• 3.11.2013 00:00
  • (2363)

 

CUMHURİYETİN KURULUŞU, NEDEN CUMHURİYET..

Kimya’da „aktif hale gelmiş karmaşık“ (İngilizcesi “activated complex”) diye bir kavram vardır. Reaksiyona giren  maddeler bir araya gelipte kimyasal bir reaksiyon-etkileşme başlayınca ortalık biribirine girer!.Aynen bir savaş ortamına benzer bu! O onu etkiler, o onu, derken bir sonuç çıkar ortaya!. İşte, Birinci Dünya Savaşı’nı böyle bir etkileşmeye benzetirsek, bizim Cumhuriyet’imizin ortaya çıkışı da  bu etkileşmenin  sonuçlardan birisidir.  

Dikkat edilirse burada belirleyici olan dış dinamiktir, yani savaştır.  Birinci Dünya Savaşı’nı getirin gözünüzün önüne, tablo apaçık çıkar ortaya. Burada amacımız savaşı incelemek falan değil tabi!. Sadece, genel olarak olayı-ne olup bittiğini tesbit etmeye çalışıyoruz o kadar.  Yani, eğer ortada savaş gerçeği olmasaydı, Osmanlı’nın  Cumhuriyet  adı altında yeniden kurulması-“doğuşu”- falan da söz konusu değildi. Bu gerçeği ortaya çıkarmak, Cumhuriyet’in, savaşın çocuğu olduğunun altını çizmek istiyoruz.  Birincisi bu.

Cumhuriyet  gerçeğini kavramaya çalışırken ikinci belirleyici faktör de Cumhuriyet’in öncü- kurucu-gücü  Jöntürk kadroya ilişkindir. Bu kadronun nasıl ortaya çıktığını bu çalışmanın daha önceki bölümlerinde  ele almıştık. Osmanlı’nın tarihsel gelişme sürecini, “batılılaşma” süreciyle birlikte Jöntürklerin ortaya çıkışını, bunların daha sonra nasıl İttihatçılar, ve en sonunda da  Kemalistler haline geldiklerini getirin gözünüzün önüne..İşte Cumhuriyet bütün bu etkileşimlerin-süreçlerin sonucu olmuştur.

Dikkat ederseniz burada da belirleyici olan hep dış dinamiktir. İç dinamik olarak da tabi Devlet var ortada!. Osmanlı Devleti ve onun yaşamı devam ettirme mücadelesi var. “Ya Devlet başa ya kuzgun leşe” anlayışının dumura uğrattığı toplumun ise adı bile geçmiyor! Onlar yok! Yani yok varsayılmışlar hep! “İlerici”, “devrimci” olan, “tarihi yapan”, “halka rağmen halk için” savaşan hep o Devlet!!..  

Osmanlı’nın “batılılaşma” sürecini alın, durup dururken niye “batılılaşmaya” karar vermişti Osmanlı?Hem de kendi iç dinamiklerinin gelişmesini engellemek, bu süreci saptırmak pahasına!..O III.Selim’leri, II.Mahmutlar’ı düşünün!..Buradan başlıyor işin özü. Devlet-Devlet’i Ali- varoluş savaşında ayakta kalabilmek için kendi iç dinamiklerini yok ediyor!. Daha sonra da o Jöntürkler, İttihatçılar ve de Kemalistler hep bu saptırılmış sürecin ürünleri olarak ortaya çıkıyorlar. Birkere tekrar bunun-bu gerçeğin  altını bir çizelim. Yani, o dayanılmaz dış dinamiğin etkisi altında kendi varoluş koşullarını buna uyarlamaya çalışıyor Osmanlı. Gerçek budur. Ve  süreç geliyor, geliyor ta o savaşa kadar dayanıyor. Cumhuriyet de bu sürecin sonucu-ürünü oluyor.

