• 29.09.2015 00:00
  • (2234)

 TÜRKİYE NE YAPMAK İSTİYOR DA BİRİLERİ ONU “ENGELLEMEYE”, ONUN “AYAĞINA ÇELME TAKMAYA” ÇALIŞIYOR?...

Türkiye büyümeye, gelişmeye çalışıyor da birileri de onu engellemeye, onun ayağına çelme takmaya mı çalışıyor, olay bu mudur?...

Eğer 21.Yüzyıl öncesi koşullarda yaşıyor olsaydık  böyle bir soruyu sormak bile anlamsız olurdu!  Çünkü  o zaman, büyümenin, gelişmenin dünya pazarlarında daha fazla yer kapabilmenin- daha fazla pazar payına sahibi olmanın-  yolu güçlü bir ulus devlete sahip olmaktan geçiyordu. Sermaye ancak böyle bir ulus devletin açtığı yolda ilerleyerek, onun yarattığı nüfuz alanlarında at koşturarak borusunu öttürebilir, üretilen malları ancak buralarda satarak artı değer yaratabilirdi.  Yani, gelişmek, ilerlemek için  20.Yüzyıl koşullarında  sadece daha fazla üretmek, ya da daha iyi kalitede malları daha ucuza üretmek yetmiyordu. Ürettiğin malları satamadıktan sonra bütün bunların ne anlamı vardı ki! Hem üretecektin, ama hem de ürettiğin malları satabilmek için güçlü bir ulus devletin peşine takılarak onun açtığı yolda ilerleyip dünya pazarlarında kendine yer bulacaktın. Fakat, bunu yapmaya kalkınca da tabi öteki ulus devletlerin gadrine uğruyordun!  Kendilerine pazarda yeni bir rakip istemeyen bu devletler  ellerindeki  bütün imkanları kullanarak seni engellemeye, senin ayağına çelme takmaya çalışıyorlardı. İşte, 21.Yüzyıla gelene kadar ulus devletler arasında  olan bütün savaşların-bu arada iki dünya savaşının da-nedeni budur...

Ama, 21. Yüzyıl’la-küreselleşme süreciyle birlikte bütün bunlar  tarih oldu artık (elbette  ki bu, 20.Yüzyıl artığı süreçler birden yok oldu anlamına gelmiyor! Burada, 20.Yüzyılın içinden çıkıp gelen 21.Yüzyıl gerçeğinden, belirleyici olan ana çizginin ne olduğundan bahsediyoruz)!... Çünkü,  sermayenin dünyanın neresinde olursa olsun üretilen malları satabilmek,  dünya pazarlarında daha fazla pay sahibi olmak için artık güçlü bir ulus devlete  ihtiyacı kalmadı. Daha iyi kalitede malları daha ucuza üretebiliyor musun, katma değeri yüksek mallar üretebiliyor musun, bitti!!... Eğer bunu yapabiliyorsan kimsenin  artık tutupta sana  birşey diyecek hali yok!...Bunun nedenlerini, niçinlerini, ne oldu, nasıl oldu da böyle bir süreç başladı bütün bunları senelerdir açıklamaya çalışıyorum( http://www.aktolga.de/t5.pdf  s.290 dan itibaren!...)

Şimdi; deniyor ki, daha doğrusu, iktidardaki AK Parti içinden   çıkıp gelen bir kanat- bunların basındaki jakoben sözcüleri- diyorlar ki;

“Türkiye’nin gelişmesini, ilerlemesini istemeyen iç ve dış güçler  el ve güç birliği yaparak    önümüzü kesmeye, ayağımıza çelme takmaya çalışıyorlar. Bir süredir iç ve dış politikada etrafımızda olup bitenlerin anlamı budur”... Bunlara-bu çevrelere- göre, ortada, “Türkiye’ye-ve AK Parti’ye karşı gelişen bütün süreçleri organize eden bir  üst akıl” vardır; Türkiye ve AK Parti aleyhinde ne olup bitiyorsa  bunların sorumlusu hep odur”!... “Bu nedenle, eğer yolumuza devam etmek istiyorsak, yani gelişmek, ilerlemek,   bu çemberi kırmak istiyorsak bunun için  ‘ikinci bir kurtuluş savaşı’  vermek zorundayız”!...  

