• 31.10.2013 00:00
  • (2258)

 

TARİH NEDİR

Tarih, geçmişte yer alan olaylara ilişkin olarak toplumsal hafızada kayıt altına alınmış  bilgilerden oluşuyor. Ama aslında,  toplumsal olarak  (bilinç dışı ve bilinçli bir şekilde)    sahip olduğumuz   bilgilerin toplamıdır o. Çünkü,  her anın içindeki toplumsal varlık,  tarihsel oluşum süreci içinde üretilen bilgilerin maddi bir gerçeklik olarak ortaya çıkmış şeklidir. Bu nedenle biz   tarihi, onu  “geçmişe” havale ederek kendimizden uzaklaştırmadan,  sahip olduğumuz toplam toplumsal bilgi olarak ele alıyoruz.  

Evet, “geçmişte kalan olaylara ilişkin olarak  sahip olduğumuzu” söylediğimiz   bilgiler, her anın içinde yeniden yaratılan maddi gerçekliğin oluşmasında baş rolü oynarlar.  Her anın gerçekliği, çevreden gelen madde-enerjinin-informasyonların daha önceden sahip olduğumuz bilgilerle işlenmesinin-değerlendirilmesinin sonucu olduğu için, o, daima, kendisini yaratan ve o an artık “geçmişte kalan”   bilgilerin  ürünü olmuş olur.   “Geçmişi temsil eden bilgiler”, bu şekilde,  daima her an yeniden yaratılan maddi gerçekliğin içinde, onun yaratılmasında baş rolü  oynayan bir  aktör olarak yer alırlar. Her an yeniden varolanı bir çocuğa benzetirsek, bu çocuğun babası çevre-çevreden gelen informasyonlar ise, anası da artık “geçmişe ait olan  bilgiler”  olmuş olur. Bu  şekilde  her  çocuk,  anne ve babasından gelen bilgilerin sentezi olarak kendisine ait yeni bir bilgiyle-bilgi temeliyle- birlikte doğar.   

Toplumsal hafızanın oluşumu da  aynen yetişkin bir insanın beynindeki nöronal ağların oluşumuna benzer. Nasıl ki yeni bilgiler daima eskiden beri varolan sinapsların   içinden çıkarak onların üzerine inşaa ediliyorlarsa (bu sinapsların  kuvvetlendirilmesi, ya da mevcut olanlara ek  yeni sinapsların oluşturulması yoluyla)[1], yaşanılan belirli bir an’a ilişkin olan toplumsal  bilgiler de, aynen  böyle, kollektif hafızada eskiden beri varolan bilgilerin üzerine inşa edilmiş çok katlı bir binaya   benzerler.

Toplum, insanlardan oluşan bir sistem olduğundan, tek tek insanlar, hem kendi bireysel varlıklarına ilişkin olarak kendi bireysel tarihlerinin, hem de aynı zamanda, içinde yaşadıkları  toplumların-toplumsal tarihlerinin-  ürünü olurlar. Tarihsel-toplumsal bilgi-bilinç, bireyler olarak  varlığımızı üretirken  hiç farkında olmadan bunun sınırlarını-niteliğini belirleyen en önemli platform olur. Bu şekilde, toplumların kollektif hafızada yer alan bilgilerle kendi kendilerini üretmeleri,  bireylerin kendilerini üretmeleri süreciyle birlikte gerçekleşir.  Çünkü, bireylerin sahip oldukları bilgi, daima, toplumsal olarak sahip olunan bilginin bir bileşenidir. Toplumsal olarak sahip olunan bilgi, bireylerin sahip oldukları bilgilerin süperpozisyonuyla ortaya çıkar.

TOPLUMSAL SİSTEM GERÇEKLİĞİ VE KÜLTÜR

Toplumsal varoluşun her aşaması, kendi kendini üretmenin belirli bir biçimi olarak,  belirli bir bilgi  zemininde gerçekleşen bilişsel bir üretim faaliyetiyle birlikte ortaya çıkar. Ve   o andan itibaren de  (yeni bir bilgi üretilerek daha ileri bir aşamaya geçilene kadar)  otomatik bir şekilde işleyen, alışılagelen bir faaliyet şeklini alır. Örneğin, hayvanları ehlileştirmeyi öğrenerek (bu bilgiyi üreterek) kendi kendini bu düzeyde üretme aşamasına geçen bir toplumu ele alalım. Hayvanları ehlileştirerek  kendini üretmek özünde bilişsel bir faaliyettir. Ama bu, zamanla, günlük hayatın akışı içinde, alışılagelen, farkında olmadan yapılan işlerden oluşan bilinç dışı otomatik  bir faaliyet haline dönüşür. İnsanların,   üretim faaliyeti esnasında, onun  gereklerine uyarak kendi aralarında kurdukları ilişkilerle maddi bir gerçeklik haline gelen toplum,  otomatik olarak işleyen bir sistem olarak yaşamını sürdürür. İşte biz, insanların, bu şekilde, belirli bir toplumsal üretim biçimi-ilişkileri zemininde, farkında olmadan geliştirdikleri yaşam biçimlerine kültür diyoruz. Özünde, bilişsel olarak üretilmiş olan belirli bir bilgiye dayanılarak, bilişsel bir faaliyet olarak gerçekleştirilen toplumsal üretim faaliyeti, zamanla, farkında olmadan yapılan  etkinliklerle gerçekleşen  bir yaşam biçimi haline dönüşüyor. Bu süreç içinde,  insanların, sürecin akışına ve mantığına uygun olarak geliştirdikleri yaşam tarzlarına-alışkanlıklarına da (bunlara ilişkin bilgilere de) kültür deniyor. Hayvanların sahip oldukları kültür, yaşam kavgası içinde, duygusal reaksiyonlarla oluşan ilkel basit bilgiler zemininde ortaya çıkarken, insan toplumlarının kültürel temellerini oluşturan bilişsel üretim faaliyetidir.