Peki, eğer savaş olmasaydı ne olurdu? Bu saçma bir soru tabi!. Çünkü tarihte olan herşey öyle olması gerektiği için olmuştur, bu açık. Ama biz gene de, olanı daha iyi anlayabilmek için soralım, savaş olmasaydı ne olurdu? Bu durumda, İttihatçılar-ya da Kemalistler tutupta bir Cumhuriyet falan kurmaya kalkmazlardı herhalde[1]! Ne olurdu peki? Şu ya da bu şekilde gelişen bir “gayrımüslim” burjuvazisi vardı Osmanlı’nın. Evet bunlar “kompradordu-işbirlikçiydi” falan, ama son tahlilde bunlar temsil ediyorlardı Osmanlı kapitalizmini. Eğer savaş olmasaydı, bir süre sonra  bir Müslüman burjuvazi de eklenirdi bunlara ve karşılıklı ilişkilerle-etkileşmelerle-bazan arada kavga dövüş de olsa- iç dinamik kendine bir yol açarak sistemde bambaşka bir değişime-gelişmeye neden olabilirdi. Ama olmadı tabi. Sadece savaş yüzünden de değil! En başta sistemin saptırılmış tarihsel gelişim süreci  engeldi buna. Bir kere o “ideolojik milliyetçilik” virüsü girmişti  halkların içine! Gayrımüslim burjuvazi de boşuna “komprador” haline gelmemişti. Sadece komprador da değil, duygusal olarak da sistemden kopmuşlardı bunlar. İçinde bulundukları toplumu-Osmanlıyı-temel alan bir anlayışa  sahip değillerdi.  Ama tabi bunu yaratan da sistemin-Osmanlı Devleti’nin-kendisiydi (tabi yabancı devletlerle birlikte) bunu da unutmayalım. Yani onlar da bir tür kurbanıydılar bu sürecin..

Sonra, savaş başladı ve Osmanlı da bu savaşa katıldı. Niye katıldı peki? Gene o  “Devleti kurtarmak için” değil mi! Aynen kurbanlık bir koyun gibiydi Osmanlı! Baktı, parçalayacaklar kendisini, o da tuttu, “hani belki savaşı kazanan tarafta yer alırım  da ben de bu sayede kendimi kurtarırım” diyerekten Almanya’nın safında savaşa girdi!. Aslında o dönemde Almanya’yla Osmanlı’nın-Devletin- çıkarları da  birleşiyordu tabi. Yani sadece Osmanlı’nın isteğiyle olmadı bu ittifak!. Almanya için de önemliydi bu. İşin ayrıntılarını, nedenini falan bir yana bırakıyoruz burada. Ama sonuçta, Osmanlı, “Devleti kurtarabilirim” düşüncesiyle girdi bu savaşa, şu an bizim için  önemli olan bu gerçeğin tesbitidir..

Sonrasını biliyoruz. Yenilgi ve Sevr! Ama şöyle de bir durum vardı ortada. Evet, İtilaf devletleri savaşı kazanmışlardı, ama onlar için de çok pahalıya malolmuştu bu savaş. Bir kere, Rusya’da devrim olmuştu bu arada. Ve de bütün o Avrupa ülkelerinde de işçi sınıfı hareketleri gelişiyordu. Devrim ateşi bacayı sarmaya başlamıştı. Savaş bıkkını haline gelen insanlar  yaralarını sarmak istiyorlardı artık. Üstelik, düşman ortadan kalkınca  bu sefer de galipler arasındaki rekabet  ön plana çıkmaya başlamıştı. İngiltere hegemonyasını kabul ettiremiyordu. ABD ise henüz daha gücü eline alacak durumda değildi. İtalya’nın gözü Anadolu’nun kıyı bölgelerindeyken, Fransa’nın başlıca amacı İngiltere’nin daha da güç kazanmasını engellemekti. İtalyan ordusu güney kıyılarının bir bölümünü işgal ederek Ege’ye doğru ilerlemeye başlayınca bunu engellemek için İngilizler Yunan yayılmacılığını desteklemeye başlamışlardı. Yunan devletine-Venizelos’a- “haydi kulum yürü, başına devlet kuşu kondu” dedirten ortam böyle bir ortamdı. Yunanlıların İzmiri işgali ve daha sonra da kendi güçlerini abartarak Anadolu’nun içlerine kadar ilerlemeleri bu ortamın ürünü oldu. Evet Sevr’e göre Doğu’da da bir Ermeni devleti kurulacaktı ama burada da gene Rus-İngiliz ve Fransız rekabeti öne çıkıyordu. Rusya’da devrimin olması bütün işleri karıştırmıştı!. Bolşeviklerin koltuğunun altında kurulacak bir Ermenistan’a eskisi kadar sıcak bakmıyordu artık müttefikler!

