• 15.10.2014 00:00
  • (2687)

 NEREYE GELDİK, NEREDE DURUYORUZ, “KÖŞEYE Mİ SIKIŞTIK”, DAHA İLERİYE NASIL GİDECEĞİZ?..

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ. 4

ORTA DERECEDE GELİŞMİŞ BİR ÜLKE OLARAK KALMA TEHLİKESİNİN OBJEKTİF TEMELLERİ..4

„KÜRESEL DEMOKRATİK DEVRİM“,  „GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER“   VE TÜRKİYE. 6

ANCAK, BU SÜREÇ GELDİ ŞİMDİ BİR NOKTAYA DAYANDI, MEVCUT DİNAMİK ARTIK ONU  DAHA İLERİYE DOĞRU GÖTÜRMEYE YETMİYOR..9

PEKİ, BUNDAN SONRA NASIL YOL ALACAĞIZ, NEREDE BULUNUYORUZ VE DAHA İLERİYE DOĞRU NASIL GİDECEĞİZ..9

EĞİTİM-ÖĞRENMEK, ÖĞRETMEK NEDİR, BİLGİ ÜRETİMİ FAALİYETİ NEDİR, BU İŞİN ÖN KOŞULLARI NELERDİR?..10

ÖNÜMÜZDE YIĞILI OLAN VE ÇÖZÜM BEKLEYEN  DİĞER SORUNLAR..12

ÖNCE, ŞÖYLE BİR SOLUK ALIP, DAHA FAZLA PROBLEM YARATMA SÜRECİNİ DURDURMAK, YANİ, FRENE BASMAK GEREKİYOR!..13

HEPSİ BU KADAR DEĞİL Kİ!.17

PEKİ O ZAMAN NE YAPMALIYIZ?.18

GÜCÜNÜ TARİHTEN VE COĞRAFYADAN ALAN „STRATEJİK OLARAK DERİN“  BİR ANLAYIŞI  ŞU ANIN GERÇEKLİĞİYLE BAĞDAŞTIRACAK STRATEJİK OLARAK DERİNLİĞİ OLAN  BİR ÇÖZÜM ÖNERİSİ..20

ÖNSÖZ:

„Bence  bugün Türkiye’nin, karşısına çıkan   sorunları aşarak, içine girilen  dar boğazdan çıkabilmesinin bir tek yolu var: YENİLENEBİLİR ENERJİ  alanında bir seferberliğe girişmek!..”

En sonunda söyleyeceğimi en başında söyleyerek işe başlayayım da sonra kimse demesin ki, „ne yani kardeşim, bir yanda İŞİD, öte yanda „barış sürecine“ yapılan sabotajlar, ortalık kan gölüne dönmüş adeta ve böyle bir ortamda sen tutmuş ‚”tek çözüm yolu yenilenebilir enerji konusunda bir seferberlik ilan etmekten geçiyor” diyorsun, ne alakası var“!!..

Evet, alakası var, hem de çok var!..Gene çalışmanın sonuç bölümünden:

“Bakın, bu alanda, sadece  devlet  politikası olarak bir hamle yapmaktan falan bahsetmiyorum, SEFERBERLİK bambaşka bir  kavramdır!..Bu konuyu, Türkiye için "stratejik derinliği" olan bir konu olarak ele alıyorum ben.. Bu nedenle, bu alanda öyle şu an olduğu gibi basit teşvik tedbirleriyle falan yetinilemeyeceğinin altını çizmek istiyorum!..Faizsiz krediden, alan tahsis etmeye, en azından yirmi  yıl alım garantisinden vergiden muafiyete kadar radikal tedbirlerle birlikte yürütülecek bir devlet ve sivil toplum projesinden bahsediyorum; bu alanda bir yatırım seferberliğine ihtiyaç olduğunu söylerken kollektif bir ayağa kalkıştan bahsediyorum!...Köy köy, kasaba kasaba insiyatifler, kooperatifler kurmak gerektiğinden, “bu benim işimdir” diyerek insanların  büyük bir motivasyonla böyle bir projeye sarılır hale getirilmesinden  bahsediyorum!...Bütün bu sivil toplum insiyatiflerinin devlet tarafından teşvik edilmesini,  hiçbir insiyatifin başıboş bırakılmaması gerektiğini,  hem kendi enerji ihtiyacını karşılaması, hem de her türlü tasarrufunu  değerlendirmesi  için  devletin vatandaşa adeta garanti vermesi gerektiğini söylüyorum!..Yani, topyekün bir kalkışmadan-bu anlamda bir SEFERBERLİKTEN bahsediyorum!.  Ve diyorum ki, bakın o zaman neler oluyor bu ülkede!..”