Bu kadar açık konuşuyorlar. Sadece konuşmak falan da değil, basında, televizyonda hergün bu görüşlerini sayısı gittikçe artan   militan sözcüleri aracılığıyla tekrarlayıp duruyorlar! “Biz, “milli iradeyi temsil edenler”  olarak bu yolda “kefenimizi giydik”, bu “kutsal dava” uğruna ölümü göze alarak yola çıktık” diyorlar. “Korkaklar zafer kazanamaz’, zafer cesur olanlarındır, ‘stratejik zihniyetimize’ sarılarak bu yola baş koyanlarındır” diyerek, insanları “göklerden gelen sese uymaya” “kutsal dava” uğruna büyük “liderin-reisin” önderliğinde mücadeleye çağırıyorlar!...

Dikkat ederseniz buradaki çıkış noktası hep “Türkiye’nin gelişmesini ilerlemesini istemeyen güçler”, ve bunları organize eden o “üst akıl” anlayışıdır!...

Önceleri pek ayrıntıya girmiyorlardı, ama  kendilerine olan güvenleri o kadar artmış olmalı ki, artık o “üst akıl”dan anlaşılan nedir onu da yazıp çizmeye başladılar!  Bunların gözünde “üst akıl” denilen şey,  o “büyük şeytan Batı” oluyor!!... ABD’den AB’ye kadar bütün o Batılı ülkeler işi gücü bırakmışlar “Türkiye’nin gelişmesini, ilerlemesini engellemek için” önümüze olmadık engeller çıkarıp duruyorlar! Mantık bu!... Buna, son günlerde bir de, Türkiye’nin,  dış güçlerin-emperyalistlerin- ve onların içerdeki işbirlikçilerinin   “fiili işgali  altında olduğu” görüşü eklendi ki,  buradan yola çıkılarak  artık  toplum da  “yerli-milli” olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayrılmaya başlandı (aynen 70’lerde bizim MDD-UDD tezlerinde olduğu gibi!...”Emperyalizm ve içerdeki gayrı milli yerli işbirlikçileri”  diye başlayan o teorileri kastediyorum!... Bizleri, “ey  Devgençli Devgençli savaş vakti yaklaştı, al silahını eline emperyalizme karşı” noktasına getiren de bu anlayış değil miydi!?). E, ne yapacaksınız bu durumda, başka yolu yok, bütün yollar “ikinci kurtuluş savaşına” çıkıyor!... Allahım sen bizi koru!!

Peki, “Türkiye’nin gelişmesi, ilerlemesi ve bunun engellenmeye çalışılması” derken ne anlıyor bu arkadaşlar?...

Çünkü bakıyorsun, AK Parti iktidarının ilk on yılında Türkiye neredeyse üçe katlanmış. İhracatımız almış başını gitmiş, 20 milyar dolar civarından 150 milyar dolarlara yükselmiş. Yani, bu arada daha çok üretmiş ve satmışız. Ürettiğimiz malları satamadığımız tek bir ülke bile  kalmamış dünyada. Ve de biz bütün bu işleri yaparken  bugün “üst akıl” diye tukaka ettiğimiz-ettikleri- o “Batı” dahil hiç kimse bize “dur bakalım, oralar bizim nüfuz bölgelerimiz oralara giremezsin” falan dememiş, diyememiş!!... Tam tersine, adamlar-o Batılı küresel sermayedarlar- bize güvenerek gelmişler, Türkiye’ye yatırım yapmışlar (hala o eski “emperyalizm” teorileriyle kafa patlatan “solcuları” çatlatırcasına)!!... Düşünün, Cumhuriyet’in kuruluşundan 2002’ye kadar Türkiye’ye giren “yabancı sermaye” miktarı 20 milyar dolar civarındayken, daha sonraki on yılda bu rakam 150 milyar doları bulmuş. Bunlar hep AK Parti iktidarı döneminde olan şeyler... E, o zaman?...

