• 30.10.2017 00:00
  • (2966)

 Osmanlı bir hanedan devleti. Ve  Sultan da İstanbul’da İngilizlerin elinde esir. Hani o, “Vahdettin Kurtuluş Savaşı’nı gizlice desteklemiş” falan tartışmalarına hiç girmiyorum!. Buralardan bir yere varılamaz. Sonuç ortada. Böyle bir ortamda Mustafa Kemal ve arkadaşlarının hanedanı Ankara’ya taşıma  olanakları var mıdır? Bu bir. Ama ikinci faktör daha önemli; hani amaca uygun başka bir hanedan üyesini bulsalardı bile, o ortamda Ankara’da ikinci bir Osmanlı Devleti ilan etmenin bir mantığı var mıydı! Apaçık ki yoktu! Çünkü,  Osmanlı hanedanı  meşruiyetini kaybetmişti artık. Bu çok önemli. Hem halkın gözünde, hem de yabancı devletlerin gözünde Osmanlı hanedanı-Devleti meşruiyetini kaybetmişti. Peki ne olacaktı o zaman, Osmanlı meşruiyetini kaybettiyse eğer, meşruiyet kaynağı olarak  geride ne kalıyordu başka? “Cumhur”, yani halk, işte Cumhuriyet (halk idaresi) böyle doğdu-kuruldu.

Peki, halk örgütlenerek ayaklandı, ya da insiyatifi ele aldı falan da öyle mi kuruldu bu Cumhuriyet? Hayır! Birkere halk zaten savaş yorgunuydu. Ve de, ne Devlete, ne de onun İttihatçı-Jöntürk kadrolarına güveni kalmamıştı artık. Nasıl kuruldu peki  o zaman bu Cumhuriyet? Kim kurdu bu yeni Devleti?

Cumhuriyet-yeni Devlet, Osmanlı Devlet Sınıfı artığı Jöntürk-İttihatçı-Kemalist kadronun öncülüğünde, o an elde ne varsa her kesimden insanların (eşraftan,  Müslüman burjuvaziye, bütün o savaş bıkkınlığına ve İttihatçılara karşı olan güvensizliğe rağmen her kesimden insanların) işbirliğiyle-ittifakıyla kurulmuştur. Bu kadar değişik çevreyi ve insanı biraraya getiren bir tür reaksiyondur o aslında. Yaşamı devam ettirme mücadelesinde ortak düşmana karşı kendini koruma reaksiyonudur. Bunun başka izahı yok! O dönemi düşünün bir kere,  kendisini  Sarıkamış’ta, Yemen’de, Balkanlar’da ateşe atan İttihatçı artığı o Jöntürk kadroyla başka türlü işbirliği yapabilir miydi bu halk!. Ama o an mecburdu buna. Yunanlılar Anadolu’nun içlerine doğru adım adım ilerliyorlardı. İstanbul zaten gitmişti elden. Güney desen işgal altındaydı. Doğu’da bir Ermeni devleti, Kuzey’de de  bir Rum devleti kurulacaktı. Şaka değildi bunlar. İşte halkı Devletle ittifaka götüten  koşullar bunlar olmuştur..

Peki niye  halkın  kendisi  halletmedi bu işi de Devletle ittifaka gidildi? Neden “Müslüman burjuvazinin” öncülüğünde yeni bir oluşum ortaya çıkamadı? Çok açık!  Burjuvazinin gücü yetmedi buna. Halk ise zaten yorgundu ve Devletten bağımsız bir sivil toplum gücü olarak örgütsüzdü. Düşünsenize, yüzyıllardır sözü hiç ayağa düşürmemişti bu Devlet. Evet, Osmanlı’nın tarihi hep isyanlarla doluydu, ama bunlar sadece isyandı. Yani, varolana-Devlete karşı bir alternatif üretecek konumda değillerdi. Yüzyıllar boyunca Devletin tek bir hedefi olmuştu: İçerde kendisine rakip olabilecek bir potansiyele-alternatife yol vermemek, böyle bir gelişmeyi daha doğmadan yok etmek! Osmanlı olayı budur, Devleti yaşatmanın mantığı hep bu olmuştur. İşte bütün bu nedenlerden dolayı, yeni Devlet-Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nin Cumhuriyet adı altında  küllerinden yeniden doğuşudur. Önce bu gerçeğin   altını bir  çizelim.   Meşruiyet kaynağı olarak geriye bir tek  halkın kalmış olduğunun farkına varan  İttihatçı uzantısı Jöntürk kadro, “halk adına davranıp”, onun meşruiyet hakkını-yetkisini kullanarak kurulmasına öncülük etmiştir bu  Cumhuriyet’in. Yani, kuruluş sürecinde insiyatif tamamen onların-Devletçi kadronun elinde olmuştur. Halkı örgütleyen, işin içine sokan ve “güden” de onlar olmuştur[1]. Zaten “halka rağmen halk için” olayının mantığı da budur! Tabi, Cumhuriyet gibi modern bir  kavramla-biçimle dünyaya yeni, modern  bir devlet imajı   verilerek, dünya kamuoyunun gözünde  meşruiyet  kazanılmaya da çalışılmıştır. Üstelik, dönemin siyasi konjonktürünün  yardımıyla  bunda  muvaffak da olunur.

Bütün bunlar  bir mucize gibi  görünüyor bazılarına!. Olayı bir avuç insanın “kahramanlığına” indirgeyerek adeta mistik bir hale  sokuyorlar!. Şunu unutmayın ki, arkasında koskoca bir Osmanlı tarihi-onun Devlet geleneği vardı o “kahraman” “kurucu” kadronun!. Bizim “Kemalist-Jöntürk” deyip geçiverdiğimiz  bu insanlar, o zaman Devlet’in-Osmanlı Devleti’nin  ruhunu temsil ediyorlardı. Yani öyle,  üç tane “asker-sivil aydın küçük burjuva” paşanın “kahramanlıklarıyla” kurulmuş basit bir yapı değildir bu Cumhuriyet! 

Evet  bazıları,  toplum mühendisi mantığıyla, “halka rağmen halk için kurduk biz bu Cumhuriyeti”  diyerek akılları sıra bir tür hamasetle karışık elitist-ulusalcılık  yapıyorlar, ama  olsun varsın,  iyi ki de kurulmuş bu yeni Devlet-Cumhuriyet!.Niye mi?   

Doğru, ilk bakışta değişiklik özde değil biçimdedir-şekildedir.  Ama, mekanik-pasif bir biçim-şekil değişikliği olayı  değildir bu.  Bir İbn-i Haldun Devleti olan Osmanlı Devleti[2] ve toplumu için bir  tür “çağdaşlık” aşısıdır. Tamam, bir yanıyla   bir tür toplum mühendisliği olayıdır bu. Ama o, aynı zamanda, bize özgü bir  tarihsel bir devrim olayıdır da. Dış dinamiğin zorlamasıyla,  aynen  kimyadaki gibi “aktif bir karmaşık” haline gelen toplumda, yavaş yavaş,  iç dinamiklerin de harekete geçmesinin yolu bu şekilde açılacaktır[3]. Yani toplum, Cumhuriyet olayıyla birlikte   sürecin yolunu açacak  yeni bir kulvara giriyordu adeta. Bu nokta çok önemli.

Osmanlı toplumu ve Devleti bütün diğer tarihsel devrimci  Devletler gibi özünde fetihçi bir toplumdu; üreten ve üreterek ayakta kalan bir toplum değildi. Kendi varoluş koşullarını fetih-tarihsel devrim diyalektiğiyle üretebiliyordu. Bu nedenle, daha sonra fetihçilik bitince ancak  kendi kendisini yiyip tüketerek ayakta kalabilir hale gelmişti. Cumhuriyet ise, onu kuranların  da iradelerinden bağımsız olarak, üreterek varolabilme yoluna giriyordu. Yeni bir kulvar derken kastettiğim budur benim. Aslında bu süreç daha önce İttihatçılar döneminde  başlamıştı. “Burjuva yetiştirme”, “bir ulus yaratma” deniyordu bunun adına. Cumhuriyet zorunlu olarak bu yolda devam etti.

KENDİ DİYALEKTİK İNKARINI YARATARAK VAROLMAK..

Artık tek çare vardı Devletin ve toplumun önünde: Üreterek, kendi diyalektik inkârını yaratarak-yaratırken varolmak! İşte yeni Türkiye’nin diyalektiği  bu olmuştur.  Bu yol, toplumu  kaçınılmaz olarak kapitalist bir toplum- bir burjuva toplum haline getirecek olan yoldu. Kemalist Cumhuriyet, varolabilmek için üretmek, ürettikçe de, herşeye rağmen kendi diyalektik inkârcılarını yaratmak zorundaydı artık. Ve o da bunu yaptı.. Kendi varoluşunun koşullarını yaratırken kendini üreterek yok edip-yeniden yaratmak da  diyebiliriz buna! Bugün olup bitenlerin anlamını burada aramak gerekir..

Burada altını çizmemiz gereken nokta şudur: Hani  böyle, “bu, niteliksel olarak yeni bir Devlet  değildir, Osmanlının küllerinden doğma bir Osmanlı Cumhuriyetidir”  falan diyoruz ya, bazıları buradan hemen “Cumhuriyet düşmanlığı” sonucunu çıkarıyorlar!. Halbuki,   bu sadece bir tesbittir. Böyle bir tesbitten “düşmanlık” sonucunu çıkaranlar onu-Cumhuriyet’i-bize bir toplumsal devrim-bir burjuva devrimi-olarak yutturmak isteyenlerdir. Bu yalanlarının ortaya çıkmasından korktukları için söylüyorlar bunu.  Çünkü, eğer Cumhuriyet  bir toplumsal devrim olayı değilse,  o, benim söylediğim gibi bir Osmanlı cumhuriyetiyse, o zaman Cumhuriyet’in egemenlerinin-Cumhuriyet elitinin-Devlet Sınıfının maskesi de düşmüş oluyordu bu durumda. Çünkü bunlar, “solcu aydınların” da yardımıyla, kendilerini şimdiye kadar  hep, ya “küçük burjuva devrimcileri”, ya da, modern-kapitalist bir devletin “bürokratları” olarak kamufle ettiler! Yani, sanki ortada bir devrim-burjuva devrimi olayı var da, bunlar da bu devrimi başarıya ulaştıran devrimci burjuvazinin temsilcileriymiş gibi davrandılar! Bu maskenin düşmesinden korkuyorlar şimdi!. Olay budur.

Ben diyorum ki: Kemalistler, özünde, Osmanlı’nın  “burjuva devrimcisi” rolündeki jöntürkleridir. Önce İttihatçılar çıkmıştır sahneye, sonra da, konjonktüre uygun olarak aynı ekolün-kadronun uzantısı olan Kemalistler..Yani, bunlar sapına kadar Osmanlıdır. Osmanlının “batılılaşma” sürecinin ürünü olan,  pozitivist-toplum mühendisleridir. Osmanlının “tarihsel devrim geleneğinin” üzerine inşa edilmiş yeni tipte bir tür ideolojik devrimciliktir bunların devrimciliği.  Aslında, aynı türden “devrimciler”  bugün de  egemen halâ Türkiye’nin entellektüel hayatına!.”Solculuk” denilen şey nedir ki bugün Türkiye’de? Aynı akımın “modern”-“çağdaş” uzantıları değil midir bunlar da? “Devrim yaparak”    “kurtarmaya” çalıştıkları şey de özünde gene o kadim Devletçiliğimiz değil midir! Ancak haklarını yemeyelim: Kemalistler “burjuva devrimcileri” rolünü oynarlarken, onların mirasçısı olan “solcular” “işçi sınıfı devrimcisi” rolünü oynuyorlar!..


[1]Bununla Kuvayımilliye olayınıküçümsemiş falanolmuyoruz! Elbetteki Türkiye’nin dörtbir yanında direnişgruplarıda vardı. Örneğin, bir Yeşil Ordu olayı, ya da diğer “çeteler”-gerilla grupları.. Ama bunlar hiçbir zaman mahalli direniş grupları olmanın ötesine geçemediler.  Birleştirici olan,  kurucu-öncü güç Devletçi kadrolar olmuştur bu açık.

[2] İbn-i Haldun bütün o fetihçi  Devletlerin ömrünün 120 yıl olduğunu söyler. Tarihsel devrimci barbar gelir köleci medeniyete vurur, onu fetheder, sonra, yıkılan o eski yapının bütün kurum ve kurallarını benimseyerek bu yıkıntınız üzerine kendi Devletini kurar-doğum. Ama onun ömrü ancak 120 yıl kadar olacaktır, çünkü, bir süre sonra o da, yıkılan o medeniyet gibi barutunu tüketecek, yeni bir barbar akınını bekler hale gelecektir!. Bu “devri daim” ortada artık yeni bir tarihsel devrim gücü kalmayana kadar bu şekilde devam eder gider..  

[3] Ah o “iç dinamikler”! Onların başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir  bu ülkenin tarihinde! Evet, iç dinamikler harekete geçerler ama,  bu kez de Devletin bu yeni sahipleriyle boğuşmak  zorunda kalınır! Ne de olsa II.Mahmut’  un torunlarıdır bunlar da!..