Eğer bugün Türkiye bir dar boğaza gelip dayandıysa, çabalayıp dursak da bir türlü    „orta derecede gelişmiş bir ülke“ olma sınırının ötesine geçemiyorsak artık, bunun iki nedeni var. Birincisi açık,  her yıl enerjiye 60 milyar dolar ödemek zorunda olmamız. Bütün o “cari açık” sorunumuzun falan kökeni gelip buraya dayanıyor sonunda. E peki ne yapacağız, nasıl kapatacağız bu açığı? “Orta derecede gelişmiş ülke” olma  konumunu nasıl yeneceğiz?..2023 hedeflerinden bahsediyoruz, güzel şeyler bunlar; ama daha birkaç gün önce ekonomi yönetimi nerede bulunduğumuzun altını çizerek, önümüzdeki yola işaret etti. Eldeki olanaklara, dış konjönktüre değinerek mümkün olan büyüme stratejisinin altını çizilmeye çalışıldı. Burada söylenilenler hiçte öyle içaçıcı şeyler değil.   “Tamam, büyümek istiyoruz” falan da, öyle sadece istemeyle olmuyor bu iş. Peki ne yapacağız o zaman? 

Neresinden bakarsanız bakın, büyümenin, gelişmenin yolu, son tahlilde “yeni bilgiler üretip piyasaya katma değeri yüksek mallar sürebilmekten” geçiyor?..Bu açık!..

Evet, ama bakın işte tam bu noktada da ikinci sorun  çıkıyor karşımıza!!.

İki yüz yıldır doğal yatağından saptırılmış bir toplumuz biz. Daha yeni yeni kendi yolumuzu bulmaya, koparılmış olduğumuz tarihimizle, kültürümüzle buluşmaya çalışıyoruz. Böyle bir toplumun öyle hemen birden bire yeni bilgiler  üretebilmesi  mümkün müdür? Bilgi üretmek demek, çevreden gelen informasyonları sahip olduğumuz bilgi temelimizle değerlendirip işleyerek „bilgi“ adı verilen yeni ürünler ortaya çıkarabilmek demektir[1]. Peki hangi „bilgi temeliyle„  başaracağız biz bu işi? 

İki yüz yıldır „bilgi temeli“ tahrip edilmeye çalışılmış bir toplum olduğumuzu söylemiştik, bu arada pozitivist toplum mühendisleri kendi kafalarına göre yeni „bilgi temelleri“ kazandırmaya çalışmışlar bu topluma!. Mübarek sanki kompüter bu, çıkar bir programı (software) koy onun yerine başkasını!!..Bu nedenle, daha henüz doğru dürüst bir eğitim sistemimiz bile yok bizim!. En önemlisi de, nasıl bir eğitim sistemine sahip olmamız gerektiğini bile henüz daha bilmiyoruz!. E, bu durumda nasılyeni bilgiler üreterek katma değeri yüksek mallar elde edeceğiz?. Tamam, son tahlilde  bu işin başka yolu yoktur, doğru, ama, kısa ve orta vadede ne yapacağız!?

İKİ SAPMA..

İşte tam bu noktada  „çaresizlik“  iki eğilimin,  ideolojik kökenli iki sapmanın  ortaya çıkmasına neden oluyor.

Birincisi açık; eski devletçi-Kemalist statükonun içe kapanmacı,    devletçi, statik dünya görüşünü savunanların çizgisi. Az üretirsen az enerji tüketir, az ithal girdi kullanırsın olur biter, ne cari açık kalır ortada ne birşey!! Bunların bütün söylediklerinin, yazıp çizdiklerinin  özü esası  budur!! Türkiye’de „sol“ muhalefet diye boy gösterenlerin sahip çıktıkları bu politika eski devletçi paradigmanın günümüzdeki uzantısından başka birşey değildir aslında!.  Onların bütün dertleri, kaybettikleri eski cennetlerine yeniden kavuşabilmekten başka birşey değil!. Her türlü yeniliğe karşı çıkan, bütün sorunların kaynağının üretici güçlerin gelişmesi olduğunu düşünen bu gerici muhalefete göre en kestirme yol, hiç birşey yapmamaktır!!.Devletçi elitler toplumun ürettiği bütün nimetlerden yararlanırken diğer insanlar da „şükür“ diyerek  „doğayla içiçe“ „huzur içinde“ yaşasınlar!!.Bunların dünya görüşü budur!!..   

