• 14.07.2014 00:00
  • (2439)

ERDOĞAN’IN CUMHURBAŞKANLIĞI NE ANLAMA GELIYOR?..

NEREYE GELDİK, NEREYE  GİDİYORUZ, NE YAPMALIYIZ?..

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ. 1

“TÜRKİYE CUMHURİYETİ”, YA DA “BİRİNCİ CUMHURİYET” NEDİR?. 3

PEKİ ŞU AN NEREYE GELDİK, ERDOĞAN’IN CUMHURBAŞKANLIĞI “İKİNCİ CUMHURİYET’İN  İLANI” OLAYI MIDIR?..7

NEDEN BİZDE  SOSYAL DEVRİM VE TARİHSEL DEVRİM SÜREÇLERİ  İÇİÇE GEÇİYOR, NEDEN, YENİ BİR DEVLET YAPISINI İNŞA EDEBİLMEK İÇİN ÖNCE ESKİSİNİ ELE GEÇİRMEK GEREKİYOR?. 8

AYNI SİVİL TOPLUM OLUŞUMU DİYALEKTİĞİNİ BATI’DA  KAPİTALİZMİN ORTAYA ÇIKIŞINDA DA GÖRÜRÜZ..11

OSMANLI-İSLAM ETKİLEŞMESİNİN CERMEN-ROMA-KİLİSE ETKİLEŞMESİNDEN FARKI..14

SİVİL TOPLUMUN OLUŞUMU VE GELİŞME DİYALEKTİĞİ NEREDE VE NASIL BATI’DAN AYRILIYOR..18

“MESİYANİK” LİDER KÜLTÜ VE SİVİL TOPLUMUN GELİŞİMİ..23

OYUMU NEDEN ERDOĞAN’A VERECEĞİM?..23

 

AYNI SİVİL TOPLUM OLUŞUMU DİYALEKTİĞİNİ BATI’DA  KAPİTALİZMİN ORTAYA ÇIKIŞINDA DA GÖRÜRÜZ..

 

Burada şimdi, Batı’da kapitalizmin oluşumunda ana rahmi rolü oynayan “sivil toplumun”- “Kent” toplumunun nasıl ortaya çıktığına falan girmeyeceğim. Bu konuyu daha önce ayrıntılı olarak ele almıştık[1]; ama bu durumda da gene benzer bir diyalektiktir sürece damgasını vuran..                                             

Evet, kentin kuruluş bildirgesi (Urkunde) ya bir kral, bir feodal bey, ya da Kilise  tarafından hazırlanıyordu.  Kentin kuruluşu için düğmeye basan bu üç otoriteden biriydi. Ama bu, bir çocuğun oluşumunda da böyle değil midir! Anne ve babanın her ikisinin de imzası vardır bu işin altında da!. Peki bu, çocuğun onlardan bağımsız bir varlık olduğu gerçeğini değiştirir mi!  Bir civciv de yumurtanın içinde, ondan beslenerek, ama onu inkâr ederek, onun diyalektik inkârı olarak gelişmiyor mu! İşte kent de  böyledir. Hem feodal sistemin içinde, ona bağlı bir kurumdur o, hem de ondan bağımsızdır, onun inkârıdır.

Kent bir organizmadır, örgütlü bir toplumdur, bir sistemdir. Elementlerini feodal sistemin içindeki sıradan insanlar oluşturmaz kentin. Kent üyesi olmanın, “vatandaş”-“bürger” olmanın belirli özellikleri vardır.  “Vatandaş”, niteliksel olarak, feodalden ve serften ayrı bir insan tipidir. Herşeyden önce, “özgürdür” o. Ama bu “özgürlük” mutlak bir özgürlük anlamına gelmiyor tabi! Tam anlamıyla feodal bağlardan kurtulma anlamına  gelmiyor. Çünkü kent, halâ feodal sistemin içindeki bir oluşumdur. Feodalizmden kapitalizme geçiş aralığında, feodal bağlarla kapitalist bağların içiçe geçtiği bir toplum biçimidir kent.

Döllenmiş bir yumurtadır kent! Ama her döllenmiş yumurtadan civciv çıkar mı? Çıkmaz! Neden çıkmaz? Civcivin çıkması için yumurtanın içinde bulunduğu çevre de önemlidir. Peki nedir o çevre? O çevre, Ortaçağ Avrupa’sının  çok kutuplu (gücün dağılmış olduğu) toplumsal yapısıdır. Eğer, Ortaçağ Avrupa’sında da, Osmanlı’daki gibi, gücün tek merkezde toplandığı  bir  yapı olsaydı, orada da hiçbir şey olmazdı; ne kent gelişebilirdi, ne de daha sonra, kent toplumundan kapitalizme geçilebilirdi! Demek ki, Ortaçağ Avrupa’sındaki toplumsal gelişme diyalektiğini İbni Haldun diyalektiğinden ayıran en önemli faktör toplumsal yapıda gizlidir.

Ortaçağ’ın tarihi, kral-Kilise-feodaller -kent etkileşmelerinin- çekişmelerinin tarihidir dedik. Feodal beylere karşı Kiliseyi destekleyen krallar, İkta (Lehnswesen) sistemi aracılığıyla Kiliseyi en büyük feodal kurum haline getirmişlerdi.  Kilise, esas olarak, bu dünyayla değil, öbür dünyayla uğraştığı için, Kilisenin büyük toprak sahibi olması kralları o kadar rahatsız etmiyordu! Önemli olan dünyevi iktidar mücadelesindeki rakiplerinin, feodal beylerin karşısında bir denge unsuru yaratabilmekti. Bütün Ortaçağ boyunca, krallar, düşmanımın düşmanı dostumdur mantığıyla feodallere karşı kent’lerle, kent yönetimleriyle de işbirliği yapmışlardır. Ama sistemin kendi içindeki bu çelişkiler yeni gelişen kentler için de bulunmaz bir ortam yaratıyordu. Feodal beyler her ne kadar birçok kentin kurulmasına öncülük etmişlerse de, onların amacı son tahlilde kendi çıkarlarıydı. Kent biraz gelişip de etrafındaki feodal sınırları zorlamaya başladığında, hemen karşısında  o “kent kurucu” feodal beyleri buluyordu. “Buraya kadar” diyordu feodal beyler! Ama işte tam bu noktada da kralla feodaller arasındaki çelişkiler kentlerin imdadına yetişiyordu. Kral, feodallerin karşısında bir denge unsuru olarak kenti, kentin taleplerini desteklerken, feodaller de, kentleri daha çok kraldan yana iterek burunlarının dibinde kendilerine düşman yaratmamak için daha fazla ileri gidemiyorlardı. Kilise de bu denge oyununda  yer alıyordu tabi. Kent içinde büyük katedraller, kiliseler inşa ederek, dini öğrenim için buralara akın eden öğrenciler aracılığıyla kent içinde ve yönetimde etkinliğini arttırmaya çalışan kilisenin karşısında kent yönetimleri de boş durmuyorlar,  kent içindeki bu yoğunlaşmayı, kilisenin bütün bu çabalarını kentin gelişmesi için bir fırsat haline dönüştürmeye çalışıyorlardı.

