• 12.12.2015 00:00
  • (2027)

 "Rus uçağının düşürülmesinde asıl hedef, Erdoğan ile Putin'di..." diyor sayın Selvi. Bu ne mi demek,  bence bu, asıl suçlu  “üst akıl” denilen o “Batı”dır-Amerika’dır demek!... Alın bir de siz okuyun isterseniz!...

http://www.yenisafak.com/…/abdulkadirselvi/hedef-erdogan-ve…

Yarın bu işin altından da "paralel" çıkarılırsa hiç şaşırmayın diyeceğim!!... İnsan içinde yasadığı yüzyılı, onun paradigmal değerlerini anlayamayınca böyle oluyor işte!... Kafa hala 20.yy da!!... Ama hepsi bu  kadar mı?

Alın bir de sayın Karagül’ün  şu makalesine bakın:

"Yeni dayanışma hattı: Hem Selçukluyuz hem Osmanlı..."
http://www.yenisafak.com/…/yeni-dayanisma-hatti-hem-selcukl…

Bunlar, rasgele yazarlar değil. Bunları okuyunca insan bugün AK parti’ye yön verir hale gelen ideolojinin ucunun nerelere saplanıp kaldığını görüyor ve içine bir ürperti geliyor!...

Şu son iki yıldır AK partili medyada  yazılanları hatırlayalım, yok "üst akılmış", yok "Batı" denilen o emperyalistlermiş, bunlar 1. Dünya savaşını ekstra Osmanlıyı paylaşmak için çıkarmışlar... "Bugünkü görev, parçaları yeniden ana gövdeyle birleştirmek için ikinci bir kurtuluş savaşı vermekmiş"!!... Bunlara tabi, "bizi de Şanghay birliğine alın"ı, Çin'den füze almayı falan da eklemek lazım!... Açıkca  Batı düşmanlığı göstergesi değil miydi bunlar?... Hatta öyle oldu ki, bazan iş medeniyetler çatışması noktasına kadar bile geldi!... İşte, “Doğu-İslam” iyi de “Batı” kötüdüre kadar!

Sonra-yani şimdi- ne oldu peki, dön dolaş yine bana gel hesabı gittik gemiyi gene o Batı'nın limanına demirledik (tabi hala kimse burnundan kıl aldırmıyor o ayrı!!) Ama o Batı enayi mi sanki, onlar unuttu mu bütün o ideolojik herzeleri?... Tabii ki hayır! Baksanıza "aktroller"  denilen bazı ideologlar hala aynı şeyleri yazıp duruyorlar. Sayın Selvi gene bu kanadın en aklı başında olanlarından... Biri de tutmuş  geçen gün,  sanki şu anki tehlikeler yetmiyor gibi "asıl tehlike Almanyadır" diyor!!... Allahım yarabbim!...

İşte şu an Amerika'nın "çekimser", ya da “ikili oynuyor”  diye nitelediğimiz  politikasının nedeni buradan geliyor. Amerika ve Batı Rusya ve İran çılgınlığını bizimkilerdeki yeni Osmanlıcı virüse karşı kullanırken, diğer yandan, Ruslara ve İran'a karşı da "bakın karışmam ha" diyerek bizi ve Natoyu gösteriyorlar, bu kadar basit!!.. Yani bir taşla iki kuşu (hayır üç, üçüncüsü de Işid) birden vurmaya çalışıyorlar!... Sayın Selvi’nin o, “hedef Erdoğan ve Putin’di” deyişinin altında belki de bu yatıyor!!.. 

Umarım Türkiye'yi yönetenler de bütün bu hesapları anlıyorlardır... Yani ne öyle "Ertuğrul-Diriliş" dizisi senaryolarıyla, ne de umudu "Batıya" bağlayarak artık Osmanlıyı falan diriltmek mümkün değildir!... Herşeyden önce Osmanlıyı diriltipte ne yapacaksın ki, başına bela!...Osmanlı kısır bir toplumdu o yüzden parçalandı zaten...