İkincisi ise, AK Parti’nin içinde filizlenmeye çalışan yeni tipten devletçi milliyetçi bir akım. Bunlar da, eski devletçi statik-içe kapanmacı dünya görüşüne  karşı çıkarlarken,   işi abartarak başka bir uç noktaya götürüyorlar meseleyi ve  tek çıkar yolun „genleşmeci„ devletçi bir yayılma politikası olduğunu söyleyerek   „emperyal“ bir ülke haline gelmek olduğunu savunuyorlar!. Davutoğlu’nun „stratejik derinlikli„ politikalarının arkasına gizlenerek-onu, milliyetçi-devletçi yayılmacı bir anlayışla yorumlayarak- kendini  ifade etmeye çalışan bu çevreleri   sakın   küçümsemeyelim; en az birinciler kadar tehlikeli bir sapmadır bu da!.Ayrıca, iktidar partisi içinde gelişmeye çalıştıkları için,  bunların işi  daha da tehlikeli noktalara götürebilme potansiyelleri olduğunu da unutmayalım!..

PEKİ NEDİR BU İŞİN ÖZÜ?.  

Lafı hiç uzatmaya gerek yok  aslında, işin özü dönüp dolaşıp gelip enerjiye, petrol ve doğal gaza  dayanıyor, kim ne derse desin böyle bu!.Bütün o ürkek, içe kapanmacı-devletçi politikaların da,  yayılmacı-„genleşmeci“-„emperyal“ bir ülke haline gelme politikalarının da  altında yatan  sorun budur! Ülke olarak bizim yeteri kadar petrolümüz, doğal gazımız yok. Biz bunları  dövizle ödeme yaparak dışardan satın almak zorundayız. İşte bizim belimizi büken ana sorun bu, altından birtürlü kalkamadığımız sorunların özü, kaynağı bu!..

Bu arada, kafa karışıklığına yol açmamak için hemen altını çizmekte yarar gördüğüm bir nokta var. Demin, ikinci türden „sapmaya“ işaret ederken, bunların Davutoğlu’nun „stratejik derinlik“ politikalarının arkasına gizlendiklerini söylemiştik.  Ben, özünde, Davutoğlu politikasının çıkış noktasını oluşturan „stratejik derinlik“ anlayışına karşı falan değilim!. Davutoğlu,  üretici güç olarak tarihi ve coğrafyayı da işin içine katarak  „yeni Türkiye“ için ufuk açıcı bir paradigma çiziyor. Hepsi bir yana, tarihi ve kültürel beraberliğimizden  yola çıkılarak, İslam ülkeleriyle olan dayanışma vurgulanıp, buralarda kendi pazar payımızın arttırılmasına çalışılıyor!.Niye  kötü birşey olsun ki bu!. Benim altını çizmeye çalıştığım ve bir „sapma“ olarak nitelendirdiğim eğilim, bu işi, yani     „tarihi ve kültürel beraberliğimiz„  konusunu abartarak (bunun arkasına gizlenerek) temel sorunlarımızın çözümünü sadece  20.yüzyıl kalıntısı yeni tipten yayılmacı bir ulus devlet paradigmasına indirgemekle ilgili..Ana çizgiden sapma bu noktada ortaya çıkıyor.  Yoksa ben, esas yolundan saptırılan nehrin tekrar ana yatağına döndürülmesine, bu anlamda bir „restorasyona“ karşı değilim!. Benim karşı olduğum şey, „yeni Türkiye“ anlayışını  sadece eskinin restore edilmiş şekli olarak anlayarak, 21.yüzyıla ilişkin sorunları artık eskimiş olan bir paradigmanın gölgesinde  çözmeye çalışmak!.

GİRİŞ

ORTA DERECEDE GELİŞMİŞ BİR ÜLKE OLARAK KALMA TEHLİKESİNİN OBJEKTİF TEMELLERİ..

YENİ ESKİNİN İÇİNDE GELİŞİRDEMİŞTİK..

KÜRESELLEŞME SÜRECİ VE KÜRESEL DEMOKRATİK DEVRİM DİYALEKTİĞİ..

Daha önceki çalışmalarda,  uzun uzun,   soğuk savaşla birlikte ikiye bölünmüş  dünyada kapitalist dünyanın kendi içindeki ilişkilerin de değişmeye başladığını anlatmıştık[2]...Ama giderekten, kapitalist dünya içindeki değişme sadece kapitalist ülkeler arasındaki ilişkilerle de sınırlı kalmıyor, mevcut yapının  işletme sistemi olan kayıtsız şartsız tekel egemenliğine dayalı  tekelci kapitalizmin-emperyalizmin kendisi de değişmeye başlıyordu. Çevrenin-dış dünyanın- değişmesi, eski biçimiyle tekelci kapitalizmin varoluş koşullarını da yok etmişti. Dünyanın ikiye bölünmesi bunun için bir milad olmuştu adeta. Tekelci kapitalizmin, yeni koşullarda daha önceki varoluş biçimini gerçekleştirmesi-üretmesi  mümkün değildi artık.

Sonra, “peki pratikte değişen ne oldu” diye sorarak demiştik ki,   “büyük kapitalist ülkeler yerli yerinde duruyorlar, finans kapital de duruyor yerinde,  değişen ne olmuştur gerçekten?  Öyle sanıyorum ki, bu soruya verilen cevabı geride kalan şu  son yirmi yıl  doğrulamıştır!  Şöyle diyorduk o zaman: 

Değişen şu oldu: Eskiden tekel+ulus devlet bir bütündü. Egemenlik alanını genişletmek için bu ikili bir bütün olarak hareket ediyorlardı. Finans kapital de ulus devletin açtığı  güvenli yolda yürüyerek dünya pazarlarını istilâ ediyordu.  Ki bu da,  aynı hedefi güden,  herbiri diğerlerinin aleyhine olarak kendi nüfuz bölgesini genişletmek isteyen emperyalist ülkeler arasındaki çelişkileri ön plana çıkarıyordu. Ancak, bu sürecin ve bu sürece yön veren  çelişkilerin, yeni dönemde de- yani ikiye bölünmüş  dünya ortamında da- eskiden olduğu gibi aynen sürmesi artık mümkün değildi. Çünkü bu, bütün bir insanlığı topyekün yok oluşa götürebilirdi. İşte, iş bu noktaya gelince, durum, bütün diğer yasaların üstünde olan “yaşamı  devam ettirme” yasası (survive-überleben) açısından  sürdürülemez   hale gelince, finans kapital yavaş yavaş ulus devlet yükünü sırtından atmaya,  dünya pazarlarına yayılmanın daha başka-barışçı yollarını aramaya başladı”[3].

“Ama ne olabilirdi bu “yeni-barışçı yollar” diye sorduktan sonra bu soruya da şöyle cevap veriyorduk:

“Bir malı daha iyi kalitede, daha ucuza imal ederek rekabet etmek ve bu şekilde, daha çok satarak, dünya pazarlarında daha çok yer kapmak”!

Ortaya çıkan sonuç gerçekten çok önemli idi; ki bunu da şöyle ifade etmiştik: “İşte, yeni dönemin, “soğuk savaş” döneminin, atom bombasından daha güçlü, en önemli “silâhı” bu olmuştur! Öyle bir silahtı ki bu, hem sosyalist sisteme karşı, hem de kapitalist ülkelerin kendi aralarındaki rekabette biribirlerine karşı etkiliydi; üstelikte, hiçbir kullanma riski taşımıyordu!..

Sonra, şöyle devam ediyorduk:

“İşte, dünya ikiye bölünüp de, artık ulus devletle birlikte nüfuz bölgeleri yaratarak dünya pazarlarında daha çok yer kapma yöntemi imkânsız hale gelince, yani tekelci kapitalist işletme sistemi azami kâr elde etmek için elverişli olmaktan çıkınca,   sırtında yumurta küfesi olmayan finans kapital, hiç düşünmeden bu sefer de ulus devleti sırtından atıverdi ve tekrar  eski silâhlarını kuşanmaya başladı!  Önemli olan ne işletme sistemiydi, ne de ulus devlet, önemli olan azami kâr’ı elde edebilmekti;  yeni koşullara uyum sağlayarak, eskiden olduğu gibi tekrar daha ucuza ve daha iyi kalitede mallar üretmeye, dünya pazarlarında bu yöntemle yer kapmaya yoğunlaştı.  Yeni koşullar altında bu yöntem onun hareket kabiliyetini çok daha fazla arttırıyordu.  Bu türden bir rekabetin, yani ulus devlet gücüne dayanmadan yürütülen bir  rekabetin silahlı-sıcak savaşlara yol açması, ve esas düşman olan sosyalist sistemin karşısında güvenlik zaafına neden olması riski de yoktu! Müthiş birşeydi bu! İşte, ikiye bölünmüş dünyada, soğuk savaş devam ederken  yeni-küresel dünya sisteminin tohumu ana rahmine böyle düştü. Ve kimse farkına varmadan,  usul usul böyle gelişmeye başladı orada”..

İşte, soğuk savaşı sona erdiren diyalektiğin özü budur..

Sonrasını biliyoruz!. Duvarların yıkılışı, ikiye bölünmüş dünya pazarlarının tekleşmesi, ve de, sermayenin sırtındaki ulus devlet kabuğunu bir yana atarak, adeta zemberekten boşanmışcasına dünyanın dört bir tarafına doğru yayılması geldi arkadan..Peki nereye gidiyordu sermaye? Üretim maliyetleri nerede daha ucuzsa artık oraya doğru akmaya başlıyordu su- yani sermaye[4]..

Fizik’teki “bileşik kaplar”ın ne olduğunu herkes bilir sanırım. İki kova düşününüz, öyle ki, bunlar bir boruyla alttan birbirine bağlı olsunlar. Bu kovalardan birini gelişmekte olan ülkeler, diğerini de gelişmiş  ülkeler olarak düşünelim. Sermaye de kovaların içindeki o su olsun. İşte,  bu yeni dünya düzeni doğuncaya kadar  su, şu ya da bu biçimde, hep az gelişmiş ülkelerin kovasından gelişmiş ülkelerin kovasına doğru akardı! Bu yüzden de, gelişmekte olan ülkelerin kovası hep boş dururken, gelişmiş ülkelerin kovası dolar taşardı! Ulus-devletlerinin arkasına sığınan tekelci kapitalistler tekel egemenliği sayesinde az gelişmiş  ülkelerin sütünü bir inek gibi sağarlardı adeta! Bu tekel kâr’ından gelişmiş ülkelerin halkı-çalışanları da alırlardı paylarını tabi! Buna bağlı olarak da toplumsal yaşam seviyesi buralarda bir hayli yükselmişti.      

Dünya tekleşip de, küresel rekabet mücadelesinde üstte kalabilmek için, sermaye üretim maliyetlerinin daha düşük olduğu az gelişmiş ülkelere doğru kaymaya başlayınca işler tersine döndü ve su bileşik kaplarda tersine doğru akmaya başladı!