Burada sözü Şerif Mardin’e bırakalım isterseniz: “Kentlerin gelişmesiyle birlikte ticaret de geliştiğinden, kent faaliyeti toplumun tümü için yeni bir zenginlik kaynağı oldu. Feodal asiller de o zamana kadar görmedikleri ve mekanizmasını bilmedikleri bu yeni kaynaktan yararlanmak istediler. Fakat yararlanabilmeleri için tüccarın, küçük esnafın ve üreticinin korunması gerekiyordu. Kentin üretken sınıflarıysa asillere verdikleri yeni imkanların karşılığını almak istiyorlardı. Böylece, asillerle kent ahalisi arasında bir uzlaşma ortaya çıktı. Kentler, kent hayatının sürdürülmesini mümkün kılacak haklar ve imtiyazlar istediler ve bunları elde ettiler. Bu hakların başta gelenleri, asillerin kent hayatına karışmamaları, kentlerin kendi milislerini (askeri güçlerini) örgütleyebilmeleri, hukuk kurallarının kent duvarları içinde, kentin tayin ettiği şekilde işleyebilmesi ve kendi mahkemelerini kurabilmeleriydi.Bu aşamada ortaya çıkan kent özgürlükleri, Batı tarihsel gelişmesinin en önemli karakterlerinden birini oluşturur. Verilen hakların her birine bir “hürriyet” adını verirsek, belirli bir hürriyet anlayışının kentlerde odaklaşmaya başladığını da hatırlarız. Bu haklar içinde belki de en önemlilerinden biri, kent içinde olgunlaşan gurupların, bu gurubu teşkil eden fertlerden ayrı olarak bir “hükmi şahsiyet” kimliği kazanabilmesi ve bu kollektif kimlikle, kimliğin verdiği savunma kabuğunun arkasına sığınarak iş yapabilmeleriydi”..”İmtiyazlar sayesinde bir “hükmi şahsiyet” kazanan kentlerin kendileri de bundan sonra kendi kendilerini idare eden birimler olarak geliştiler. Birkaç kent aynı amaçlar etrafında birleşince de Ortaçağ asillerinin hiç beklemedikleri güç kümelenmeleri ortaya çıktı. Asiller, ortaçağdan kalma kurumları, gelişen yeni süreç doğrultusunda şekillendirmeyi kabul etmek zorunda kaldılar..”

“Başlangıçta, krallar kentlerle birlikte çalışmışlardı.. Kent ahalisinin milli savunma konularıyla ilgilenmesi mümkün değildi. Savunma ve saldırı örgütlenmesinin bir merkezden idare edilmesi gerekiyordu. Eski milislerin yerini milli bir ordu almaya başlamıştı. Kent ahalisi bu değişikliği desteklemeye hazırdı ve destekledi de. Ancak krallar bu sayede güçlendikçe kent ahalisinden “hürriyetleri” yavaş yavaş geri almaya başladılar. Böylece Ständesstaat sistemi[2] gittikçe güçlenen bir merkeziyetçi-bürokratik devletler sistemine dönüştü. Fakat kentlere verilen imtiyazların izi Batı Avrupa’da hiçbir zaman tamamen silinmedi. Devlet -feodal devlet- ne kadar güçlenirse güçlensin, üretici sınıfların desteğine muhtaçtı. Yeni devletler kentlilerin iktisadi verimliliğini kısıtlayan uygulamalardan kaçındılar. Orta sınıfların[3]palazlanmasına yol açık bırakıldı. Hatta orta sınıflardan çok fazla fedakarlık istendiği zaman, devletle orta sınıflar arasında çatışma bile çıktı. İngiltere’de 1640’ların ayaklanması, Fransa’da 1789 ayaklanması, genelinde bu çatışmaların ürünü olarak gösterilir”.

“İktisadi sınıfların devlet birimi içindeki  bu özerklikleri  bize “sivil toplum”la neyin kastedildiğini anlatır. Ana hatlarını anlattığımız dengede, böylece, a) Devlet dışındaki hayatın akışının garanti altına alınması ve b) İktisadi faaliyetlerin milli hayatın çerçevesi içinde  bir özerkliğe sahip olması gibi unsurların belirdiğini görüyoruz”.[4]

Ortaçağ Avrupasını  göz önüne getiriniz, her ülke bir krallık-bunlar feodal krallıklar-, yani görünüşte merkezi bir yapı var her ülkede; ama  kralın temsil ettiği bu merkez zayıf bir merkez. Bir şemsiye-feodal örgüt bu krallık. Bu şemsiyenin içini dolduran ise feodal alt sistemler. Kilise de bunlardan biri, hem de en büyüğü. “Dağınık-ademi merkeziyetçi- bir sistem” bu. Ama bu sistemin içinde bir başka oluşum daha var: Kent. Kent, feodal sistemin ana rahminde gelişen çocuktur dedik, o, kapitalist toplumun feodal toplum içindeki embriyosudur. Bu anlamda da devletsiz toplumdur kent. “Ständesstaat” sözcüğü bu durumu karşılasa gerek. Evet, kent toplumu da sınıflı bir toplumdur. Ama, bütün sınıfların temsil edildiği demokratik bir yönetim vardır orada.  Kralın temsil ettiği feodal devlet örgütü, ya da feodal beyin kendi egemenlik örgütü, kentin kendi yarattığı bir örgüt-kamu gücü değildir. Kent’in de kendine özgü bir milis gücü vs. vardır, ama kendine özgü bir devlet yapısı yoktur onun. O, daha çok otonom bir oluşum, bir sivil toplum örgütüdür. Bu nedenle kentlerin tarihi, sivil toplumun feodal yapıya ve devlete, egemen otoriteye karşı kendini kabul ettirmesinin  tarihidir.

Bu nokta çok önemlidir. Dikkat ederseniz burada sivil toplum, bir devletin sınırları içindeki “halk” değildir!. Sivil toplum, feodal sistemin bağrında gelişen kent toplumudur. Örneğin serfler vs. bunlar da feodal  toplumun içindeki unsurlardır, ama bunlar sivil toplum gücü  olmuyor. Sivil toplum güçleri, eskinin bağrında gelişen yeni  toplumun potansiyel güçleridir.

ŞÖYLE ÖZETLEYELİM: Önce kentler kuruluyor. Kent-feodaller-kral arasındaki etkileşmelerle bir denge sağlanıyor. Ama bu dengenin dinamik-gelişen unsuru kentler. Çünkü onlar üretici güçlerdeki gelişmeyi temsil ediyorlar. Fakat, gelişmenin belirli bir aşamasında, kentin kendi kabuğunu çatlatarak çevreye açılması, diğer kentlerle birlikte  daha büyük çapta  örgütlenmelereyol açması gerekiyor. Üretici güçlerin gelişmesi, ticaret bunu gerekli kılıyor. Bu aşamada  bu türden bir merkezileşme  şemsiye örgüt yapısı ihtiyacını ise  eski feodal devlet karşılamaya çalışıyor. Bir yandan, feodal beyler-asiller düzeni, yani o “ademi merkeziyetçi feodal sistem” ortadan kalkmaya başlarken, buna paralel olarak da,  tam bu aşamada,  krallarla kentler arasında yeni bir anlaşma zemini oluşuyor .

