• 14.02.2016 00:00
  • (3415)

 EVET, “TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ” NEDİR,  VAR MIDIR BÖYLE BİRŞEY?

Bu konuda gerçekten çok yazdım. Örneğin, Pozitivizm ve toplum mühendisliği üzerine olan  şu iki çalışmaya bakın http://www.aktolga.de/a37.pdfhttp://www.aktolga.de/a38.pdf  .... Bunların ikisi de çok önemli... Bu nedenle,  burada mümkün olduğu kadar aynı şeyleri  tekrara kalkmadan   olayın bir başka boyutunun altını çizmekle yetineceğim. 

Ancak,  biz  önce  gene bir sistem olarak topluma dönelim ve    “toplumun bilgi temeli” deyince bundan ne anladığımızı açıklamaya çalışalım...

Evet, toplumsal bir sistem (bir A-B sistemi) söz konusu olduğu zaman,  son tahlilde, bir informasyon işleme sistemi olarak bu  toplumun  benliğini-kimliğini-ürettiği bilgi temeli-yani onun toplumsal düzeydeki DNA’ları-nedir? Bir toplum, dışardan-çevreden gelen etkileri neye göre-hangi bilgilere göre-değerlendirerek gerekli reaksiyonları oluşturmaktadır?

Toplumsal DNA’lara biz “kültür” deriz!...

Çok basit! Kültür, ya da, daha başka bir deyişle,  “yaşam bilgileri” demiyor muyuz biz bunlara!. Toplumsal bir sistemin  elementlerini oluşturan insanların ne yeyip içeceklerinden, kılık kıyafetlerine, dinledikleri müzikten, insan ilişkilerindeki davranışlarına kadar, hayatı nasıl yaşayacaklarına dair bütün bilgilerin hepsine birden biz yaşam bilgileri anlamında kültür diyoruz. Ve insanlar bu bilgileri, doğdukları andan itibaren, bilinç dışı bir şekilde, en yakın çevrelerinden başlayarak içinde yaşadıkları toplumdan alırlar. Şöyle doğduğunuz andan itibaren en yakın çevrenizden, annenizden, babanızdan hiç farkında olmadan   öğrendiğiniz  yaşam bilgilerini bir düşünün... Kendinizi müslüman, ya da Budist  olarak mı görüyorsunuz..Günah diye domuz etini  yemiyormusunuz, ya da, inek sizin için kutsal olduğundan eti yenmez mi.. Çatal bıçak kullanarak mı yiyorsunuz yemekleri, yoksa elinizle mi..Bir sandalyeye oturarak masada mı yiyorsunuz, yoksa bağdaş kurarak   yerde mi..  Yemek yerken dışı kalaylanmış bakır kaplar mı kullanıyorsunuz, yoksa porselen tabaklarda mı yiyorsunuz. Buna benzer şeyleri şöyle bir düşünün.. Örneğin,  oturduğunuz evin nasıl bir ev olduğunu, evde kullandığınız möbleyi, evinizi nasıl dayayıp döşediğinizi, odun sobasıyla mı ısındığınızı, yoksa ısınma işini kalöriferle mi yaptığınızı,  dinlediğiniz müziği, üzerinize giydiğiniz elbiseleri düşünün...Bütün bunların hepsi,  hiç farkında olmadan  öğrenerek sahip olduğunuz  yaşam bilgilerini oluştururlar..Daha sayısız örnekler verebiliriz bunlara..Örneğin, neden elbiseleriniz şu an üzerinizde olduğu gibidir de başka türlü değildir, yani  neden Arap ülkelerinde olduğu gibi giyinmiyorsunuz da şu an giyindiğiniz gibi giyiniyorsunuz! Neden bazı kadınlar başörtüsü takıyorlar da bazıları takmıyorlar..  Ya da, neden belirli tür müzikleri dinliyorsunuz.. Neden bazı şeylerden hoşlanıyorsunuz da bazılarından hoşlanmıyorsunuz.. Zevklerin ve renklerin tartışılmaz olduğu söylenir,  neyin güzel, ya da çirkin olduğunu belirleyen nedir o zaman..  Ya peki neden başka bir dil değil de şu an konuştuğunuz dil sizin ana dilinizdir; ana dilinizi nasıl öğrendiğinizi hiç düşündünüz mü?

Bütün bunlara, yani farkında olmadan-bilinç dışı olarak sahip olduğumuz bu “yaşam bilgilerine”   kültür diyoruz. Bizi toplumsal bir varlık haline getiren bu bilgileri,  doğduğumuz andan itibaren   en yakın çevremizden başlayarak  öğreniriz.   Çünkü bunlar, içinde yaşadığımız toplumun “bilgi temelidir”-toplumsal DNA’larıdır. Nasıl ki annemizden ve babamızdan gelen DNA’ların kaynaşmasıyla biyolojik varlığımıza ilişkin o ilk DNA “bilgi temelimiz” ortaya çıkıyorsa, içinde yaşadığımız toplumdan aldığımız bu kültürel miras da bireyler olarak bizim toplumsal varlığımızın-kimliğimizin oluşmasına neden olur. Bunun dışında, yaşam süreci içinde bizim yaptığımız, bize miras kalan bu bilgilere dayanarak hayatı yaşarken, kendi yaşam tecrübelerimizle üreteceğimiz yeni bilgileri de bunların üzerine ekleyerek bilgi dağarcığımızı  genişletmek, ve ortaya çıkan sonuçları  çocuklarımıza miras olarak bırakmak oluyor. 

