi İnformasyon İşleme Bilimi açısından ele alırsak da olayı şöyle açıklamamız gerekir: Su molekülleri dışardan gelen bu etkiyi kendi içlerindeki bilgiyle (sistemin bağlayıcı potansiyel enerjisiyle) değerlendirip işleyerek bir çıktı oluştururlar.  Nasıl değerlendirerek işliyor su molekülleri bu girdiyi? Sistemin içindeki elektronların bir üst kuantum seviyesine çıkıp sonra tekrar eski yerlerine inmeleriyle. Peki ne olur bu işlemin sonunda? Çıktı-output olarak dışarıya ısı enerjisi şeklinde elektro-magnetik bir enerji verilir. Yani sistem enerji kaybeder.  Peki hepsi bu kadar mı? Hayır! Bunun yanı sıra  başka bir süreç daha yaşanılır

-Bu arada, dışardan alınan enerjiyle titreşen su molekülleri arasında, onların bu dalgasal hareketlerinin girişimiyle belirli kümelenmeler de-süperposition- ortaya çıkmaya başlar.  Bunlara daha önce,  o an suda meydana gelen dalgaya özgü  “su kuantumları” demiştik.  Su moleküllerinin girişimiyle oluşan bu  kuantize su paketlerinin tıpkı bir sarkaç gibi salınmaları da su dalgalarını oluşturuyordu...

Sonuç ortadadır! Bir yandan, su dalgaları oluşarak, bunlar, içinde bulundukları ortamda yayılırlarken, diğer yandan da, sistem çevreyle  etkileşme ortamında enerji kaybettiği için, bir süre sonra bu dalgalar sönerler ve olay biter. Elimizle verdiğimiz enerji, ısı enerjisi şeklinde kaybolup gider. Aynı şey ses dalgaları için de geçerlidir.

Elektromagnetik dalgalar nasıl oluşuyor?...

Peki, bir elektron titreşerek uzaya elektromagnetik dalgalar (ki bunlara, son tahlilde, uzayın titreşmesiyle oluşan uzay dalgaları dedik) yaydığı zaman ne olur? İsterseniz olayı gene aynı şekilde adım adım izlemeye çalışalım: Tıpkı elimizin suyun içindeki hareketi gibi, elektron da, titreştiği zaman bir enerji harcamış olur. Nedir bu enerji peki, nasıl çıkıyor elektrondan? Bunun iki izahı var. Birincisi, Einstein’dan bu yana bilim çevrelerinde kabul gören klasik görüş: Bu durumda, elektronlar titreşirlerken dışarıya foton adı verilen enerji paketleri yayınlarlar.  Öyle ki, elektronun içinden tıpkı bir mermi gibi fışkırır bu paketler. Elektron, bu anda, tıpkı bir makineli tüfek gibidir; ancak, kurşun yerine, dalgasal bir hareket yaparak fırlayan fotonlar yağdırılır!!..

Olayın ikinci açıklaması ise (ki, bu çalışma tamamen bunun üzerine kuruludur), su dalgalarının oluşumu örneğinde olduğu gibidir:  Titreşen elektron  etrafındaki kendi uzantısı olan  uzayıyla birlikte titreşir. Buna bağlı olarak da fotonlarla kuantize  bir uzay dalgası olarak elektromagnetik  dalga ortaya çıkar...

Bu iş masa tenisi oynamaya benzemez!!...

-Bu durumda, elektronun çevreyle “foton alış verişi” olayını da,  artık şimdiye kadar olduğu gibi, öyle basit-mekanik bir şekilde-onun, tıpkı pinpon topu  gibi  foton adı verilen parçacıkları alıp vermesi olarak açıklamadığımızın  altını çizelim! Elektronun foton alışverişinde bulunmasının bence  tek bir anlamı vardır: O, yani elektron, bu işlemi yaparken-yani titreşerek etrafındaki uzayı da titreştirirken dışarıya enerji vermekte  (tıpkı foton üreten bir fabrika gibi fotonlarla kuantize uzay dalgaları üretmekte),   enerji alma durumunda da, etrafındaki titreşen  uzay dalgaları tarafından titreştirilerek bir üst seviyeye çıkarılmaktadır o kadar!... Bunun başka izahı yoktur; o alınıp verilen fotonlar  ya  “kendinde şey” birer pinpon topları gibidir, ya da benim dediğim gibidir olay!... Aynı durum bir  Hidrojen atomunun içinde elektronla proton arasındaki ilişki için de geçerlidir. Yani  protonla elektron öyle kendi aralarında masa tenisi falan oynamıyorlar!!... Daha geniş açıklamaları gene yukarda verilen linkte bulabilirsiniz...