Dikkat ederseniz hep aynı hikâye! Başkalarına güvenerek yola çıkanlar sonunda   kaybediyorlar. Ermeni olayı yakın tarihte  bunun en açık örneği oldu. 1915’ten sonra bir kez daha kaybediyordu Ermeniler. Ruslara, İngilizlere-Fransızlara güvenerek  isyan bayrağını çekmişlerdi göndere. Ama gene olmadı. Çünkü, büyük devletler için önemli olan kendi çıkarlarıydı. Ama bu çıkarlar da son tahlilde karşılıklı rekabet-etkleşme-güç dengeleri ortamında belirleniyordu. Güç dengeleri ise,  böyle geçiş dönemlerinde henüz daha oturuşmuş bir şey değildi, oynaktı. Bugün böyle, yarın başka türlü olabiliyordu. Yunanlılar da   bu hesabı iyi yapamadılar. Onlar da  sandılar ki, arkalarında koskoca İngiltere var! Millilyetçi körlük-“Megalo İdea”,  “artık vakti geldi” düşüncesi onları da hata yapmaya zorlamıştı.

Şimdi düşünün, Yunanlılar İzmir’e çıkmışlar Anadolu’nun içlerine doğru ilerliyorlar (bir kere sadece  bu bile savaş bıkkını  Anadolu halkı için başlıbasına birleştirici bir faktör). İstanbul işgal altında. İtalyanlar ve Fransızlar  hareket halindeler, Ermeniler ise Doğu’da bir devlet kurma peşindeler ve Rusların ağzından çıkacak söze bakıyorlar. Yani, Sevr’in uygulanması süreci başlamış! Ne yapacaksın böyle bir durumda?

Osmanlı bir hanedan devleti. Ve  Sultan da İstanbul’da İngilizlerin elinde esir. Hani o, Vahdettin Kurtuluş Savaşı’nı gizlice desteklemiş falan tartışmalarına hiç girmiyorum. Buralardan bir yere varılamaz. Sonuç ortada. Böyle bir ortamda Mustafa Kemal ve arkadaşlarının hanedanı Ankara’ya taşıma  olanakları var mı! Bu bir. Ama ikinci faktör daha önemli; hani amaca uygun başka bir hanedan üyesini bulsalardı bile o ortamda Ankara’da ikinci bir Osmanlı Devleti ilan etmenin bir mantığı varmıydı! Apaçık ki yoktu! Çünkü,  Osmanlı hanedanı  meşruiyetini kaybetmişti artık. Bu çok önemli. Hem halkın gözünde, hem de yabancı devletlerin gözünde Osmanlı hanedanı-Devleti meşruiyetini kaybetmişti. Peki ne olacaktı o zaman, Osmanlı meşruiyetini kaybettiyse eğer, meşruiyet kaynağı olarak  geride ne kalıyordu başka? “Cumhur”, yani halk, işte Cumhuriyet (halk idaresi) böyle doğdu-kuruldu.

Peki, halk örgütlenerek ayaklandı falan da öyle mi kuruldu bu Cumhuriyet? Hayır! Birkere halk zaten savaş yorgunuydu. Ve de, ne Devlete, ne de onun İttihatçı-Jöntürk kadrolarına güveni kalmamıştı artık. Nasıl kuruldu peki  o zaman bu Cumhuriyet? Kim kurdu bu yeni Devleti?

