• 3.02.2015 00:00
  • (2570)

 Oral, “Özerklik mi, özyönetim mi? Demirtaş mı, Kandil mi” diye soruyor ve diyor ki:

http://www.marmarayerelhaber.com/oral-calislar/37064-ozerklik-mi-ozyonetim-mi-demirtas-mi-kandil-mi#.VePkUa82QUI.facebook

“HDP'nin en yüksek oy oranlarına ulaştığı kentlerde; KCK, "özyönetim" ilanında ısrarlı.  HDP'li seçilmiş yöneticilerin, belediye başkanlarının,  "özyönetim" ilanından haberleri yok.

Sur Belediyesi Eşbaşkanı Fatma Şık Barut: “Benim metinden herhangi bir bilgim yoktu. Basın açıklaması olduğundan haberim yoktu. Biz son 15 gün içinde meydana gelen olayları önlemek için kaymakamlık, emniyet, il yönetimimiz ve milletvekillerimizle çalışma içindeydik”

Özgür Kadın Kongresi aktivisti (ve bildiriyi okuyan kişi) Güneş Ölmez: "Bildiri okunan yerde bulunan bayanlar süreçte yaşanan çatışmaların sona ermesi ve müzakere sürecinin tekrardan başlaması açısından toplanmışlardı. Ben de o esnada kalabalığa dâhil oldum. 35-40 yaşlarında bir teyze elindeki metni, bizden okumamızı istedi. Ben de bunun üzerine okudum. İçeriğini tam olarak bilmiyorum.” (Cumhuriyet, 27 Ağustos)

Oral  diyor ki; “Bu kadar açık bir siyasi çıkışın içindeki insanların ifadeleri, bir “savunma gerekçesi” olarak da gerekçelendirilebilir”!!..

İşte kırılma noktası tam bu noktadır!..  Çünkü, pratikte, “çözüm”le “çözüm yolu” arasındaki  çelişki olarak ortaya çıkan ve Kürt Hareketini  yol ayrımına getiren nokta tam  bu noktadır...

Önce bu konuda Demirtaş  ne diyor ona da bir bakalım, sonra devam edeceğiz. Gene Oral’ın yazısından aktarıyorum:

“HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, son günlerde Avrupa’da yaptığı toplantılarda, özerklik talebini de ele aldı. Bu talebi, "devletin baskılarına karşı sivil bir isyan ve itaatsizlik" olarak değerlendirdi. Demirtaş’ın ayrıştığı nokta ise, silah kullanılarak özerklik ilan edilmesi: "Tabii ki kentlerde silah kullanılmasını, bazı yerlerde göstericilerin eline silah alarak 'özerklik ilan ettik' demesini doğru bulmuyorum. Bu bir sivil inisiyatiftir. Doğru olan tutum budur. Sivil alanda kalmasında her halükârda fayda görüyorum."

Demirtaş, yine bu konuşmalarında; "özerklik" ilan edilmesiyle ilgili gelişmeleri, "yerel yönetimlerin güçlendirilmesi" olarak anladıklarını, bunun da, tüm Türkiye için geçerli olduğunu; vurguluyor“.

Bir yandan doğru bir söylem (yani o da biliyor neyin doğru neyin yanlış olduğunu), ama diğer yandan da minareyi kılıfına uydurma çabası!...

Özerklik mi özyönetim mi?...

Oral, peki gerçekten durum böyle mi diye sorarak devam ediyor:  „Öncelikle şunu belirtelim: Kürt kentlerinde ilan edilen; “özerklik” değil, "özyönetim“.

„Özyönetim bildirilerine baktığımızda, “yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin ötesinde, bir yönetim bağımsızlaşmasının hedeflendiğini” görebiliyoruz. Bildiriler, "Burada devletin kurumlarını tanımıyoruz" diyor. HDP'li siyasetçiler, böylesine radikal bir çıkışın anlamsızlığının farkında oldukları için; "bunlar devleti tanımıyoruz anlamına gelmiyor" diyerek, durumu başka  türlü anlatmaya gayret etseler de; KCK'nın bakış açısını kavramak için, aslında çok da fazla çabaya gerek bulunmuyor“.

