• 26.01.2014 00:00
  • (2549)

 Türkiye, küreselleşme koşulları içinde, kendine özgü  bir burjuva devrimi süreci yaşıyor halâ. Bu bir gerçek..Ama buradan hemen sürecin hedefe doğru giden yolda düz bir çizgi izlediği sonucu da çıkarılmamalı!.

Devrimin ilk aşaması Osmanlı artığı Devlet Sınıfı iktidarına-kökleri ta Osmanlı dönemine kadar uzanan  o “vesayetçi düzene”-son verebilmeyi hedef alıyordu. Bir süredir bu başarıldı; ve buna bağlı olarak da eski ittifak dağıldı.

AK Parti, devrimin bu aşamasında, Eski Türkiye’yi savunan İttihatçı kalıntısı   bir avuç beyaz Türk elite karşı, beyaz-siyah güçlerden oluşan, Yeni Türkiye yanlısı bir koalisyonu temsil ederek iktidara gelmişti. Geride kalan on yıl, içinde  buruvazinin çeşitli tabakalarının yanı sıra,  Yeni Türkiye yanlısı bütün diğer çalışanların da  yer aldığı bu AK Parti  iktidarının, elde edilen mevzileri kalıcı hale getirme, yeni duruma uygun yeni bir üst yapı oluşturabilme mücadelesiyle geçti.  Ancak, bu yolda birçok adım atılmış olmakla, birçok yeni mevziler kazanılmış olmakla birlikte,  henüz daha bu sürecin tamamlandığı sonucuna varamayız. Çünkü,  elde edilen bütün kazanımları kalıcı hale getirecek yeni bir anayasa bile yok halâ ortada!. Hatta, Yeni Türkiye’yi yaratmaya çalışan  o koalisyon güçleri henüz daha neye sahip olduklarının ve şimdiye kadar başarılanların nasıl başardıklarının  bilincinde bile  değiller!. Evet, yeni, eskinin içinden çıktı geldi, bu doğru, ama o henüz daha yeni doğmuş bir bebek gibi, kendi bilincine varma anlamına gelen bilişsel kimlikten yoksun durumda!.  

Bunda en büyük neden, şüphesiz,  eski elitlerin saf dışı bırakılmalarından sonra iktidara gelen koalisyonun kendi içindeki mücadeleler oldu. Koalisyon diyoruz ama,  bu koalisyon öyle, onu oluşturan unsurların bilinçli olarak yarattıkları bir birlik falan değildi; hayatın doğal akışı içinde,  bilinç dışı bir şekilde kendiliğinden gerçekleşen bir oluşumdu.  Bu yüzden de, onu oluşturan taraflar elde olanı kaybetme tehlikesiyle karşılaşana kadar neye sahip olduklarının tam olarak farkında olmadılar.  Aynı şeye karşı olmanın yarattığı bir  birliktelikti söz konusu olan.  Bu nedenle, eski veyayetçi elitler iktidardan indirildikten  bir süre sonra  herkes kendi yolunda gitmeye, devrimin kazançlarını kendi açısından değerlendirerek bundan sonraki  süreci kendisi belirlemeye kalkıştı. Özünde, pastadan kimin daha çok pay alacağına yönelik bu mücadeleler  bugün artık öyle bir noktaya gelmiş durumda ki, bunlar, ya,  biribirlerini yeme süreci içinde herşeyi kaybetme tehlikesiyle karşılaşınca neye sahip olduklarının farkına vararak,  neyi başardıklarını anlayarak bu kez daha bilinçli bir birliktelik içinde yola devam edecekler, ya da, devrim kendi kendini tüketecek, Türkiye, en azından bir süre bir kaosa sürüklenecektir.

Evet, bugün bu tehlike var. Unutmayalım ki, bunu isteyenler çok; içerde ve dışarda Türkiye düşmanları çok!. Eğer bunlara  Yeni Türkiye’nin güçlerinin kendi aralarındaki mücadeleler de eklenirse işimiz zor demektir!..Ben,  Yeni Türkiye’ye onun modern devrimci güçlerine güveniyorum, Türkiye bu virajı da alacak ve düze çıkacaktır diye düşünüyorum; ama unutmayalım ki, bu yol öyle tehlikesiz düz bir yol değildir; örneğin, şu an önümüze çıkan viraja Türkiye çok hızlı girdi bu yüzden de savrulma tehlikesi var!..