Cumhuriyet-yeni Devlet, Osmanlı Devlet Sınıfı artığı Jöntürk-Kemalist kadronun öncülüğünde, o an elde ne varsa her kesimden insanların (eşraftan  Müslüman burjuvaziye, bütün o savaş bıkkınlığına ve İttihatçılara karşı olan güvensizliğine rağmen geniş halk kitlelerine kadar her kesimden insanların) işbirliğiyle-ittifakıyla kurulmuştur. Bu kadar değişik çevreyi ve insanı biraraya getiren bir tür reaksiyondur o aslında. Yaşamı devam ettirme mücadelesinde ortak düşmana karşı kendini koruma reaksiyonudur. Bunun başka izahı yok! O dönemi düşünün bir kere,  kendisini  Sarıkamış’ta, Yemen’de, Balkanlar’da ateşe atan İttihatçı artığı o Jöntürk kadroyla başka türlü işbirliği yapabilirmiydi bu halk!. Ama o an mecburdu buna. Yunanlılar Anadolu’nun içlerine doğru adım adım ilerliyorlardı. İstanbul zaten gitmişti elden. Güney desen işgal altındaydı. Doğu’da bir Ermeni devleti, Kuzey’de de  bir Rum devleti kurulacaktı. Şaka değildi bunlar. İşte halkı Devletle ittifaka götüten  koşullar bunlardır.

Peki niye  halkın  kendisi  halletmedi bu işi de Devletle ittifaka gidildi? Neden Müslüman burjuvazinin öncülüğünde yeni bir oluşum ortaya çıkamadı? Çok açık!  Burjuvazinin gücü yetmedi buna. Halk ise zaten yorgundu ve Devletten bağımsız bir sivil toplum gücü olarak örgütsüzdü. Düşünsenize, yüzyıllardır sözü hiç ayağa düşürmemişti bu Devlet. Evet, Osmanlı’nın tarihi hep isyanlarla doluydu, ama bunlar sadece isyandı. Yani, varolana-Devlete karşı bir alternatif üretecek konumda değildi bunlar. Yüzyıllar boyunca Devletin tek bir hedefi olmuştu: İçerde kendisine rakip olabilecek bir potansiyele-alternatife yol vermemek, böyle bir gelişmeyi daha doğmadan yok etmek! Osmanlı olayı budur, Devleti yaşatmanın mantığı hep bu olmuştur. İşte bütün bu nedenlerden dolayı, yeni Devlet-Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nin Cumhuriyet adı altında  küllerinden yeniden doğuşudur. Önce bu gerçeğin   altını bir  çizelim.   Meşruiyet kaynağı olarak geriye bir tek  halkın kalmış olduğunun farkına varan  İttihatçı uzantısı Jöntürk kadro, “halk adına davranıp”, onun meşruiyet hakkını-yetkisini kullanarak kurulmasına öncülük etmiştir bu  Cumhuriyet’in. Yani, kuruluş sürecinde insiyatif tamamen onların-Devletçi kadronun elinde olmuştur. Halkı örgütleyen, işin içine sokan ve güden de onlar olmuştur[2]. Zaten “halka rağmen halk için” olayının mantığı da budur! Tabi, Cumhuriyet gibi modern bir  kavramla-biçimle dünyaya yeni, modern  bir devlet imajı da  verilerek, dünya kamuoyunun gözünde  meşruiyet  kazanılmaya da çalışılmıştır. Üstelik, dönemin siyasi konjonktürünün  yardımıyla  bunda da muvaffak olunmuştur.

