• 21.12.2015 00:00
  • (2231)

 TARİHLE HESAPLAŞMADAN BURJUVA DEVRİMİ TAMAMLANAMAZ DEMİŞTİK

BU DİZİYİ MUTLAKA İZLEYİN!...

Gerçekten muhteşem!... „Muhteşem Yüzyıl-Kösem“ TV dizisinden bahsediyorum!... Osmanlı'da Devlet olayını ve Devlet anlayışını bundan daha iyi ortaya koyan bir dizi olamazdı herhalde... Tabi bu arada (senaryoya monte edilen Erdoğan analojisine kendinizi kaptırmadan!!) "Ertuğrul-Diriliş" dizisini de izleyin!... Osmanlı Devleti'nin nasıl kurulduğunu, bunun neden bir tarihsel devrim olayı olduğunu anlayabilmek için bu da çok önemli...

„Beyazlar“ bu dizilerden birini, „Siyahlar“ da ötekini tutuyormuş, hiç önemli değil. Bunlar zaten hep madalyonun tek yanını görmekte uzmanlar... 

Hele bu haftaki  Muhteşem Yüzyıl-Kösem'i eğer seyretmediyseniz mutlaka Youtube'dan bularak izleyin... Eminim siz de benim gibi, işte, "ecdadımız" diye tapındıkları "Tanrının yeryüzündeki gölgesi" Devlet ve Sultan denilen gerçek buymuş diyeceksiniz!... 

Ama diziden ögrenilecek olan şey sadece işin bu yanı da değil, bu zemin üzerinde varolan insanlar da-Osmanlı sisteminin Reaya’sı, sıradan insanları da- kendilerini ancak „Devlet varsa biz de varız „ mantığıyla üretebiliyorlar. Bunu da çok güzel veriyor senaryo... Tam bir aşiret Devleti-aşiret insanı anlayışı...

Bu arada Osmanlı’da Devlete karşı isyan olayı da var ekranda...

„Kalenderoğlu  İsyanı'nın“ çerçevesinde bunu da görüyorsunuz Dizide... "Celaliler-eşkiyalar" diye bir kalemde silinip atılan insanları da görüyorsunuz... "Bu Devleti hep beraber kurduk. Osmanoğlu bize ihanet etti" diyerek isyan eden kurucu ruha sahip o insanların („stratejik zihniyetimizin“ o zamanki tezahürü  bu idi işte!...)  ne kadar çaresiz olduklarını da görüyorsunuz bu arada... Çaresizdiler, çünkü varolan sistemin yerine koyacak başka bir alternatifleri yoktu ortada. Varolanın yerine geçmek için „haklı“ olmak yetmiyordu. „Yeni“yi temsil edebilmek de lazımdı… İnsanlar ancak varolan objektif gerçekliği algılayarak  onun bilgisini oluşturabildiklerinden, eskinin içinde kalan bilgi de yetersizdi… Kalender şefinin, "biz bunun için mi ayaklandık" sözü herşeyi izaha yetiyor... 

Evet, „yeni“ eskinin  içinde oluşup gelişiyordu, ama ya o „eski“ denilen antika yapı kısır bir sistemse?... İşte mesele burada... 

Bu nedenle, bizim ecdadımız, bugün örnek alacağımız, bize yol gösterecek olan insanlar o Osmanlı Sultanları-Saraylılar olamaz... Bizim ecdadımız, kurucu ruha sahip tarihsel devrimci  Tasavvuf erenleri atalarımızdır... Bugünkü görevimiz ise, hamasetle bu mirası kalkan olarak kullanıp hava atmak olmayıp, atalarımızın dinsel bir terminolojiyle-duygusal bir zeminde ifade ettikleri "stratejik zihniyetimizi" bilişsel düzeyde zenginleştirerek bunu bugünün gerçekliği içinde bilgi üretme sürecinde-ve öğrenme olayında- çıkış noktası olarak kullanabilmektir… Linkini verdiğim şu çalışmaya isterseniz bir de bu gözle bakın:  http://www.aktolga.de/m37.pdf

Evet, tarihle hesaplaşmadan bahsediyorduk!...