Açık konuşalım; Anadolu burjuvalarının içindeki bir kanat Türkiye’nin ve kendilerinin büyümeleri sürecinin ancak  “Güney Kore modeli” olarak tanımladıkları ihracata yönelik modelle mümkün olabileceğine inanıyor; “ancak daha çok üretip, daha çok ihraç ederek büyüyebiliriz” diye düşünüyorlar..Bir süredir, artık içlerinde Erdoğan’ın da yer aldığı bu kanadın politikasını belirleyen şey bu kadar basit!. Bunlar önce, AK Parti içinde “ihracatçılar” denilen bir kanat olarak seslerini yükseltmeye başladılar. Bir süre sonra,  basında temsilcileri de ortaya çıkmaya başladı bunların. Z.Çağlayan’ın başlarında olduğu bir ekip görünümünü kazandılar.   Sonra, bunlara belirli “danışmanlar” kadrosu falan da eklenince, giderekten sesleri daha çok duyulmaya başlandı. Öyle ki,  kapitalizmi falan da artık o “tekelci” büyük burjuvalara bırakarak kendilerine yeni bir yol- ideoloji arayışı içine girdiler. Íşin içine İslamı falan da katarak, “kapitalizme alternatif” yeni bir ideolojik  İslami sistem anlayışı  bu arayışın sonucu oldu. “Tam bağımsız, genleşen, emperyal Türkiye” hedefiyle, giderekten, Osmanlı’yı yeni bir ruhla yeniden hayata adapte etmek gibi agressif-jakoben bir anlayışla da beslenerek işi “ikinci kurtuluş savaşı” esprisine kadar vardırdılar..

Burjuva devriminin bu jakoben kanadı özellikle son bir yıldır Erdoğanı da ikna ederek kendi taraflarına kazanınca birden AK Parti içindeki dengeler değişiverdi ve  “ihracatçılar” dediğimiz bu kanat beklenenden de hızlı bir sürede hem AK Parti, hem de Türkiye’de iktidarı ele geçiren bir grup haline dönüştü. Hani şu son günlerde hep “darbeden”, “paralel iktidardan” falan bahsediyoruz ya, böyle bir ad takmayalım ama, bu kanat Erdoğan’ı da kendi saflarına katar katmaz   bir anda  bütün bir süreci belirleyen esas unsur  haline geliverdi!. Bunlar için  burjuvazinin birliği falan değildi artık önemli olan!.   Kervan yolda düzülür misali, önce şu  Güney Kore modelinde karar kılınıp yola  çıkılmalı, bütün politikalar buna göre ayarlanmalıydı;  süreç içinde gerisi gelirdi, herşeyi yol boyunca bu yeni süreç  içinde onun gereklerine uygun bir şekilde ele almak gerekiyordu.   

E, ne güzel işte, daha çok üretmek, daha çok ihraç ederek büyümekten bahsediyor bunlar daha ne istiyorsunuz ki! İlk bakışta olay gerçekten böyle gözüküyor!. Ama işin içine girince durumun hiçte bu kadar basit olmadığını anlıyorsunuz.

Birincisi, burada söz konusu olan ülke G.Kore-onu ayrıca incelemek lazım- ya da başka bir ülke değil, Türkiye. Yılda 60 milyar doları sırf enerji harcaması için döviz olarak dışarıya ödemek zorunda olan bir ülke burası. Bitmedi, ürettiği malların yarıdan fazlasını ithal girdi kullanarak üreten bir ülke. Bu ödemeler de gene dövizle yapılıyor. Ne olacak bu durumda? İhracatçılar için sorun yok tabi, onlar diyorlar ki, “yaşasın MB, oh ne güzel döviz yükseliyor”!! Çünkü, döviz yükseldikçe dış pazarlarda otomatikman Türk mallarının fiyatı da düşmüş olacak! Enerjiye, ithal girdilere dövizle yapılacak olan ödeme falan ilgilendirmiyor onları. Çünkü bunların büyük bir kısmı ürettikleri mallarda ithal girdi falan da kullanmıyorlar. Ve de, Türkiye kapitalizminin bu yapısal sorununu   bir kabadayılık gerekçesi olarak göstererek, “ne yapalım, siz de bizim gibi yapın ithal girdi kullanmayın” deyip çıkıveriyorlar işin içinden!. Sanki bu sorun öyle bir anda, “ithal girdi kullanmıyorum” diyerek çözülebilirmiş gibi!..Bir de tabi,  “ithalata dayalı lüks tüketim yapan ‘tekelciler’ düşünsün dövizin yükselmesini” diyerek süreci halka sempatik göstermek için demagoji yapıyorlar!..

Bu iş daha yeni, yani bu cuntanın direksiyona tamamen hakim olması  olayı daha yeni, en fazla geçen yılın başlarına falan dayanıyor. Bu yüzden de, bu tartışmaların sonuçları henüz daha halka yansımadı!. Kimse daha işin nereye varacağının farkında değil!. Ama bu gidişle yarın benzini 6-7 liraya almaya başlayınca, temel gıda maddeleri fiyatları iki katına çıkınca işin rengi değişecek!. “Halk nasıl olsa bizi destekliyor” diye düşünenler bunu hesap ediyorlar mı acaba? Bu bir.