Kral, “devleti”, içi boşalmış bir feodal çerçeveyi temsil ediyor. Kentler ise, feodallerden boşalan yeri dolduran, tablonun içindeki yeni içerik oluyorlar. Bu nedenle, ikisinin de biribirlerine ihtiyaçları var. Kent toplumu genç, dinamik bir toplum, ama henüz daha kendi ayaklarının üzerinde duramıyor. Eski kabuğa halâ ihtiyacı var. Onun koruyucu kanatları altıda daha rahat gelişebileceğini düşünüyor. Kralın ise eli mahkum böyle bir işbirliğine. İşte, kral-kent ittifakının esası budur. Kent toplumunu gelişmiş bir sivil toplum gücü yapan da bu ittifaktır zaten. Daha geniş merkezi bir feodal kabuğun içinde  daha iyi gelişeceğini  düşünen kent toplumu, kralın kanatları altına girerek, ona sığınmış oluyor, ama bu arada da onunla mücadele ederek, bu mücadele  içinde gelişmiş sivil toplum haline geliyor.o “Ademi merkeziyetçi sistem” yerini “merkeziyetçi bir sisteme” bıraktıkça, yeni oluşan krallık düzeni daha geniş bir ana rahmi oluyordu sivil toplum için. Kral ise, eskinin-var olan merkezin egemenlik alanını güçlendirmek için, sivil toplumun ve onu oluşturan bireylerin, vatandaşların  haklarına kısıtlamalar getirmek istiyordu.  İşte, 1789-Fransız ihtilali bu mücadelenin ürünüdür. Batı’da, burjuva devrimi denilen olayın altında yatan zemin budur. Bir yanda eski-feodal düzeni temsil eden devlet-krallık, diğer yanda ise, özgür vatandaşlardan oluşan kent toplumu-sivil toplum. Her ülkede bu sürecin kendine özgü bir gelişim şekli vardır, ama bütün Batı ülkelerinde olup bitenin esası budur. Ya peki bizde?

Evet, şimdi soru şu: Batı toplumlarının bu tarihsel gelişim sürecini biz nasıl yaşadık-yaşıyoruz?

OSMANLI-İSLAM ETKİLEŞMESİNİN CERMEN-ROMA-KİLİSE ETKİLEŞMESİNDEN FARKI..

Başlangıç aynen Cermenlerde olduğu gibidir!.Burada da gene, varlık nedeni fetihçilik olan bir aşiret devletinde, savaşta-fetihlerde kahramanlık gösteren eski yol arkadaşı önemli kişileri savaştan sonra kontrol altında tutabilmek  kolay değildir.  Devlet-Sultan olmanın ayrıcalıkları olması gerektiğini anlatamazsınız bu eski yol arkadaşlarınıza! Bu nedenle, bu aşamada kendisi de henüz daha “Sultan” haline gelmemiş olan şef, “Dirlikler” (mülkiyeti Devlete ait olan topraklar) vererek (“Miri toprak düzeni bu şekilde oluşur) onları da (resmen olmasa bile fiilen)  toprağa bağlamış, devletleşme “suçuna” iştirak ettirmiş,  kendisi için bir tehlike olmaktan çıkarmış olur!Ama tabi bütün bunlar yapılırken   esas kurala  (“mülkün Allaha ait olması” kuralına)  hiç  dokunmamaya, mevcut sistemin -ve dilin- sınırları zorlanarak,  minarenin kılıfına uydurulmasına  çalışılır!. Yoksa, Osmanlı sistemin “toprakta özel mülkiyeti” tanımadığı açıktır. Toprak, sistemin (yani toplumun)  merkezindeki sıfır noktasını temsil eden “Allah’a aittir”.  Ama, “Allah adına”  “bu dünyada” temsil yetkisini kullanan da onun “gölgesi olan” “Sultan” olduğundan,   bazı İlb’lere (“Sipahi”) “Dirlik” olarak belirli bir miktar toprak verildiğinde, bu, o kişiye duyulan gentilice “saygıyla” özdeşleştirilerek, “şef”in, yol arkadaşı İlb’leri kendinden ayrı olarak düşünmediğinin, Tanrı’ya ait olan “mülkten” onların da “tasarruf” etmelerini sağlamış olduğunun  göstergesi olarak kabul edilir! Nasıl ki şefin kendisi “Allah adına” toprağın “tasarrufu” yetkisine-yani mülkü “temsil yetkisine” sahipse,  o, “yoldaşını” da kendisi gibi düşünerek,  toprağı ona da bu şekilde “tasarruf” etmesi için vermiş oluyordu!!. Yani “esastan” taviz verilmiyor! “Durum”, kılıfına uydurularak gerçekleştiriliyordu!  

Ama hepsi bu kadar işte; çünkü, Cermenlerle Osmanlı arasındaki kuruluş dönemine ilişkin benzerlik burada sona eriyor!..Nedenine gelince: Cermenler’den farklı olarak  Osmanlı’da  söz konusu kişiler ideolojik olarak mutlak bir şekilde “Devlete”, Sultana “bağlı” idiler. Bu “bağlılık”, ondan -Sultandan- ayrı bir varlığı olmayan insanların “ona” metafizik anlamda “bağlılığı” olayıdır! [5]  Öyle ki, bu durumda Sultan  verilen -dağıtılan- “mülklerin” kendisi için hiçbir sorun çıkarmayacağına emindir artık!.İkinci bir nokta da, “verilen” şeyin “sadece toprak” olmasıdır. Toprakla birlikte, Ortaçağ Avrupa’sında olduğu gibi, egemenlik göstergesi olarak yargılama yetkisi, Devlete ait (gümrük vs. gibi) diğer bazı yetkiler-görevler falan verilmiyordu!. Yani, özel mülkiyet sahibi bir feodal olarak, tüzel bir kişiliği falan yoktu bu “Dirlik” sahiplerinin (ya da , Sipahilerin)! Hiçbir hukuku-sahip olma hakkı falan yoktu! Bunlar basit birer memur statüsündeydiler! Sultan, istediği zaman,  sorgusuz sualsiz “verdiği” herşlerin hepsini geri alabiliyordu!.

Peki neden böyleydi bu;  iki toplumun dünya görüşleri arasındaki  farklılık nereden kaynaklanıyordu?

Bu sorunun cevabını  Osmanlı-İslam-Bizans etkileşmesiyle, Cermenler-Roma-Hıristiyanlık etkileşmesi arasındaki farkta aramak gerekiyor..

İlkinden başlayalım:

Herşeyden önce şu gerçeğin altını çizmemiz lazım: Müslümanlık, Hıristiyanlık gibi sadece bir “din”; antik Roma’ya karşı ayakta kalabilme savaşında ideolojik anlamda bir pasif direniş silahı değildir! O, aynı zamanda, kentten çıkma yukarı barbarlığın kahramanlık çağının devlet kurma ideolojisidir de. Yani Müslümanlık, bir yanıyla, sınıflı topluma geçişte, yeni “duruma” ilişkin, yeni  bir denge -düzen yaratma bilgisi- çabası olarak, bir “din”ken, diğer yanıyla da, “devlet” haline gelmenin -devletleşmenin aktif-kurucu ideolojik  silahıdır; cihan ticaret yollarını “kafirlerden” temizleme “zorunluluğuyla” karşı karşıya oluşun “cihanşumul”-evrensel ideolojisidir. Devlete ait olmayla, “devletçi” bir ideoloji olmayla, “din” olma özelliği içiçedir Müslümanlıkta.

Hıristiyanlık ise, herşeyden önce, Roma işgali altındaki topraklarda doğar. Bir kahramanlık çağı ideolojisi olmayıp, politik olarak, sadece bir direniş, hatta pasif direniş stratejisidir. Onun siyasi yönü bu kadar. Bunun dışında bir din o. Bu dünyada hiçbir umudu kalmayan insanların öbür dünya hayaliyle kendi varlıklarını üretebilme ruh hali..