İşte insanı kültürel kimliğiyle-yaşam bilgileriyle tarihsel-toplumsal bir ürün yapan süreç budur. Toplumsal evrim sürecinin mantığı da budur aslında.  Bu anlamda her insan, kendi bireysel ve toplumsal tarihinin yaşanılan anın içindeki ürünü oluyor. Şu anın içinde varolan,  bir yanıyla  geçmişin  içinden çıkıp gelen olurken, diğer yanıyla da,   geleceği  yaratmaya çalışan   olarak  ortaya çıkıyor.

Peki, “yaşam bilgileri”, ya da “kültür” adını verdiğimiz bu bilgiler nasıl ortaya çıkıyorlar?

Toplumsal üretim faaliyeti içinde değil mi!.. Toplumsal kimliği olduğu kadar,  tek tek insanların kimliklerini de belirleyen toplumsal üretim sürecidir-faaliyetidir; bu üretim faaliyeti-süreci- içinde insanların kendi aralarında kurdukları ilişkilerdir. İşte size bütün o kültürel kimliklerin gerçekleşme-ortaya çıkma temeli... (http://www.aktolga.de/t2.pdf )

Örneğin ilkel komünal toplumdan, ilkel komünal toplum insanından, onun yaşam biçiminden-bilgilerinden-bahsediyoruz. Nedir bunların temeli? İlkel komünal toplumdaki üretim ilişkileri  değil midir? İlkel komünal toplumun “Kan Anayasası’nın” temeli bu değil midir?

Aynı şekilde feodal kültürü, ve daha sonra da kapitalist kültürü ele alalım. Bunların da, yani  bu tür toplumsal yaşam bilgilerinin-biçimlerinin de temelini gene varolan üretim ilişkileri oluşturmuyor mu? Demek ki insanlar, belirli bir üretim ilişkisi içinde  yaşamlarını üretirlerken, zamanla buna uygun belirli yaşam bilgilerine-kültür-sahip oluyorlar. Öyle ki, daha sonra  bu bilgilerin ilk olarak ne zaman, nasıl ortaya çıktıkları falan da unutuluyor ve bunlar insanların annelerinden babalarından, içinde yaşadıkları toplumdan  bilinç dışı olarak öğrendikleri-sahip oldukları- bilgiler haline geliyorlar.

Bu bilgiler, yani “kültür” nasıl değişir?...

İşte burada, tam bu noktada hemen ikinci bir soru daha ortaya çıkıyor:

Peki, madem ki bu bilgiler (yani bizim kültür adını verdiğimiz yaşam bilgileri)  bilinç dışı olarak kayıt altında tutuluyorlar, bunlar nasıl değişirler? Çünkü,   “değişim” deyince günlük hayatın akışı içinde bizim ilk aklımıza gelen bilinçli bir faaliyetle yaratılan değiştirme hareketleri ve bunların sonuçlarıdır. Bu nedenle, “bilinç dışı” olarak varolan-sahip olduğumuz o nöronal davranış modellerini-yaşam bilgilerini-nasıl değiştirebiliriz; ya da herhangi bir “mühendislik” faaliyetiyle bunları “değiştirmek”  söz konusu olabilir mi?

İşte geldik “toplum mühendisliği” olayına! Şimdi soruyorum:

Tıpkı bir  patlıcanın DNA’larında   değişiklik yapar gibi,  bir toplumun (ve tabi o toplumdaki bireylerin de)  bilinç dışı olarak sahip olduğu  yaşam bilgilerini-kültürü-değiştirmek  mümkün müdür; “sistem-gen mühendisliği” anlamında  bir “toplum mühendisliğinden”de bahsedilebilir mi?

Eğer bu soruya “hayır”  diye cevap veriyorsanız gerekçeleriniz şöyle olacaktır:  Biyolojik sistemlerin sahip oldukları bilgiler (“bilgi temeli”) sistemin içinde, hücre çekirdeğinde belirli moleküllerin (DNA) biraraya gelmesiyle kodlanarak kayıt altında tutulur. Bu yüzden,  bu bilgileri kodlayan şifreyi çözmeyi başardığınız oranda, sistemin genel yapısını bozmayacak şekilde bunlar üzerinde değişiklikler yapabilirsiniz. Evrim süreci içinde meydana gelen DNA değişiklikleri de zaten doğal ortamda -tesadüflere bağlı olarak- ortaya çıkan  bu türden değişikliklerin sonucu  olurlar.  Biyolojik sistemlerin kendi içlerinde (kendi iradeleriyle) kendi DNA larını değiştirme mekanizmaları yoktur!...

Adına “kültür” dediğimiz toplumsal bir sistemin yaşam bilgileri (toplumsal DNA’lar) ise, sadece  insanların beyninde nöronal ağlarda değil, aynı zamanda, bunlara kaynak teşkil eden  insanlar arasındaki (tarihsel olarak oluşmuş)   üretim ilişkileriyle de kayıt altında tutulurlar. Bu nedenle, bir toplumun ve  sistemin elementleri olan insanlar arasındaki ilişkilerin değişmesi, o toplumda  yeni bilgilere ve teknolojiye dayanan yeni üretim ilişkilerinin hayata geçmesiyle ilişkilidir  ki, bu da hiçbir “toplum mühendisinin” yukardan aşağıya doğru  iradi bir çabayla  başaramayacağı bir iştir. 