Oral, „HDP’li belediye başkanlarının, „özyönetim“ ilanı açıklamasının içeriğinden haberimiz yoktu“ deyişlerini onların „savunma gerekçesi“ olarak açıklıyor!!.. Bu mümkün müdür? Nasıl bir „savunmadır“ bu, neyi, kime karşı savunuyor HDP’li başkanlar?... Hem  „devletin kurumlarını tanımıyoruz“ diye bildiri okuyarak „özyönetim“ ilan edeceksin, hem de sonra, „kurumlarını tanımadığın“ o devletin adalet mekanizmasına karşı kendini savunabilmek için „okuduğum bildirinin içeriğinden haberim yoktu“ diyeceksin!!… Bu, basit bir  „kendini savunma“ gerekçesi-olayı olamaz. Bu, çok açık bir şekilde,  legal zeminde durarak  siyaset yapan HDP’li yöneticilerin  ayaklarını bastıkları zemini  kendi elleriyle-sözleriyle  yok ederek düştükleri çaresizlik halidir… HDP’li yöneticiler öyle bir ikilem içinde kalıyorlar ki,  bir yandan KCK’lı bir duruş ve söylemle HDP’li olarak kendi varoluş gerekçelerini yok  ediyorlar, ama öte yandan da,  pratikte halâ  legal zeminde bulundukları için, yani hala legal siyaset yapar konumda oldukları için, kendilerini „tanımadıkları o devlet kurumları“ karşısında „savunma„ yapar durumda buluyorlar!..

Bu çelişki öyle basit bir „savunma yapıyorlar“ gerekçesiyle açıklanamaz. Bu uzlaşmaz bir çelişkidir. Ve tartışmasız bir şekilde  Kürt hareketi içinde bir yol ayırımına işaret etmektedir…Ya „devrimci halk savaşı“ veriyoruz diyerek silaha başvurur, varolan zeminle olan köprüleri atarsın, ya da elde olanı, kazanılmış mevzileri koruyarak sürecin kendi dinamikleri içinde gelişmesine uygun adımlar atarsın…

Ne olacak şimdi, hem diyorsun ki „özyönetim ilan ediyorum, devlet kurumlarını tanımıyorum“ ama hem de  kendini o devlete hesap vermek zorunda hissediyorsun. Nasıl değerlendirecek halk bu durumu.Sana güvenipte nasıl „ayaklanacak“… Sonra onlar da sizin gibi „savunma yapmak“ zorunda kalacaklarsa nasıl atsınlar şimdi köprüleri?  Ayaklanmak, topyekün silahlı mücadele çocuk oyuncağı değildir. Bir kere bunu ağzına aldınmıydı ya artık geriye dönüş yolu bırakmazsın kendine. Peki şu an Kürt Hareketi böyle bir noktada mıdır?

Neye güveniliyor?

Hepsi bir yana, „silahlı mücadele“ falan derken neye güveniliyor biliyor musunuz? Ya da şöyle açıklamaya çalışayım: Gazetelerde hergün  barikatlar ve o barikatların üzerinde yüzleri kapalı nöbet tutan militanların fotografları yayınlanıyor, nasıl  mümkün oluyor böyle birşey dersiniz?   Çok daha güçlü-ağır silahlara sahip olan  devlet-tıpkı Esed gibi- bir anda bunları kullanarak o barikatları ve onların üzerindekileri yok edemez mi? İşte işin ince noktası burasıdır!! Demek ki „hayır“ diye düşünüyor o insanlar-ve KCK- bizim devlet her ne kadar kötüyse de  o kadar da değil, böyle birşeyi yapamaz, varolan demokratik yapı  ve küresel sistemle olan bağlantılar buna imkan vermez“ diye düşünüyorlar!... Ve de  bu düşünce doğru aslında. Ama çok tehlikeli bir oyun bu oynanan. Çünkü son tahlilde kendi gücün değil burada güvendiğin,  karşındakinin  sınırlarına güveniyorsun, daha ileriye gidemez diye düşünüyorsun!… Varoluş anlayışının ve sınırlarının,  yaşamı devam ettirme mücadelesine bağlı olarak oluştuğunu düşünemiyorsunuz!… Osmanlı artığı antika bir yapı da olsa, Devlet dediğimiz o yapı  hala varolan bir  özneyi temsil ediyor.  Zorla, silahla onu yok etmeye kalktığınız an o da kendini koruyarak işi gittiği yere kadar götürmeye çalışacaktır… Suriye’ye, Esed’e bakın, olayların bu noktaya gelebileceğini kim düşünebilirdi…   