Yeni Türkiye’ye giden yolda devrimin  birinci aşamasının sona erdiğini, Devletçi-„Beyaztürk“ statükonun yenildiğini söylüyoruz.  İşte tam bu noktada,  ikinci aşamaya, yani yeni Türkiye’yi inşa aşamasına geçilebilmesi için karşımıza olmazsa olmaz bir görev olarak tarihimizle yüzleşme-hesaplaşma  çıkıyor.Çünkü, iki yüzyıldır „Batıcı- Oryantalist“ kültür ihtilaline maruz kalarak  tarihsel gelişme süreci saptırılmış bir toplumuz biz. Bizde sınıflar mücadelesi Batı’da olduğu gibi sadece aşağıdan yukarıya doğru gelişen üretim ilişkilerine bağlı bir yeniden yapılanma süreci içinde oluşmaz. Buna ek olarak  bir de yukardan aşağıya doğru şekillenen, bambaşka bir kültüre-bilgi temeline sahip, toplum mühendisliği harikası  ikinci bir sistem ve   ikinci bir yol daha vardır. Yani bizim kısaca, „Türkiye“  dediğimizi sistem aslında iki Türkiye’nin-iki sistemin-içiçe geçtiği karmaşık bir yapıdır… Terminolojiye „Beyazlar“ ve „Siyahlar“ olarak geçen bu ikiliğe  bir de Kürt gerçeğini ilave edersek iş daha da karmaşıklaşıyor tabi! Düşünebiliyor musunuz, „Beyaztürk-Beyazkürtlerin“ Türkiyesi ve bir de „Siyahtürk-Siyahkürtlerin“ Türkiyesi!... İşte bir türlü işin içinden çıkılamamasının nedeni bu ikili yapıdır!...

Yapısal ikiliğin tarihsel kökleri…

Biz istesek de istemesek de olay dönüp dolaşıp gelip Osmanlı gerçeğine dayanıyor aslında. Çünkü insanlar bir yerde kendi tarihlerinin ürünü oluyorlar. Her an’a ilişkin kimliklerimiz geçmişte sahip olunan bilgi temeli esas alınarak üretilen varoluş hallerinden başka birşey değil... Varoluş, ya da kimlik oluşturma mekanizmasının doğal yapısı böyle. Aynı şekilde, yarına ilişkin kimliğimizi de şu anın içinde sahip olduğumuz bilgi temelini esas alarak oluşturuyoruz... Çünkü, çevreden gelen informasyonlar  her an sahip olunan bilgi temeliyle işlenerek  değerlendiriliyorlar... “Kimliğimiz” dediğimiz varoluş fonksiyonumuz da bu değerlendirmenin sonunda ortaya çıkan üründen-sentezden başka birşey olmuyor!...  

Peki nedir, ne idi  Osmanlı? Tamam, “atalarımız” falan deyip duruyoruz da,  antik bir yapı-bir sistem olarak nedir Osmanlı? Ve neden, nasıl “hesaplaşmamız” gerekiyor onunla? “Tarihimizle hesaplaşmanın” bugünle ilişkisi nedir?

“Bismillah” der gibi her olayı açıklarken başvurduğum bir yöntem var benim: “Yeni, daima eskinin içinde onun diyalektik anlamda inkarı olarak doğar, gelişir; sonra, eski kendi varlığında yok olurken o da yeniyle birlikte  yeniden doğmuş olur”…

Ama, bu açıdan baktığımız zaman, “yeni Türkiye” olarak bizim yeniden doğmamız  bir yumurtadan civcivin çıkması gibi basit-normal bir doğum olayı  değildir!... Değildir, çünkü içinden çıkıp geldiğimiz “eski”, yani  Osmanlı, “normal”-kendi iç dinamikleriyle kendi kendini üretebilen bir sistem değildi. Kelimenin tam anlamıyla kısır bir toplumdu o, antik bir toplumdu,  Doğu’lu bir İbni Haldun toplumuydu!. Böyle toplumların diyalektiğini en ince ayrıntısına kadar anlatır İbni Haldun. İsteyen daha önceki çalışmaya dönerek bütün bunların ne anlama geldiğini daha ayrıntılı olarak görebilir: http://www.aktolga.de/t5.pdf .

Osmanlı gibi antik toplumların yaşam süresi 120 yıldır  diye başlar İbni Haldun! Nitekim 1402 Ankara Savaşıyla 1. Osmanlı Devleti de Timur’un “barbar vuruşuyla” sona ermiştir. Daha sonra, İstanbul’un fethiyle birlikte gerçek bir devlet halinde yeniden kurulan  2. Osmanlı Devleti’dir aslında.  

Ama daha sonra, Bizans’ı fetheden Fatih ondan Devletin  ömrünü uzatmak için gerekli olan  hayat iksirini de alır!. Yeni bir “barbar vuruşuna” yol açarak  Devlet için tehlike  teşkil edebilecek bütün o “uç beyliklerini”  falan yok eder!  Tabi sadece bu da değil!. Doğu’dan-Orta Asya’dan gelebilecek Timur  gibi  başka bir barbar da kalmamıştır artık!..