Ama bakın, benim gibi düşünmeyenler de var:  Ben üç senedir, AK Parti’ye musallat olan „yeni Osmanlıcı  ideolojik bir virüsten“  bahsedince bana hep „abartıyorsun, hani nerede Osmanlıcılık“ diyenler lütfen  yukarda linkini verdiğim Karagül makalesini dikkatle okuyun; işte benim altını çizmeye çalıştığım yeni Osmanlıcı  ruh hali-tehlike bu makaledeki bakış açısıdır, mantıktır!… Okuyun, ve şu an Türkiye’nin nerede bulunduğuna, nereye doğru gittiğine bakın!… Eğer sizin de içiniz ürpermiyorsa o zaman ben haksızım!...

Bu mantık, bu dünya görüşü bana göre tipik bir 20.yy kafa yapısını ifade ediyor. Bunların gözünde olup biten herşey hala aynen 20.yy da olduğu gibi „Kapitalizmin gelişmesinin eşit oranda olmaması kanununa“ göre cereyen eden bir paylaşım savaşından ibarettir...Ama nedense, bu arkadaşlar bir türlü şu soruyu sormuyorlar kendilerine:

Dünya iki paylaşım savaşı yaşadı. Bunların her ikisinin de nedeni dünya pazarlarını yeniden paylaşmaktı. Geriden gelen kapitalist ülkelerin, pazar paylarını arttırmak için kendi ulus devletlerini kullanarak öne çıkış hamlelerinin sonucu idi bunlar... Peki bugün de böyle midir  mesele? Bugün dünyayı yeniden paylaşmak, pazar payını arttırmak için güçlü bir ulus devlete-orduya ve ideolojiye ihtiyaç var mıdır?

21.yy'ın paradigmasına giden yol çok açık aslında, kim daha çok bilgi üretebiliyorsa, kim bu bilgileri kullanarak daha iyi kalitede malları daha ucuza üretebiliyorsa dünya pazarları bugün   onundur artık!... Hepsi bu kadar bitti!!.. Ancak bunu yapamayanlardır ki (yani bilgi üretemeyenlerdir ki) eski-antika varlıklarını öne çıkararak buralardan yeniden güçlü bir ulus devlet ideolojisi çıkararak nufuz alanı yaratıp, pazar paylarını bu şekilde arttırmaya çalışıyorlar!... Alın İran'ı, Rusya'yı... Bunlar mı kaldı bize özenecek!... Bunlarla aynı kulvarda yarışarak mı daha ileriye gideceğiz?... İşte, "kefen giymeye" neden olan o sakat ideolojinin çıkış noktası budur. Bütün o "ecdadımız" edebiyatının altında yatan budur!...

Peki ne yapalım, bir İran'nın, Rusya'nın karşısında nasıl ayakta kalacağız. Çünkü bunların elinde bizim ihtiyacımız olan enerji var. Bunu kullanarak bizi dize getirmeye çalışıyorlar...

Yapılacak iş çok basittir: İşte o sihirli formül! Ancak yenilenebilir enerji alanında bir seferberlik ilan ederek süreci 21.yy kulvarına taşıyabiliriz. Yoksa bu işin sonu yoktur... İran, Putin falan derken arada kaynar gideriz!...

http://www.aktolga.de/m54.pdf

Siz hiç, „yeni bir paylaşım savaşının ortasında bulunduğumuzu“ düşünen, olup bitenlere  bu açıdan baktıkları için,  Arap ve Kürt petrollerinin hayaliyle gözlerine uyku girmeyen  çevrelerin ağzından  enerji sorununun çözümlenmesi için   bir kere bile olsa yenilenebilir enerji konusunda bir söz işittiniz mi?...

GÜCÜNÜ TARİHTEN VE COĞRAFYADAN ALAN „STRATEJİK OLARAK DERİN“  BİR ANLAYIŞI  ŞU ANIN GERÇEKLİĞİYLE BAĞDAŞTIRACAK STRATEJİK OLARAK DERİNLİĞİ OLAN TOPYEKÜN  BİR ÇÖZÜM ÖNERİSİ!...

