• 29.04.2014 00:00
  • (2910)

 “KAPİTALİZME ALTERNATİF İSLAMİ YENİ BİR SİSTEM” Mİ GELİYOR?..

YA DA, BİR İDEOLOJİ NASIL YARATILIR!..

HADİ BAKALIM KOLAY GELSİN!!..

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ. 1

"NE OLUYOR, NEDEN OLUYOR” DEMİŞTİK….. 3

İDEOLOJİ NEDİR, NASIL ORTAYA ÇIKAR..7

YA PEKİ İSLAM-İSLAM’IN SİYASALLAŞMASI OLAYININ ALTINDA YATAN NEDİR BİZDE?. 8

NE YAPMAYA ÇALIŞIYORSUNUZ?. 11

EVET, BİR İDEOLOJİ NASIL YARATILIR DEMİŞTİK!13

KAPİTALİZME ALTERNATİF BİR İSLAM İKTİSADINI TARTIŞIYORUZ!..15

FAİZ LOBİSİ KONUSUNA GELİNCE!!..17

NEDİR BU KÜRESEL SERMAYE?..18

KAPİTALİZME ALTERNATİF İSLAMİ SİSTEM!..19

GİRİŞ

 Bu yazı aslında 2013 sonlarında yazıldı. O zaman yazıya şöyle başlamışım:

“Eğer C.Ertem’in dünkü yazısını[1] okumamış olsaydım böyle bir yazıyı kaleme almak hiçbir şekilde gündemimde yoktu. Öyle ya, Devletçi cephe bütün rezervlerini -“paralelleri” dahil- sahaya sürmüş, topyekün bir mücadeleye girişmişken, herşey bitti de sıra şimdi eski Türkiye’ye karşı aynı saflarda -yeni Türkiye saflarında- birlikte durduğumuz Ertem hocayı eleştiriye mi geldi”!.

Bir süredir asıl üzerinde çalıştığım konu “tarihsel köklerimiz”; kuruluşundan 19. yüzyılın başlarına kadar geçen sürede, Osmanlı’da devlete karşı isyan geleneği içinde bugünkü modern Türkiye’yi yaratan güçlerin tarihsel köklerini bulup çıkarmaya çalışıyorum.[2]  “Köylü isyanları” falan derken Batı’da bir sivil toplum oluştu ve  kapitalizme geçildi de, Şeyh Bedreddin İsyanı’ndan, Şah Kulu’na-“Alevi ayaklanmalarına”, Celali’lere, daha sonra da, Yeniçeri İsyanlarına, Patrona Halil’lere, Kabakçı Mustafa’lara, ucu “Sened-i İttifak”a kadar varan bütün o “ayan” kalkışmalarına rağmen bu geçiş bizde neden sağlanamadı”, bir kere daha bu konuyu ele almak istiyorum. Sürecin 19. yüzyıldan günümüze kadar olan kısmını daha önce, “Osmanlı’dan bugüne Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi”[3] başlığı altında ele almıştık zaten; şimdi, daha da gerilere giderek bu işin köklerine kadar inmek niyetim. Neden Batı’da olduğu gibi bizde de devletin dışındaki alanda  bir sivil toplum (Ş.Mardin’in deyimiyle “ikinci yapılar”) gelişemedi, bu yöndeki bütün çabalar neden sonuçsuz kaldı, bir kere daha bu konunun altını deşmek istiyorum!

Neyse, tekrar Cemil’in yazısına yazdığım eleştiriye dönersek, yazı bitmişti aslında; ama yayınlamadım. O “kaset” kavgalarının falan ortasında, şimdi zamanı değil diyerekten bir köşeye koydum duruyordu. Düşünsenize,  o “paralel” saldırıların falan tepe yaptığı bir ortamda benim de tutup “gelinim sana söylüyorum (hey “danışmanlar”, ve de sevgili Cemil Ertem), sizi eleştiriyorum, ama kızım sen anla (Erdoğan, aslında eleştirinin odağında sen varsın)” dememin- yani, bu şekilde açıktan bir eleştirinin- zamanı değildi!.

Nitekim, daha sonra, 30 Mart Seçimlerinde herşeye rağmen neden oyumu AK Parti’ye vereceğimi de açıklamıştım.[4]  Ama, belliydi artık bir yol ayrımına geldiğimiz, eninde sonunda Cemil’in deyimiyle herkes “karnından konuşmayı” bırakacak, gidilecek yollar daha açık seçik hale gelecekti! Nitekim de öyle oldu. Ve Cemil’in 18.04.14 tarihli yazısı yayınlandı. Cemil haklıydı aslında açık konuşmanın zamanı gelmişti.

“Abdullah Gül’ün Başbakan olması, ya da “Başbakan olacağım” diye ısrar etmesi hem memleket için hayırlı bir şey olmaz hem de kendisine de yakışmaz bence...şimdiye kadar ‘durumu idare eden’, hatta gücünü, liberalizmin tek mutlak olduğunu sananların dünyasına yaslanarak koruyacağını sanan bir 2. Adam olamaz. Kimse ‘nezaketen’ karnından konuşmasın, yeter artık”[5]!

Bunlar çok açık sözler, tam bir meydan okuma! Gerçi burada söz konusu olan Gül, “çekil yolumuzdan” denilen o! Ama aslında olay Gül’ü falan çok aşıyor!. O, şu an, sadece, “liberalizme sırtını dayayarak” “yola” çıkan bir engel!..Bu yüzden de “durma yolumuzda, çekil” diyor Cemil ona!!. Nitekim, o da öyle yaptı ve “buyrun saha sizin, hadi bakalım kolay gelsin” deyiverdi[6]!.