Daha ötesine girmiyorum. Az önce verdiğim linke girerseniz bütün bunlar orada ayrıntılı olarak var..

Sonra ne olur  peki? Batı girer devreye! Ve Batı’da kapitalizm geliştikçe Osmanlı’nın antik dünyası da  eski tarihsel devrimci- fetihçi varoluş koşullarını adım adım kaybetmeye başlar!. Başka yolu kalmamıştır artık,  antik dünyanın içinden yeni bir dünya-kapitalizmin dünyası çıkıp gelmektedir!..Bu, aslında aynen yumurtanın içinden o civcivin çıkması olayına benzer!.

Osmanlı toplumu neden kısır bir toplumdu…

Osmanlı ise, deyim yerindeyse bu anlamda “döllenmiş bir yumurta”  olmadığı için kendini üretemez! O, barbarlığın orta aşamasından-konar göçerlikten fetih yoluyla-tarihsel devrim diyalektiğine uygun olarak- devlet haline gelmiş antika bir toplumdur. Sistem üretim faaliyeti üzerine kurulmadığı için   kendini üretemez,  kısır bir yapı olarak kalır. Kısırdır, çünkü Osmanlı’da Devlet  üretim ilişkileri içinde aşağıdan yukarıya doğru oluşan bir örgüt olmadığı için sistemin kendi iç dinamiklerinin gelişmesine imkan tanımayan-tanımaması gereken, bu anlayışa uygun olarak varolan- bir yapıdır. Bu nedenle, bırakın kapitalizmi bir yana,  Osmanlı hiçbir zaman feodal bir toplum haline bile dönüşemez. Çünkü, Osmanlının gözünde feodalleşmek bile Devletin yok olması  anlamına gelir!. 

Evet, gayrımüslim mahalli liderlerin ortaya çıkmalarını  bir tehlike olarak görmez Osmanlı; görmez, çünkü sistem  açısından onlar zaten  bir alternatif olamazlardı. Asıl tehlike, kendisine rakip olarak ortaya çıkabilecek Müslüman bir orta sınıftı onun için. Bu nedenle, Müslüman orta sınıf  söz konusu olduğu zaman  özel mülkiyetin gelişmesi yolundaki en ufak bir adımın bile  “Müsadere” adı altında hemen kafası koparılmıştır!.. Dedim ya, yukarda verdiğim linke girerseniz bütün bu işlerin ayrıntılarını görürsünüz orada…

Osmanlı neden mi parçalandı…

Ancak, devran dönmekte, kapitalizm virüsü  çok kültürlü antik bir yapı olan Osmanlı’nın  içinde de adım adım gelişmektedir. Bir süre sonra bütün o Osmanlı halkları-ki bunlar, zamanında Osmanlı’nın fetih yoluyla sisteme dahil ettiği  unsurlardır- milliyetçilik bayrağını açmaya, gelişmenin önünde bir engel olarak duran eski yapıya karşı mücadele etmeye başlarlar. Balkanlardan Orta Doğu’ya ve Anadolu’nun içlerine  kadar zamanın ruhu bunu gerekli kılmaktadır (tabi Batı’nın kapitalist ülkeleri ve Rusya da bu türden gelişmeleri  “düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerek   ezeli rakipleri olan Osmanlı’ya karşı  desteklerler!...)

Peki, bütün bunlar olup biterken  madalyonun öteki yanında-Müslüman Osmanlı yanında  neler yaşanmakta-yazılmaktadır. İsterseniz biraz da bunları okumaya çalışalım. Daha önceki bir yazıda bunu şöyle ifade etmiştik:

Çok kültürlü o antik yapı-Osmanlı- bakar  ki olmuyor, bütün o gayrımüslim tebaa falan almış başını gidiyor, „Devleti kurtarmanın“ bütün yolları tükenmek üzere, o zaman, o ana kadar hiç aklına gelmeyen, hep ikinci sınıf insan- kul olarak düşündüğü, ya da  azıcık biti kanlananları kendisine rakip olarak gördüğü Müslüman orta sınıflara  der ki,  „alın, bu Devlet sizin aslında, ne yaparsanız yapın,  kurtarın onu!...

Müslüman orta sınıf işte böyle Devletçi oldu!...