Bu o kadar önemli bir gelişmeydi ki, birkaç yıl içinde gelişmiş ülkelerdeki yatırımlar bıçak gibi kesilmeye başlamıştı. Sırtına dolarlarını eurosunu yükleyen kapitalistler Çin’e, Hindistan’a, Türkiye’ye, üretim maliyetleri nerede düşükse, kim kendilerine daha elverişli yatırım olanakları sunuyorsa oraya gitmeye başlıyorlardı[5]! İnformasyon teknolojisinin bu kadar geliştiği, küçük bir köy haline gelmiş bir dünyada üretimin nerede yapıldığı hiç önemli değildi artık. Hatta öyle ki, bir malın bir parçasını Çin’de, bir parçasını Polonya’da  yaptırarak, sonra da bütün bu parçaları, örneğin Türkiye’de biraraya getirip monte etmek bile mümkündü. Önemli olan, rekabet mücadelesinde en iyi kalitede ve en ucuza üreterek azami kâr’ı gerçekleştirebilmekti.  Üretimin, yatırımların hangi ülkede olacağının sermaye açısından başka  hiç bir anlamı kalmamıştı. Sermaye, sırtındaki “ulusal” etiketini hiç düşünmeden çıkarıvermiş, gelişmiş ülkelerin ulus-devlet yöneticileri de sap gibi ortada   kalmışlardı! Yatırım olmayınca işsizlik  ve devlet bütçesindeki açıklar da  çığ gibi büyümeye başlıyordu artık buralarda.  Ve işin ilginç tarafı, iktidara kim gelirse gelsin artık hiç bir çözüm yolu da görünmüyordu ufukta! Hani öyle eskiden olduğu gibi, muhafazakârlar gider, sosyal demokratlar gelir, ya da tersi, işlemiyordu artık! Örneğin, bir işçinin Almanya’daki maliyeti ayda üç bin euro ise, bu, Çin’de yüz elli dolar, Polonya’da veya Türkiye’de ise üç yüz dolardı.  Üstelik bir de bedava arsa  ve ilk on yıl için  vergi muafiyeti de elde ediyordu kapitalistler buralarda!  Ulus devlet yöneticileri Almanya’daki işçi ücretlerini indirseler indirseler kaça indirebilirlerdi ki! Bu yolla bir Çin’le, ya da Türkiye ile rekabet edebilmek mümkün müydü! 

Yapacak birşey kalmamıştı! Sermaye nerede ucuza üretebiliyorsa oraya gitmeye mecburdu. O gitmezse, rakibi gidecek, ondan daha ucuza ürettiği için de azami kârı o cebine indirecekti. Bırakınız azami kârı, iletişimin bu kadar geliştiği bir dünyada rekabet mücadelesine ayak uydurmadan ayakta kalabilmek bile mümkün değildi artık. Ulus-devlet yöneticilerinin vatan-millet çığlıkları, “biraz da ülkenizi düşünerek yatırım yapın” çağrıları hiç yankı bulmuyordu. Sermayenin yeni vatanı bütün dünyaydı artık. Ulus-devlet kabuğu çatlamış, kuş pır diye uçup gitmişti-gidiyordu. Kimse de onu tutamıyordu!

Sermayenin ulus devlet yükünü sırtından atarak gelişmekte olan ülkelere doğru yönelmesi (yani akış yönünü değiştirmesi), yukarda bahsettiğimiz bileşik kaplarda, suyun (sermayenin) gelişmiş ülkelere doğru  tek yönlü  akmasına yol açan basıncın (ulus devlet+tekel eg emenliğine dayanan emperyalist sömürü mekanizmasının)  ortadan kalkmasının bir sonucuydu.  Bu baskı ortadan kalkınca, su (yani sermaye) büyük bir hızla yön değiştirerek tersine doğru akmaya başlıyordu!

Sonuç: Gelişmiş ülkelerde yatırımlar, ekonomik büyüme dururken,  gelişmekte olan ülkelerde kapitalizm-üretici güçler hızla gelişmeye başladı”..

„KÜRESEL DEMOKRATİK DEVRİM“,  „GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER“   VE TÜRKİYE

Bugün, „gelişmekte olan“, ya da „azgelişmiş“ dediğimiz ülkeler, yakın geçmişin sömürge-yarı sömürge ülkeleridir. Bunlar, şu ya da bu şekilde „bağımsızlıklarını“ elde ettikten sonra, bu sefer de, Soğuk Savaş dengelerinden  yararlanarak iktidarı elinde tutan “ulus devlet yaratıcısı”, bu anlamda „ulusalcı“ bürokratik elit bir   tabakanın-devlet sınıfının- yönetimi altına giren, üretici güçlerin gelişmesinin adeta dondurulduğu,  kısır bir döngünün içinde debelenip duran ülkelerdir....

DEVAM EDECEK



[1] http://www.aktolga.de/t6.pdf  “Öğrenmek Nedir, Neden Öğreniyoruz, Nasıl Öğreniyoruz”, 2006

[2] http://www.aktolga.de/t5.pdf

[3]a.g.e

[4] Çalışmanın sonunda EK te yer alan rakamlara bakabilirsiniz

[5] EK’teki istatistiklere bakınca bu gerçek apaçık çıkıyor ortaya..