Hepsi bir yana, bu dönemde, bir yandan (2005’te) AB ile katılım görüşmeleri hızlanırken, diğer yandan da  (2008 de) başkan seçilir seçilmez soluğu Türkiye’de alan ABD Başkanı Obama, parlamentoda konuşarak Türkiye’yi bütün İslam ülkeleri için “model ülke” olarak gösteriyor, Türkiye ile olan ilişkileri   “model ilişkiler” olarak niteliyordu (bir o günlere bakın, bir de şu anki duruma)!... Yani, Türkiye’nin üretici güçlerini geliştirmesinden, bu anlamda ilerlemesinden kimsenin rahatsız olduğu falan yoktu o zaman!!... Tam tersine, o Batı’lı ülkeler de, Türkiye üretici güçlerini ne kadar geliştirirse insanların satın alma güçleri de o kadar gelişeceği için bundan memnun oluyorlardı. Çünkü, bu durumda onlar da ürettikleri mallar için daha çok alıcı bulabileceklerdi... 21.Yüzyılın mantığı böyle çalışıyordu...

Devam ediyoruz; gene bu dönemde, “model ülke  Türkiye İslam’la demokrasiyi  buluşturuyor”,  “yeni tipten bir burjuva devrimi” yapıyor falan  derken,  bir de baktık Türkiye’nin yaktığı bu ateş  bütün  bir Ortadoğu’yu da içine alıveriyordu! “Arap Baharı” denilen olayın özü bu değil miydi?

Peki, bu kadar kısa bir zamanda Türkiye’yi birden öne çıkaran o  sihirli yumuşak güç-“soft power” ne idi?

Sadece, daha fazla üretip satarak zenginleşme paradigması mı?  Madalyonun bir yanında yazan elbette ki buydu, ama bunun yanı sıra Türkiye, bütün bu ülkelerde ezilmişliğin, ikinci sınıf insan yerine konmanın verdiği reaksiyonları da  kanalize ederek müthiş bir kendine güven duygusunun ortaya çıkmasına  neden oluyor, tarih boyunca bastırılan  iç dinamikleri  harekete geçiriyordu.

Sonra, “One Minute”, “Mavi Marmara”, “Dünya beşten büyüktür”  falan derken  Türkiye bir anda  21.Yüzyılın “soft power’ı” denilen o yumuşak gücü eline almış, insanların zihinlerinde vicdanlarında yer tutarak ilerliyordu...Düşünün, bu dönemde “Erdoğan” adı bir bayrak gibiydi neredeyse! Ortadoğu’da nereye giderseniz gidin müthiş bir prestije sahip oluyordunuz!...Tahrir Meydanı’nda bile Erdoğan’ın direkt konuşması yayınlanıyordu kitlelere!...

Tam bu noktada altı çizilmesi gereken en önemli husus, sanırım, bu dönemde Türkiye’nin farkında olmadan (artık böyle diyoruz!!) eline aldığı o “Soft Power’ın”-yumuşak gücün- ne olduğu,  böyle bir “silahla” donanmış olan Türkiye’nin nasıl olupta bütün o 20.Yüzyıl kalıntısı ulus devletler hiyerarşisi karşısında sesini duyurabildiğidir...   

Burada söz konusu olan  “soft power-yumuşak güç”, herşeyden önce, 21.Yüzyıla damgasını vuran, onu 20.Yüzyıldan ayıran PARADİGMADIR: Daha iyi kalitede malları daha ucuza üretmek, katma değeri-bilgi içeriği-yüksek mallar ütererek bunları dünyanın her yerinde satabilmek... Ve de bu arada, 20.Yüzyılın egemen ulus devletler dengesi üzerine kurulu  statükosuna karşı İNSANLIĞIN VİCDANINI temsilen ortaya çıkmakAncak buradaki en hassas nokta, bütün bunları yaparken, yani   20.Yüzyıl kalıntısı o ulus devletler statükosuna karşı dururken, bunu “kapitalizmin gelişmesinin eşit oranda olmaması kanununa” göre yükselen yeni  bir ulus devlet gücü olarak, onları tehdid eden,  varolan dengeyi, statükoyu zorla, bilek gücüyle değiştirmeye çalışan bir  instanz olarak değil, insanlığın vicdanını harekete geçirerek yaşamı değiştirmeyi öne alan  “yumuşak” bir “güç”-instanz- olarak  yapmak...