Bütün bunlar  bir mucize gibi  görünüyor bazılarına!. Olayı bir avuç insanın “kahramanlığına” indirgeyerek adeta mistik bir hale  sokuyorlar!. Şunu unutmayın ki, arkasında koskoca bir Osmanlı tarihi-onun Devlet geleneği vardı o “kahraman” “kurucu” kadronun!. Bizim Kemalist-Jöntürk deyip geçiverdiğimiz  bu insanlar, o zaman Devlet’in-Osmanlı Devleti’nin  ruhunu temsil ediyorlardı. Yani öyle,  üç tane “asker-sivil aydın küçük burjuva” paşanın “kahramanlıklarıyla” kurulmuş basit bir yapı değildir bu Cumhuriyet!  

Öte yandan, evet  bazıları, “halka rağmen halk için kurduk biz bu Cumhuriyeti”  diyerek akılları sıra bir tür hamasetle karışık ulusalcılık  yapıyorlar, ama  olsun varsın,  iyiki de kurulmuş bu yeni Devlet-Cumhuriyet!.Niye mi?    

Evet, ilk bakışta değişiklik özde değil biçimdedir-şekildedir.  Ama mekanik-pasif bir biçim-şekil değişikliği olayı da değildir bu. Osmanlı Devleti ve toplumu için bir  tür “çağdaşlık” aşısıdır. Bir tür toplum mühendisliği olayıdır. Bu anlamda da  tarihsel bir devrimdir. Dış dinamiğin zorlamasıyla “aktif bir karmaşık” haline gelen toplumda yavaş yavaş  iç dinamiklerin de harekete geçmesinin yolu bu şekilde açılacaktır[3]. Yani toplum, Cumhuriyet olayıyla birlikte   sürecin yolunu açacak  yeni bir kulvara giriyordu adeta. Bu nokta çok önemli. Osmanlı toplumu özünde fetihçi bir toplumdu, üreten ve üreterek ayakta kalan bir toplum değildi. Fetihçilik bitince de  kendi kendisini yiyip tüketerek ayakta kalabilir hale gelmişti zaten. Cumhuriyet ise, onu kuranların  da iradelerinden bağımsız olarak, üreterek varolabilme yoluna giriyordu. Yeni bir kulvar derken kastettiğim budur benim. Aslında bu süreç daha önce İttihatçılar döneminde  başlamıştı. Burjuva yetiştirme, bir ulus yaratma deniyordu bunun adına. Cumhuriyet zorunlu olarak bu yolda devam etti. Artık tek çare vardı önünde: Kendi diyalektik inkârını yaratarak-yaratırken varolmak! İşte yeni Türkiye’nin diyalektiği  bu olmuştur. Toplumu kaçınılmaz olarak  bir burjuva toplum haline getirecek yoldu bu. Kemalist Cumhuriyet, varolabilmek için, herşeye rağmen kendi diyalektik inkârcılarını yaratmak zorundaydı artık. Ve o da bunu yaptı.. Kendi varoluşunun koşullarını yaratırken kendini üreterek yok edip yeniden yaratmak da  diyebiliriz buna! Bugün olupbitenlerin anlamını burada aramak gerekir..