İkincisi de, bütün bu gelişmelere bağlı olarak  içerde ortaya çıkan direnişlere ve alt üstlüklere,  bu gidişle daha da gelişecekmiş gibi  görünen   provokasyon ve    kaos ortamına bakarak hangi küresel sermaye grubu gelir de yatırım yapar ki Türkiye’ye; bunu da hesaba katıyor mu acaba bu jakobenler? Yani, siz hem “faiz lobisi” falan diyerek  sermayeye karşı  savaş açacaksınız, hem de küresel sermaye grupları gelecekler ve  Türkiye’de yatırım yapacaklar, unutun bunu!! Diyorlar ki, e, gelmezlerse gelmesinler,  Azerbaycan ve Kürt petrolleri bize yeter,  zaten artık İran da devreye giriyor; onlar da  zorunlu olarak Türkiye üzerinden Batı’yla ilişki kuracaklar, bunlar bize yeter!!. Bir süre sonra Suriye savaşı biter de, Esed ve Sisi  iktidardan indirilir, Arap baharı da  yeniden yükselme sürecine girerse, işler daha da yoluna girer!! Ne yapalım, bu ara halkımız da biraz dişini sıksın!!.Böyle düşünüyor bizim jakoben  burjuva devrimcilerimiz!..

Bir zamanlar Kemalistler diyordu ki,  “ne yapalım, Türkiye geri kalmış bir ülke, bu nedenle dişimizi sıkacağız, bazı fedakerlıklara katlanacağız”!.Sonuç: İçe kapalı bir Türkiye’de, sırtını Devlete dayayarak, Devletin koltuğu altında tekelci fiyatlarla beslenerek,  ithal ikameci bir politikayla büyüyen, tek kelimeyle,    iç pazarı sömürerek    sermaye birikimini gerçekleştiren   Devletçi bir kapitalizm ve Devletçi bir burjuva sınıfı olmuştu.  Sonra,  köprülerin altından çok sular aktı Türkiye’de. Türkiye dışa, küresel süreçlere, yani rekabet ortamına açıldı. Buna bağlı olarak da aşağıdan yukarıya doğru Devletten bağımsız olarak üreten ve dışarıya, küresel pazarlara satarak gelişen bir Anadolu burjuvaları sınıfı ortaya çıktı ülkede.  Küresel rüzgarların sistemin içine doldurduğu  temiz havayla birlikte  herşey değişmeye başlıyordu. 

Ama şimdi görüyoruz ki, henüz daha yolun başındaymışız! Çünkü bu sefer de, iktidarı elinde tutan o Anadolu burjuvaları başladılar sızlanmaya!. Büyümek, büyümek daha da büyümek istiyorlardı!. Ama olanakları kısıtlıydı bunun için. Herşeyden önce bankaları yoktu!. Halbuki, daha çok büyümek için  daha büyük kredi olanakları gerekiyordu. Bankalar ise o  İstanbul burjuvalarının elindeydi. “Faiz lobisi” falan diyerek kedi uzanamayacağı ciğere “pis” dermiş misali  halkın gözünde  meşruiyet kazanmak için bir kampanya açtlarsa da  sonuç olarak bir çıkış yolu bulmaları gerekiyordu!

Ve de buldular!  “Onların bankaları varsa bizim de arkamızda halk desteği var” mantığıyla, siyasi iktidarı-iktidar gücünü kullanarak  yolu açma stratejisini uygulamaya koyuldular. Ne idi o “Köprü ve Otoyolları satışa çıkaran ihalenin” iptali kararı? Sen tutup herkese açık bir ihale düzenleyeceksin, buraya katılanların içinde en fazla veren ihaleyi kazanacak; sonra da,   “halkın malı  zenginlere peşkeş çekilemez” falan denilerek ihale iptal edilecek!  Kim sana güvenir de bundan sonra gelir yatırım yapar ki artık!. Bu işlerin yolu güvenden geçiyor. Senin danışmanların her gün küresel sermayeye karşı nasıl savaşılacağının teorisini yaparken nasıl güvenipte gelecek ki o küresel sermaye çevreleri! Olay budur. Varsın dolar, euro daha pahalı olsundu, varsın kendilerinin dışındaki burjuva çevreleri vurgunu yesinlerdi, onları hiç ırgalamıyordu bütün bunlar!!. Tam tersine, yeniden yapılanabilmek, sistemi yeniden örgütleyebilmek için onların-o büyüklerin- zaten “intihara sürüklenerek” devre dışı bırakılmaları gerekiyordu!. Üstelik, kapitalizm dediğin şey de  ne idi ki zaten, faize dayanan bir sömürü sistemi değil miydi bu!  Alsınlar onu başlarına çalsınlardı;  kendilerinin de “kapitalizme  alternatif” İslami bir sistemi olacaktı!  Türkiye başaracaktı bunu!.”Batı’nın kapitalizmi varsa, bizim de İslami sistemimiz var” diye düşünüyorlardı!!.Tam bu lafları ederken   gökten başlarına İslami “paralel”(!) taşlar falan düşmeye başlamış olsa  da artık bir kere ok yaydan çıkmıştı!.Kolay kolay geriye dönülemezdi!.. 