Evet, Newton’un hareket yasalarını, ya da kimya-biyo kimya bilimine ilişkin bilgileri kullanarak bu alanda bir mühendislik faaliyetine soyunabilirsiniz, ama  hiçbir zaman  tıpkı bir computerden bir programı-işletme sistemini- çıkarıp onun yerine başka bir programı koyar gibi,  bir toplumun tarihsel olarak oluşan işletme sistemini, yani kültürünü de yukardan aşağıya iradi bir insiyatifle-zora dayanan bir mühendislik faaliyetiyle-  değiştirerek  bir anda sanki  tornadan çıkar gibi  yeni insanlar türetip, ortaya çıkan bu yeni tipten insanlar arasındaki ilişkilere dayanan yeni  bir “toplum” inşa edemezsiniz (ha, belki bir süre, Rusya’da, bizde ve bütün diğer  toplum mühendisliği harikası o Baascı Arap ülkelerinde olduğu gibi  yeni bir toplum inşa ettiğinizi sanırsınız, ama sadece sanırsınız!!... gerisi malum!!)

Bir toplumun yaşam bilgilerini-bilgi temelini-değiştirebilmenin tek yolu o toplumdaki üretim ilişkilerinin tarihsel-doğal bir süreç içinde değişmesinden geçer.  Öyle ki, her aşamada  toplumlar ne üretiyorlarsa, bunu nasıl üretiyorlarsa,  üretim süreci içinde insanlar arasındaki  ilişkiler de buna göre şekillenir. Üretilen o toplumsal bilgiler de bu ilişkilerle kayıt altında tutulurlar. Yani işe, insanları,  insan ilişkilerini, yasaları  zor kullanarak  değiştirmeye çalışmaktan  değil, o toplumdaki üretim ilişkilerini değiştirmekten başlamak gerekir ki, bunun da yolu yeni bilgiler üreterek bunları hayata geçirmekten-üretim faaliyetine uygulayabilmekten geçer... Toplumsal değişim olayının ana çizgisi budur...

Peki ya  “Devşirmecilik”?  Bu da   bir  mühendislik faaliyeti değil midir?

Evet doğrudur!  Mevcut sistemi, statükoyu devam ettirebilmek için  egemen Devletci kültüre bağlı bir tür robot-insan  yetiştirme anlamına gelen “Devşirmecilik” de  bir toplumsal mühendislik faaliyetidir.

“Devşirmecilik”ten bahsedince ilk aklımıza gelen Osmanlı Devleti ve onun Kapıkulları-Devşirmeleri-  oluyor tabi!... Küçük yaşta Hristiyan çocukları zorla ailelerinden koparan Devlet onları bir tür asimilasyon faaliyetine tabi tutarak  Devletçi kültüre sahip yeni tipten robot-insanlar haline getiriyor, sonra da bunlara dayanarak sistemi ayakta tutmaya çalışıyordu... http://www.aktolga.de/m41.pdf

Ama Osmanlı’da  bu devşirme işleminin nesnesi sadece Hristiyan çocuklar mıydı?  Daha sonra ki, “Batıcı nesiller yetiştirerek  Devleti kurtarma faaliyeti” ne idi  dersiniz? Eğer merak ediyorsanız işte onun da cevabı!...  http://www.aktolga.de/m28.pdf

Dikkat ederseniz, her iki örnekte de Devletin yaptığı iş aynıdır: Toplum mühendisliği!... Önce, belirli bir amaca yönelik olarak belirli bir programla işleyen bir  toplumsal torna makinası yaratılmakta (buna, Osmanlı’da önceleri “Enderun sistemi” deniyordu; daha sonra, “Batılılaşarak” bir ulus haline gelme çabasına uygun olarak, ulus yaratıcı bir eğitim sistemi- “Milli eğitim sistemi” denilmeye başlandı!!...) sonra da, birinci örnekte Hristiyan çocuklar, ikinci örnekte  ise (ta o II.Mahmut döneminden itibaren) Müslüman çocuklar   “eğitilerek” (kendi kültürlerinden koparılıp  beyinlerine  başka bir kültür enjekte edilerek) “yeni tipten”-Devlete bağlı- insanlar  üretilmeye çalışıldı!...

Burada çok önemli bir nokta var: Dikkat ederseniz bütün bu tür mühendislik faaliyetlerinde  söz konusu değişim (toplumsal DNA değişimi anlamına gelen kültürel değişim)  özünde toplumsal düzeyde bir nitelik değişimi anlamı taşımıyor.  Yapılan, özünde  Devletçi üretim ilişkileri içinde kalınarak, bu ilişkilerle oluşan  sistemi    daha da kuvvetlendirmek için  bir tür operasyondan ibarettir (“Devleti kurtarma” operasyonu!...)  Bu operasyon, isterse “Batılılaşma” örneğinde olduğu gibi Devlete bağlı bir kapitalizm ve kapitalistler yetiştirme şeklinde olsun, işin özü değişmiyor!...  Sonuç itibariyle, mevcut Devletçi üretim ilişkilerine dokunmadan, onun içinde kalınarak  ona destek olması, onu daha da kuvvetlendirmesi amacıyla  tıpkı bir ur gibi, yapay Devletçi bir kapitalist ilişkiler sistemi yaratılmış  oluyor!!... Bugün hala içinden çıkmaya çabaladığımız o kabuklar işte böyle inşa edilmiştir!!...

Burada altı çizilmesi gereken  nokta ne midir?

Dikkat ederseniz, hangi biçimde olursa olsun bir toplumsal mühendislik faaliyetinden  bahsedebilmek için (yani insanların  hafızalarında kayıtlı olan kültür adını verdiğimiz toplumsal bilgi temelini-DNA’ları değiştirebilmek için)  işin içinde mutlaka    kuvvet kullanan bir instanzın  bulunması gerekir ki, bu da, ister bir devlet olsun, isterse  bir sınıf  adına hareket ettiğini söyleyen örgütlü bir yapı,  son tahlilde  gücünü ve meşruiyetini  belirli bir  ideolojiden alır...

Toplum mühendisliği ve toplumsal reaksiyon!...