Bir diğer önemli nokta da, Roma’nın Hıristiyanlığı kabu etmeden çok önceleri kentten çıkma bir sınıflı toplum (köleci bir toplum) olması. Bu, şunun için önemli. Roma, daha sonra, başka çaresi kalmadığı için kabul ediyor Hıristiyanlığı. Öyle ki, Hıristiyanlık “devlet dini” olduktan sonra, bir yandan  toplumun içinde devletten ayrı bir kurum olarak (Kilise) örgütlenirken, diğer yandan da, devletin eski köleci örgüt yapısı olduğu gibi kalıyor. Yani, Roma-Hıristiyanlık etkileşmesinin sonunda, sistemin içinde ikili bir yapı ve güç merkezleri oluşuyor. Sonra, Roma devleti Cermenlerle boğuşurken, Hıristiyanlık da, kuzu postuna bürünmüş kurt örneği, usul usul Cermenlerin boynuna medeniyet yularını geçirmekle uğraştığı için, Roma yenik düşerek Cermenler Roma’yı fethedince Kilise bundan hiç zarar görmüyor. Hatta bu zaferden kendine pay bile çıkarıyor! Ve Cermenler de bunu kabul ediyorlar. Çünkü birincisi, onlar zaten  Kilise’nin etki alanı içinde bulunmaktadırlar; ikincisi de, Kilise’ye ihtiyaçları vardır. Kentten çıkma bir medeniyet tecrübeleri olmadığı için, başka türlü yerleşik bir düzen kurarak hükmedemezlerdi Roma topraklarında. Böylece, daha işin başında, Kilise, muzaffer Cermen  kralının yanı sıra  ikinci bir güç odağı olarak çıkar tarihsel devrimden. Cermen devletleşmesi, gücün, iktidarın daha işin başında bölünmüş olduğu böyle bir ortamda gerçekleşir. Kilise’nin ayrı bir kurum olarak varlığı, Ortaçağ Avrupasında oluşacak bütün toplum biçimlerinin toplumsal DNA’sına girer.

Bu durum  (yani Cermen devletleşme sürecinde toprakların-mülkün “Tanrı adına”  bir değil, iki “sahibi”nin bulunması; biri Kral, diğeri de Kilise), Cermen-Roma-Kilise etkileşmesinin sentezi olarak yeni bir toplum biçiminin -feodalizmin- ortaya çıkmasının da en önemli nedenidir. Devlet kurma noktasında bulunan Cermen Kralı, daha işin başında, bütün mal ve mülküyle Kilise’yi özerk bir kurum olarak tanımak zorundaydı. “Mülk Allahın mıydı”? O zaman Kilise Kral’dan daha yakındı Allaha! Ve eğer “öbür dünyayı” Kilise temsil edecekse, Kral’a  da “bu dünya” kalıyordu! Bu sonuç, ortaya çıkan yeni toplum biçiminin toplumsal DNA larında kayıt altına alınıyordu..

İşte, Kral’la Kilise’nin, “bu dünyayla” “öbür dünyanın”, devletle dinin  bu çelişkili birliğidir ki (sistemin bilgi temelindeki bu ikiliktir ki), bütün bir Ortaçağ’ın üzerinde yükseldiği temel budur. Yapı, sisteme ait bilginin objektif gerçeklik haline gelmesi olduğundan, sistem bu temel üzerinde kurulur ve gelişir. Aynen bir çocuğun oluşumuna benzer bu durum. Bu durumda da gene, çocuğun DNA larındaki bilgidir ki, onun daha sonra oluşacak bütün yapısal özelliklerinin de temeli bu olacaktır.

Merkezi Krallığın, kendi içinde özerk bir kurum olan Kiliseyle birlikte doğması, sistemin yapısal bir özelliği olarak, bundan sonraki bütün gelişmelere de damgasını vurur. Önce, Kralla Kilise arasındaki çekişmelerden yararlanarak feodal beyler de kendi özerkliklerini kabul ettirirler. Yerine göre, Krala karşı Kiliseyle, Kiliseye karşı da Kralla işbirliği yaparak bir denge politikası oluşturup kendi tüzel kişiliklerini  kabul ettirirler (bu bilgi toplumsal DNA larla kayıt altına alınır). Daha sonra, Kentlerin kurulmasından sonra, onlar da (Kentler de) aynı yolu izleyecekler ve onlar da kendi   tüzel kişiliklerine bu yolla kavuşacaklardır. Avrupada “sivil toplum” geleneğini yaratan tarihsel-yapısal özellik budur.[6]

Osmanlı’nın İslamiyetle ilişkisi ise bambaşkadır.Bunu Şerif Mardin’den dinleyelim: “İslam ümmeti, İslam’ın başlangıç devirlerinde Peygamberin etrafında toplanan bir Müminler Cemaati olarak teşekkül etti. Bu Cemaat, Hıristiyan inançlarının etrafında odaklanan cemaatlerin aksine, siyaseti “ikincil” bir faaliyet alanı olarak değerlendirip, siyaset alanına sırt çevirmemiştir. Aksine, cemaatin günlük kaygılarında politika önemli bir yer tutuyordu”.[7]

Neden Hıristiyanlık “siyaseti” ikincil bir sorun olarak görüyordu? Hıristiyanlığın Roma işgali altındaki topraklarda doğduğunu unutmayalım. Bu koşullar altında, direkt siyaset yapılamazdı. “Bütün insanların Tanrı önünde kardeş olduklarını” söylemek ve bunun için mücadele etmek yeterliydi. Yani “siyasetin” görevini din üstlenmişti. Ne demekti “bütün insanların kardeşliği”? Bu işin ucu Roma işgaline-egemenliğine dokunmuyor muydu! “Siyaset”in ta kendisiydi bu aslında! Ama Hristiyanlık açıktan bir  siyasi ideoloji olarak sahneye çıkmadı, sadece  “din” dendi adına ve din’le siyaset de böylece ayrılmış oldu! İşte, Hıristiyanlık tarihinde, “din”in “siyasetten”-devletten ayrı olarak  yer alışının  altında da bu yatar! 

Roma-Kilise etkileşmesinde de aynı oluşum söz konusudur. Kilise hep, var olan bir güç merkeziyle, devletle birlikte, ama ondan ayrı olarak var olmak durumunda kalmıştır. İslamiyet’in gelişme çizgisi ise apayrıdır..

Işte, Osmanlı İslam ilişkisi-etkileşmesiyle, Cermen-Hristiyanlık-Roma ilişkisi-etkileşmesi arasındaki bu türden farklılıklardır ki, ortaya şıkan sonuçların  farklı olmasına da bunlar  neden olmuştur.