Burada altını çizmemiz gereken nokta şu: Hani ben böyle, “bu, niteliksel olarak yeni bir Devlet falan değildir, Osmanlının küllerinden doğma bir Osmanlı Cumhuriyetidir”  diyorum ya, bazıları buradan hemen “Cumhuriyet düşmanlığı” sonucunu çıkarıyorlar!. Halbuki,   bu sadece bir tesbittir. Böyle bir tesbitten “düşmanlık” sonucunu çıkaranlar onu-Cumhuriyet’i-bize bir toplumsal devrim-bir burjuva devrimi-olarak yutturmak isteyenlerdir. Bu yalanlarının ortaya çıkmasından korktukları için söylüyorlar bunu.  Çünkü, eğer Cumhuriyet  bir toplumsal devrim olayı değilse,  o, benim söylediğim gibi bir Osmanlı cumhuriyetiyse, o zaman Cumhuriyet’in egemenlerinin-Cumhuriyet elitinin-Devlet Sınıfının maskesi de düşmüş oluyor bu durumda. Çünkü bunlar, Kemalist-solcu aydınların da yardımıyla, kendilerini şimdiye kadar  hep, ya “küçük burjuva devrimcileri”, ya da, modern-kapitalist bir devletin “bürokratları” olarak kamufle ettiler! Yani, sanki ortada bir devrim-burjuva devrimi olayı var da, bunlar da bu devrimi başarıya ulaştıran devrimci burjuvazinin temsilcileriymiş gibi davrandılar! Bu maskenin düşmesinden korkuyorlar şimdi!. Olay budur. Ben diyorum ki: Kemalistler Osmanlı’nın Jöntürkleridir. Önce İttihatçılar çıkmıştır sahneye, sonra da, konjonktüre uygun olarak aynı ekolün-kadronun uzantısı olan Kemalistler..Yani, bunlar sapına kadar Osmanlıdır. Osmanlının “batılılaşma” sürecinin ürünü olan,  pozitivist-toplum mühendisleridir. Osmanlının “tarihsel devrim geleneğinin” üzerine inşa edilmiş yeni tipte bir tür ideolojik devrimciliktir bunların devrimciliği.  Aslında, aynı türden “devrimciler”  bugün de  egemen halâ Türkiye’nin entellektüel hayatına!.”Solculuk” denilen şey nedir ki bugün Türkiye’de? Aynı akımın “modern”-“çağdaş” uzantıları değil midir bunlar da? “Devrim yaparak”    “kurtarmaya” çalıştıkları şey de özünde gene o kadim Devletçiliğimiz değil midir! “Ya bunların kendi aralarındaki çelişkiler, bak Kemalistler İttihatçıları ipe bile çekmişler” mi diyorsunuz! Ben size başka bir soru sorayım: Bugün biribirinin düşmanı olan  bir sürü “sol” grup var ortada değil mi, haydi açıklayın  bakayım  bana  bunların aralarındaki “çelişkileri”! Yeri gelince bunlar da öldürüyorlar biribirlerini öyle değil mi! Bunlar, toplum mühendislerinin kendi aralarındaki çelişkilerdir! “Öyle değil de böyle devrim yapacağız” tartışmalarıdır aralarındaki tartışmalar da! Sonra da, bir kaşık suda fırtınalar kopararak biribirlerine düşüyorlar o kadar!

 

DEVAMI YARIN

SINIFSAL YAPI, SINIF DENGELERİ- İLİŞKİLERİ

Şimdi soru şu: Adına Jöntürkler, ya da Kemalistler dediğimiz Osmanlı Devlet sınıfının uzantısı- tarihsel devrimci o bir avuç insan ne yapmıştır-nasıl yapmıştır da kurulmuştur bu yeni Devlet-Cumhuriyet? Bu işler olup biterken toplumun diğer sınıf ve tabakaları ne durumdaydılar? Onların katkısı ne olmuştur-nasıl olmuştur bu sürece; yani, nasıl olmuştur da sonuçta ortaya böyle bir sentez çıkmıştır?

 



[1]Gerçi Jöntürklük, yani ideolojik devrimcilik-toplum mühendisliği- bu, yani bazılarının kafasında mutla-ka bu türden batılı bir Cumhuriyet ideali falan vardı, ama bu ayrı bir konu..

[2] Bununla Kuvayımilliye olayını küçümsemiş falan olmuyoruz! Elbetteki Türkiye’nin dörtbir yanında di-reniş grupları da vardı. Örneğin, bir Yeşil Ordu olayı, ya da diğer “çeteler”-gerilla grupları.. Ama bunlar hiçbir zaman mahalli direniş grupları olmanın ötesine geçemediler.  Birleştirici olan,  kurucu-öncü güç Devletçi kadrolar olmuştur bu açık.  

[3]Ah o “iç dinamikler”! Onların başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir  bu ülkenin tarihinde! Evet, iç dinamikler harekete geçerler ama,  bu kez de Devletin bu yeni sahipleriyle boğuşmak  zorunda kalınır! Ne de olsa II.Mahmut’  un torunlarıdır bunlar da!..