E peki ne oldu sonra, ne oldu da ABD’den AB’ye kadar bütün o “Batılı ülkeler”,  “model ülke” dedikleri Türkiye’nin “gelişmesini, ilerlemesini engellemek için onun ayağına çelme takan” bir “üst akıl”  haline geliverdiler?

Daha önce bütün bu konuları ayrıntılı olarak ele aldığımız için aynı şeyleri burada  tekrarlamayacağım.   Olayın özü kısaca şudur:

Türkiye’yi yönetenler meseleyi-bu “yumuşak güç olayını- kavrayamadılar! AK Parti’nin iktidara gelişi olayını çözemediler! Bunun,  iç ve dış dinamiklerin bir araya gelmesiyle gerçekleşen, küreselleşme sürecine uygun bir olay olduğunu göremediler. Bizzat AK parti’nin kendisinin bile bu dönemde bir tür koalisyon olarak iktidara geldiğini farkedemediler. Ve bir süre sonra sandılar ki, “vay anasına be, biz ne imişiz”!!.. Yapılan bütün o işleri kendilerine, kendi nefislerine-kendi içlerindeki şeytana- malederek, herşeyin “göklerden gelen   sesin”, onu temsil eden mesih mertebesine çıkardıkları kutsal  “liderin” iradesiyle başarıldığını düşünüp, “Tanrı bize yürü ya kulum” dedi havasına giriverdiler!...  Bir kere zihinlere bu  virüs girince de, gerisi kolay geldi artık!... Bu kafayla kendilerine ideolojik, çağ dışı-yeni Osmanlıcı, Devletçi- bir paradigma çizerek, bundan sonraki bütün davranışlarını  bu “büyük tabloya” göre düzenlemeye başladılar!...

“1.Dünya Savaşı  Osmanlı’yı-Devleti- parçalamak için  çıkarılmıştı”!...

“Bu savaşla birlikte Devletin ana gövdesi ve parçalar birbirinden ayrılarak tarihsel derinliğimiz yok edilmiş oluyordu”. “Bütün bunları yapanlar Amerikasıyla AB siyle bugün “üst akıl” denilen  o Batılı emperyalist ülkelerdi”.  “Bunlar, Devleti-Osmanlı’yı  parçalamakla da kalmamışlar, zamanla, içerde  bir yerli işbirlikçiler zümresi  yaratarak  fiili işgal durumunu sürdürmüşler,  ana gövde olarak  gelişmemizi, ilerlememizi engelleyen başlıca faktör haline gelmişlerdi”...

“Ortadoğu’nun bütün o zenginlikleri aslında bize-şanlı geçmişimize, emperyal Devletimize” aitti. “Bizden zorla alınan bu zenginlikleri bugün yeniden geri almak durumundaydık”. “O zaman ne “cari açık” sorunu kalırdı ne birşey”... Ve, varılan en önemli sonuç da:  “1. Dünya Savaşı’nın henüz daha bitmemiş” olmasıydı!...  “Şimdi intikam zamanıydı. Kaybedilenlerin geri alınması zamanıydı”. “Ki, bunun da yolu büyük bir “restorasyon” faaliyetiyle,  “tam bağımsız- emperyal bir Türkiye’yi yeniden yaratmak için ikinci bir kurtuluş savaşı vermekten” geçiyordu!...

Tabi bütün bunları başarabilmek için de “güçlü bir Devlete sahip olmak zorundaydık”.

“Devletimiz ne kadar güçlü olursa bu şer odaklarıyla mücadelede de o kadar başarılı” olabilirdik... “Emperyal büyük Türkiye’ye giden yol  tarihten gelen “stratejik zihniyetimize” sahip çıkarak, “korkmadan” ilerlemekten” geçiyordu. “Nasıl ki bir zamanlar Osmanlı bütün o şer odaklarını birer birer temizleyerek bir cihan devleti haline gelmişse, şimdi de aynı şekilde  onu küllerinden yeniden dirilterek ayağa kaldırmak bizim görevimizdi”. “Emperyalistler daha mı güçlülerdi, onların daha  güçlü silahları, uçak gemileri mi vardı, hiç farketmezdi. Bizim de yukarda Allahımız vardı. O bizim yanımızda olduktan sonra hiçbir güç bizim önümüzde duramazdı”!...