“Osmanlı resmi ideolojisinin esasını inanç oluşturur[8]. Osmanlı İmparatorluğu, altı yüz yıllık uzun tarihinin hemen hemen her alan ve safhasının sergilediği gibi, bir inanç devletidir. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet de en az din (İslam) kadar inanç konusudur, dolayısıyla da kutsaldır. Bu, kanaatimizce, Osmanlı İmparatorluğu’nda devletle dinin (Abbasiler dahil, tarihte hiçbir İslam devletinde olmadığı kadar) birbiri içine geçmesinden, başka bir ifadeyle “devletle dinin özdeşleşmesinden” ileri gelmektedir. Şematik olarak ifade etmek gerekirse şunu söylemek mümkündür: Osmanlı Devleti’nde devlet ve din (Batı’da Kral ve Kilise örneğinde olduğu gibi MA) yan yana iki ayrı daire değildir; din dairesi devlet dairesinin bütünüyle içindedir, iki daire çakışır. Yani bu özdeşlikte devlet, dini içine alan, kuşatan büyük dairedir. Başka bir ifadeyle, Osmanlı resmi ideolojisi demek, devlet ve dinin, yahut siyaset ve İslam’ın ayrışmaz bir biçimde birbiri içine girdiği bir zihniyet demektir. İşte, Osmanlı Devleti’nin ideolojisi de temelini bu özdeşlikte bulur. O halde bu özdeşliği, Osmanlı Devleti’nde “herşey devlet içindir; din de devlet içindir” şeklinde formüle etmek mümkündür. Bu demektir ki, Osmanlı resmi ideolojisini kavrayabilmek,  bir bakıma, bu ideolojiyi  oluşturan din-devlet  özdeşliğinin bu iki unsurunun tahlili ve köklerinin teşhisiyle geniş ölçüde bağlantılıdır”..

Şüphesiz, Osmanlı resmi ideolojisinin temelindeki bu Devlet-Din özdeşliğinin ilk unsuru olan  Devlet kavramının Osmanlı’da kazandığı biçim ve muhteva (merkeziyetçi yapı)  geniş ölçüde onun varisi olduğu-içinden çıkıp geldiği- eski siyasi geleneklerle de  sıkı sıkıya bağlantılıdır,  hatta, onların zaman içinde oluşan bir sentezidir.[9] Ama burada işin ayrıntılarına daha fazla girmeyeceğiz. Şu an  bizi ilgilendiren asıl konu sonuçlardır! Yukarda özet olarak ele almaya çalıştığımız bütün o tarihsel gelişme farklılıkları sonunda ortaya çıkan toplumsal değişim süreçlerinin farklı diyalektiğidir. Daha başka bir deyişle, Batı toplumlarıyla Osmanlı-Türkiye toplumu arasında, toplumsal değişim sürecinin hareket ettirici unsuru olarak sivil toplumun oluşumu, ortaya çıkışı ve faaliyet alanı-biçimi arasındaki farklılıklardır.

SİVİL TOPLUMUN OLUŞUMU VE GELİŞME DİYALEKTİĞİ NEREDE VE NASIL BATI’DAN AYRILIYOR..

Buraya kadar yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, Batı toplumlarının tarihsel gelişme süreci içinde, hem feodal toplumun oluşmasında, hem de daha sonra, feodalizmden kapitalizme geçiş aşamasında sistemin (ve de sürecin geliştiği zeminin) ademi merkeziyetçi yapısından dolayı (gücün bölünmüşlüğünden dolayı) bir durumdan bir başka duruma geçiş sürecinde (daha başka bir deyişle, „eskinin“ içinde „yeninin“ oluşumu sürecinde) „yeniyi„

temsil eden güçler (ki, bunlara „sivil toplum“ güçleri diyoruz) daima mevcut yapının içinde kendilerine otonom bir yer bularak, burayı tıpkı bir ana rahmi gibi kullanıp, buradan etrafa dal budak salarak  gelişme olanağı bulmuşlardır[10]. Alın o adlarına daha sonra „soylular“ denilen ilk kurucu yol arkadaşlarını. Bunlar daha sonra nasıl özel mülk sahibi  otonom feodaller haline gelebilmişlerdir? Bunlar da devrimci sivil toplum önderleri değil midirler o dönemde? Daha sonra, kapitalizme geçiş dönemindeki o „Kent toplumunun“ oluşumunu ele alalım. Kapitalizmin fideliği, burjuvazinin başı çektiği  „sivil toplumun“ ana rahmi değil midir buralar da..

Peki hani nerede Osmanlı’da sistemin içinde oluşan  bu türden otonom yapılar? „Yok“ mu diyorsunuz, neden yok peki? Ya da, eğer varsa nasıl var; nedir Osmanlı’dan günümüze evrilen süreç içinde dönüşümü sağlayan sivil toplumum anlamı?

Bu konu aslında „OSMANLI’DA KAPİTALİZM NEDEN GELİŞEMEDİ, BATI’DA BİR SİVİL TOPLUM OLUŞTU DA BİZDE NEDEN OLUŞAMADI?.TARİHİMİZİN DERİNLİKLERİNDE, DEVLETE KARŞI DİRENİŞLER SÜRECİNDE KÖKLERİMİZİ ARIYORUZ”[11]..adlı çalışmanın 4.Bölümünde daha ayrıntılı olarak ele alınacak, ama isterseniz şimdiden esasa ilişkin bazı noktaların altını çizmeye çalışalım:

Daha Osmanlı Devleti bile kurulmamış..Anadolu Selçuklu Devleti ayakta kalmaya çalışıyor..”Babailer İsyanı” denilen bir isyan dalgası kasıp kavuruyor ortalığı..Kimdir bu isyancılar? Ya da, daha sonra ortaya çıkan Şeyh Bedreddin İsyanını ele alalım. Kimdir bu isyancılar? Ya  Alevi isyancıları? O Şah Kullarını falan inceleyin o zaman..Kimdir bu insanlar, neden isyan ediyorlar, dertleri nedir bunların?..

Bunlar, bu isyanlar, sadece ilkel komünal topluma dönmeyi özleyen  tarihsel olarak “gerici” hareketler midir? İşin bu yanı da var tabi, ama biz hep madalyonun bu yanı üzerinde durduk şimdiye kadar. Çünkü o “solcu” teorilerimize, tarih-devrim anlayışımıza uyan açıklama bu idi!!..Kendimize tarihsel olarak bir çıkış noktası arama sürecinde, “hah işte bulduk” diyerekten bu türden yorumlara sarılarak tarihi de kendimize benzetmeye çalışıyorduk! Sonuç ortada!.

Bu konularda okuduğunuz bütün o “solcu” yayınları falan unutun  bir kere!..”Ama sen tarihçi değilsin ki, sanin yazdıklarına nasıl güvenelim” mi diyorsunuz bana,  Ahmet Yaşar Ocak’ı okuyun o zaman!..Bu konuda en büyük otorite o bence!..

Osmanlı’da Devlete karşı ortaya çıkan bütün o isyanların hepsinin de ortak bir yanı vardır. Bunlar, aslında,  merkezi yapıya karşı çıkarak ademi merkeziyetçi bir arayış içinde olan Osmanlı’ya özgü sivil toplum hareketlerinden başka birşey değildir.Ne yapacaktı ki insanlar, Batı’da olduğu gibi sistemin içinde otonom  sivil toplum örgütlenmeleri olanağı vardı da onlar mı bunu reddetmişlerdi? Bir kere, bütün bu isyanlar,  öyle sadece ilkel komünal topluma geri dönüşü savunan- hedef alan,  sınıflılığa karşı bir reaksiyon niteliği taşıyan “idealist” hareketler falan değildi!. Tamam, bu idealler, yani  eşitlik-sınıfsızlık ideali hepsinin de ortak  dünya görüşü olan halk İslamı’nda, Tasavvufta ifadesini buluyordu, bu doğru. Ve bu açıdan bakınca da bunlar sanki sadece, sınıflı topluma karşı eskiye özlemi ifade eden dönemin  “solcularıymış” falan gibi görünüyorlardı!. Ama aslında buradaki sınıfsızlık anlayışı, yani onların özlem duydukları şey, geriye-eskiye dönüş isteğinden kaynaklanmıyordu, artık eskilerde kalan bir toplum biçimine karşı duyulan özlemi ifade etmiyordu; bunların hepsi gerçekçi, yaşam kavgasının içindeki insanlardı. Bu insanların aradığı-özlem duyduğu şey o ilk kuruluş döneminin ademi merkeziyetçi toplumunun eşitlikçi ruhuydu.. O “Dirlikçileri” düşünün bir an..kimdi bunlar? Bunların çoğu  Orta Asya’dan gelen eski aşiret şefleri (Şamanist dönemin Kamları) babalar, dedeler dervişler değiller miydi? Aynen Cermen Kralın yol arkadaşları gibi!..Peki nasıl olmuştu da o Cermen “dervişleri” daha sonra “feodal soylular” haline gelirlerken (unutmayın, o “soylular” denilenler dönemin devrimcileri oluyordu!.) bizdeki Dervişler birer kişiliksiz Devlet memuru haline sokulmuşlardı? Siz bir de buna, daha sonra adım adım bu insanları saf dışı bırakarak onların yerine kapıkullarının doldurulduğunu, bütün o Dirliklerin artık kapıkullarına verilmeye başlandığını da ilave edin; isyan etmeyipte ne yapacaktı bu insanlar!.