Gül “yoldan” çekildi, ama, Allah kahretsin, ben o kadar kolay “hadi bakalım” diyerek çenemi kapatıp susamıyorum!. Tek başıma da kalsam, 73 Mart’ından kalma o düşündüklerimi yüksek sesle ifade etme alışkanlığından vazgeçemiyorum!..

Hem sonra zaten bir yılı aşkın bir süredir kendi çapımda da olsa belirli bir uyarı görevini yapmaya çalışmıyor muydum!.  Bakın, 16.01.14 tarihli yazıda neler yazmışım:  Yol ayırımı: Kemerlerinizi iyi bağlayın, Türkiye bir viraja girdi savrulma tehlikesi var”[7]!!. Bu yazıdan biraz okuyalım isterseniz birlikte:

“Türkiye, küreselleşme koşulları içinde, kendine özgü bir burjuva devrimi süreci yaşıyor halâ. Bu bir gerçek..Ama buradan hemen, sürecin hedefe doğru giden yolda düz bir çizgi izlediği sonucu da çıkarılmamalı!.

Devrimin ilk aşaması Osmanlı artığı Devlet Sınıfı iktidarına -kökleri ta Osmanlı dönemine kadar uzanan o “vesayetçi düzene”- son verebilmeyi hedef alıyordu. Bir süredir bu başarıldı; ve buna bağlı olarak da eski ittifak dağıldı.

AK Parti, devrimin bu aşamasında, „eski Türkiye’yi“ savunan İttihatçı kalıntısı bir avuç „beyaz Türk“ elite karşı „beyaz-siyah“ güçlerden oluşan, „yeni Türkiye“ yanlısı bir koalisyonu temsil ederek iktidara gelmişti. Geride kalan on yıl, içinde burjuvazinin çeşitli kanatlarının yanı sıra, „Yeni Türkiye“ yanlısı bütün diğer güçlerin de yer aldığı bu AK Parti iktidarının, elde edilen mevzileri kalıcı hale getirme, yeni duruma uygun yeni bir üst yapı oluşturabilme mücadelesiyle geçti. Ancak, bu yolda birçok adım atılmış olmakla, birçok yeni mevziler kazanılmış olmakla birlikte, henüz daha bu sürecin tamamlandığı sonucuna varamayız. Çünkü, elde edilen kazanımları kalıcı hale getirecek yeni bir anayasa bile yok halâ ortada!. Hatta, Yeni Türkiye’yi yaratmaya çalışan o koalisyon güçleri henüz daha neye sahip olduklarının ve şimdiye kadar başarılanları nasıl başardıklarının bile bilincinde değiller!. Evet, yeni, eskinin içinden çıktı geldi, bu doğru, ama o henüz daha yeni doğmuş bir bebek gibi, kendi bilincine varma anlamına gelen bilişsel kimlikten yoksun durumda!.

Bunda en büyük neden, şüphesiz, eski Kemalist elitlerin saf dışı bırakılmalarından sonra iktidara gelen AK Parti koalisyonunun kendi içindeki mücadeleler oldu. „Koalisyon“ diyoruz buna, ama, bu koalisyon da öyle, onu oluşturan unsurların bilinçli olarak yarattıkları bir birlik falan değildi; hayatın doğal akışı içinde, bilinç dışı bir şekilde kendiliğinden gerçekleşen bir oluşumdu. Herşeyden önce, aynı şeye karşı olmanın yarattığı bir birliktelikti söz konusu olan. Bu nedenle, eski vesayetçi Kemalist elitler iktidardan indirildikten bir süre sonra herkes kendi yolunda gitmeye, devrimin kazançlarını kendi açısından değerlendirerek bundan sonraki süreci kendisi belirlemeye kalkıştı. Özünde, pastadan kimin daha çok pay alacağına yönelik bir mücadele başladı. Bu mücadeleler bugün artık öyle bir noktaya gelmiş durumda ki, bunlar  -o eski müttefikler- ya, biribirlerini yeme süreci içinde herşeyi kaybetme tehlikesiyle karşılaşınca neye sahip olduklarının farkına varacak, neyi başarmış olduklarını anlayarak bu kez daha bilinçli bir birliktelik içinde yola devam edecekler, ya da, devrim kendi kendini tüketecek; Türkiye, en azından bir süre kaosa sürüklenerek bir adım geriye gidecek, kendi içinde daha  ileriye sıçrayabilmek için güç toplamayı da barındıran belirli bir restorasyon dönemi başlayacak!.. “Burjuva devrimi“ falan deyince bundan hemen öyle „oldu da bitti maşallah“ gibisinden bir çırpıda olup biten bir süreci anlamamak gerekiyor!.. Batı’da bile öyle ha deyince olmamış herşey. Siz sanıyor musunuz ki 1789 da herşey olup bitivermiştir“!!. Devrimin hemen ardından gelen o Jakobenizm dalgasını düşünün!..Ve de sonra „kendi evlatlarını yiyerek“ gelişen süreci!.. geriye dönüş-restorasyon çabalarını, ve de, yeniden ileri doğru atılımları“..