Dikkat edersiniz, bu durumda (yani elektromagnetik dalgaların oluşumunda) artık elektronun karşısında (su ya da hava gibi) onunla etkileşecek, elektronun harcadığı enerjiyi bir girdi olarak alıp, bunu  çıktı şekline dönüştürecek ikinci  bir nesne-sistem  yoktur ortada! Ne vardır peki?  Elektron bir sarkaç gibi salınmaya başlayınca,  onun etrafındaki ona ait-onun bir parçası olan uzayı da aynı frekansta salınmaya başlamakta,  bu salınım da bir dalga şeklinde kendini üreterek uzayda yayılıp gitmektedir, olay bu kadar basittir, ama işin kilit noktası da budur!... Şöyle gösterelim:

1- Elektron salınınca,  onun etrafındaki  alan-uzay da salınmaya başlıyor.  Bu salınım bir  dalga şeklinde kendini üretirken, gravitasyonal alanı  ortam olarak kullanarak yayılıp gidiyor...

2- Elektron titreşince bir makineli tüfekten  mermilerin çıkması  gibi uzaya  fotonlar yayılıyor!... 

Bilime ve biliminsanlarına musallat olan  materyalist- pozitivizm denilen o zihinsel virüs altedilmeden bu problem çözülemez, yani işin özü ideolojiktir!...

Bu  konunun açıklığa kavuşması o kadar önemli ki, sanırım 21.yy’ın en büyük keşfi-en önemli olayı-devrimi bu  problemin çözülmesi olacaktır!    Bana sorarsanız, aslında öyle  başka bir alternatif falan  yoktur ortada; olay, ya bugün kabul gördüğü gibidir, ya da yukarda açıklamaya çalıştığımız gibi! Peki ben bu noktaya nası geldim, bir de işin bu yanı var tabi; eğer bunu da merak ediyorsunuz  şu linki tıklayın derim http://www.aktolga.de/pref_turk.html

Hem sonra, bir nokta daha var! Yukardaki tabloyla kuantum teorisi yüzde yüz uyum halindedir...

KUANTUM GRAVİTASYONU ANLAYIŞIMIZ  VE KUANTUM TEORİSİ...

Evet, buradan soruyorum, yukardaki “kuantum gravitasyonu” anlayışını temel almadan  kuantum mekaniğinin “ihtimaldalgası” olayını başka türlü nasıl açıklayabilirsiniz?... Nasıl açıklayacaksınız o “tek bir fotonun” iki delikli ekranda aynı anda o iki delikten birden geçmesini (bu konu çok önemlidir, daha geniş açıklamalar için gene  en başta verdiğim linke girmeniz gerekecek)?Zaten bu yüzden de kimse açıklayamıyor ya!... Hatta Heisenberg’de bile  bir sır bu! Sonunda topu taca atarak kurtarıyor vaziyeti o da! (Einstein’ın, “tanrı zar atmaz,  sizin o ihtimaldalganız bir hayalet dalgasıdır” sözünü hatırlayın!)! Neden? Çünkü, “boş”, ya da dolu, ama her halukârda içinde  evrensel bir tiyatro oyununun sergilendiği “kendinde şey”-“objektif gerçeklik” bir uzay anlayışıyla, bu uzayın üzerinde  tıpkı sahnedeki o oyuncular gibi yer alan  ektromagnetik dalga-ışık-foton anlayışı daha işin başında her türlü bilimsel öngörünün yolunu kesiyor da ondan! Siz daha işin başında böyle bir anlayışla  yola çıkarsanız “ihtimaldalgasını”-izafi-objektif-potansiyel gerçeklik anlayışını nereye oturtacaksınız ki! Bugün bile hala biliminsanlarının o “Çift Yarıkla Yapılan Deneyi” açıklayamamalarının nedeni budur işte!... Baksanıza, meşhur fizikçi Dirac bile, “bu konuyla çok fazla uğraşmayın yoksa kafayı yersiniz” demiş çıkmış işin içinden!!...