Alın Şeyh Bedreddin olayını. Şeyh Bedreddin İsyanı da öyle değil mi, o da gene dönemin, ademi merkeziyetçiliği savunan bir sivil toplum hareketi değil midir?Unutmayın ki, Balkanlarda toprakları ellerinden alınan feodallerle birlikte, Dirlikleri ellerinden alınan Sipahiler de vardır bu hareketin içinde. Nitekim de daha sonra, Osmanlı bunlara topraklarını geri vereceğini falan söyleyerek hareketi kırmayı başarmıştır..Tamam, o ademi merkeziyetçi toplum özlemi, kendilerini bunun içinde daha özgür hisseden geniş kitlelerin de talebidir ve bütün bu isyanların fikri yanını oluşturan  tasavvuf adı altında   halk İslamıdır; Devletin İslamına karşı halkın heterodoks İslamıdır, bu doğru..Bu yüzden de, bütün o isyanlar, özünde,  antika bir  Devlet sınıfının elinde merkeziyetçi  zorba bir güç haline dönüşen Devlete karşı ademi merkeziyetçi bir zemini savunan insanların-yani, içinde sivil toplum potansiyelini barındıran güçlerin hareketiydi..

Ama dikkat edin, bütün bu hareketler hiçbir zaman sivil toplum hareketleri olarak ele alınmazlar bizde, neden? Çünkü, “sivil toplum” deyince pozitivist Jöntürk aydınının aklına hemen Batı’daki örnekler gelir de ondan!. Bizde esas olan Devlettir, “Devleti kurtarmaktır” ya, bunların “sivil toplum” anlayışı da,  toplum mühendisliğine soyunarak Devleti restore etmeye  dayanır!.Bunların gözünde Devlete karşı o isyanlar falan da ya o dönemin “solcularının”(!), ya da   “gericilerin”, “Devlet düşmanlarının” işidir..

Bütün bir Osmanlı tarihi de dahil olmak üzere, varolan merkeziyetçi yapı içinde otonom bir güç olarak kendini ifade etme olanağı bulamayan sivil toplum, bizde, daima, Devlete karşı direnişler süreci içinde kendini ifade etme olanağı bulmuştur...

Bu o kadar önemli bir sonuçtur ki, tek başına bu sonuç bile bütün bir Osmanlı-Türkiye tarihinin yeniden yazılmasını gerektirir!..

Bu demektir ki, bizde-hem Osmanlı, hem de Türkiye Cumhuriyeti tarihinde-  Devlete karşı direnişler kendi içinde daima  iki damarı- dinamiği birlikte taşımıştır. Bunlardan birincisi, mevcut sistemin kendi içindeki muhalefet dinamiği iken, diğeri de, her dönemin kendine özgü değiştirici-dönüştürücü sivil toplum damarı-dinamiğidir. Tıpkı o anneyle onun karnındaki çocuğu gibidir bunlar. Dışardan baktığın zaman daima bunlardan sadece birini görürsün ortada. O pederşahi yapı içinde, bir yanda  “Devlet baba” vardır hep, diğer yanda ise, gene aynı   yapının  bir unsuru olarak acı çeken ve direnen “anne” rolündeki-Osmanlı’da “Reaya”, Cumhuriyet döneminde “halk”!..Sistemin içinde otonom bir unsur (“ikinci yapı”) olarak varolma hakkı bulunmayan sivil toplum nerede peki?..”Ondan bizde yoktur” der geçeriz hep, öyle değil mi!! İşte işin can alıcı noktası burası! Peki kardeşim “yok” da, o “Serbest Fırka” kurulur kurulmaz iki üç ay içinde onu sistemin merkezi örgütü olan CHP’den daha kitlesel hale getiren kimdir, nedir söyler misiniz bana? “Sivil toplum yok” mu diyorsunuz!! Peki kardeşim, 1950’de bir anda DP’yi iktidara getiriveren o güç neyin nesidir o zaman?? E onlar CHP’nin içinden çıkmıştır deniyor, ya peki nereden çıkacaktı!! Bugün, “Erdoğan” deyince dizlerinin bağı çözülen o insanları harekete geçiren dinamik nedir peki? Niye bu insanlar “Erdoğan” diyor da başka birşey demiyorlar!. Bakın simdi de onu “Devlet başkanı” gibi Cumhurbaşkanı yapacaklar! Kimdir bu insanlar, bu insanları harekete geçiren dinamikler nelerdir peki? “Plebisiter diktatörlükmüş”!! Senelerce, “gerçek demokrasi  proletarya diktatörlüğü”dür diye fetvalar vereceksin, ondan sonra da, insanlar harekete gecerek kendi oylarıyla bir iktidarı başa geçirince  bunun adı “plebisiter diktatörlük” olacak!  İşte size iki yüz yıldır kendilerini “devrimci” olarak tanıtan, Devleti  “batılılaştırıp” dönüştürerek kurtarmaya çalışan, bu amaçla  kendi kurdukları örgütleri de  “sivil toplum örgütü” olarak yutturma uğraşı içinde olan o devşirme Jöntürk neslinin dramı!!..Bugün bile hala “sivil toplum örgütü” olarak ortalıkta dolaşan bütün o Devletçi (sivil toplum karşıtı) “sivil toplum örgütlerinin” gerçekliği!..

Ben diyorum ki, bugünün siyaseti içinde gerçek anlamda sivil toplum örgütü bütün o politikleşmiş haliyle AK Parti’dir!

Peki, hepsi  bu kadar mı? Eğer bu kadarla bitseydi iş, o zaman işimizin daha kolay olması gerekirdi; çünkü bu durumda hepimiz AK Partili olurduk ve iş  biterdi!!.

Az önce dedik ki, bizde-hem Osmanlıda, hem de Türkiye Cumhuriyeti tarihinde-  Devlete karşı direnişler kendi içinde daima  iki damarı- dinamiği birlikte taşır. Bunlardan birincisi, mevcut sistemin kendi içindeki muhalefet dinamiği iken, diğeri de, her dönemin kendine özgü değiştirici-dönüştürücü sivil toplum damarı-dinamiğidir. Öyle ki, bunlar, -yani bu iki dinamik- tıpkı  anneyle onun karnındaki çocuğu gibidirler..

Alın işte size AK Parti ve Erdoğan gerçeği!.