Ama bitmedi!!... İşte tam bu noktada, işin içinde ideoloji-devlet ve  kuvvet kullanmak bulunduğu için,  etki-tepki  prensibi devreye girerek,  toplumsal mühendislik faaliyetine karşı bu faaliyetin nesnesi olan  halkın içinde   bir reaksiyon potansiyeli de birikmeye başlar. Öyle ki,  fırsatını bulduğu zaman bu da harekete geçerek  daha öncekine zıt bir “kendine dönüş”-“restorasyon” hamlesiyle zemberekten boşalırcasına  negatif bir mühendislik faaliyetine neden olur (aynen bugün Türkiye’de olduğu gibi!!...)

Kapitalist toplumda sınıf mücadelesi ortamının ideolojik mücadeleler haline dönüştüğü o ergenlik dönemini düşünelim. Bir yanda devlet gücünü elinde tutan  hakim sınıf burjuvazi, öte yanda ise işçi sınıfı... Bu ortamda  ideolojik nedenlerle devlet gücünü  bir baskı aracı olarak kullanan burjuvazinin karşısında buna karşı bir reaksiyon olarak  kendi ideolojik duruşunu ve silahlarını geliştiren işçi sınıfının yaptıkları da farklı mıdır!   Burjuvazi devlet gücünü kullanarak  toplum  mühendisliği faaliyetiyle  mevcut sistemi tahkim etmeye çalışırken, “işçi sınıfı devrimcileri” de  buna zıt bir mühendislik faaliyetiyle “kendi sistemlerini” inşa eylemi içindedir!...

Devletçi  toplum mühendisliği faaliyetini, bunun amacının ne olduğunu gördük; amaç bir şekilde devleti tahkim ederek kurtarmak.  Peki, buna zıt bir reaksiyondan kuvvet alan ikinci tür  toplum mühendisliği faaliyetinin amacı nedir?  “Kendi sistemini yaratmak”mı!!...

Öyle ya, buna uygun bir felsefi  duruş bile yaratılmış; “Diyalektik Materyalizm” denilen dünya görüşü nedir ki? Peki, öyle “kendi sistemini” yaratmak- bir sınıfın kendi sistemini yaratması- diye birşey mümkün müdür??  Bu, herşeyden önce, mutlak gerçeklik anlayışına denk düşen “kendinde şey” bir instanzın  yukardan aşağıya doğru devlet gücünü kullanarak yaratacağı  bir üretim ilişkisi anlamına gelir ki, böyle birşey olamaz (Sovyet deneyimi size bunun neden olamayacağını göstermediyse daha ne gösterebilir ki!!...) Çünkü bir ilişkiden bahsedebilmek için işin doğası gereği ortada iki temel fonksiyonu yerine getirecek iki karşıt instanzın bulunması gerekir:  Çevreden gelen madde-enerjiyi-informasyonu sistemin içinde kayıt altında bulunan bilgi ile-sistemin bilgi temeli ile- değerlendirip işleyerek, ortaya çıkan sonucu bunu gerçekleştirecek olan sistemin motor gücüne iletmek... Bırakın herşeyi bir yana,  “sistemin içindeki bilgiden”-“bilgi temelinden”- bahsedebilmeniz için bile ortada mutlaka bu bilgiyi kayıt altına alacak iki karşıt kutbun bulunması gerekir... İşte, “işçi sınıfı ideolojisine” dayanılarak yapılan “devrimin”-Sovyet Devrimi’nin-özü budur... Devlet ve bu devletin insancıkları!!... İdeolojik bir isyana-reaksiyona bağlı bir altüstlük-anti toplum deneyimi- ve sonra da  sil baştan geri dönüş!... Tabi arada ödenilen bedel falan işin detayı olarak kalıyor... Bir Hitler örneğinde olan daha başka birşey mi idi ki!!... Sovyet Devriminde  üste çıkan “ezilenler” olduğu için  adalet duygumuz ilk başta onları “haklı” konumuna sokuyor; ama ya sonra?...

Ya bugün Türkiye’de olan nedir?... AK Parti’nin diyalektiği...

“Batılılaşmaya” karşı gelişen iki dinamik vardı toplumda: Birincisi, Devletçi sistemin içinde  aşağıdan yukarıya doğru   gelişen   kapitalist üretim ilişkilerine uygun yeni bir sistem yaratmaya yönelik sivil toplum dinamiği; ikincisi ise, Devlet gücü kullanılarak zorla “Batılılaştırma”  işlemine karşı toplumda biriken  reaksiyona dayalı dinamik...  Kapitalist üretim ilişkilerinin  gelişmesiyle birlikte  (tabi, sistemin dışa açılması ve küresel dinamiklerin de etkisiyle) eski Devletçi sistemi ayakta tutmak artık imkansız hale gelince bu  iki dinamikte (başlangıçta bir arada, ittifak halinde) harekete geçtiler... AK Parti olayı ve bu arada yaşanılan birbirine zıt iki sürecin diyalektiği budur. Bir yanda eski sistemin Devletçi dayatmacı toplum mühendisliği gücüne karşı oluşan reaksiyoner dinamik, diğer yanda da (bununla anne-çocuk ilişkisi gibi içiçe olan) aşağıdan yukarıya doğru, modern kapitalist üretim ilişkilerine bağlı yeni bir sistemi inşaya yönelik sivil toplum dinamiği... Şu an yaşanılan sürecin diyalektiği  buradan-bu içiçelikten- kaynaklanıyor. Kemalist Devlet sınıfı iktidardan indirilince hemen   öteki iki dinamik arasındaki çelişkiler  ön plana çıkıverdi!... Eski sistemin içindeki reaksiyoner dinamik ve “yeni Türkiye’yi” inşa dinamiği...