Dikkat ederseniz bu stratejinin çıkış noktasında hep “nasıl olsa halk bizi destekliyor” mantığı  yatıyor!. O, “milli iradeye saygı”, “demokratik meşruiyet” anlayışlarının falan  altında yatan temel varsayım hep budur. İkide bir seçim anketi yayınlayarak AK Parti’nin oylarının ne kadar yüksek olduğuna kendilerini ikna etme çabalarının altında yatan mantık budur. Nasıl olsa, Azeri ve Kürt petrolleri de imdada yetişeceği için, zaten halk bu sürecin altında hiç ezilmeyecek,  bu yüzden de hep bizi desteklemeye devam edecek diye düşünüyorlar, kendi kendilerini bu şekilde ikna etmek istiyorlar!

Benim kayın validenin-kendisi 94 yaşında- bazan çok güzel sözleri vardır. Bunlardan birisi de,  “bitmemiş çalıların altından kaçan o  doğmamış  tavşanlar üzerine olanıdır!. Böyle politika olmaz!. Sen sanıyor musun ki, bu gidişle o Kürt petrollerini falan da sana yedirirler! Aha bak, adamlar bir anda bir “Halk Bankası” olayı yaratıverdiler,  şapkadan çıkarır gibi bir “paralel devlet” çıkarıverdiler ortaya  da  şaşkına döndürdüler hepimizi!. Anadolu burjuvaları falan deyip dururken bir anda onun bir kanadını  (TUSKON) şak diye karşınıza dikiverdiler!.Hadi bakalım, o TÜSİAD cı  büyük burjuvalara şimdi bir de  gene Anadolu burjuvası olan  TUSKON cu burjuvalar eklendi, kolay gelsin!.. Yani sen, tek başına, Don Kişot gibi gideceksin bu yollarda ve de karşındaki koskoca 20.yy statükosu sana hiçbir engel çıkarmayacak!! Azeri petrolleri gelecek, Kürt petrolleri şarıl şarıl akacak, Kürtlerin hepsi Öcalanın izinde yürüyecek ve de halkımız dişini sıkarak, “ne yapalım biraz da  onlar sermaye biriktirsinler” diyerek hep oyunu size verecek!! Bakın, hayal dünyasında yaşıyorsunuz siz!. Öyle bir hayal ki, “aç tavuk rüyasında darı görürmüş” hesabı ham hayaller bunlar!. Böyle politika olmaz!. 20.yy statükosuna karşı mücadelede  ittifaklar politikasını hiçe sayan böylesine gözü kara bir gidişle fazla yol alamazsınız!

Peki o zaman ne yapmak lazım? Bir kere, öyle Sarıgül’lü çözüm yollarıymış  falan bunları  unutun bence!. CHP-MHP koalisyonu falan da açmaz  tıkanan yolu!. Bu nedenle, çıkış yolu gene AK Parti zemininden oluşacak gibi görünüyor.  Yerel seçimleri  büyük bir ihtimalle  AK Parti kazanacak, bu açık!. Henüz daha halkın sırtına yük binmedi!.. Sonra, millet daha fazla bunalmadan Cumhurbaşkanlığı seçimiyle  parlamento seçimlerini birleştirerek Erdoğan’ı Köşk’e, Gül’ü, ya da Babacan tipi birini de başbakanlığa getirerek yola devam etmekten başka çare görünmüyor ufukta! Başlangıçtaki gibi Yeni Türkiye’nin bütün güçlerini içine alan, daha kucaklayıcı bir politikayla yola devamdan başka çıkar yol görünmüyor! Türkiye ne Erdoğan’dan vazgeçebilir, ne de artık sadece onunla yoluna devam edebilir. Erdoğan devrimin jakoben motoru olarak Köşk’e, rasyonaliteyi temsil eden Gül de iktidara!!  Buna paralel olarak da, hızla demokratikleşme adımlarını atan,  yeni bir anayasayı hazırlayarak küresel sermaye çevrelerine yeniden güven veren bir  Türkiye..