“NE OLUYOR, NEDEN OLUYOR” DEMİŞTİK…

Açık konuşalım; Anadolu burjuvalarının içindeki bir kanat kapitalizmi falan da artık o “tekelci” büyük burjuvalara bırakarak kendilerine yeni bir yol- ideoloji arayışı içine girdiler. İşin içine İslamı falan da katarak(C.E), “faiz lobisine” karşı savaş(S.Y) sloganı altında “kapitalizme alternatif” yeni bir ideolojik „İslami sistem”(C.E) yaratma çabası bunlar için hayati bir sorun haline geldi. “Tam bağımsız, genleşen, emperyal Türkiye”(Y.B) hedefiyle, giderekten, Osmanlı’yı yeni bir ruhla yeniden hayata adapte etmek gibi agresif-jakoben bir anlayışla da beslenen bu çizgi son zamanlarda işi “ikinci kurtuluş savaşı” esprisine kadar vardırdı. (Bu “ikinci milli kurtuluş savaşı”, ya da, “bağımsızlık” tezi, “bağımsız Türkiye” sloganları size bir şeyleri çağrıştırıyor mu bilmem ama, bana aynen bizim -“solcuların”- daha önceki MDD,UDD tezlerimizi hatırlatıyor!! Ne kurtuluş savaşları vermiştik öyle!! Hey gidi günler hey!! Şimdi de aynı görevi “danışmanlar” ordusunun önderliğinde Anadolu burjuvaları üstlendiler!! Ne diyelim, kolay gelsin!!.)

Burjuva devriminin bu jakoben kanadı, “danışmanlar” falan derken özellikle son bir yıldır Erdoğan’ı da ikna ederek kendi taraflarına kazanınca, birden AK Parti içindeki dengeler de değişiverdi ve  bu kanat beklenenden de hızlı bir şekilde hem AK Parti içinde, hem de Türkiye’de iktidarı ele geçiren bir grup haline dönüştü. Hani şu son günlerde hep “darbeden”, “paralel devletten” falan bahsediyoruz ya, böyle bir ad takmayalım ama, bu kanat Erdoğan’ı da kendi saflarına katar katmaz bir anda bütün bir süreci belirleyen esas unsur haline geldi!.

Bunlar için olay artık Devlet sınıfına karşı mücadele boyutunu falan çoktan aşmıştı!. (Türkiye’de şu anda süre gelen mücadeleleri halâ o eski platformda cereyan ediyor sananlar için bu söylenilenler sürpriz oluyor tabi!!) Yeni bir anayasa yaparak devrimin kazanımları temelinde yeni bir Türkiye’nin inşası anlayışı falan başka türlü yorumlanır olmuştu artık! Burjuva devriminin jakobenleri diyebileceğimiz kanat “atı alan Üsküdar’ı geçer” misali, devrime illa ki kendi damgasını vurarak, kendi fraksiyon çıkarlarını egemen kılıp, “yeni Türkiye’yi” bu perspektifle inşa etmek istiyordu.. Bunlar için de “burjuvazinin birliği” falan önemli değildi artık!. Hem sonra zaten o ötekiler -„tekelci büyük burjuvalar“- şimdiye kadar Devlet sınıfının arkasında durarak onları desteklememişler miydi; o halde, şimdi bunun hesabını „mülksüzleşerek“ vermeliydiler. Cemil hocamızın dediği gibi “her iktidarın kendi burjuvalarını yaratması, bunun için de diğerlerinden kendi burjuvalarına sermaye transfer etmesi son derece normaldi”!.. „Kervan yolda düzülür” misali, önce şu Güney Kore modelinde karar kılınıp yola çıkılmalı, bütün politikalar buna göre ayarlanmalıydı; süreç içinde gerisi gelirdi. Herşeyi yol boyunca, yeni bir ideoloji yaratmaya çalışan o “danışman” toplum mühendisleri kadrosunun belirlediği süreç içinde, bunun gereklerine uygun olarak ele almak gerekiyordu!..

Hani bu yazının aslında daha önce yazıldığını, fakat o zaman “henüz zamanı değil” denilerek bir köşeye konulduğunu söylemiştik ya; şimdi, o köşedeki yerinden çıkararak yazıyı okumaya devam ediyoruz:

“Tam artık o Gezi Parkı dönemi heyecanı geride kaldı falan derken, son günlerin Cemaat-Hükümet tartışmasını da işin içine katarak bakın ne diyor Cemil hocamız:[8]

“Ben doğrusu bunun temel nedeninin, konjoktürel -dershane, yerel seçim hatta Cumhurbaşkanlığı seçimi gibi- bir siyasi paylaşım mücadelesi olduğunu düşünmüyorum. Bütün bu tartışmalar, bence temel nedene bağlı tali tartışmalardır.Bence temel neden İslam’ın, hem yeni bir ekonomik çıkış hem de buna bağlı yeni bir uygulanabilir meşru nizam olarak, şu andaki sisteme, alternatif bir sistem olarak gelmekte oluşudur”.

Yani, lafın kısası, diyor ki Cemil, şu an Türkiye’de cereyan eden mücadelelerin altında yatan aslında kapitalizme karşı İslam’ın bir alternatif olarak ortaya çıkmasıdır!. Bugün AK Parti hükümetine ve Erdoğan’a karşı (Gülen Cemaati muhalefetini de içine alacak şekilde) ortaya çıkan gerici muhalefetin özü, AK Parti’nin ve Erdoğan’ın temsil ettikleri bu ilerici İslami alternatife karşı varolan kapitalist sistemi savunmaktan ibarettir!!. Bu noktada, İ.Küçükömer’i ve onun “Türkiye’de sağ soldur” sözünü de işin içine katarak devamla, yeni doğmakta olan bu İslami sistemin “sol”, buna karşı kapitalizmi savunanların da “sağ” olduğunu söylüyor Cemil hocamız!.. Yukardaki satırlardan benim anladığım budur!. Bu aralar hani işin içine İ.Küçükömer’i de katmak moda ya; böylece, onun ismi de kullanılarak tablo tamamlanmış oluyor..