Tam bu noktada, bugün, eski sistemin “Beyaz” ve “Siyahlarının”  bir tür “medeniyetler savaşı” metaforu çerçevesinde savaşırken  birbirlerinin varlık şartını yaratarak  varolmaya devam etmeleri ne kadar ilginç değil mi!!...

Sonuç mu?

Hangi türden olursa olsun (ister direkt olarak devlet gücüne dayanıyor olsun, ister buna karşı bir reaksiyondan güç alsın) bilinçli ya da biliçsizce gelişen bütün toplum mühendisliği faaliyetleri özünde varolan bir sistemi tahkim etmeye, onun içinde kalarak ona  başka bir şekil verip onu yeniden hayata  bağlamaya dayanır. Bu yüzden de gericidir.

Devrimi ancak sivil toplum yapar...

Yeni bir üretim ilişkisi hiçbir zaman toplumsal mühendislik faaliyetiyle yaratılamaz... Çünkü bu durumda ortaya hemen şu soru çıkar: Kim yapacak bu işi?

Dikkat ederseniz bütün  örneklerde başrollerde oynayan  “devlet” adı verilen bir instanz var hep ortada!   “Devrim” yaparak, devleti ele geçiren de mevcut sisteme ait bir güç-devletçi bir insiyatiftir hep!   Halbuki biz, gerçek anlamda devrimin, devletin dışında, ona bağlı olmaksızın gelişen bir sivil toplumun-onun temsil ettiği  yeni üretim ilişkilerinin-ürünü olduğunu biliyoruz, öyle değil mi! 

Ortada gelişen yeni bir üretim ilişkileri sistemi olmadan ondan kaynaklanan bir  gücü temsil edecek  bir instanzdan da  bahsedilemez!... Önce toplumsal mühendislik (yani önce, varoluş nedenini yeni üretim ilişkilerinden değil mevcut sistemden alan  değiştirici bir instanz), sonra, bunların yukardan aşağıya doğru yaratacağı bir üretim ilişkisi anlayışı sübjektif idealizme-pozitivizme dayanır... Tanıdınız değil mi: Bir idee ve onun yarattığı bir maddi gerçeklik!... İdealizmle materyalizm nasıl da bir noktada bir ve aynı şey haline dönüşüveriyorlar!  Çünkü her ikisi de özünde “kendinde şey-mutlak gerçeklik” anlayışına dayanıyor... Biri diyor ki, bu, “yaratılmaya ihtiyacı olmayan, ezelden beri  mutlak gerçeklik olarak varolan maddedir”, öteki ise, maddeyi yaratan kendinde şey bir “ideeyi” temel alıyor... Tam bir kayıkçı dövüşü!...

KONTROL-YÖNETME BİLİMİ VE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ!...

Çalışmanın bu bölümünde önce, genel olarak „Yönetme-Kontrol Bilimi” nedir onu ele almaya çalışacağız. Sonra da, bunun sınıf mücadelesi pratiğindeki yeri olacak konumuz. 

Tam bu noktada göreceğiz ki,  Toplum Mühendisliğine ek bir kavram olarak “kontrol mühendisliği”, sınıflı  bir toplumda sosyal sınıfların ideolojik varoluş koşullarını sürdürebilme savaşının yöntemidir. Bu, egemen sınıf açısından varolan sistemi-statükoyu muhafaza edebilme mücadelesi olarak anlam kazanırken, altta güreşen “ezilen sınıf” açısından da reaksiyonu temel alan  bir mücadelenin olduğu kadar  kendi egemenlik koşullarını yaratma  kavgasının da yöntemdir...

Biz olaya bilişsel bilim zemininde yaklaşarak bunun bilimsel temellerini incelemekle başlayacağız, ama aslında işin özü yaşamı devam ettirme mücadelesine dayanıyor. Örneğin, bundan 600 yıl önce atalarımız “Devşirme Sistemini” hayata geçirirlerken, ya da daha sonra Osmanlı Devleti kendini kurtarmak için “Batılılaşma” mekanizmasını devreye sokarken  o zaman oturupta önce Sistem Kontrol Bilimi’ni falan mı incelemişlerdi; elbette hayır!!... Onları bu yola sokan Devlet olarak, egemen  Devlet sınıfı olarak yaşamı devam ettirme mücadelesi idi!... Çünkü, toplum mühendisliği ve yönetme sanatı dediğimiz olay, aslında tarihe-sınıflılığa- bizim gibi konar göçerlikten  Devletleşerek giren toplumların özünde var!!... Düşünsenize,  onların dünya görüşünün özü zaten Çoban-Sürü mantığı!!... http://www.aktolga.de/t5.pdf  

Evet, özellikle “tarihsel devrimler” çağında fetih yoluyla  kurulan devletlerin- bunlara özgü toplum mühendisliği faaliyetlerinin bir mantığı var. Bunu en güzel açıklayan da İbn-i Haldun’dur;  ama bunun  ötesinde   toplum mühendisliği faaliyeti modern zamanlarda  ancak varolan bir sistemi-bir toplumu- muhafaza edebilme  faaliyeti olarak rol oynuyor. Yani artık  hiçbir zaman  toplum mühendisliği faaliyetiyle yeni-sağlıklı, kendi kendini üretebilen  bir toplum yaratmak mümkün değildir. Bu çalışmanın amacı bir yerde   bu gerçeği de-aslında toplum olarak kendi gerçeğimizi de- ortaya koyabilmek!...