21.Yüzyılda değişim zorla-pozitivist mühendislik faaliyetiyle  kuvvet kullanarak  olmuyor;  değişimin, sistemin kendi iç dinamikleriyle, 21.Yüzyıl paradigmasına uygun bir şekilde  gerçekleşmesi gerekiyor…

Oral şöyle devam ediyor:

„Türkiye'nin batısında, milliyetçi öfkenin yükseldiği koşullardayız. Dün, hükümete yakın bir gazete; "Komando timi Bolu'yu inletti" diye başlık attı. Tam anlamıyla militarizm kokan bir dilin, her geçen gün daha da somutlaştığı, görülebiliyor. Karşılıklı tırmanış sürüyor, milliyetçilik her iki tarafta da prim yapıyor.

KCK, Batı'da böyle bir dilin yükselebileceğini, herhalde öngörememiş olamaz. Bu sürecin, iki halkın arasına ekebileceği düşmanlık tohumları, hatta militarizmin körüklenmesinin kaçınılmazlığı; hesap edilememiş olamaz.

Manzarayı, herkes gibi, HDP'liler de görebiliyor, hissedebiliyor. Silahla ilan edilen "özyönetim"lere karşı, ılımlı da olsa, bir tutum geliştirilmeye çalışılıyor. "Özyönetim" ilanı süreci, HDP'yi daha da sıkıştıracak gibi görünüyor. Bu yöndeki gelişmelere karşı, yeterince hazırlıklı olunmadığı, anlaşılabiliyor. KCK'nın üstten konuşan dili karşısında, HDP’lilerin durumu anlatmakta zorlandıkları, açık“.

Oral yazısını H.Berktay’ın sözleriyle bitiriyor:

"Kürt hareketinin aynı anda hem PKK hem HDP ile, ya da hem silâhlı mücadele hem barışçı siyaset ile yürüyemiyeceği (daha doğrusu, bu objektif imkânsızlığın artık bilince yansıdığı) bir noktaya geliyoruz. Selâhattin Demirtaş, Cemil Bayık ve Duran Kalkan arasında alenen, kamuoyunun gözleri önünde cereyan eden kısmî zıtlaşma, bence bir kayıkçı dövüşü değil. Er ya da geç, işler kaçınılmaz bir yol ayırımına doğru gidiyor."

Evet, süreç kaçınılmaz olarak bir yol ayırımına doğru ilerliyor.

Ama bu yol ayırımı sadece Kürtler ve HDP  için söz konusu değil. Aynı şekilde   AKP’ siyle CHP’ siyle Türkler için de böyle bu. Halâ eski Türkiye’ye dönüş özlemini muhafaza eden bir CHP ile, ve de  her geçen gün biraz daha MHP’ lileşen bir AKP ile Türkiye nereye gidebilir?... Düşünsenize, bir yanda Türk öte yanda Kürt milliyetçiliği ve bunlar kıyasıya birbirlerini yok etmeye çalışıyorlar!... Bu türden bir kör dövüşünün   bir darbeye bile neden olabileceğini söyleyenler var... Eğer PKK’nın amacı süreci bu noktaya getirerek “görüyor musunuz bakın artık legal mücadele yolu kalmadı” diyebilmekse, eğer  küresel  dinamikleri bu şekilde arkalarına alabileceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlar!.. Önce demokratik mücadele olanaklarını yok et, sonra da “görüyor musunuz bakın barışçı olanaklar kalmadı” diyerek dünya kamu oyunu arkana almaya çalış!..  O zaman demezler mi adama, “sizin 80 milletvekiliniz vardı parlamentoda, niye bu gücünüzü kullanarak ilerlemeye çalışmadınız”!...