Çok açık olalım ve hadi isterseniz gelin hep birlikte, bir ampulden çıkan  ışık gözümüze kadar nasıl geliyor onu bir araştıralım!...

Eğer o (yani ışık ve onu oluşturan fotonlar) yol boyunca,  belirli bir tiyatro oyununun sahnelendiği   sahne gibi   (boş ya da dolu, ama her halukârda oyuna dahil olmayan, ondan bağımsız olarak varolan) bir uzayda yer alan oyuncu-oyuncular gibi iseler, ya da, “kendinde şey” bir platform olarak düşünülen bir otoyolun üzerinde gidip gelen (herbiri “objektif mutlak gerçeklik” olarak tasavvur edilen)  arabalar gibi iseler,  o zaman hiçbir diyeceğimiz yoktur; bu durumda benim bütün bu yazdıklarım da sadece bir spekülasyondan-hayal ürününden ibarettir! (Ama tabi bu durumda sizin de o “tek bir fotonun” nasıl olupta aynı anda o iki delikten birden geçtiğini açıklayabilmeniz gerekir!!..)

Ama, yok eğer durum böyle değilse,  yani ışık,  yol boyunca-gözümüze gelene kadar  bize öğretildiği gibi  zaman içinde gerçekleşen (saniyede üçyüz bin km.) bir  hareket değil de bir uzay dalgasıysa, yani  “zamana bağlı olmadan” gerçekleşen bir “ihtimaldalgasıysa”-potansiyel bir gerçeklikse- o zaman sizin bütün o  materyalist -pozitivizm bulaşmış “bilim” anlayışınızı yeniden gözden geçirip, bütün fizik kitaplarını da yeniden yazmanız gerekecektir!...

(Işık neden“bütün koordinat sistemlerinden bağımsız olarak” hareket etmektedir?... Onun, bize göre “saniyede üçyüzbin km.olan hızı ve hareketi”, gerçekte, bizim anladığımız şekilde uzay-zaman içinde gerçekleşen bir yolculuğa tekabül etmez!Biz bu “seyahati” kendi varoluşumuzun ve günlük yaşantımızın diline tercüme ederek yorumlarız o kadar!  Saniyede üçyüzbin km.hızla hareket eden şey herbiri  “objektif mutlak gerçeklik” olan  fotonların zaman-mekan içindeki hareketi değildir,  zamana bağlı olmadan hareket eden “ihtimal dalgasıdır- uzay dalgasıdır. Bir su dalgasında dalgaların üzerine koyacağınız mantar yerinde sayarken hareket eden ve enerjiyi ileten de o dalgadır zaten. Burada olan da daha başka birşey olmuyor. Yani en sonda hedefe varan fotonlar en başta meydana gelen fotonlar değildir!!... Bu bir, ikincisi de, madde enerjinin yoğunlaşmış hali olan makroskobik evren içindeki  nesneleri temel alan  koordinat sistemlerine göre bir  anlama sahip olan zaman-mekan içindeki hareket-yer değiştirme anlayışı,   uzayın kendisi olan gravitasyonal alan referans alındığında anlamını kaybedecektir... İşte bu yüzdendir ki, bir uzay dalgası olarak ışığın  bütün koordinat sistemlerinden bağımsız olarak hareket ettiği söylenir...)