Gene tam bu noktada işin içine    Türkiye toplumunun tarihsel gelişimi, bu sürecin iç ve dış etkenler aracılığıyla    saptırılarak nasıl kontrol altında tutulduğunun  mekanizması giriyor!. Bu arada, “Devleti kurtarmak” için kendisine yeni bir halk-ulus yaratma çabasına girişmiş olan  Devlet Sınıfının bu amaca ulaşmak için uyguladığı “kavanozda insan yetiştirerek“ yönetme-ayakta kalma sanatı da tabi!

Amacımız, yönetme çabasının ve yeteneğinin yaşamı devam ettirme mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu ortaya koyabilmektir. Öyle ki, bu açıdan bakınca,  “Osmanlıda oyun çoktur” diyerek açıklamaya çalıştığımız birçok şeyin de, aslında, çekirdekten yetişme yönetme bilimi uzmanı olan atalarımızın hayatı devam ettirebilme güdüsüyle keşfettikleri orijinal etkinlikler olduğu ortaya çıkacaktır...

“Toplum mühendisliği” daha geniş bir kavramdır!...

Bu arada altı çizilmesi gereken bir diğer nokta da, kontrol- yönetme bilimiyle,  gene bir bilim olarak  toplum mühendisliğinin  her koşul altında bir ve  aynı şey  olmadığıdır!

“Toplum mühendisliği”,  kontrol-yönetme bilimini de içine alan  daha geniş bir alanı kapsar. Örneğin,  kontrol- yönetme sanatını herkes kullanabilir, ama sadece   kontrol edip yöneterek-bununla sınırlı kalan bir toplum mühendisliği  faaliyetiyle- hiçbir zaman yeni bir toplum inşa edemezsiniz!... Çünkü, devrimci olmak sadece varolan bir sistemin içinde cereyan eden sınıf mücadelesini  yönetmekle sınırlı değildir.  Onu,  bir yumurtanın içinden civcivin çıkışına benzetirsek  burada kontrol-yönetme sanatı en fazla o civcivin kendi yolunu açma mücadelesinde kullanılan bir yöntem rolü oynayabilir. Bunun dışında, hiçbir toplum mühendisliği faaliyeti  toplumsal  DNA’larla  oynayarak yeni bir toplum yaratma sonucunu veremez.   Evet, tüp bebek yöntemiyle     (bir civciv gibi)   insan da dünyaya getirip onu da yetiştirebilirsiniz; ama aynı  toplum mühendisliği faaliyetini hiçbir zaman  kavanozda bir toplum yetiştirmek için kullanamazsınız!!... Bir insanın-bütün diğer canlıların da-DNA’larıyla oynamak son tahlilde biyolojik bir mühendislik faaliyetidir-örneğin gen mühendisliği- ama toplumsal sistemlerde DNA’lar sistemin içinde insanlar arasında oluşan üretim ilişkileriyle kayıt altında tutulurlar ki, bu da ancak tarihsel gelişim süreci içinde kendi diyalektiğiyle oluşur...

KONTROL BİLİMİ VE YÖNETME MEKANİZMASI...

“İstenilmeyen sonuçların”  meydana gelmesini engellemek için (ya da “istenilen sonuçları”elde edebilmek için), sebebi kontrol altında tutarak sonucu kontrol altında tutmaya dayanıyor işin özü.

Bunu, daha başka  bir deyişle   şöyle de  ifade edebilirdik: Konumuz herhangi bir A-B sisteminde (yukardaki şekil) “girdiyi”  kontrol altında tutarak (A’nın  B üzerine  etkisini kontrol altında tutarak)  “çıktıyı” (B’nin davranışlarını) kontrol edebilmektir (aynı mekanizmayı B’nin A’yı kontrolü için de düşünebilirsiniz).  Kontrol altında tutulması gereken A ile B arasındaki etkileşmenin sonucu olacağından, eğer A’nın B üzerine etkisi (girdi)  kontrol edilebilirse, bu etkinin  yaratacağı sonuç da (B’nin çıktısı) kontrol altına alınmış olacaktır.

Böyle bir mekanizmanın işleyebilmesi için,  herşeyden  önce  etkileşmeye taraf olan unsurlar arasında (A ile B arasında) bir haberleşme ağına, bir de gelen bu habere göre  A’yı  negatif ya da pozitif  yönde  etkileyecek “etkileyiciye” ihtiyaç bulunacaktır. Ancak bundan sonradır ki,  ya istenilmeyen sonuçların engellenmesi için “girdiye” negatif olarak bir etkide bulunulacak, yani  A’nın mevcut etkinliği-hareketi frenlenecektir (negatif feedback),  ya da,  istenilen sonuçların  elde edilebilmesi  için A mevcut hareketiyle  aynı yönde pozitif olarak etkilenecektir (pozitif feedback).