Bilişsel bilim dilinde “çözüm”  plan yaparak problem çözme anlamına gelir.

Burada “çözüm”  ulaşılmaya çalışılan hedefe-amaca  işaret ederken, bu amaca ulaşmak için yapılan plan ise hedefe giden yolu gösterir. Bu nedenle, amaçla, yani ulaşılmaya çalışılan hedefle  çözüm yolu arasında bire bir ilişki vardır. Demirtaş diyor ki; “biz sadece Kürtler için değil Türkler için de özerklik-yani yerel yönetimlerin güçlendirilmesini- istiyoruz”. Bitti!.. Doğru olan budur, hedef bu olmalıdır... Ve sen bu hedefe giden yolda son derece önemli bir adım atmış, parlamentodaki milletvekili sayını 80’e çıkarmışsın. O halde nedir bu ikirciklilik, nedir bu KCK’nın diktiği minareyi kılıfına uydurma çabaları?...

Düşünün, eğer HDP isteseydi-yani üzerindeki vesayet olmasaydı- 7 Haziran sonrasında AK partiye, “hadi gelin birlikte hükümeti kuralım ve gene birlikte  yerel yönetimleri daha da güçlendirecek yeni bir anayasa hazırlayarak devleti yeniden yapılandırma konusunda adımlar atalım”... Ne diyecekti AK Parti buna? Hayır dediği an  “yeni Türkiye’ye” ilişkin bütün varoluş gerekçesini kaybederdi ve bu durumda HDP bir anda “devrimin ikinci aşamasının-tarihsel uzlaşmanın” öncü kuvveti, lokomotifi haline geliverirdi. Ama yapamadı bunu! Ne mi yaptı? AK Parti bir Erdoğan vesayeti altında ne yapmaya çalışıyorsa, o da PKK vesayeti altında onu yapmaya yöneldi... Varılan nokta budur!...

Ama halâ geç kalınmış değil, şurda iki ay sonra 1 Kasım’da gene seçim var... AK Parti de, HDP de-bunların heri ikisi de- içine hapsoldukları ideolojik  vesayet çıkmazından kendilerini kurtararak “hadi gelin problemi birlikte çözelim” dedikleri-diyebildikleri an büyü bozulur!...

Enseyi karartmayın, ne AK Parti  MHP’ lileşecek, ne de HDP kendini inkar ederek  PKK’ lileşecek!... Bunlar kendileri isteseler bile bunu başaramazlar!... Başaramazlar çünkü Türkiye’de  bugün artık gelişmiş bir  kapitalist sivil toplum var. Ama sadece bu da değil, Türkiye’nin iç dinamiklerine işaret eden bu güçler  küresel demokrasi güçleriyle-küresel dinamiklerle  çok güçlü bağlara da sahipler. Bu nedenle, Türkiye gibi  küresel süreçler açısından  stratejik önemi olan bir ülkeden  kimse vazgeçemez...

Bakmayın siz o “stratejik zihniyetlerini” hortlatarak “kefenle dolaşıp”  dünyaya meydan okumaya  çalışanlara; ya da, 20.Yüzyıl kalıntısı bir “komün”-“sosyalizm” anlayışıyla “devrimci halk savaşı” verdiğini sanarak  konjonktürel çelişkilerden yararlanıp sesini duyurmaya çalışanlara!.. Bunlar, savaşın- Yüzyılın- bittiğinden habersiz bir ruh hali içinde dağlarda  dolaşan o Japon askerlerine benziyorlar!   Birbirlerinin varoluş gerekçesini yaratan  antika bir kavga içinde bir yerlere varabileceklerini sanıyorlar... Kendilerine, bu kavga bizi daha iyi kalitede malları daha ucuza üretme hedefine daha fazla yaklaştıracak mı, ya da bu şekilde kavga ederek “katma değeri daha  yüksek mallar üreten” bir noktaya varabilecek miyiz diye sormayı akıl edemiyorlar?...