Bizde, merkeziyetçi eski yapı içinde hiçbir zaman kendi başına otonom bir güç olarak gelişme, örgütlenme olanağı bulamayan sivil toplumun, daima, eskinin içinde-onun ana rahminde-eskinin kendi içindeki muhalefet güçleriyle birlikte potansiyel bir güç olarak doğup  gelişebildiğini söylemiştik. Bu nedenle, eskinin içinden yeninin doğarak ortaya çıkması   olayı bizde  öyle hemen bir hamlede  sonuçlanamaz! Sistemin niteliksel anlamda    yeniden doğuşu olayını  ancak iki aşamada gerçekleşecek  bir süreç olarak ele almak gerekecektir.  Birinci aşamada, biribirlerine kenetlenmiş durumda olan bu iki dinamiğin bir arada iktidara gelmeleri işin doğası gereğidir. Çünkü, eskinin içindeki -aslında ona ait olan- muhalif güçlerle, yeniyi temsil eden sivil toplum güçleri daha önce biribirlerinden ayrışmış durumda olmadıklarından, bunlar ancak birarada iktidara gelebilirlerdi..Bunun başka yolu yoktu.  Yeniyle eski arasındaki hesaplaşma-ve ayrışma ancak  sürecin ikinci aşamasında gündeme gelecektir..

Birinci aşamada sürecin her iki kanadı açısından da önemli olan sistemin egemen elitinin iktidardan uzaklaştırılabilmesidir. Koalisyon ortaklarından birinin- eski sistemin içindeki muhalefeti temsil edenlerin- sorunu burada biter aslında. Çünkü onların sorunu özünde bir reaksiyondur; varolan elitin elinden gücü alarak bunu kendi konumlarına göre yeniden kullanılır hale getirebilmektir. Yeniyi temsil eden sivil toplum güçleri ise, bununla yetinemezler; onlar, kendi varoluş gerekçelerinden kaynaklanan bir itici güçle niteliksel olarak bir değişimin, bir yeniden yapılanmanın peşinde koşmaya devam edeceklerdir. İşte tam bu noktada eskiyle yeni arasındaki nihai hesaplaşma olarak devrimin ikinci aşaması devreye girer..

Alın şimdi bir AK Parti olayını.Homojen bir hareket miydi-hala da öyle, homojen bir hareket midir- AK Parti? Bir yanıyla, Osmanlı’dan bu yana,  aşağıdan yukarıya doğru gelişen yeni toplumu- kapitalist toplumu- temsil eden, taşıyan bir sivil toplum hareketidir o; ama  bir  başka yanıyla da, eskinin içinden beraber çıkıp geldikleri eskiye ait muhalif unusurlardan oluşmaktadır.  Daha şurda yakın zamana kadar beraber geldikleri o “paralel devlet” olayı nedir ki? Ama sadece bu mu?  Nedir o “ecdadımız” edebiyatı,  eskiye olan özlem, eskinin o şanlı-“muhteşem” günlerine düzülen methiyeler? Yavuz Sultan Selim’in, Kanuni’nin mirascısı olma söylemleri! O “danışmanların” söylemlerinde ifadesini bulan, 21.yy’ın küreselleşme koşullarında 20.yy paradigmasına sarılarak eskiden beri varolan Devlete sahip çıkıp onu reforme etme çabaları!.Bırakın o “paralel yapıyı”, o “danışmanları” bir yana, bizzat Erdoğan’ın zihinsel dünyasını bile işgal eden bir diyalektiktir bu!.  Onun zihinsel yapısı bile  kendi içinde aynı çelişkiyi barındırıyor; bir yanıyla  eskiye olan özlem, yeniyi, eskiye eklemleyerek, onu yücelterek yaratabileceğini sanma  anlayışı, ama hemen bunun yanı sıra da, yaşanılan hayatın-21.yy koşullarının-  dayattığı,  eskinin diyalektik anlamda inkârı olarak yeniyi inşa etme zorunluluğu!.Müthiş bir şey!.

Bakın, bu toplumun, bu tarihin ürünü olan insanlar olarak bilmemiz gereken- aslında hiç unutmamamız gereken- bazı şeyler var bizim. Bunları şöyle ifade etmeye çalışalım:

BİZ KİMİZ?        

Evet, tekrar altını çizelim, kimiz biz,  neden Batı toplumlarından, onların tarihsel gelişme süreçlerinden farklıdır bizim yaşam çizgimiz?

Bizim sınıflı topluma-medeniyete geçişimiz konar-göçer geleneklerimizin, yani tarihsel olarak oluşmuş toplumsal DNA’larımızın (kültürel bilgilerin-yaşam bilgilerinin) Batı toplumlarında olduğu gibi (Cermenler’de olduğu gibi) toprağa yerleşerek tarımsal üretime başladıktan sonra, üretim süreci içinde, yeni üretim ilişkilerine uygun olarak değişmesiyle olmaz; fetihçilik ruh haliyle içine girilen yeni yaşam koşullarının zorlamasıyla, eskilerinin -mevcut yaşam bilgilerinin- üzerine bazı yeni bilgilerin ilave edilmesiyle (mevcut niteliksel halin içinde kalarak-öğrenmekle) gerçekleşir. Çevreye-yeni koşullara uyuma bağlı olarak, bazı toplumsal genler[12] pasif hale getirilirken, bazıları da, ortaya çıkan yeni durumları da -bilgileri de- kodlayacak şekilde kendi aralarında yeni birliktelikler oluşturarak gelişirler. Yani, tarihe barbarlığın yukarı aşamasından girmiş yerleşik toplumlar gibi, yeni bir üretim süreci içinde yeni üretim ilişkileri yaratan, yeni yaşam tarzını bu ilişkiler içinde üretilen bilgilere göre gerçekleştiren bir toplum değiliz biz. Bu yüzden de bugünün içinde geçmişin nasıl yaşadığına-varolduğuna ilişkin çok özel bir örnek teşkil ederiz. Bizde hala binlerce yıl öncesine ait bazı toplumsal genler (yaşam bilgilerini ihtiva eden nöronal programlar) farklı biçimler altında aktif halde olduklarından, bugünün yaşamını üretirken, farkında olmadan, bunu geçmişten kalan mirasa uygun olarak yerine getiririz. Bu genler çok değişik biçimlerde güncelleşmiş, “modernleşmiş” bilgileri üretiyor görünseler de, görünüşün biraz altına inince hemen “bizi bize benzeten” özelliklerimizi görürüz!

Kentten çıkma Batı toplumlarında birey ve toplum önce gelir, devlet sonra. Devlet, bu zemin üzerinde oluşur; elementlerini bireylerin oluşturduğu sistemin merkezi varoluş instanzıdır devlet. Birey ise, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olarak,  kendisi için üretim yaptığı için bireydir. Sosyal sınıfların ortaya çıktığı temel de budur zaten. Toplum, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölündüğü zaman, sınıflı toplum da oluşmuş olur. Devlet de, bu yeni durumu, dengesizlik üzerine kurulu bu yeni “dengeyi” muhafaza etmenin aracıdır. Bu yüzden, mülk sahibi sınıflar lehine oluşan “dengeyi” koruyan kamu gücü olduğu içindir ki, onun “egemen sınıfın baskı aracı olduğu” söylenir.