Ve ondan sonra artık Türkiye “uçak gemisi” falan yapmaya falan soyunacak, öyle “soft power”mış falan bunları bir yana bırakarak güçlü bir ulus devlet olarak sahnede yer tutmaya çalışacaktı!...

Bu yazdıklarım hikaye değil ha!!... Son üç yıldır basında yazılıp çizilen, bunun da ötesinde, Türkiye’nin iç ve dış politikasına yer yer hakim hale gelen düşünceler bunlar.

Artık ortada bambaşka bir Türkiye vardı!...

Neredeyse, o ilk zamanların “soft power’ını”-yumuşak gücünü-elinde tutan Türkiye gitmiş, onun yerine ulus Devleti yücelten  bambaşka bir Türkiye çıkmıştı ortaya! İnsanların vicdanına hitab eden, 21.Yüzyılın vicdanı olmaya çalışan,  bu arada da, daha çok üretip daha çok ticari ilişkiler kurarak, “kazan-kazan” politikasıyla birlikte güçlenmeye çalışan,  gücünü  21.Yüzyıla özgü bu türden modern bir paradigmadan alan  Türkiye anlayışının yerini,  “ancak eskiyi  restore ederek   güçlü bir Devlete  sahip olursak, ve   bize ait olan parçaları ana gövdeyle birleştirirsek  daha ileriye gidebiliriz” anlayışına sahip bambaşka bir Türkiye almıştı...

Sonuç ortada!... Sen adamların karşısına 21.Yüzyılın “Soft Power’ını” elinde tutan bir güç olarak değil de  (hazır bu gücü yakalamış,  onu eline almışken,  bunu  bir yana bırakarak)  “Kapitalizmin Gelişmesinin Eşit oranda Olmaması Kanunu’na” göre yükselmeye çalışan 20.Yüzyıl kalıntısı bir ulus devlet gücü olarak çıkmaya kalkarsan,  yarışı bu türden bir kulvara taşırsan, onlar da, bu alanda senden çok daha güçlü oldukları için,  seninle bu dilden konuşmaya başlarlar!... Olay budur!... Bu nedenle, “üst akıl” falan diyerek kabahati kimsede aramayalım,  “taşlamaya çalıştığımız” o  şeytan bizim kendi içimizdedir!!

Şu aşağıdaki gazete haberlerine bir bakın:  

“BBC’ye telefon bağlantısıyla konuşan NATO Genel Sekreteri, hava saldırılarının PKK ile olan barış sürecini tehlikeye soktuğunu söyledi. Stoltenberg "Her ülkenin kendini savunma hakkı vardır. Türkiye’nin de terörist saldırılara karşı savunma hakkı vardır. Ama, bu savunma ölçüler içinde kalmalı ve gereksiz yere sorun daha da büyütülmemelidir” dedi. Stoltenberg, “bir terörist saldırı, sorunun barışçıl ve siyasi yollarla çözüm çabalarını engellememelidir” diye konuştu. 

Stoltenberg, “Türkiye kendini NATO olmadan da savunabilir” dedi.Stoltenberg Türkiye’nin, ABD’nin öncülüğünde IŞİD’e karşı savaş için kurulan uluslararası askeri koalisyona büyük katkısı olacağını düşünmediğini söyledi. Stoltenberg, “Türkiye’nin büyük bir ordusu ve güçlü güvenlik güçleri var. Bu nedenle gelecekte Türkiye’ye askeri bir destek söz konusu değil. Türkiye kendini NATO olmadan da savunabilir” şeklinde konuştu. 

http://www.milliyet.com.tr/nato-genel-sekreteri-nden-pkk/dunya/detay/2121304/default.htm

Bu “haber” daha sonra, akşama doğru  gene gazetelerde “yalanlandı”!  İyi güzel de, “yalanlamak” yetiyor mu, aslında herkes onların-eski müttefiklerimizin- artık bu şekilde düşünür hale geldiklerini bilmiyor mu?...