Türkiye’nin gelişmesinin, ilerlemesinin yolunun,  son tahlilde, katma değeri yüksek mallar üretimine bağlı olduğunu, ama bu da yeni bilgiler üretebilme yeteneğiyle ilişkili olduğu için,    yakın gelecekte  işimizin biraz zor olacağını,  çünkü  ülkemizde halâ pozitivist bir eğitim sisteminin bulunduğunu, bunun yerine henüz daha ne koyacağımızı bile bilmediğimizi söylüyoruz!... Bu yönde atılacak adımların ancak orta ve uzun vadeli olarak işe yarayacağının  altını çizerek, kendi kendimize,  „o zaman ne kalıyor geriye, şimdi ne yapacağız“ diye soruyoruz?... 

İşte geldik meselenin canalıcı noktasına:

Bence  bugün Türkiye’nin karşısına çıkan   sorunları aşarak  içine girilen  dar boğazdan çıkabilmesi için önünde bir tek yol vardır: YENİLENEBİLİR ENERJİ  alanında bir seferberliğe girmek!..

Bakın, bu alanda, sadece  devlet  politikası olarak bir hamle yapmaktan falan bahsetmiyorum, SEFERBERLİK bambaşka bir  kavramdır!..Bu konuyu, Türkiye için "stratejik derinliği" olan bir konu olarak ele alıyorum ben... Bu nedenle, bu alanda öyle şu an olduğu gibi basit teşvik tedbirleriyle falan yetinilemeyeceğinin altını çizmek istiyorum... Faizsiz krediden, bedava alan tahsis etmeye,  alım garantisinden, örneğin yirmi yıl vergiden muafiyete kadar radikal tedbirlerle birlikte yürütülecek bir devlet ve sivil toplum projesinden bahsediyorum, bu alanda bir yatırım seferberliğine ihtiyaç olduğunu söylerken kollektif bir ayağa kalkıştan bahsediyorum... Köy köy, kasaba kasaba insiyatifler, kooperatifler kurmak gerektiğinden;  insanların, böyle bir projeye  “bu benim işimdir” diyerek   büyük bir motivasyonla sarılır hale getirilmesinden  bahsediyorum... Bütün bu sivil toplum insiyatiflerinin devlet tarafından teşvik edilmesi gerektiğini,  hiçbir insiyatifin başıboş bırakılmayarak  vatandaşın, hem kendi enerji ihtiyacını karşılaması, hem de her türlü tasarrufunu  değerlendirmesi  için  devletin vatandaşa adeta garanti vermesi gerektiğini söylüyorum... Yani, topyekün bir kalkışmadan-bu anlamda bir SEFERBERLİKTEN bahsediyorum!... Ve diyorum ki, bakın o zaman neler oluyor bu ülkede!...

Ne olacak kardeşim, şu Allahın belası “cari açık” sorunu hallolana kadar hiç vergi alma bu işten!... Bu durumda bile devlet gene  kazançlı olacaktır. Düşünsenize şöyle bir, devletin hiç vergi almaması durumunda  bile dışarıya giden o 60 milyar doların yurt içinde kalacağını düşünsenize!... O “uçak gemilerine”, silahlara, o sınırlara dikilen duvarlara harcanılan paraları düşünsenize!... O nükleer santrallere harcanacak her biri için 20 milyar doları düşünsenize... Senden çok güneşi, rüzgarı olan yok ama sen hala Osmanlı mülkünden çıkan  petrolünün peşindesin!!...

İşte, Türkiye için, geçmişi bugüne bağlayacak  "stratejik olarak derin"   düşüncelerin bugüne ilişkin  bağlantı noktası budur!.  İşi hayallere  ve  ideolojik saplantılara, 20.yüzyıl kalıntısı düşüncelere  bırakmadan  günümüzle bağlantılı hale getirebilmenin yolu budur!..[1]

Peki ama bu mümkün müdür? Uzun lafa hiç gerek yok!. Bakın size bu konuda yapılan bir çalışmanın  linkini veriyorum (  http://www.aktolga.de/z1.pdf   ).  Şüphesiz,  daha iyisi her zaman mümkün.  Ama sadece bu çalışmaya şöyle bir göz attığınızda bile  yenilenebilir enerji alanında bir seferberlikten bahsederken hiçte öyle hayalci olmadığımızı göreceksiniz..