Osmanlı Devleti’nin ve toplumunun oluşumu ve yapısı ise bambaşkadır. Kuruluştan önceki dönemi düşünelim: Konar-göçebe, çoban bir aşiret bu. Evet, bir çoban da kendisi için üretim yapmaya başlamıştır, ama o henüz daha batılı anlamda bir birey değildir.Kendi varlığını birey olarak oluşturamaz. İçinde bulunduğu toplumla-aşiretle birlikte vardır o daha. “Ben” yoktur. “Ben”, toplumdur, aşirettir henüz.

Sonra, içinde Batı’daki anlamda bireylerin oluşmadığı bu aşiret toplumu fütuhata girişiyor, ve “Devlet” haline geliyor. Bu durumda, yeni oluşan toplum ve Devlet, Batı’daki gibi, elementlerini bireylerin oluşturduğu bir sistem değildir. Sistemin mantığına -ruhuna- göre halâ birey yoktur ortada, çünkü özel mülkiyet yoktur (“Reaya Allah’ın Sultana bahşettiği bir nimettir”!). “Mülk Allah’ındır”. Allah adına mülke tasarruf yetkisi ise Devletin başına aittir. Osmanlı sisteminin elementleri, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olarak, kendisi için üretim yapan “birey”ler değildir. Osmanlı’da,  Allah adına da olsa, mülk sahibi olan tek “kişi” merkezi temsil eden Sultan’dır. Tek “birey”, kendisi için, kendiliğinden varolan tek kişi o dur.[13]  Diğer insanlar, birey-vatandaş olmayıp, kendi varlıklarını toplumu temsil eden bu Devlet’le birlikte oluşturabilen, Devlet ve toplum varolduğu için, onunla birlikte varolan “reaya-sürü-kul” insanlardır. Bu nedenle Osmanlı insanı için yaşamı devam ettirme mücadelesinin anlamı devletin yaşamını-varlığını devam ettirebilmesidir. “Devlet varsa ben de varım”ın anlamı budur!

Böyle bir toplumda, neden Batı’da olduğu gibi sistemin içinde otonom sivil toplum yapılarının oluşamayacağını da görmüş bulunuyoruz. Sivil toplumun ancak varolan sistemin kendi içindeki muhalefete EKLEMLENEREK, onunla birlikte gelişip güçlenebileceğini,  daha sonra da ancak onunla birlikte iktidara gelebileceğini de gördük. Ama, sistemin biribirine eklemlenmiş bu düal işleyiş mekanizmasını kavrayabilmek için bu tabloya bir noktanın daha ilave edilmesi gerekmektedir.

“MESİYANİK” LİDER KÜLTÜ VE SİVİL TOPLUMUN GELİŞİMİ..

Açın bakın, tarihimiz boyunca Devlete karşı direnişlerin nasıl oluştuğuna ve geliştiğine bakın; eğer vaktiniz yoksa da, şu an yaşadığımız olaylara, sürece, etrafınıza bir bakın, sonra da biraz düşünün tabi, nedir bütün bunların anlamı diye!Babai İsyanlarından Şeyh Bedreddin olayına, Şah Kulu’ndan Erdoğan’a kadar bizde sisteme karşı bütün muhalefet hareketleri daima kendine MESİYANİK bir lider yaratarak onun açtığı bayrağın altında gelişmişlerdir[14]. NEDEN Mİ diyorsunuz? Çok açık aslında: Kendisini Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi, Tanrı adına bütün mülkün-„kul“ adı verilen insanlar da dahil-„sahibi“ olarak gören katı merkeziyetçi bir sisteme karşı ancak gene Tanrısal bir güce dayanarak mücadele edilebilirdi. İşte, bu nedenledir ki, bizde Devlete karşı yürütülen bütün mücadelelerin hepsi de, daima, Tanrı tarafından gönderilen bir MESİH’in açtığı bayrağın altında  gelişirler..Bunun başka yolu yoktur!. Liderin egosuyla falan da alakası yoktur bunun!. Çünkü o lider istemese dahi birlikte hareket ettiği insanlar bir süre sonra onu-onun da iradesinin dışında-bir MESİH olarak algılamaya başlayacaklardır. Bu, onların  varolan sistemin kutsallığına olan inançlarından kaynaklanan bir olaydır. Çünkü, kutsal-Tanrısal olarak varolan birşey, gene ancak Tanrı’nın emriyle, onun tarafından gönderilen bir „kurtarıcının“ etrafında toplanarak değiştirilebilirdi..

Sistemin kendi içindeki muhalefetin nabzı böyle attığı için, sistemin içinde onunla etle tırnak usulü birlikte gelişmeye çalışan sivil toplum potansiyeli de bu kültürün etkisi altında büyür ve gelişir..Çünkü, bir noktaya kadar bu  onlar için de bir avantaj gibidir aslında!..Kendisini „değiştirilmesi mümkün olmayan Tanrısal bir güç“ olarak gören bir sistemi, gene Tanrısal bir araçla değiştirmek fırsatına kim hayır diyebilirdi!..

OYUMU NEDEN ERDOĞAN’A VERECEĞİM?..

Bazıları Türkiye’de şu son on yılda olup bitenleri, ülkenin adeta bir kış uykusundan uyanarak yeniden şaha kalkışı olayını, bütün bunların hepsini metafizik hale getirilen  bir „lider“ anlayışıyla açıklamaya çalışıyorlar..Hatta işi abartarak, daha ileriye gidebilmek için AK parti’ye bir ideoloji ve Erdoğan’a da mesiyanik bir kimlik, ya da, tek adam-“Führer” rolü biçmeye kalkışanlar bile var aralarında!.[15]  Bunlar, AK Parti iktidarları altında yapılan işlerin nasıl yapıldığını, Türkiye’nin son yıllarda  bu noktaya kadar nasıl geldiğini bir türlü anlayamıyorlar; sanıyorlar ki, nasıl ki eskiden bir Almanya yeri göğü inleterek, mevcut dengeleri altüst ederek çıkıp gelmişse ortaya, bugün de aynı şekilde o rolü Türkiye oynamaktadır!  Bunlara göre, “küllerinden yeniden doğan modern bir Osmanlı Devleti’dir” gelip duran!. Nasıl ki, bir Weimar Cumhuriyeti’nin enkazı yükselen bir Almanya’yı yaratmışsa, benzer bir şekilde, “Osmanlı’nın uğradığı haksızlıklar da bugünkü Türkiye’nin yükselişine zemin hazırlamaktadır”!!.

21.yüzyıl’ın göbeğinde, ideolojilerin can çekiştiği bir aşamada yeni tipten bir “İslamcı-Osmanlıcılık” yaratarak Türkiye’ye bu deli gömleğini giydirmeye çalışanların aklına şaşarım ben!.

Peki gerek var mı bütün bunlara; daha doğrusu, bu türden metafizik  açıklamalara gerek var mı? Bu türden çıkışların, farklı çıkarların peşinden koşan bütün o statüko güçlerini birleştirdiği, bunları hep birden üstümüze saldırttığı görülmüyor mu? Bunun da ötesinde, bu türden bir jakobenliğin maddi temelleri var mı -başarı şansı var mı- bugün; 21.yüzyıl’ın göbeğinde, içinde birey olarak kendi varlığının yok olduğu “kefen” yerine geçen bir ideoloji yaratarak -bu türden bir deli gömleğini giyerek- ilerlemeye, mevzi kapmaya çalışmaya imkan ve de gerek var mı?

Bir kere daha altını çizelim: “21.yüzyıl dinamikleri”-“Türkiye’nin elindeki yumuşak güç” silahı falan deyip duruyoruz hep, nedir bütün bunların anlamı?Nedir o Türkiye’nin elindeki silah