Bakın gene aynı gün (bu yazıyı yazmaya başladığım 22.9.15 günü) basında daha neler vardı:

--“ABD: YPG'yi terörist örgüt olarak görmüyoruz. ABD, PKK'nın Suriye'deki kolu PYD'nin askeri kanadı YPG'yi terörist örgüt olarak görmediklerini açıkladı “...

--“Almanya’dan Türkiye’ye Kürt sorunu ve PKK ile mücadele konusunda küstah bir uyarı geldi”...

Bakın  bütün bunları- bütün bu süreci, varılan noktayı- basında artık belirli bir odağın sözcüleri haline gelen bazı kalemler  nasıl açıklıyorlar: http://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahimkaragul/pkknin-patronlari-neden-paniklediniz-2021984

Bugün PKK saldırıları diye gördüğünüz şey aslında bir tür müttefik saldırıları. Arkasında Türkiye'nin dostları var. IŞİD'le ortak mücadele verdiği ülkeler var. Bombalı araç eğitimleri, mayınlı tuzak eğitimleri orada bu ülkeler tarafından veriliyor. Askerlerimiz, polislerimiz işte bu eğitimler sonrasında şehit ediliyor.

Bu savaşın adını koyalım?  Peki kim kiminle savaşıyor? Bu savaşın adını nasıl koyacağız?... Türkiye PKK kadar “YPG'ye de müdahale etmeli” derken, “Türkiye o ölümcül koridoru boşa çıkarmalı” derken, işte bu ortaklığa dikkat çekmeye, dışarıdan çevreleme ile paralel biçimde içeriden yürütülen “iç işgal” girişimine dikkat çekmeye çalışıyorduk”...

Bakın, işin şakaya gelir yanı kalmadı artık!...

Siz tutar da kendinizi İslam aleminin kurtarıcısı ilan ederek, kendinize  „parçaları gövdeyle birleştirip“ Osmanlı Devleti’ni küllerinden yeniden yaratma misyonunu atfederseniz, “1. Dünya Savaşı’nın Devleti- Osmanlıyı paylaşmak için yapıldığını” söyleyip, “bu savaşın bitmediğini, şimdi intikam zamanı olduğunu,  Batı’ya  ve onun içerdeki işbirlikçilerine karşı „ikinci bir kurtuluş savaşı“ verme aşamasında olduğumuzu” ilan edip, halkı „milli“ olanlar ve “olmayanlar” şeklinde tasnif etmeye kalkarsanız, bütün herşeyi  düşman Batı’ya-Batı medeniyetine karşı Doğu’nun-İslam’ın mücadelesi-savaşı olarak görüp  politikanızı buna göre şekillendirerek, amacınızın „emperyal bir Türkiye yatarmak” olduğunu ilan ederseniz  bütün o “eski müttefiklerinizi”de karşınıza alır, adeta bindiğiniz dalı kesmeye başlarsınız, daha ne bekliyordunuz ki?... E, o zaman Rusya zaten karşımızda (her ne kadar “Danışman” arkadaş tersini söylese de !!) Çin desen o da öyle, yani bunların ikisi de Suriye ve Ortadoğu politikasında Türkiye’nin  karşısında duruyorlar. İran’ın durduğu yer  zaten belli. Siz şimdi “Batı’yı” ka karşınıza aldığınıza göre kim kalıyor geriye?? Katar’la S.Arabistan mı? Bunlarla mı kuracaksınız yeni-“emperyal” Türkiye’yi!... Ama tabi bir de “Allah var ya  arkanızda”!... Allah akıl fikir dağıtırken neredeydik biz Allah aşkına!!..

Çok açık, siz bütün bunları söyleyerek  bu yönde adımlar atmaya başladığınız andan itibaren adamlar da dediler ki, “bunların niyeti kötü! Bunlar, Arapları falan da peşlerine takarak bir İslam imparatorluğu yaratıp  Osmanlı’yı yeniden dirilterek başımıza bela olacaklar (!), baksanıza, zaten ellerinden gelse İsrail’i de çiğ çiğ yiyecekler, bu nedenle bunları durdurmak lazım”!..

E, peki nasıl  olacaktı bu iş?

İşte o an, PKK ‘nın devreye girmeye başladığı andır (“barış sürecinden” falan hiç hoşnut olmadıkları için  onlar da zaten fırsat gözetip duruyorlardı):  “Düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığıyla,  “siz o işi bize bırakın,  siz sadece bizi destekleyin yeter” deyiverdiler!!... Tam bu arada, sayın Erdoğan’ın, “ne Kürt sorunu, Kürt sorunu falan yoktur,  Dolmabahçe buluşması da  yanlış olmuştur” deyişi de  onlara  fırsat yaratınca, iş çığrından çıkmaya başladı!...

Olay budur!.. Ha, bütün bu söylenilenler (Türkiye’de ipleri ellerinde tutan jakobenlerin söylediklerini, yazıp çizdiklerini kastediyorum) gerçekleştirilebilir şeyler midir? Yani öyle „parçaları  ana gövdeyle birleştirerek Osmanlı’yı yeniden diriltmek falan mümkün müdür? Birileri  bunları söylüyor diye bunların gerçekleşme şansı var mıdır?  Ve de, ortada gerçekten  Batılı ülkelerden Rusya’ya, İran’a ve Çin’e kadar, bütün o 20.Yüzyıl kalıntısı dengeyi  birlikte oluşturmuş olan  ülkeleri korkuya salacak bir tehlike var mıdır? Bir zamanların Almanya’sı gibi gelen ve bütün kurulu dengeleri tehdid eden bir Türkiye tehlikesi midir söz konusu olan?  Bu ayrı bir konu!!.. Sen „geliyorum“ diyorsun ve  ona göre de  adımlar atmaya  çalışıyorsun (!), adamlar da buna karşı bir politik çizgiye giriyorlar, mesele budur!…

Sanki PKK’nın  izlediği politikanın başarı şansı  var mıdır?  Onlar da ne yapsınlar, „böyle bir fırsat bir daha gelmez, böyle bütün dünyayla kavgalı, herkese karşı savaş açmış bir TC hükümetini bir daha bulamayız“ diyerek, fırsat bu fırsattır deyip  kendi ideolojik programlarını hayata geçirmenin-„devrimci halk savaşının“- vaktinin geldiğini düşünerek  girdiler  işin içine!   

Görüyorsunuz, siyaset boşluk kaldırmıyor. Sen kendi elinle  koşuyu 21.Yüzyıl kulvarından 20.Yüzyılın ulus devletler kulvarına taşımaya kalkarsan, ötekiler de (onlar zaten 20.Yüzyıl kalıntısı oldukları için) hemen buna balıklama atlayıverirler!.. Sonuç mu, kazananı olmayacak bir savaş ve üretici güçlerin tahribi sürecidir bu yaşanılan!…

Tekrar „Üst akıl“ meselesi!...

Ondan sonra tutup bas bas bağırıyorsun, yok efendim bir „üst akıl“ varmışta, bütün olup bitenleri,  „Türkiye’nin gelişmesini, ilerlemesini istemeyenleri bu „üst akıl“ organize ediyormuş!... Sen tutar da „Türkiye’nin gelişmesinden, ilerlemesinden Osmanlı’yı mezardan çıkarmayı (üstelik de bu sefer bir ulus Devlet olarak) anlarsan,  Arapları peşine takarak „emperyal bir Türkiye „  kurmayı hayal edersen e, onlar da ne yapacaklar tabi, seni durdurmaya çalışacaklar!… Sen kendi kendine gelin güvey olurken onlar da bütün bunları ciddiye alarak senin kuyunu kazmaya çalışıyorlar. Bu kadar açık!...

Peki, Türkiye İsrail’in Filistin-Gazze politikalarına karşı çıkmasa mıydı? „Dünya beşten büyüktür“ demese miydi? Arap Baharı’nı desteklemese miydi? Esed’in zulmünden kaçan insanları misafir etmese miydi?

Hayır efendim „One Minute“  çıkışında da,  „Mavi Marmara“ olayında da,  „Dünya beşten büyüktür“ çıkışını yaparken de yerden göğe kadar haklıydı Türkiye ve Erdoğan!… Dikkat ederseniz o zaman Türkiye’nin bütün bu çıkışlarına-politikalarına İsrail dışında kimse birşey diyememişti, İsrail’in bile sesi fazla çıkamıyordu! Neden peki, neden bugün  Türkiye’yi Nato’dan atmayla tehdid edenler, hergün Türkiye aleyhinde şurdan burdan laf sokuşturanlar, her türlü fitne fücürü destekleyenler neden o zaman seslerini çıkaramıyorlardı?  Batı, gene aynı Batı idi, Nato gene aynı Nato idi, bırakınız Türkiye’nin ayağını kaydırmak için bahane aramayı, neden bütün bu „şer güçleri“ o zaman Türkiye’yi destekliyorlardı?

Ben size söyleyeyim. Değişen Batı falan olmadı; değişen, „değişen Türkiye’yi „ anlayamayarak onun gerisinde kalan ve  kendini dev aynasında görmeye başlayan kerameti kendinden menkul yeni jakoben yönetici elitimiz oldu!... Şimdi anlıyoruz ki, başlangıçta, küresel rüzgarları   arkalarına alarak, küresel dinamiklerle iç dinamikler arasındaki bağlantılar zemininde Türkiye’yi ayağa kaldıranlar bütün bu işleri yaparlarken dayandıkları en önemli gücün  21.Yüzyılın „Soft Power“ı-yumuşak gücü- olduğunu o zaman da hiç anlamamışlar! Herşey kendiliğinden, bilinçdışı bir şekilde gerçekleşmiş.  Bütün olup bitenlerin kerametinin kendilerinde olduğunu vehmetmelerinin, ya da „göklerden gelen ilahi bir sesin „  kendilerine  Tanrısal bir güç verdiğini  düşünmeye başlamalarının başka izahı yoktur!… Bir „One Minute „ çıkışından,  „Dünya beşten büyüktür“ çıkışından sonra ortaya çıkan büyük sempati dalgasını kendi Tanrısal nefislerine vehmedenler, birden, „yumuşak güçle“ 20.Yüzyıl kalıntısı ulus devlet gücünü karıştırmaya, ancak „güçlü Devlet“ olunursa bütün adaletsizliklerin giderilebileceğini düşünmeye başladılar!… İşte o an, AK Parti’nin ve onun „doğal liderinin“  Devletleşerek değişmeye başladığı andır!... Biz bu „Devletleşerek değişme“ olayının ne anlama geldiğini daha önce Demirel örneğinde de görmüştük!... Şimdi, bir kere daha, „Devleti ele geçirerek değiştirmeye“ çalışanların nasıl   Devlet tarafından ele geçirilerek değiştirilmeye başlandığına şahit oluyoruz!…

Basında bu sürecin teorisyenliğine soyunanların şu anlayışına bakın:

„Eskinin devlet iktidarının dar toplumsal tabanı genişledi, daha muhafazakar, daha milli olan oldukça geniş kitleler, devletle kucaklaştı. Devlet aygıtı bu toplumsal değişime göre, yeni bir omurgaya kavuştu.Siz bu omurganın sadece AK Parti'nin tabanı mı sanıyorsunuz? Yüzyıllardır devam eden değişerek varolma yeni bir aşamaya girdi ve bu toplumsal taban değişikliği ile devletin ömrü uzatıldı”.  http://www.yenisafak.com/yazarlar/ibrahimkaragul/fiili-isgale-direnmek-istanbulu-savunmak-2021942

Bu anlayışın içinde yeni bir anayasa ile  Devleti  yapısal olarak  değiştirerek  yeni bir Türkiye’yi  inşa falan yoktur. Burada açıkça, varolan Devletin ona yeni bir şekil kazandırarak ömrünü uzatmaktan bahsediliyor... Daha öncekiler bu “Devleti kurtarma” işini Batılılaşarak yapmaya çalışırlarken bunlar da şimdi aynı işi Batı düşmanlığını temel alan kendine özgü bir Osmanlıcılıkla-İslamcılıkla yapmaya çalışıyorlar... Böylece aradaki fark,  ittihatçı bir liberalizmle,  ittihatçı  bir muhafazakarlık arasındaki farka indirgenmiş oluyor! Helal olsun vallahi! Bu kadar yol al, bu kadar mesafe kat et, ondan sonra benim oğlum bina okur döner döner yine okur misali  gel gene aynı Devletin kucağına otur!...