Hemen hayatın içinden bir örnek vererek bütün bunları   somutlaştırmaya çalışalım: İstanbulda oturuyorsunuz ve Ankara’ya gitmek için arabaya binerek yola çıktınız. Amacınız, kazasız belasız hedefe ulaşmaktır. Bu nedenle, duruma göre, ya frene basıp direksiyonu kullanarak (yani, istenilmeyen sonuçları engellemek için negatif feedback yaparak), ya da gaz vererek-yol alıp hızlanarak (pozitif feedback yaparak) bir an önce hedefe ulaşmaya çalışırsınız. İşte, belirli bir amaca ulaşabilmek için, yol boyunca arabayı kullanırken yaptığınız bütün bu işleredir ki kontrol-yönetme diyoruz. Peki, neyi-kimi mi- kontrol ediyorsunuz  bu süreç boyunca; yani sadece araba mıdır kontrol altında tutulan? O an araba bizim motor sistemimizin (elimizin, ayaklarımızın vb.) bir parçası-uzantısı durumunda olduğundan, aslında kontrol ettiğimiz şey (bir AB sistemi olarak sürücü+araba sistemi) bizzat kendimiz oluyoruz. Bu durumda şekildeki B ise, yol boyunca önümüze çıkması muhtemel olan nesnelerdir.  “Alıcıyı” ve “transfer” unsurunu da içine alan  “geriyle bağlaşım ağını” ise,  her an gözümüzü yolda tutarak biz kendimiz (sürücü) kurmuş oluyoruz. Bir çocuk mu çıkıyor  önümüze, ya fren yapıp durmaya, ya da, direksiyonu kırarak çocuğa çarpmamaya çalışırız, neden? Çünkü amacımız, kazasız belasız Ankara’ya-hedefe- ulaşmaktır. Çocuğa çarpmak  “istenilmeyen bir sonuç” olduğundan,  istenilmeyen bu  sonucu engellemek için, fren yapıp direksiyonu kullanarak,  kendimizi -sürecin girdisini- kontrol ederek sonucu-çıktıyı kontrol etmiş-güvenlik altına almış oluruz. İşte, yaptığımız bu işedir ki Sistem Kontrol Biliminde  negatif feedback deniyor. Yani, geriyi negatif olarak besleyerek meydana gelebilecek sonucu-çıktıyı kontrol altında tutmak. Tam tersine, yolun açık olduğunu gören bir sürücünün gaza basması işlemine de, pozitif feedback, yani, geriyi pozitif olarak beslemek denir. Bu durumda, ilk hareket yönünde daha da ilerlemek için girdi takviye edilmektedir.

Organizmanın çevreyle ilişkisi de gene aynı şekilde yönetilir.  Çevreden gelen informasyonlara göre kendini-kendi davranışlarını kontrol eden organizma, bu şekilde meydana gelebilecek sonuçları da kontrol altında tutmuş olur vb...

SINIF MÜCADELESİ VE KONTROL BİLİMİ

Önce olayı en basit şekliyle ele alalım ve örneğin, burjuvazi ve işçi sınıfından oluşan Batı’lı anlamda kapitalist bir toplumu düşünelim! Burjuvazinin işçi sınıfını-işçi sınıfı hareketini- nasıl yönetmeye-kontrol altında tutmaya çalıştığını kavramaya çalışıyoruz:

Olay basit aslında!  Kapitalist üretim ilişkileri içinde birbirlerinin varlık şartı olan her iki  sınıf da sınıf mücadelesi sürecinde karşı tarafı yönetmeye-kontrol altında tutmaya çalışarak varlığını sürdürür. Yani her iki sınıf da sürekli olarak karşı taraftan gelen informasyonlara göre kendisini kontrol altına alarak karşı tarafı da kontrol etmeye-yönetmeye çalışır. Her iki taraf da, istenilmeyen sonuçları engelleyebilmek için, ya da, istenilen sonuçların ortaya çıkmasını sağlamak için karşı tarafı ona göre etkilemeye çalışır.

Bütün bunlar işin doğası gereği olan şeyler. Yani, insanlar da,  toplumlar da, toplumsal sınıflar da, hayatın akışı içinde farkında olmadan  kendiliğinden öğrenirler bunları; sonra da tabi, farkına vararak bilince çıkarırlar! Kontrol-Yönetme bilimi’nin   bilişsel bir bilim haline gelme sürecinin mantığı budur..

Buraya kadar  herşey açık sanırım! Dikkat ederseniz bütün bu örneklerde olay-yani “kontrol”  (buna sınıf mücadelesinin kontrolü de dahildir) daima varolan bir A-B  sisteminin içinde gerçekleşiyor, ya onun istenilmeyen bir yönde gelişmesinin önüne geçebilmek amacıyla, ya da tabi  istenilen bir yönde gelişmesi için yapılıyor...

Şimdi, bir adım daha atarak, olayı biraz daha karmaşık haliyle, gene Batı toplumlarının tarihsel gelişme sürecinde  feodal toplumdan kapitalizme geçiş  pratiği içinde  ele almak istiyoruz.

Burda artık ikili değil üçlü bir  etkileşim mekanizması durmaktadır karşımızda. Bir yanda feodaller ve köylülerden (serf) oluşan mevcut sistem, onu  temsil eden feodaller; diğer yanda da, feodal sistemin  içinden doğup gelen kapitalizm (burjuvazi+işçi sınıfından oluşan bir başka sistem). Bu durumda, bir yanda,  eski sistemin içinde feodallerle köylüler arasında, diğer yanda da, yeni doğan sınıflar olarak burjuvalarla işçiler arasında  bir mücadele vardır. Ama asıl mücadele, bir bütün olarak iki sistem, feodalizmle kapitalizm arasındaki mücadeledir. Bir yanda feodallerin başı çektiği feodal  sistem-toplum, diğer yanda da burjuvaların yönetimi altındaki kapitalist toplum. Bunlar birbirlerinin diyalektik inkârıdır. Kapitalizm geliştikçe feodalizm kaçınılmaz olarak yok olmaktadır. Feodalizm ise,  hem kendi içinde kapitalizmi yaratmakta, onun gelişmesi için yolu açmaktadır, ama hem de bu gelişmeyi bir noktada tutmaya çalışarak, onun daha da ileri gidip kendisini tehdit eder hale gelmesini engellemeye çalışmaktadır. Çünkü, kapitalizmin belirli bir sınırın ötesine geçerek daha da gelişmesi demek  onun kendisinin yok olması demektir.