Evet, önemli olan şudur: Ampulden çıkarak  gözümüze gelen ışık, dalgasal hareket yaparak yol alan-yol boyunca, biz bilmesek bile  her an   belirli bir hıza ve pozisyona veya momentuma sahip- herbiri “objektif-mutlak gerçeklik” parçacıklardan mı oluşuyor, yoksa o, bütün  özdeğerlerin- özelliklerin- hepsini de içinde barındıran bir “ihtimaldalgası” mıdır? Olay budur (Burada denilebilir ki, “o  fotonlar yol boyunca hava molekülleriyle çarpışarak  bir objektivite kazanmıyorlar mı”?  Tamam  ama, bu şu anki tartışmamızın dışındadır. Şu anki tartışma, işin özünü ortaya çıkarabilmek için  daha çok bir soyutlamaya dayanıyor...)

Kuantum fiziğini nasıl anlamak gerekiyor?...

Bu iki görüşü birbiriyle bağdaştırmak  mümkün değildir.Bunlardan birisi, mekanik-materyalist-idealist (ama illaki pozitivist) dünya görüşünden- “bilim” anlayışından kaynaklanır (ki, Einstein’ı da içine alan bütün bir klasik bilimin üzerinde geliştiği zemin budur), diğeri ise, kuantum fiziğinin-mekaniğinin  bakış açısıdır. Ama, “Kuantum fiziğinin bakış açısıdır” derken bunu da öyle Kopenhag Yorumcuları’nın sübjektif idealist (ama gene illaki pozitivist!) anlayışıyla falan sınırlamıyoruz! Evet, Newton’dan sonra başlayan bilimdeki o materyalist-pozitivist hegemonyaya karşı bayrağı açanlar onlardır (yani bir Heisenberg’dir, bir Bohr’dur) tamam; ama onlar da işin sonunu getirememişler, sonunda pozitivizmin başka bir batağına (idealist pozitivizme) saplanıp kalmışlardır! Fakat gene de büyük aşamadır yapılan. Bu çalışmanın amacı, bayrağı onların bıraktıkları yerden alarak “Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi” http://www.aktolga.de/t4.pdf   zeminine oturtmak, herşeyi-ama herşeyi-yeniden kavramaya çalışarak zihnimizdeki bütün o pozitivist virüslerin artıklarını temizlemektir!...

KUANTUM FİZİĞİ VE “OBJEKTİF MUTLAK GERÇEKLİK” ANLAYIŞI!...

-Belirli bir kuantum seviyesinde bulunan bir elektron nedir?...

Belirli bir kuantum seviyesinde atalet halinde bulunan bir elektronu (bu konuyu da gene çalışmanın önceki bölümlerinde ele almıştık http://www.aktolga.de/t3.pdf ), kendi uzayıyla-“Konfigurationsraum”- bütünleşmiş, (dış gözlemciler için  potansiyel  gerçeklik bir  enerji alanına denk düşen)  bir “ihtimaldalgası” olarak tanımlamıştık(Bunun alternatifi, dalgasal bir hareket yaparak  “objektif mutlak bir gerçeklik” şeklinde varolan parçacık-elektron- anlayışıdır ki,  bunu hiçbir şekilde kuantum mekaniğinin potansiyel gerçeklik-“ihtimaldalgası” anlayışıyla bağdaştıramazsınız!). 

Bu durumda, dış gözlemciler için potansiyel  gerçeklik bir “ihtimaldalgasından” başka birşey olmayan  elektronla   onun etrafındaki alan (gravitasyonal+elektromagnetik) arasında, enerjinin yoğunlaşma derecesi hariç, prensip olarak başka hiç bir fark yoktur. Örneğin, belirli bir kuantum seviyesindeki bir elektronun enerjisi E=hv ise (buradaki v  gerçek anlamda dalgasal bir hareket olarak elektronun frekansıdır), bu demektir ki, elektron frekansı v olan bir enerji alanıdır. Frekansı v olan  bir “ihtimaldalgasıdır” yani. Bu oluşumun-yoğunluğun etrafındaki, gene v frekanslı kuantumlardan (fotonlardan) oluşan alana ise biz elektrostatik-elektromagnetik alan diyoruz. Bu durumda, belirli bir kuantum seviyesinde bulunan bir elektronu temsil eden “ihtimaldalgası”, aynı zamanda, onun etrafındaki uzayı olan elektromagnetik+ gravitasyonal alanı da temsil etmektedir. Ve bir dış gözlemci için bunların hepsi o an potansiyel gerçekliklerdir.

Birinci nokta bu.

İkinci nokta ise, etkileşme anının gerçekliğiyle ilgilidir. Yani ışığın, elektromagnetik dalganın “objektif bir gerçeklik olarak ortaya çıkma anıyla”. İsterseniz şimdi bir de tam o “an”a konsantre olalım!.

O an elektron bir üst kuantum seviyesinden bir aşağıya iniyor ve buna bağlı olarak da onun “dışarıya bir foton saldığı” söyleniyor. Nedir şimdi bu foton? Makineli tüfekten çıkan  mermi gibi dışarıya salınan “kendinde şey” bir parçacık mıdır?

-“Girdi”,  “çıktı” deyince bundan ne anlıyoruz?...

O, herşeyden önce, atomun içindeki informasyon işleme mekanizmasının-etkileşmenin çıktısıdır-“son durumudur”!  Peki, soruyoruz  o zaman, ne demektir buradaki o “son durum” hali? Son durum, “ilk durum” (initial state) zemininde başlayan etkileşmenin ulaştığı en son basamaktır. Öyle ki, hemen bununla birlikte, bir çıktı-output olarak bir ürün-foton- oluşmuş oluyor. Ama bu haliyle o, yani ürün, henüz daha  dış gözlemciler için potansiyel bir gerçekliktir. Son durum olan ürünün objektif izafi bir gerçeklik olarak ortaya çıkabilmesi için onun bir nesne-obje ile  ilişkiye girmesi gerekir. Bu nesne bir dış gözlemci de olabilir, ya da başka bir nesne de, bu önemli değil.Ancak böyle bir ilişkidir ki onu potansiyel gerçeklik halinden objektif-izafi gerçeklik  bir ürün-sentez-output haline dönüştürecektir. Bu durumda onu (yani fotonu), ancak ilişki içine girilen nesneyi temel alan KS’ne göre objektif-izafi bir gerçeklik olarak tanımlayabiliriz.O halde ışık, elektromagnetik dalga, elektrondan  çıktıktan sonra hemen öyle bütün koordinat sistemleri için otomatikman “kendinde şey” bir output-ürün-yani “mutlak-objektif  gerçeklik” olarak ortaya çıkmıyor! O, ancak bir nesne ile etkileşmeye giriştiği an bu niteliği kazanıyor. Halbuki, şu an kabul gören elektromagnetik dalga-ışık-anlayışına göre, ampulde titreşen elektronlar,  tıpkı o makineli tüfek gibi dışarıya foton adı verilen “objektif-mutlak gerçeklik” parçacıklar salmakta, bu parçacıklar da, herbiri dalgasal bir hareket yaparak-gözümüze kadar gelmektedir!!...  

Bakın açık söylüyorum, eğer durum gerçekten böyle ise, o zaman bütün o kuantum mekaniği falan (Einstein’ın dediği gibi) hikâyedir!! Çünkü, kuantum fiziğine göre, belirli bir kuantum seviyesinde bulunan ve bir “ihtimaldalgasıyla” temsil edilen-dış gözlemciler için potansiyel gerçeklik-bir elektronla, uzayda kendi başına yol alan bir elektron arasında hiçbir fark olmadığı gibi, aynı şekilde, belirli bir kuantum seviyesinde bulunan potansiyel fotonlarla, uzayda yol alan fotonlar arasında da  fark yoktur.   Bunların her ikisi de, yol boyunca (ve daha öncesinde)   bir “ihtimaldalgasıyla” temsil edilen potansiyel gerçeklik  uzay dalgasından ibarettir. Bu uzay dalgası kavramının altını çiziyorum. Çünkü, mekanik dünyanın, içinde bütün diğer varlıkların yer aldığı “kendinde şey objektif mutlak  gerçeklik” bir sahne gibi  varolan uzayında ondan bağımsız bir şekilde dalgasal hareket yaparak yol alan “objektif mutlak gerçeklik” dalga-parçacıklar anlayışıyla, “potansiyel gerçeklik ihtimaldalgası” anlayışı arasındaki fark, bu ikinci varoluş biçiminin, son tahlilde  bir uzay dalgası olarak, içinde yer aldığı uzayın bir parçası olmasından kaynaklanır.