O kadar heyecan verici bir alan ki bu. Konu sadece enerji üretimiyle falan da sınırlı değil. Bir de işin TASARRUFU TEŞVİK VE TASARRUFLARI  YÖNLENDİRME yönü var. Eskiden vatandaş ne yapardı, üç beş kuruş tasarrufu varsa bunları bankaya koyar ek gelir için bir miktar faiz  elde etmeye çalışırdı. Şimdi artık bu dönem sona erdi. Siz bakmayın “Türkiye’deki faizler çok yüksek” diyenlere, nasıl yüksekmiş ki faizler, yüzde dokuz buçuk enflasyon olan bir ülkede  en fazla yüzde  sekiz buçuk faiz alabiliyorsun bankalardan!!..Yani, alacağınız faiz her durumda enflasyonun altında kalıyor. Böyle bir ülkede tasarruf olur mu hiç? Ya o “bireysel emeklilik” projesi, enflasyon denilen canavar onu da alıp götürmüyor mu? 

Ama düşünün, her evin çatısına güneş enerjisini elektrik enerjisine çeviren bir güneş paneli  konmuş ve herkes kendi elektriğini kendisi üretiyor, inanın bu mümkündür! Herkesin kendi elektriğini kendisinin ürettiği bir Türkiye düşünün, bundan daha müthiş bir tasarruf olur mu.. Ama, olayın boyutları bu kadarla da sınırlı değil. Düşünün ki her köyde, her mahallede her açıdan devletin de desteklediği bir kooperatif kuruluyor ve köyün uygun yerlerine, tarıma elverişli topraklara dokunmadan  bu türden paneller, ya da rüzgar gülleri yerleştiriliyor. Müthiş birşey değil midir bu!... Anadolu’nun her yanında çorak topraklar, dağlar, tepeler dolu!... Donatın buraları güneş panelleri, ya da rüzgar gülleriyle ne olacak ki!... Hem sonra “faizsiz yatırımcılıktan” falan bahseden siz değil misiniz, alın işte size faizsiz tasarruf ve yatırım alanı... Turmuşlar hala bir İran’la Putinle aşık atıyorlar, siz önünüzdeki kendi işinize baksanıza!...

Sadece bu da değil,  boğazlardaki akıntılardan bile elektrik enerjisi elde etme potansiyelleri var Türkiye’nin. “Kanal İstanbul” projesi diyoruz, bu bile bütün diğer kullanım alanlarının yanı sıra  iki yöne doğru olan akıntılara bağlı olarak başlı başına bir enerji kaynağı olarak kullanılabilir..Tek ki biz isteyelim ve uyanalım..

Güneş panelleri alanında en ucuz teknoloji Çin’de, en ilerisi de Almanya’da-Amerika’da  yanılmıyorsam. Oturun masaya ve bunların Türkiye’de üretilmesi için gerekli anlaşmaları imzalayın hemen. Paranız mı yok? Merkez Bankası’nın elinde yeteri kadar rezerve dövizi var, hangi güne saklıyorsunuz bunları? Ayrıca, “seferberlikten” bahsettik, vatandaşı ikna edin siz bir bakın görün neler oluyor! Yastığının altındaki o birikimini getirse yeter insanlarımız!... Kurun fabrikaları, üretin güneş panellerini, rüzgar güllerini ve Türkiye’nin her tarafını donatın bunlarla... Bir İran’la bir Putin’le aşık atmaktan daha mı zor bu iş?... Bakın göreceksiniz girin bu yola bir kere, ne İŞİD çıkacaktır önünüze, ne de başka birşey!! Ne uğraşıyorsunuz elalemin petrolüyle falan, gelirse gelir eyvallah dersiniz biter, onlar sizin peşinizde koşsunlar. Siz önce kendinize 21.yüzyıla uygun bir master plan yapın bakalım.

Ah ah, Vallahi usandım yazmaktan; benim dilim damağım kurudu da duyan yok bu çığlığı!...


[1] http://www.yenisafak.com/ekonomi/enerjide-5-yilda-bir-yunanistan-harcadik-689691