İşte tam bu noktada, feodaller, kapitalizmin gelişmesini engellemek amacıyla (çünkü bu onlar için istenilmeyen bir sonuçtur) kontrol-yönetim bilimine-mekanizmasına başvururlar.  Yaşamı devam ettirebilme mücadelesidir bu! Ama biz biliyoruz ki, süreç herşeye rağmen  burjuva devrimine doğru gelişir.  Burada işin ayrıntılarına girmek istemiyorum; altını çizmek istediğim nokta,  burjuva devrimine giden bu yolda, bu aşamada henüz daha  işçi sınıfının feodalizme karşı burjuvazinin yanında-onunla birlikte yer alıyor olmasıdır. Yani, işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki çelişkiler bu aşamada henüz daha esas çelişki haline gelmemiştir. Esas çelişki, gelişen kapitalizmle feodal sistem arasındaki çelişkidir. Buna uygun olarak da işçi sınıfı  burjuva devriminde burjuvaziyle birlikte yer alır. Hal böyle olduğu için feodaller de hiçbir zaman, düşmanımın düşmanı dostumdur mantığıyla, işçi sınıfı hareketini destekleyerek onu ortak düşman burjuvazinin üstüne sürmeyi falan düşünemezler!!... Yani bu tür bir cinliğin objektif-maddi koşulları yoktur daha ortada!

Pozitivizmin, toplumsal düzeyde sistem kontrol mühendisliğinin bilgi temeli  olduğunu söylüyoruz. İsterseniz buna bir örnek daha verelim; “Provokasyon” nedir, kim yapar provokasyonu ve de nasıl yapar, hiç düşündünüz mü bunu?

Amaç açıktır, ya istenilmeyen bir sonucu engellemek için, ya da, istenilen bir sonucu ortaya çıkarmak için yapılır provokasyon! Bunun için  yapılması gereken de gene girdiyi kontrol ederek çıktıyı kontrol altına almak olacaktır. Bunu, daha başka bir şekilde, sebep-netice mekanizmasını harekete geçirmek olarak da ifade edebiliriz.

Peki ama biz dedik ki, toplum farklıdır.  Toplum söz konusu olduğu zaman sistem mühendisliği olayı bu kadar basite indirgenemez!... Evet, doğrudur bu, ama dikkat ederseniz burada kastedilen-yani “toplum farklıdır” derken anlatılmak istenen-  uzun vadeli, esasa ilişkin sonuçlardır. Yani, buradan toplum söz konusu olunca sistem kontrol mekanizması hiçbir işe yaramaz sonucu çıkmıyor. Sistem mühendisliği yoluyla kısa, hatta orta vadeli olarak toplumları da kontrol altına almak mümkündür! Buna karşı yapılabilecek tek şey provokasyon mekanizmasını açığa çıkarmaktır. Ama bunun için de tabi, belirli bir toplumsal gelişmişlik seviyesine ihtiyaç oluyor. Çünkü, provokasyon ancak  duygusal  reaksiyonlara-kimliklere hitab eder... Bu nedenle, “provokasyona gelmemenin” tek yolu  olayları ve süreçleri rasyonel-bilişsel olarak değerlendirebilmektir...

İnsan-ve de toplum tabi- çevreyle etkileşim içinde    bilinç dışı olarak gelişen   duygusal bir alt kimliğe sahip olur. Ama o, aynı zamanda-bütün diğer hayvanlardan farklı olarak-tıpkı ata binmiş jokey örneğinde olduğu gibi, bu duygusal alt kimiğin üzerine oluşan bilişsel bir üst kimliğe de sahiptir. Bu anlamda, “her insan,   kendi atına binmiş vaziyette yol alan bir jokeye benzer” demiştik. Belirli bir anda insanların-ve de tabi toplumların davranışları o an iplerin kimin elinde olacağına bağlıdır. Yani jokey mi atı yönetiyor, yoksa at kendi başına karar vererek mi yoluna devam ediyor; soru budur. Bu konuyu daha önce bütün ayrıntılarıyla ele aldığımız için şu an işin ayrıntılarına girmiyorum. Burada bilmemiz gereken şudur: Her durumda, önce bilinçdışı duygusal bir alt kimlik oluşur, daha sonra da,  bunun üzerine, bunu kontrol altına alacak olan bir üst kimlik. Ama, insanların ve toplumların gelişme sürecinde bu alt kimlik üst kimlik ilişkisi her zaman aynı  şekilde işlemez. Örneğin, ergenlik çağında olan bir insan-ya da toplum-henüz daha üst kimliğiyle duygusal alt kimliğini kontrol etmeyi yetişmiş bir insan kadar başaramaz. Çünkü, üst kimliğin gelişmesinde en önemli rolü oynayan önbeyin-prefrontalekortex-ancak ergenlikten sonra gelişmiş haline kavuşur. İşte bu nedenden dolayıdır ki, üst kimliğin bilinç dışı duygusal alt kimliği kontrol altında tutacak kadar gelişme olanağını bulamadığı sürecin bu ön aşamalarında, insanların-ve toplumların- davranışlarını, onların bilinçdışı duygusal alt kimliklerini provoke ederek yönetmek-kontrol altında tutmak mümkündür.

Çok basit,  ya, istenilen bir sonucu elde etmek için, ya da istenilmeyen sonuçları engellemek için (yani çıktıyı kontrol altında tutmak için) girdiyi kontrol altında tutarsınız olur biter!!... Örneğin, eğer birisinin belirli bir tepkiyi vermesini istiyorsanız, onu bu tepkiye yöneltecek şekilde etkilersiniz!... Ya da tabi tersi!... İşte provokasyon olayı bu kadar basittir.

İKİNCİ BÖLÜM: TÜRKİYE’DE SINIF MÜCADELELERİ VE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ...