• 28.03.2015 00:00
  • (1934)

  (Facebook’tan bir tartışma)

M.Aktolga: Hani birilerimiz "kapitalizme alternatif İslami bir sistem" için mücadele ediyor ya, "Türk tipi bir başkanlık sistemi" getirerek Osmanlı sisteminin küllerinden yeniden dogması için mücadele ediyor ya, "Kemalist nesiller yerine İslami nesiller yetiştirerek" "emperyalist Batı’ya karşı yükselen Doğu-İslam medeniyetinin" bütün kurum ve kurallarını yeniden canlandırmaya çalışıyor ya, bakın o zaman, örneğin Tıp Fakültelerinde nasıl bir tabloyla karşılaşacağız!!. 
İbreti alem için, ve de bu türden teoriler yaratmaya çalışarak gelişen burjuva demokratik devrimi mücadelesini yolundan saptırmaya çalışanların ne yapmak istediklerini daha iyi ortaya koyabilmek için!!..

Osmanlı Türkçesiyle Yeni Tıp Terimleri:

Israr-ı sabit : obsesive compulsive bozukluk
Manyak-ı cinneti inhitatiye : manik depressif
Vaka_ı vesvese : paranoya
Bimar-ı bimar : hastalık hastası
Daim-ül sabit : felç
Daim-ül kıpraşık : Parkinson
Daim-ül cırcır : İshal
Mecnun-i asabiyet : şizofreni
Avret-ül na-münasebet : vajinismus
Maraz-ı ebabil : kuş gribi
Maşakkat-ül hacet : kabız
Müdafaa-i zeval : aids
Davar-ül divane : deli dana
İkame-i ya rab : megalomani
Mefta ül tenasül-ü adem : iktidarsızlık
Volkan-ül büzük : hemoroid
Redd-i nimet : anoreksiya nevroza
Efkar-ı mütemadi : depresyon
Kabz-ul mesane : prostat
Pil duhuli ile volkan-ul büzük tedavisi : hemoroid tedavisi
Boru duhuli ile makattan temaşa: Kolonoskopi

Allah sonumuzu hayır getirsin ve de hepimize akıl fikir ihsan eylesin!!

M.A: En güzeli de Hemoroid ile Kolonoskopi'yle ilgili kavramlar!!..Biliyorsunuz ötekiler de uçağın adını "Gök götürsel kaldırgaç" koymuşlardı!! Gerçekten toplumsal bir psikoterapiye ihtiyacı var bu toplumun!!

C.T: Münir hocam tıbbı bilim haline sokanların grekler olduğunu düşünüyorsanız sanırım biraz yanılıyorsunuz... şimdilik bu kadar...

M.A: Bence tıbbı kimin bilim haline soktuğu tartışması değil bu. O ayrı bir konu.. Bu, Türkiye'de yasanılan şu son yüz yılı “restorasyon” adı altında  yaşanılmamış varsayarak yüz yıl geriye dönüp herşeyi sil baştan yeniden yaşamaya çalışmanın ne anlama geleceği tartışması... Kemalist statükoyu devre dışı bırakalım derken, buradan bir Batı medeniyeti düşmanlığına varmanın doğru olmadığı tartışması!.. Hayatın bir yaz boz tahtası olmadığı tartışması!.. Yarını yaratacak sürecin bir medeniyetler çatışması olmayacağı, bütün bu çatışmalar içinde bir sentezin yakalanması gerektiği tartışması..Ben böyle anlıyorum..

C:T: Tıpta kullanıllan bazı Batı kökenli terimlerin yerini arapça/farsça terimlerin alması önermesinin neresi "komik" ? Bu neyi "sil-baştan" edecek hocam. pardon...

M.A: İbni Haldun Antika tarihin çarkının “barbarlarla medeniyetler” arasındaki altüstlüklerle döndüğünü söyler. Burada “medeniyetten” kasıt  sınıflı- antika Doğu toplumlarıdır. Sınıflı toplumların  “barbarlar” olarak tanımladıkları  ise, ilkel komünal toplumdan sınıflı topluma doğru olan yolculuğa daha yeni başlamış, kendi kozasını delerek uçmaya hazırlanan o geçiş toplumu insanlarıdır. Bunlar-barbar denilen bu insanlar- hem kendi içlerindeki, hem de dışlarındaki  sınıflılık mikrobuna karşı sürekli bir yaşamı devam ettirme mücadelesi içinde varolurlar. Bütün yaptıkları,   her türlü iç dinamikten yoksun olan  antika köleci toplumlara vurarak onları alaşağı etmek, sonrada bunların tepelerine binerek etkileşme sonucunda meydana gelen  yeni yapıyı   yönetmeye çalışmaktır.   

Ancak, eğer etkileşmeye-tarihsel devrim mekanizmasına- katılan barbarlar barbarlığın orta aşamasındaysalar (yani, Türkler  gibi, sınıflı topluma geçiş sürecinin başlarındaysalar- konar-göçer bir durumdaysalar) onları çekip çeviren bilgiler henüz daha gentilice-kan teşkilatı ve onun kurallarıdır. Yani, bu durumda bunların elinde henüz daha fetihten sonra ortaya çıkacak olan yeni yerleşik toplumu yönetmeye ilişkin bilgiler-kurum ve kurallar-yoktur. Konar göçer topluma ilişkin bilgiler yeni yapıyla bağdaşmayacağı için, etkileşme sonucunda ortaya orijinal bir sentez çıkmaz. Eskiyle (köleci sistemle) yeninin (barbarların) etkileşmesinden, bir anlamda eskinin rönesansı denilebilecek, onun gençlik dönemlerindeki durumunu andırır bir yapı  ortaya çıkar. Bu durumda, egemen barbarlar altettikleri medeniyetin bütün kurum ve kurallarını-bilgi temelini-(hatta zamanla dilini bile) alıp bunları kendilerine uydurarak meydana gelen yeni yapıya bu şekilde entegre olurlar. Örneğin, Türklerin İslamla -İslam ve Fars medeniyetleriyle ilişkilerinde,  etkileşmelerinde olduğu gibi. Selçuklulardan Osmanlıya kadar bütün o İslam Türk devletleri bunun en güzel örneğidir. Hangi yerleşik medeniyetle ilişkiye girilirse zamanla onun etkisi altında kalınır. Olay budur. Antika tarihten Türklerin deneyimlerine benzer onlarca  örnek bulunup  gösterilebilir. Bu mekanizmayı anlamak için  işin uzmanı olan İbni Haldun’u okumak yeterlidir.

Hatta, İbni Haldun, bu şekilde ortaya çıkan devletlerin ömrünün 120 yıl olduğunu bile söyler. Yani, egemen barbarlar, bir süre sonra altettikleri medeniyetin içinde erirler ve yapı sil baştan etkileşme öncesi haline dönüşür. Sonra,  yeni bir barbar akını gelir ve aynı diyalektik sürer gider. Bu konuda daha geniş açıklamalar için: www.aktolga.de 5. Çalışma’ya bakılabilir..

Burada altı çizilmesi gereken nokta, Türklerin tarihe-yani sınıflı topluma- giriş biçimleridir. Türkler  sınıflı topluma  klasik geçişe uygun bir şekilde, konar-göçerlikten sonra tarımı keşfederek  yerleşik toplum haline gelme yoluyla  geçmezler. Barbarlığın orta aşamasından sonra fetih yoluyla devletleşerek olur bu geçiş. Yani ne yapmışız biz hep,  yukarda anlatıldığı gibi, gelmişiz, antika sınıflı toplumları fethederek onların tepesine binmişiz; fakat henüz daha  ortaya çıkan yerleşik toplumu nasıl yöneteceğimizi  bilmediğimiz için de,  tutmuşuz, her seferinde, fethettiğimiz o medeni sınıflı-toplumun  kurum ve kurallarını-bilgi temelini alarak bunları kendi aşiret bilgi temelimizle harmanlayıp yeni toplumu yönetmek için melez bilgiler ütetmeye çalışmışız!. Ama sonra, zamanla, bunların içindeki aşiret toplumuna-konar göçerliğe-özgü bilgiler artık meydana gelen yeni sınıflı topluma uymadıkları için bunlar unutulmuş, ya da bu türden bilgileri temsil eden kavramların içi boşaltılmış, varolan yapıya özgü diğer bilgiler öne çıkmışlardır.

İşte Türklerin antika İslam ve Fars medeniyetleriyle etkileşimlerinin diyalektiği budur. Orta Asya’dan gelmişiz, antika  yerleşik toplumlarla etkileşerek  yeni toplumsal yapılar-devletler oluşturmuşuz, ama her seferinde, etkileşmenin durumuna göre medeni seviyesi bizden daha ileri olan toplumların kurum ve kurallarını, dilini vb.alıp bunları benimseyerek melez  ilginç yapılar-bu yapılara özgü insan tipleri-halinde ortaya çıkmışız.

Aynı durum Osmanlı’nın Batı ile etkileşmesi için de geçerlidir. Burada da gene özünde bir tarihsel devrim diyalektiğidir  söz konusu olan. Varolan   antika merkezi yapı kapitalizme geçişin her türlü yolunu kapattığı için, sistem  kendi iç dinamikleriyle kendini üretemeyince sonunda kendi varoluş koşullarını yeniden üretebilmek için toplumsal DNA’larında bulunan eski tarihsel devrimci genleri aktif hale getirerek “batılılaşma” sürecini başlatır. Yani bizim “batılılaşma” sürecimiz, tamamen, “Devleti kurtarmak” için kendi kendine bir iç tarihsel devrim denemesidir. Aynen daha önce İslam medeniyetiyle etkileşmede olduğu gibi,  bu sefer de Batıyla etkileşerek onun bütün kurum ve kurallarını benimsemeye çalışmışız. Çünkü, yaşamı devam ettirebilme  diyalektiğinin bize özgü bir biçimidir bu. Öyle ki,   pozitivizm ve topum mühendisliği denilen şeyler bizim için sadece batıdan öğrenilen bilgiler  olmazlar!!. Bunlar özü itibariyle zaten bizim toplumsal genlerimizde olan şeylerdir! Bütün o Oryantalizm-emperyalist Batı’nın kültür ihtilali hamleleri  falan  gelir, son tahlilde hep bizim bu “bizi bize benzeten” yanımızla bütünleşerek bizi etkiler!. Yani, kim ki herşeyi hemen dış güçlere (“üst akıllara”) “emperyalistlere” falan bağlayarak  işin içinden sıyrılmaya çalışıyor, bilin ki onun niyeti başkadır. O koyu bir Devletçidir. Onun tek düşüncesi vardır, o da Devleti kurtarmak. Bu her dönemde böyle olmuştur. Sorarım ben size şimdi, Osmanlı’yı sadece emperyalist dış güçler mi bölüp parçalamışlardır? Devletçi bakış açısı hep bu türden hikayeler anlatagelmiştir bize. Ama bir de madalyonun öteki yanı vardır ki ondan hiç bahsetmezler; çünkü burada da o antika Devletçi yapının  kendi kendini üretmek için gerekli olan her türlü iç dinamiği-sivil toplum potansiyelini yok etmesi yazar!..

Şimdi, ben diyorum ki, artık Türkiye’de bu defter  kapanmıştır. Kapanmıştır, çünkü Türkiye artık antika bir toplum değildir. Bu toplumda geçerli olan artık kapitalizmin yasalarıdır. Ki bunun da özü üretime dayanır. Ama sadece mal ve hizmetleri üretmek olarak da anlaşılmasın bu. Bu, aynı zamanda, kendi varoluşuna özgü bilgileri  üretmeyi de içeren bir oluşumdur. 

Peki bunu nasıl yapacağız? Yeni, modern kapitalist bir topluma özgü bilgiler-toplumsal bilgi temeli-gökten zembille mi inecektir bu topluma? Tabii ki hayır!. Herşeyden önce insan ilişkileriyle, ve de tabi, insanlar arasındaki  üretim ilişkileriyle kayıt altında tutulan   informasyonların  işlenip değerlendirilmesiyle ortaya  çıkacaktır bu bilgiler. Tarihsel olarak insanlar arasındaki ilişkilerle  bize aktarılan informasyonları işleyip değerlendirerek bunlardan günümüze-günümüzdeki üretim ilişkilerine-en çok uyanları alıp  işleyerek yeni toplumsal bilgi temellerini oluşturacağız. Şunu unutmayacağız ki, en önemli zenginliğimiz  insan ilişkileri içinde kayıt altında tutulan bu  informasyonlardır, bunların işlenmesiyle ortaya çıkacak olan bilgilerdir.

Bu nedenle, bizim için artık bir medeniyetin etki alanından çıkıp başka bir medeniyetin etkisine girmek söz konusu olamaz!. Bu işi daha önce yeteri kadar yaptık!. Baktık ki İslam medeniyeti derdimize-varoluş kavgamıza-çare olamıyor, onu bıraktık, ondan daha üstün olarak değerlendirdiğimiz Batı medeniyetine geçmeye çalıştık!. Hadi diyelim o zaman bunun bir nedeni vardı!. Öyle ya, tarihte olan hiçbirşey başka türlüsü olamadığı için olmuştur!. Ama artık olan olmuş. Şimdi,  Cumhuriyet’i kurduktan yüz sene sonra,  tekrar geriye dönerek, “restorasyon” adı altında, bu sefer de Batı’ya ait ne varsa onları bir yana atarak herşeye sil baştan  yeniden başlayamayız artık!  Olan olmuş, yaşanılan yaşanılmıştır. Nereden bakarsak bakalım iki ayrı kültür, iki ayrı medeniyet anlayışı birarada yaşamaktadır bu toplumda.  Bundan böyle bizim için önemli olan artık eldeki bütün malzemeleri yoğurarak  varolan toplumsal yapımıza, üretim ilişkilerine, en önemlisi de insan ilişkilerine en uygun bilgileri üretebilmektir.. Hangi biçimde, hangi nedenle olursa olsun şimdiye kadar bizi etkilemiş, bir şekilde bize mal olmuş bilgilere sahip çıkarak, bunlardan yeni sentezler üreterek yola devam etmenin zamanıdır artık. Şu bilgiler, kavramlar İslam’dan, şunlar, şunlar   Farslar’dan  bize geçmiş, şunlar da  Batı’dan falan  diyerek kör milliyetçi bir ayıklamayla bunların hiçbirini elimizin tersiyle bir yana itmeyeceğiz.  Elimizdeki tek ölçü yaşanılan hayatın kendisi olacak. Onu en iyi nasıl açıklayabiliyorsak, hangi bilgiler, kavaramlar bu konuda bize yardımcı oluyorsa, artık bize malolmuşlarsa onlara sahip çıkacağız.  Bizim için hayatın artık bir yaz boz tahtası olmadığının farkına varacağız.

Şimdi en başa dönerek soruyorum hepinize: “Kolonoskopi”mi, yoksa, “Boru duhuli ile makattan temaşa” mı? Kabız mı, yoksa “Maşakkat-ül hacet” mi? Hemoroid mi, yoksa “Volkan-ül büzük”mü? Ya da, hemoroid tedavisi mi, yoksa   “Pil duhuli ile volkan-ül büzük tedavisi”mi? Sanıyorum, uçak mı, yoksa “Gök götürsel kaldıraç”mı sorusunun cevabını hepimiz biliyoruz artık, e biraz da ötekilerle uğraşalım bakalım hangisi daha çok işimize yarayacak? Ama benden söylemesi, eğer hemoroid’iniz var da tedavi için doktora gidiyorsanız, sakın “Volkan-ül büzük” tedavisi için geldim demeyin!!..