Ya Allahım, sen ne biçim bir Türkiye yaratmışsın böyle, tam diyorsun ki, “bak içlerinde en akıllısı o, en azından  bir Cemil Ertem’imiz var artık bugün”.. daha sözün bitmeden o da çıkıyor, günümüzde olup bitenleri  “kapitalizme  alternatif” bir İslami hareketin ortaya çıkmasıyla falan açıklamaya çalışıyor! Benim için tam bir hayal kırıklığı gerçekten!..

Biraz uzun bir alıntı olacak ama, bakın daha neler diyor Cemil hocamız:

“Bugün bir İslam hukukunun varlığını kabul eden herkes İslam’a ait bir ekonomik sistem olduğunu kabul etmek durumundadır.Kuran-ı Kerim’de, ücret, (ecir, icare, kira) alış veriş (bey) faiz, para, malların ve sermayenin dolaşımı, gelirin dağılımı (zekat, vergi) dağıtım-bölüşüm (infak) meseleleri başlıbaşına bir ekonomik sistemi anlatacak kadar sarihtir.Ve tabii riba yasağı ile somutlanan; karşılığı olmayan malların mübadelesinin yasak olması, paradan para kazanmaya dayalı bir rant ekonomisinin olmaması ve de güçsüzü, çaresizi ecir yoluyla sömürmenin yasak olması, İslam ekonomisini bütünüyle ortaya çıkarır.Prof. Osman Eskicioğlu şöyle yazar: ‘İslam ekonomik düzeninin, bugünkü ekonomik düzenlerden hiç birine benzemeyip kendisine mahsus bir sistemi olması dolayısıyla ve hem ferdi hem de toplumu aynı derecede tutması sebebiyle diğerlerine benzemeyen bir gelir dağılımı usulüne sahip olması tabiidir.(...) Gelir dağılımının önemi büyüktür.Bu konuda merhum M. Hamdi Yazır şunu der; “ Kendileri patlayıncaya kadar yiyip de Allah için yedirmekten, vergi vermekten kaçınan, toplumdaki muhtaçların ihtiyaçlarını düşünmeyen harisler, insanlıkla ilgisi olmayan zavallılardan başka bir şey değildirler. Böyleleri yüzündendir ki, fitne, kin ve düşmanlık artar.’

Çok açık değil mi; işte bu, hemen uygulanabilir meşru bir sistemi vaz eder bize...Bakın bugün İslami finans ve katılım bankacılığı hatta İslami sigorta olan tekafül, yalnız Malezya gibi Müslüman Asya ülkelerinde baskın ve alternatif bir finans alanı olarak doğmuyor.Batı’da da bu sistem giderek yaygınlaşıyor. Bu alanda Alman ve İsviçre kökenli iki dev sigorta şirketinin önemli yatırımlar yaptığını biliyoruz.Yine başta sukuk olmak üzere, mudarebe, murabaha gibi girişim sermayesini öne çıkaran ve küçük-orta boy işletmelelere yaşam hakkı veren sistemler,dünyada, çığ gibi büyüyor”.

Cemil Ertem’den alıntıya devam ediyoruz:

“Bir iktisatçının samimi soruları...

Peki şimdi soruyorum, Türkiye’de Said Nursi’den sonra İslam’ın kapitalizm sonrası bir ekonomik sistem vaz ettiğini kimsamimiolarak söyledi.Geleneksel sigorta şirketlerinin baştan aşağı riba olduğunu bilmiyor musunuz?Neden, en azından batı kadar tekafüle yatırım yapmıyorsunuz...Neden, işletmeleriniz İslam ekonomisini adaları olarak değil de, riba sisteminin -kapitalizmin- tekelleri olarak büyüyor?

Hükümet, anti-tekel yasalar çıkartıyor, tekelleri denetlemeye çalışıyor buna neden karşı çıkılıyor?Türkiye, eğer ki Mısır’da İhvan düşmeseydi, Mısır’la birlikte, İslam’ın meşru ekonomik sisteminin ortaya çıkmaya başladığı bir ada olabilirdi.Başbakan bunun farkında ve bunun için istenmiyor...Bu, neden görülmüyor”? (Altını ben çizdim. MA)

Biz gerçekten çok başka dünyalarda yaşıyormuşuz Cemil’le!. Ya da, ben çok saf olduğum için şimdiye kadar bu AK Parti ve Erdoğan olayını çok farklı değerlendirmişim! Kemalistler bile işin farkındalarmış da, tek uyuyan benmişim!!.. Meğer Erdoğan, Ortadoğu’da, Suriye’de, Mısır’da falan İslami bir sistem uğruna  fetih savaşları yapıyormuş da benim haberim yokmuş!.. Meğer bir yanda, yeni doğmakta olan bu yeni tipten fetihçi İslami sistem varmış da, ötekiler, yani o küresel kapitalistler de bunu boğmak için yarışıyorlarmış!!.

Alıntıya devam ediyoruz:

“Çok üzgünüm ama işte sonuç...

Bugün İslam’ın meşru olarak kapitalizme alternatif olarak ortaya çıkması iki türlü önleniyor; birincisi El-Kaide gibi, İslam’la alakası olmayan terörist yapıları öne sürüyorlar; ikincisi İslam’ı, riba sistemi içinde eritip, kendilerine benzetiyorlar.İslam siyasaldır ve bu dünyaya ait, başlıbaşına dört başı mamur, bir sistem vaz eder.

İşte Türkiye’de İslami kesimler arasındaki tartışmanın bence kökeni budur”... (Gene altını ben çizdim. MA)

Ne diyeyim artık ben, son noktayı koymuş Cemil!. Ona göre, bir yanda kapitalizm, diğer yanda ise buna alternatif olarak  aşağıdan yukarıya doğru gelmekte olan İslami bir sistem var ortada!. Bu durumda, etrafımızdaki bütün olup bitenlerin -onca sınıf mücadelesinin de- hep bu, Erdoğan’ın önderliğinde “kapitalizme karşı İslami yeniden doğuşla” ilgili olması gerekiyor tabi!. Son günlerin tartışmalarını hatırlarsak, bu durumda, İstanbul burjuvazisi, Gülen Cemaati (ve de tabi AK Parti’nin karşısında yer alan bütün o Devletçi muhalefet) bunlar hep, “yerleşik sistem” (Y.B) olarak (“müesses nizam” olarak C.E) kapitalizmi temsil ederlerken, AK Parti ve Erdoğan da bunlara karşı “doğmakta olan”, “kapitalizme alternatif İslami bir sistemi” temsil etmiş oluyorlar!!..

Ne yazayım ben şimdi, nereden başlayayım “eleştiriye”!! Olayın bu tarafına şu an pek girme niyetinde değilim ama, bana kalırsa aslında meselenin kökleri Türkiye’nin tarihsel gelişme diyalektiğinin nasıl kavranıldığında yatıyor.[9]  Eğer siz bir kere (jöntürk-ittihatçı kökenli bütün diğer “solcuların” falan yaptıkları gibi) Türkiye’de burjuva devriminin gelişimi sürecini o II.Mahmutlardan-Tanzimat’lardan falan başlatıyorsanız, bu süreç içinde 1908’i de gerçek anlamda bir burjuva devrimi olarak görüyorsanız,[10]  bu durumda, sizin “liberal kapitalist düzen” olarak tanımladığınız bu “müesses nizama” -varolan Devletçi kapitalist düzene- karşı, devrimci bir alternatifi temsil etme rolü de “kapitalizme alternatif İslami bir sistemin” payına düşmüş olur!!. Öyle ya, eğer birinin (Y.B) “yerleşik düzen”, Cemil hocamızın da (onunla aynı terminolojiyi kullanmamak için olsa gerek) “müesses nizam” dedikleri şey (Cemil’in şiddetle karşı olduğu) o “liberal kapitalist sistem” ise, AK Partiye ve Erdoğan’a önerilen, bunun alternatifi, “faiz düşmanı” yeni sistemin de İslami bir sistem olması gerekiyordu!. Hani aslında “sosyalizm” falan denecek, Erdoğan da öteki “danışman” Y.B’un iddia ettiği gibi “ülkenin en samimi  sosyalisti” ilan edilecek ama, biraz Marksizm yutmuş olan Cemil hocamız işi bu noktaya kadar vardıramıyor tabi (o, yol gösterici “Marksist” olma sıfatını kendisine saklıyor olsa gerek), ve yeni tipten İslami bir sistem deyip kestirip atıyor.. Korkunç birşey, aynı “solcu” kafa, aynı tahliller ve de adı değişik ama aynı sonuçlar!!.. Sosyalizm tarih mi oldu, yaşasın “kapitalizme alternatif yeni İslami sistem”!!.. Bakın, adım adım, Marksizm soslu bir Anadolu burjuvazisi-AK Parti ideolojisinin nasıl ortaya çıkmaya başladığına şahit oluyoruz, sıkı durun!..

Görüyorsunuz, ben boşuna yırtınmıyorum senelerdir, “bizim tarihimizi, tarihsel evrim sürecimizi kavramadan ne dünü, ne de bugünü kavrayabilmek mümkün değildir” diye!. Ben diyorum ki, bugün Türkiye’de yaşanılanlar zamana yayılarak gelişen bir burjuva devrimi sürecinden başka birşey değildir. AK Parti ve Erdoğan da, Cemil’in dediği gibi, faizi falan reddeden “küçük üretime dayalı İslami bir sistemi” savundukları için değil, Osmanlı artığı, özünde kapitalizm öncesi olan o Devletçi sisteme karşı serbest rekabetçi -liberal kapitalist bir sistemi savundukları- temsil ettikleri için ilerici, devrimcidirler.. Yani, tarihe tam tersinden bakıyoruz Cemil’le ve de Y.B beyle!. Ama, sadece onlarla mı, bu konuda bütün diğer “sağcı”, “solcu”, “Kemalist” aydınlarla da farklı düşünüyoruz!. Aradaki temel fark-ayrılık noktası, dönüp dolaşıp tarih anlayışındaki farklılığa (tarihe Devlet eksenli olarak bakıp bakmadığımıza) dayanıyor.. Onlara göre (dünün ve bugünün jöntürklerine-ittihatçılarına göre) III. Selim ve II.Mahmut’la birlikte başlayan “modernleşme”-“batılılaşma” süreci, Tanzimat, I.Meşrutiyet derken, “gerçek anlamda büyük bir devrim” olan 1908 devrimine (C.E) dayanır. Ki bu da, arada gel gitleri de olsa, özünde Türkiye’ye özgü bir burjuva devrimidir. Nitekim Cemil de, “Dünyayı Sarsan 60 Gün”de bunu “GERÇEK DEVRİM: 1908” olarak ele alıyor!.

Ben böyle düşünmüyorum tabi! Neden böyle düşünmediğimi de kendi internet sayfamda (aktolga.de) bütün ayrıntılarıyla anlatmaya çalıştım. Bütün mesele tarihe bakarken koordinat sisteminin merkezi olarak nereyi seçtiğimizle ilgili. Eğer tarihe Devletin durduğu yerden, Devleti eksen alarak bakıyorsak, o zaman herşey farklı oluyor. Bu durumda bir II.Mahmut, ya da III.Selim “reformcu”-ilerici olurken, tabi bir Patrona Halil, ya da Kabakçı Mustafa da “gerici” olmuş oluyorlar!. Niye? Çünkü onlar, o “ilerici” sultanların batılılaştırıp-modernleştirerek Devleti kurtarma çabalarına karşı çıkmışlardı da ondan! Aynı şekilde, Yeniçeriler de öyle, onlar da “gericiydi” ve onların da katli vacipti! Zaten onun için Yeniçeri katliamına “Vaka-i Hayriye”,yani hayırlı olay denilmişti ya! Öyle ilginç bir tarihimiz var ki bizim!. O çok övülen, Mehter marşlarıyla falan yere göğe sığdırılamayan Yeniçeriler ne zamandan itibaren “gerici” oluyorlar biliyor musunuz, maaşlarını alamadıkları için Devletle araları bozulupta artık halkın arasına karışarak kendi yaşam koşullarını kendileri üretmeye başladıkları andan itibaren!.. Yani, insanlık dışı bir robot olmaktan çıkıp da normal bir insan haline gelmeye başladıkları andan itibaren!.. Nitekim de o “ilerici” padişah II.Mahmut (ki, onun zamanı Osmanlı’nın Batı’ya-Oryantalizme teslim olduğu zamandır!) daha sonra bir gecede onların hepsini kılıçtan geçirterek “Devleti bu beladan kurtarır”!. Anladınız mı şimdi bu olaya neden “Vakay-ı Hayriye”, yani hayırlı olay dendiğini!!..

Ya, “ademi merkeziyetçiliği savunan”, savunmaktan da öteye, onu bizzat gerçekleştirerek Devletin başına bela olan o Ayanlar mı, onları nereye koyacaksınız? Onların da sonu gene aynı olur!. Osmanlı toplumunun 16.yüzyıldan itibaren geçirdiği yapısal değişim süreci sonunda gayrı Müslim ve Müslüman kesimde, adlarına Kocabaşı, Knez, Ayan vb. denilen bir sürü mahalli liderler ortaya çıkmışlardı.. 1808’de, herbiri kendi ordularıyla İstanbul’a kadar gelerek Sultan’la masaya oturan ve “Ademi Merkeziyetçi” yeni bir toplumsal sözleşmenin (“Sened-i İttifak”) imzalanmasını sağlayan bu insanlar da (bunlar derebeyi, ya da feodal de olsalar) o “ilerici” Sultan II.Mahmut tarafından gene bir hamlede kılıçtan geçirilirler!..

Şimdi, siz kimin yanındasınız? Sağlı sollu o jöntürk aydınlarına sorarsanız onlar tabii ki Patrona Halil’e, Kabakçı Mustafa’ya, Yeniçeriler’e ve daha sonra da “devleti güçten düşüren-parçalamaya çalışan” o Ayanlara karşı “ilerici” Padişahtan  yanadırlar!. Aramızdaki fark buradan kaynaklanıyor işte!. Ben, bütün o jöntürk kökenli (daha sonra da kendilerini “sağcı”- “solcu” falan olarak tanıtan) “aydınların” aksine, bu süreci, emperyalist kültür ihtilalinin gölgesine sığınarak Batı’lı ülkelere kendini kabul ettirip, bu şekilde, kendini-Devleti kurtarmaya çalışan, pozitivist Devletçi aydınların yukardan aşağıya doğru gerçekleştirilen bir toplum mühendisliği faaliyeti olarak görüyorum!. Bu açıdan bakınca, 1908 de öyle “gerçek bir devrim” falan değildir benim için!. Olsa olsa, tıpkı o “27 Mayıs Devrimi” gibi bir Jöntürk-İttihatçı “devrimidir”. Ya da, hani o “Gezi Hareketi” vardı ya, onun gibi birşeyin daha üst düzeydeki şeklidir..“Devrimden” sonra Abdülhamid’e karşı birlikte mücadele vermiş olan bütün o Müslim-gayrımüslim “devrimcilerin” sokaklarda biribirleriyle kucaklaşmaları, bütün o yerden pıtırak gibi bitmeye başlayan yayınlar falan benim gözümde hep bu kültür ihtilalinin sonuçlarıdır!. Sorarım size, aynı şeyler o 27 Mayıs’tan sonra da -hatta Gezi’den sonra da- olmadı mı? Nedir bugün adına “sol” denilen hareket? Daha düne kadar “27 mayıs Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamının sonucu olarak doğan bir sol hareketten” bahsetmiyor muyduk! Nitekim de, 1908’in o “devrimcileridir” ki, aradan kısa bir süre geçince, biribirlerini boğazlayanlar da gene onlar olmamışlar mıdır!. Daha Ermeni soykırımından kısa bir süre öncesine kadar aynı “devrimci” örgütün içinde beraber değiller miydi bunlar!.. Bana sorarsanız bir Abdülhamid “modernleşme” yolunda onların hepsinden daha ileriydi ve daha çok iş başarmıştı. Eğer o Müslim-gayrımüslim “devrimciler” tekere taş koymasalardı, belki de Osmanlı’nın Deli Petrosu falan da olabilirdi o!..

Daha fazla uzatmaya gerek yok aslında, bizim hepimiz  o kültür ihtilalinin çocuklarıyızdır ve de biraz devşirmeyizdir, bu yüzden de, ne kendi varoluş diyalektiğimizi kavrayabiliyoruz, ne de bugün nerede durduğumuzu; ne kadar konuşsak boş, bu işi zaman çözecek!.

İDEOLOJİ NEDİR, NASIL ORTAYA ÇIKAR..

Tekrar bıraktığımız yere dönersek; aslında bu konu yeni değil, daha önce Gezi olayları sırasında da çıkmıştı karşımıza ve o zaman (18.6.2013)[11] şöyle demiştik, aynen alıyorum:

“Bir ideoloji nasıl yaratılır”, o konuda biraz kafa yoralım istiyorum! Hani, bir an için, kendimizi o çok karşı çıktığımız toplum mühendislerinin yerine koyarak, “gelin şu Anadolu burjuvalarına bir ideoloji yaratmaya çalışalım, bakalım ortaya nasıl bir şey çıkacak”!. Ne dersiniz deneyelim mi?

Ama isterseniz önce, genel olarak şu ideoloji konusu nedir ve nasıl ortaya çıkmış bir örnekle (Fransız Devrimi’nden yola çıkarak) onu bir ortaya koymaya çalışalım. Bakarsınız işe yarar!!

“Bir yanda eleştirel (kritik), kuşkucu bir rasyonalite (mesela Voltaire’in, Diderot’nun ‘akıl’ kavramı); öte yandaysa, Robespierre’in kültleştirdiği, neredeyse dogmalaştırdığı bir ‘Tanrıça Akıl’a dayalı rasyonalizasyon! İkincisine, yani Robespierre’in dile getirdiği türden ‘akıl’a ben ‘Jakoben akıl’ diyorum”.[12]

Bir yanda, dinle-kiliseyle içiçe geçmiş bir feodalizm; feodal statükonun, zihinsel olarak dinle-tanrısal bir metafizikle kutsayarak oluşturduğu duygusal anlamda statik bir kimlik oluşturma zemini; diğer yanda ise, gelişen kapitalizmin yarattığı, aklı öne çıkaran başka bir zemin-insanın bilişsel bilgi edinme sürecini vurgulayan bir zemin. Bu anlamda, kapitalizmin zaferi, feodal statükoyu temsil eden Kilisenin ve dinsel metafiziğin karşısında aklı-rasyonaliteyi temsil eden bilişsel bilgi edinme sürecinin zaferiydi. Herşeyi sorgulayan, herşeyden kuşkulanan, olayları ve süreçleri, “bu böyledir, ya da, ustalar böyle diyorlar, demek ki böyle imiş” diyerek geçiştirmeden, “neden böyle”, “nasıl öyle oluyor”, “acaba öyle mi” diyerek aklın -bilişsel bilgi üretme sürecinin-miheng taşına vurarak anlamaya, kavramaya çalışan bir dünya görüşünün zaferiydi. İşte, sadece bir Diderot’u, Voltaire’i ve Newton’u değil, bütün diğer Aydınlanma ürünü o “bilimleri” yaratan, bundan -aklın öne çıktığı bu sorgulamacı, araştırmacı zihniyetten- başka birşey değildir. Kapitalizmin ve burjuvazinin ortaya çıkışı-doğuşu bu nedenle ilerici, üretici güçleri geliştirici bir süreç olarak tarihe geçmiştir.

Ama bu durum uzun sürmez, bir süre sonra, dinsel metafiziğe karşı aklı-mantığı öne çıkararak gelişen bu sürecin taşlaşmaya başladığını görürüz. Akıl, mantık, bilişsel bilgi üretimi falan derken, bir de bakarız ki, bu kavramlar yerlerini “kutsallaşmış metafizik bir bilgi” ve “bilim” anlayışına bırakmışlar!. Akıl (yani, çevreden gelen informasyonları değerlendirip işleyerek bunlardan bilgiler üretme mekanizması) bir kere daha, yerini, “bizim dışımızdaki objektif-mutlak gerçekliğe” ait “objektif-mutlak anlamda varolan bilgileri bilincimize yansıtarak” -yani, bizden bağımsız olarak zaten varolan bilgileri ezberleyerek- onlara sahip olma anlamına gelen metafizik bir “bilgi” ve “bilim” anlayışına bırakmaktadır. Rasyonalitenin yerini rasyonalizme bıraktığı, bilimin, sahip olunması gereken ideolojik bir “mürşid” haline getirildiği (“Hayatta en hakiki mürşid ilimdir” anlayışının altında yatan “bilim” anlayışı  budur işte!) dinsel metafiziğin, yerini, adına „bilim“ denilen başka bir metafiziğe bıraktığı başka bir süreçtir bu..

Demek ki, bir, „rasyonalite“ anlamında bilişsel akıl var, bir de, „rasyonalizm“ olarak ifade edebileceğimiz duygusal-reaksiyoner bilgiyi temel alan „jakoban akıl“! Devrim süreci bunların ikisini de gerekli kılıyor. Zaten bunlar bir binanın temeli ve üst katı gibidirler. Bunu, daha önce, ata binmiş jokey örneğine de benzetmiştik!.. Süreç içinde, özellikle devrimin başlangıç dönemlerinde jakoben deliliğin rolünü kimse inkâr edemez! Sadece bilişsel yöntemlerle -plan yapıp programlayarak- devrim yapamazsınız! O rüzgardır devrimci jakobenlik! Katar sizi önüne, alır götürür! Ama nokta! Eğer o andan itibaren jokey dizginleri ele alamazsa bu kalkış felakete de neden olabilir, bütün kazanımların bir anda elden gitmesine de yol açabilir. Çünkü, o jakoben-duygusal aklın temelinde „ben“ (selbst-self) yatar. „Yahu ben neymişim“ demeye başladığın an dizginleri at ele geçiriyor demektir!!..

Bütün bunları niye anlattık, niye girdik bu ideoloji konusuna?

Türkiye’de yaşanılan sürecin bir burjuva devrimi süreci olduğunu söylemiştik. Ama buradan hemen öyle, Türkiye’deki devrim sürecinin de, Batı’da olduğu gibi, feodalizme-feodal devlete karşı gelişen bir süreç olduğu sonucunu çıkarmayalım!.. Çıkarmayalım, çünkü burada, bu ülkenin tarihinde, öyle Fransa’da olduğu gibi bir feodalizm-feodal düzen falan yoktur!.. Feodalizmin gelişmesine bile olanak tanımayan, kendine özgü merkeziyetçi bir Devlet ve Devletçi düzendir bu topraklarda ortaya çıkan![13]  Bu nedenle, bizde burjuva devrimi süreci de feodallerin yerini tutan OSMANLI ARTIĞI bir Devlet sınıfına ve Devletçi düzene karşı gelişir!. Ne yapalım, tarihi ben yapmadım ki!.Türkiye toplumunun tarihsel evrim süreci yaratmış bu sonucu!. Bu nedenle bizde, AK Parti’nin başı çektiği mücadele ve onun temsil ettiği devrimci insiyatif de, özünde, kapitalizm öncesi Devletçi bir sisteme karşı burjuva anlamda devrimci bir insiyatif olarak ortaya çıkar.

Ne kadar farklı bir tarihsel gelişim diyalektiği değil mi? Batı’da, burjuvazinin karşısında feodal düzenle içiçe geçmiş, onunla bütünleşmiş bir din-Kilise olayı var ortada. Bizde ise, tam tersine, burjuvazi ancak, kendini kurtarmak için “batılılaşıyorum” diyerekten ruhunu Batı’ya teslim etmiş antika bir Devlete-Devletçi düzene karşı dini-İslam’ı arkasına alarak gelişebiliyor!. Yani, Batı’da din, burjuvazinin karşısında feodallerin elinde bir silah olarak rol oynarken, bizde, tam tersine, burjuvazinin elinde Devlete karşı bir kalkan olarak rol oynuyor!..

Ama işin özü değişmiyor!. Nasıl ki burjuvazi Batı’da feodal metafiziğin-statükonun karşısına aklı -rasyonaliteyi- ve insanı öne çıkararak çıktıysa, bizde de benzer bir süreç yaşanılır. Ancak şu farkla ki, bizde başlangıçta, çoğu zaman İslami söylemlerle karışık bir şekilde ifadesini bulan rasyonalite, daha sonra, pragmatizmin ağır bastığı bir süreç içinde, kaçınılmaz olarak, burjuvaziyi aklın yolunu keşfetmeye -rasyonel davranmaya- itecektir.. Bu süreç içinde, ancak üretici güçlerin gelişmesiyle kendisinin de gelişebileceğinin farkına varan burjuvazi, farkında olmadan, burjuva anlamda devrimci bir güç haline gelir!!.. İşte bizde, burjuvazinin “muhafazakarlıktan” devrimciliğe evrilme sürecinin diyalektiği budur! Örneğin, bir Fransız devrimiyle kıyaslandığı zaman, “sağın sol, solun da sağ” olarak gelişmesinin diyalektiği budur!.


[1]08.12.2013,  http://haber.stargazete.com/yazar/turkiyede-islami-kesimler-arasindaki-tartismanin-kokeni/yazi-813844

[2]Bu çalışmanın Birinci Bölümü bitti ve yayınlandı: http://www.aktolga.de/m48.pdf

[3]http://www.aktolga.de/m36.pdf

[4]http://www.duzceyerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/23338-Ne-oluyor

[5]Cemil Ertem-18.04.2014  http://www.duzceyerelhaber.com/cemil-ertem/24199-iste-gercekler-artik-kimse-nezaketen-karnindan-konusmasin-yeter

[6]Bu yazı sanki bir Cemil Ertem eleştirisi gibi duruyor, ama, aslında yazının amacı sadece C.E’i eleştirmek değil!. Bir süredir AK Parti’nin başına musallat olan ve „danışmanlar“ adı altında Erdoğan’ı kuşatan, AK Parti’ye ideolojik önderlik yapmaya çalışan bir grubun, onların yaratmaya çalıştıkları toplum mühendisliği harikası yeni „yol“un eleştirisi!.

[7]http://www.duzceyerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/22009-Yol-ayirimi-Kemerlerinizi-iyi-baglayin-turkiye-bir-viraja-girdi-savrulma-tehlikesi-var

[8]http://haber.stargazete.com/yazar/turkiyede-islami-kesimler-arasindaki-tartismanin-kokeni/yazi-813844

[9]Bu konuda bak, http://www.aktolga.de/t7.pdf

[10]"Dünyayı ‘Durduran’ 60 Gün", Dr. Cemil Ertem, s.60

[11]http://duzceyerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/16390-Herkes-icin-gezi-parki-dersleri2

[12]“Alafrangalığın Tarihi”, Hilmi Yavuz, Timaş Yay.İstanbul s.11

[13]Bu konuda o kadar çok yazdım ki, neredeyse sitenin büyük çoğunluğu bu konuyla ilgili!.. www.aktolga.de

 YA PEKİ İSLAM’IN BİR İDEOLOJİ HALİNE GELMESİ, BUNU NASIL AÇIKLAYACAĞIZ?

Buraya kadar olan açıklamalar işin tarihsel-maddi temelleriyle ilgili olup, bunların ideolojiyle falan bir alakası yoktur!.. )))

DEVAM EDECEK...