-Bu noktada ortaya çıkan üç farklı görüş var:

Birincisi açıktır, mekanik materyalizmin-ve klasik fiziğin görüşüdür bu. Çalışmanın diğer bölümlerinde bu konuyu   yeterince ele aldık ( http://www.aktolga.de/t3.pdf )

İkincisi ise, kuantum fiziğinin Kopenhag yorumcuları tarafından savunulan görüş oluyor.Bunun  ne olduğunu da biliyoruz: Bunlar için, “gözlemci, bizzat  ölçme işlemi yoluyla varlığını bilerek  gerçekleştirene kadar bir elektronun ya da fotonun varlığının hiçbir anlamı yoktur” (Einstein’ın dediği gibi Kopenhag’cıların “ihtimaldalgası”  bir idee-“hayalet dalgasından” ibarettir. Bunu da gene yukardaki çalışmada ele aldık)! Bana göre, bir yanlışa karşı çıkarken başka bir yanlışa, sübjektif idealizmin batağına saplanıyor bunlar da.

Üçüncü görüşü ise, bu Çalışmada “Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi” kapsamı içinde   ele almaya çalıştığımız görüştür ( http://www.aktolga.de/t3.pdf )  

Ben diyorum ki,  birinci görüş olarak ele aldığımız klasik-mekanik materyalist görüşle  ikinci görüşü, yani, kuantum mekaniğinin Kopenhag yorumcularının ucu açıkça sübjektif idealizme varan görüşlerini (“nesneler ancak biz onların varlığını bildiğimiz zaman  varolurlar-vardırlar” anlayışını)  uzlaştırmak-bir arada ele almak- mümkün değildir. Ve aslında bunların her ikisi de bir diğerini çürüterek onun neden yanlış olduğunu ispat etmektedir. Yani bunların her ikisinin de birbirleri hakkında söyledikleri şeyler doğrudur!  Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi işte bu çelişkilerin içinden doğup geliyor. Her iki tarafın bir diğerini çürütmek için öne sürdüğü tezler aslında bu çalışmada ileri sürdüğümüz görüşlerin ispatı oluyor!... 

Alınız” Çift Yarıkla Yapılan Deney’i” (bu konuyu da gene daha önce aynı çalışmada ele aldık), burada yanlışlığı ispat edilen sadece klasik-materyalist görüş değildir; Kopenhagcıların, o ne olduğu belli olmayan, son tahlilde, bir ideeden başka anlam yükleyemedikleri “ihtimaldalgası” (Einstein’ın “hayalet dalgası” olarak netelendirdiği)   anlayışıdır da (Dikkat edin, burada  benim eleştirdiğim bilimsel anlamda “ihtimaldalgası” değildir; ona yüklenilen sübjektif idealist yorumdur). Nedir o öyle, “ekrana ulaşana kadar varolan  sadece bir ideeden ibarettir” anlayışı!  Aslında, başlı başına  bir tek bu deney bile “Varoluşun Genel İzafiyet Teorisinin ispatıdır...

-İnformasyon nedir?...   

Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi’nin (ve tabi, İnformasyon İşleme Bilimi’nin) diliyle konuşursak, mutlak gerçeklik olarak  “informasyon” diye birşeyden de  bahsedilemez! O (yani informasyon) belirli bir sisteme ilişkin “özdeğerleri” ifade eden potansiyel gerçeklik bir madde enerji paketi (“ihtimaldalgası”) olarak doğar  ve ancak başka bir sistem için “girdi” (input) olarak gerçekleştiği an  ona göre izafi bir objektif  gerçeklik halini alır.   Yani, hiçbir zaman,  mutlak anlamda “çıktı” ya da “girdi” olarak tanımlanabilecek “objektif gerçeklik” bir madde-enerji-informasyon paketi söz konusu değildir.İnformasyon taşıyan her “çıktı” bir başka sistem için “girdi” olarak alındığı an  izafi-objektif  gerçeklik halini alır.

-Etkileşme nedir, “girdi”-“çıktı”  kavramları ne anlama gelm