• 6.02.2015 00:00
  • (3436)

 SURVİVOR ALL STAR!..

ACUN NEDEN BU KADAR BAŞARILI?...

 

Dün gece gene bütün bir aile  Survivor’a kilitlenmiş haldeydik!... Ennihayet bitti de kurtulduk!...

Ama, kurtulduk mu acaba?...

Hiç sanmıyorum, çünkü  Türkiye olarak, Türkiye’li insanlar olarak biz zaten her an bir “Survivor” içindeyiz!... Acun’un “Survivor”u sanki  suratlarımıza birer maske takarak bizleri de oyuna dahil ettiği için,   sahnede herkese kendine göre bir rol biçtiği  için bu kadar ilgi topladı sanıyorum... Kısacası, Survivor’da sadece Merve, Turabi, Hilmi Cem, Sahra değil, sen ben, biz hepimiz vardık!... Örneğin ben-ailecek biz hepimiz- kendimizi  bir Hasan’la ifade ediyor bulduk orada!..  

Eskiden akşamları ailece  bütün bir günün yorgunluğunu, stresini atmak için-ve de tabi  bir arada olmanın gerekçesini oluşturduğu için-   televizyonun önünde toplanarak, şöyle bir kanalları dolaşır herkesin ilgisini çeken bir program bulup ona  bakmaya çalışırdık. Bir ara bu  görevi- en azından hafta da bir gün-“Muhteşem Yüzyıl” alıyordu!... Ama sonra, ne olduysa oldu birden    tartışmasız bir şekilde akşamları  tek konuğumuz Acun haline geldi!...  “O ses Türkiye”ydi, “Yetenek sizsiniz”di, “Survivor”du falan derken bir baktık ki, artık başka hiçbir kanala bakma ihtiyacını bile duymuyoruz!... Ben gene akşam 19 da haberlere bakıyorum ama, daha haberler bitmeden kızım ve eşim oradan başlıyorlar,  “Acun’u aç artık, yetti senin haberlerin”!... Ama sadece bizim aile için mi böyle; eş dost sohbetlerinde de aynı hava hakim!... Bunun da ötesinde, Türkiye genelinde son zamanların en çok bakılan programları hep Acun’un programları oluyor, insanlar onu çok seviyorlar!... Neden dersiniz?

O, “yeni Türkiye”, “yeni Türkiye’nin insan tipi”  diyerek   yerde gökte aradığımız   şey  var ya,  işte  Acun  sıradan insanlar için  bu duruşu, bu insan tipini  çağrıştırıyor da ondan; insanlar bu yüzden onu çok seviyorlar.  İnsanlar onda arayıpta örneğini göremedikleri özellikleri,  hem başarılı olma halini, ama hem de bunu kendilerinden kopmadan başarma  örneğini  görüyorlar!...    

Evet,    “yeni Türkiye” diye diye ağzımızda sakız haline getirdiğimiz  o kavramın içeriği Acun’un temsil ettiği o toleranstır, o ideolojik olmayan uzlaşmacı dildir, o herkese eşit mesafede olma durumudur.  Yok “Kemalizmmiş”, yok “İslamcılıkmış”, yok “solculuk-sağcılık”mış, şu ya da bu  “ideolojik duruş”muş.... o, bütün bunların yanı sıra, bunlardan, bütün bu kutuplaşmalardan  bunalan, bunların üstünde  “tarihsel bir uzlaşma” zemininde yükselen yeni Türkiye ruhunu-havasını temsil ediyor da bu yüzden insanlar onu çok seviyorlar!... Ve de en önemlisi, o,  “ben televizyon sahibiyim” diyerek kendini halktan soyutlayıp fil dişi kuleye hapsetmeden, hala  sıradan bir televizyoncu gibi-bir program yapımcısı olarak karşımızda duruyor da ondan!.. Dikkat edin, o ne “Kemalist”, ne “solcu” veya “sağcı”, ne de “İsamcı” bir militan, o, basit, sıradan normal biri... Hem Batı’lı yaşam biçimini, kültürü görüyorsun onda, ama hem de kendine yabancılaşmamış,  bu toprakların insanını... İşte Acun olayının sırrı budur!...

Gelelim “Survivor”a!... Biliyorsunuz, “Survivor” yaşamı devam ettirme mücadelesi demek. Bu açıdan bakınca aslında Program tam bir Survivor’u temsil etmiyor. O, daha çok bir yarışma programı.  Yarışan iki takım var ortada ve yarışmayı kazanana da ödül olarak yiyecek veriliyor.   Onun bu yanını, açlık duygusunu bir kırbaç gibi kullanarak   insanları  adeta hayvanlaştıran yanını  çoğu zaman hep eleştirmişimdir. Bu türden eleştirilerimi hala  saklı tutuyorum. Ama olay sadece bu değil. Bütün bunlara   rağmen onun temsili olan başka bir yanı daha var. Rekabet ve açlıkla mücadele ortamında insanların kendi içlerinde saklı duran   biyolojik yanlarının nasıl ortaya çıktığını da görüyorsunuz burada. O “ben” duygusunun nasıl bilişsel kimliğin-ben’in-yerini alıverdiğini görüyorsunuz... Yaşamı devam ettirme  mücadelesinin “ben ya da o” halinde ortaya çıktığı bir ortamda insan ilişkilerinin aldığı şekli  görüyorsunuz...

Peki bütün bunlar neden- niçin mi önemli?

Atalarımız insanı “ata binmiş bir jokeye” benzetirler. Buradaki “at” insanın  kendi içindeki hayvan oluyor. Bu anlamda insan,  duygusal kimliğiyle, nefsiyle kendi içindeki bu atı temsil eden biyolojik  varlıktan başka birşey değil. Ama,  evrim süreci bu biyolojik yapıya bir de bilişsel  üst kat ilave etmiş... Bazan atın üstündeki   jokeye, bazan da bir binanın üst katına benzettiğimiz  bu bilişsel varlık ise  bilişsel bir  kimlikle birlikte ortaya çıkıyor. Bizim günlük hayatta “insan olmak”,  “rasyonel düşünmek” falan diye ifade etmeye çalıştığımız yanımız hep buradan kaynaklanıyor... Survivor’da madalyonun bu yanını temsil eden-ki bizim kahramanımız da o idi-Hasan oldu!..

Evet, Survivor’a iki türlü baktık biz. Birincisi, oradaki insan ilişkileri açısından

Kim, ne zaman, kendi içindeki biyolojik kimliğine-nefsine-uyarak  davranıyor; kim, bütün o rekabet ve yaşamı devam ettirme duygusunun açlıkla sınandığı ortamda,  bunlara rağmen kendini-kendi içindeki biyolojik kimliğini- aşarak, en azından onu bastırmasını bilerek bilişsel yanıyla öne çıkıyor, bütün bunları izleyerek baktık... Yarışmacıların kendi aralarındaki bütün o gruplaşmaları, dedikoduları hep bu açıdan izledik, değerlendirdik!... Bu açıdan bakınca da kahramanımız tartışmasız hep  Hasan oldu tabi; çünkü Hasan hiçbir zaman açlık duygusuna yenilerek (Turabi ve Merve’nin itiraf ettikleri gibi) duygusal kimliğinin-içindeki o biyolojik varlığının- esiri haline gelmedi...

Bu noktada “neden Hasan” sorusuna daha iyi cevap verebilmek için isterseniz  Merve, Sahra, Turabi ve Hilmi Cem örneklerini de birlikte  düşünelim:

Merve’nin durumu açık, tam anlamıyla duygularıyla hareket eden, duygusal kimliğinin yönettiği sevimli bir tipti o. Kendi içinde öyle bir ateş yanıyordu ki, kendi deyimiyle “inanılmazdı”-“anladın mı”!!... Damarlarından kan yerine Adrenalin ve Kortizol akıyordu sanki!... Merveyi izlerken çoğu zaman onun için endişelendik de!... Çünkü, her durumda aşırı bir şekilde başarıya odaklanmak ve normalin üstündeki stres hali onun için kronik bir hal almış, onun kimlik oluşturma mekanizmasını belirler hale gelmişti... Böyle bir organizmada bağışıklık sisteminin felce uğrayabileceğini tartıştık kendi aramızda. Ama  buna karşılık o hiç rol yapmadı. İçi ne ise dışı da o oldu. Kendi deyimiyle hep “kendisi oldu” yani, kendisi için oldu. En yakın arkadaşlarını “harcarken” bile  bunu entrika yaparak  değil, kendi egosuna uyarak, kendisi için  öyle davranmasının  daha iyi olacağına inanarak oldu!... Tamam, o da Turabi  gibi grup lideriydi-onun gibi  ağa rolünde olmasa da!!- o da gene  kendi etrafında bir gruplaşmaya neden olmuştu; ama bunda onun kadar, onunla birlikte oldukları sürece  kendilerini güven içinde hissedeceklerini düşünen  diğerlerinin de rolü oldu. Örneğin bir Anıl Merve’ye dayanarak, onun desteğiyle  ayakta kaldı uzun zaman!...

Sahra da çok ilginç bir tipi temsil ediyordu... Adalet duygusu çok kuvvetli, bu açıdan korkusuz, kendi çıkarları için başkalarına yaslanmayı düşünmeyen sağlam bir karakteri temsil ediyordu Sahra. Bu yüzden de hep onun yanında olduk!... Ama ne zaman ki,  Bozok’un tuttuğu o balıklar konusunda kendi içindeki anlamsız egoya- o küçük Sahra’ya- yenildi, o zaman bizden de negatif puan aldı... Fakat  gene de her insanın bir zayıf yanı olabilir diyerekten biz  Sahrayı terketmedik sonuna kadar...

Gelelim Turabi’ye!... “Ünlüler” takımında Merve ne idi ise, neyi temsil ediyor idi ise, “Gönüllüler” takımında Turabi de o idi!... O da gene Merve gibi kendi nefsinin, kendi içindeki biyolojik varlığın  yönetiminde hırslı, iddialı bir tipti. Onun da damarlarından bol bol  Adrenalin, Kortizol akıyordu. Ama o, bütün bunları  adeta bir maskeyle gizleyerek hareket ettiği için dışardan bakınca sanki Merve’ye göre daha sakinmiş  izlenimini uyandırıyordu. Ancak, kendi içinde kaynayan öyle bir “ben” kazanı vardı ki, onun da, bu ateşin alevlerini sadece  yanı başında duran  Taner, Bozok ve Hilmi Cem değil, televizyon başında bizler bile hissediyorduk!...

Turabi geçen seneki yarışmada daha bir başkaydı. O zaman herşeye rağmen daha  bir “halk çocuğu”, “çevreyi” temsil eden bir tip  havasında olduğu için bu ona daha mütevazi bir görünüm kazandırıyordu. Ve de bu haliyle biz onu hep desteklemiştik...  Ama bu  sezonda  Turabi’yi   desteklemedik biz!... O kasıntı havası, o liderlik havaları, kendine aşırı güvenden kaynaklanan o herşeyi ben daha iyi bilir yaparım havaları ve de en önemlisi, “çete reisi” pozisyonu  bu yıl  onu gözümüzden düşüren nedenler oldu...

Hilmi Cem ve Taner gerçekten ilginç karakterleri temsil ediyorlardı. Kendilerine göre daha güçlü bir karakteri temsil ettiğini düşündükleri Turabi hayranlığı, onun etrafında dönüp durmaları  bizim gözümüzde onları sildi süpürdü!... Aynı illetten muzdarip olan Bozok’tan ise hiç bahsetmiyorum!...

Begüm? Begüm tam bir “prensesti”!... İyi kalpli, yarışmada da oldukça başarılı bir tipti... Başından itibaren Turabi’nin grubuna karşı  hep Hasan’ın kanatlarının altında oldu... Ama o en son “Turabi” deyişi vardı ya, o Begüm’ü bizim gözümüzde sildi süpürdü!!...

Survivor’a iki türlü baktık. Birincisi oradaki insan ilişkileri açısından demiştik... İkincisi ve asıl önemli olanı ise Survivor’un Türkiye olması gerçeğinde gizliydi!...

Evet Survivor gerçekten Türkiye idi!... Bana göre Merve, oynadığı rolle, hele hele finalde babasının konuşmasından sonra-zaten Merve’ye  kaybettiren de babasının o konuşması oldu- şu an siyaset sahnesinde görünen eski Türkiye’nin bütün o   sağlı sollu duruşlarını temsil ederken, Turabi de, kelimenin tam anlamıyla  bir  AK Parti-Erdoğan figürü idi karşımızda!..

Geçen yılki kahramanımızın Turabi olduğunu söylemiştim,  hem bireysel duruşuyla, hem de temsil ettiği toplumsal figürle gerçekten de geçen yıl karşımızda bambaşka bir Turabi vardı. Bunu final gecesinde Hasan da dile getirdi bir ölçüde... Ama bu yılki Turabi, aman Allahım adeta çekilmez bir afetti!.. Beni-bizi-bile isyan ettirdi!... O duruşlar, o havalar!... Oturuşu, yürüyüşü bile değişmişti!... Artık o hale geldi ki, Turabinin her hareketi bizde allerji nedeni olmaya başladı!... Hani Konsey’de yan yana oturuyorlardı ya, bir dikkat edin bakın, bacaklarını sonuna kadar açmış, yanındaki kızlar ona değmemek için büzülmüş duruyorlar!... Kendine aşırı güven duygusu insanları ne hale getiriyor diyerek üzüldük tabi.  Bu durum bizim gözümüzde  ona karşı dik durmayı beceren bir Sahrayı, her zaman adaletten yana olan   Hasan’ı   daha da büyüttü...

Evet, ennihayet Hasan!... Bence-ki bu konuda bütün aile aynı görüşte idik- Hasan da Acun gibi “yeni Türkiye’nin insan tipine bir örnek teşkil etti bizim gözümüzde, öyle ki çoğu zaman işte bu” dedirtti bize!... O mütevazi,  o “uzlaşmacı”-ama oportünist olmayan, her koşulda  dik durmayı beceren kimliğiyle Hasan da Acun gibi bizim gerçek kahramanımız oldu!...