Bir açıdan, „Denize düşen  Devlet’in yılana sarılması“ olayıdır bu; çünkü, o Devlet ki,  kendisine rakip olarak gördüğü için  tarih boyunca  Müslüman orta sınıfın gelişmesini hep  engellemişti. Ama anlaşılan bu sefer başka çaresi yoktu artık! „Alın“ diyordu  „ulu Hakan Abdülhamid Han“ın ağzından,  ve adeta Devleti   teslim ediyordu onlara!!..

Ne yapacaktı Müslüman orta sınıf, „hayır, almıyorum“ diyerek  Devletin öteki tebaaları-gayrımüslimler-gibi ona karşı mücadele bayrağı mı açacaktı! Devletti bu, el pençe divan önüne gelmiş diz çökmüş ve „ al beni, kurtar beni „ diye yalvarıyordu  onlara!.. İşte, olayın özü gelip bu kahredici diyalektiğe dayanıyor! Bugün bir Erdoğan’ın-sadece o da değil, bütün AK Partililer’in de- ikide bir tutup lafa „ecdadımız“ diye başlamalarının, ağızlarını açınca, tarih boyunca Müslüman orta sınıflara kan kusturan bütün o Sultanları sayarak onlara sahip çıkmalarının altında  yatan saptırılmış diyalektik budur!... „Yeni Türkiye“ diye yola çıkan,  Müslüman orta sınıfların öncülüğünde aşağıdan yukarıya doğru gelişerek bugüne kadar gelen burjuva demokratik devrim sürecinin bir türlü eski Türkiye’nin o kabuklarını kıramamasının diyalektiği budur. Aslında o kabuklar çoktan kırıldı, iktidar ele geçirildi ama bundan haberleri yok bizimkilerin; yok, çünkü o kabukların  Devletçi ideolojiye dayanan kökleri kendi içlerinde olduğu için  onlar hala kendi dışlarında sandıkları kabukları kırmakla uğraşarak kendi kimliklerini üretebileceklerine inanıyorlar! Kendi bilinçlerini örümcek ağlarıyla saran eski Türkiye’nin -İslamcı da olsa- Devletçi ideolojisinin  etkisinden bir türlü kurtulamıyorlar!..

Evet, „tarihle hesaplaşalım“. Tarihle hesaplaşmadan yeni Türkiye’yi kuramayız. Tarihle hesaplaşmak burjuva devriminin olmazsa olmaz bir koşuludur Türkiye için-Türkiye burjuvazisi ve halkı için- bu apaçık ortada.  Yani öyle, „38’e kadar iyiydi de 38’den sonra bozuldu“ falan diye kafanızı kuma görerek, 21. yüzyılda küreselleşme sürecinde 20.yüzyıla özgü çağ dışı ittifak hayalleri peşinde koşarak daha ileri gidemezsiniz, „patinaj yaparak“ yerinizde sayar kalırsınız!!... Daha da ötesi, neden patinaj yaptığınızı da açıklayamadığınızdan çözüm yolunun o antika yapıya-eski Türkiye’nin Devletine-daha çok sarılmaktan geçtiğini düşünerek „örfümüze uygun Türk tipi“  rüyalar görmeye başlarsınız!...

Yani kısacası „Ermeni  sorunu“ veya „Kürt sorunu“, Alevi sorunu  sadece Ermeni veya Kürt, Alevi  sorunu değildir bizde,  sorunun altında  asıl  Türk sorunu yatmaktadır… Sorun, bütünüyle bir zihniye değişimi sorunudur... Eski Türkiye’nin zihniyetiyle ne yeni anayasa yapılabilir, ne de yeni Türkiye inşa edilebilir..

Peki bunu nasıl yapacağız?

Bunun yolu herşeyden önce Osmanlı’dan olduğu gibi devraldığımız o  Devlet yapısının çok ama çok iyi anlaşılmasından geçiyor.  „Sınıfların-aslında toplumun-üstünde yer alan ve „Tanrının yeryüzündeki gölgesi kabul edilen o „kutsal“ yapının, o yapıyı temsil eden en tepedeki Sultan adı verilen temsilcinin ne olduğunun çok iyi anlaşılmasından geçiyor…

İşte tam bu noktada ben diyorum ki,bazıSiyahtürk“ çevrelerin “ratingi düşük „ falan diye yaptığı  aleyhte propagandaya sakın inanmayın ve bu diziyi-„Muhteşem Yüzyıl-Kösem“i- mutlaka izleyin!... Bu türden  engelleme çabaları  Stockholm Sendromuna yakalanmış  hasta ruhlardan kaynaklanıyor (tıpkı,  „Beyazlaşmış bazı Alevilerde  ve Kürtlerde olduğu gibi!...)