İnsanlar arasında kurulan  ilişkilerle (ki bunları da belirleyen üretim ilişkileridir) kayıt altında tutulan bu bilgiler, bu şekilde, hem tek tek insanların, hem de bir bütün olarak o an varolan toplumun davranışlarını-yaşam tarzını belirler. Örneğin, ilkel komünal toplumun yazılı olmayan anayasası “töre” bu tür bir bilgi temelidir. Belirli bir üretim biçimiyle-ilişkileriyle- karakterize olunan aşiret toplumunda, hem tek tek elementler olarak insanların, hem de bir bütün olarak toplumun-sistemin davranışlarını belirleyen bilgidir bu. İnsan ilişkilerinin nasıl oluşacağı, nelerin iyi, nelerin kötü olduğu, toplumsal yasaklar, kısacası, insanların hayatın her alanında nasıl yaşayacaklarına ilişkin bilgiler hep (hiçbir yerde yazılı olmayan) bu temel bilgiden-anayasadan-kaynaklanırlar. Ama sadece bu da değil, bu arada gelişen dil de gene bu sürecin   ürünüdür. Öyle ki, kültür adını verdiğimiz bu bilgiler, insanların duygusal reaksiyonlarına temel teşkil eden bilinç dışı bilgiler olarak nesilden nesile aktarılarak  bireylerin ve toplumsal varlığın çimentosunu oluştururlar.

Öte yandan, yeni bilgiler yoktan varolmazlar. Öteden beri mevcut olanların içinden çıkarlar. Kendi kendini üretmenin belirli bir aşamasında, belirli bir bilgi dağarcığına sahip olarak yola devam etmeye  çalışan  insanlar (toplum), bu süreç içinde çevreden gelen ve kendileri için  önemli olan yeni  informasyonları değerlendirerek yeni bilgileri üretirler.  Hayvanları ehlileştirme bilgisiyle  kendini üreterek göçebe bir hayat yaşayan  toplumun, tarımı, ziraati keşfederek  toprağa yerleşmesi, sahip olduğu yeni bilgiler sayesinde olur. Yeni bilgilere dayanılarak farklı bir biçimde üretilen toplumsal yaşam ise zamanla yeni yaşama uygun yeni bir kültürün ortaya çıkmasına yol açar. Toplumların sahip oldukları bilgi temellerini değiştirmeleri, bu şekilde aşağıdan yukarıya doğru üretim süreci içinde gerçekleşir. Her seferinde,  yeni bilgilere uygun olarak önce maddi hayat değişir. İnsanlar önce kendilerini değişik bir biçimde üretmeyi öğrenirler. Daha sonra da, bu yeni yaşam biçimi yavaş yavaş kendi üst yapısını-bilincini oluşturarak eskinin kabuklarını kırmaya, onun içinden çıkarak kendi ayaklarının üzerinde durmaya çalışır. Batı toplumlarının tarihsel gelişme yolu budur.

Türkiye toplumu ise bambaşka bir yoldan ilerliyor. Bambaşka bir yoldan, çünkü bizim tarih sahnesine çıkışımızı belirleyen üretim süreci değil, yukardan aşağıya doğru gerçekleşen fetih-Tarihsel Devrim diyalektiğidir. Türkler tarihe üreterek değil fethederek girmişlerdir. Kendilerinden daha ileri   kültüre sahip medeniyetlere karşı bir Tarihsel Devrim gücü olarak sahneye çıkar Türkler. Ve onlarla etkileşerek çevreye uyum çabası içinde varlıklarını sürdürmeye çalışırlar[2].

BİZ KİMİZ

Türkler   göçebe bir toplumken fetih   yoluyla yukardan   aşağıya doğru   devlet kurarak tarihe

girmişlerdir.[3] Bizim sınıflı topluma-medeniyete geçişimiz göçebe geleneklerimizi, yani tarihsel olarak oluşmuş toplumsal DNA larımızı (kültürel bilgileri) değiştirerek olmaz! İçine girilen yeni yaşam koşullarının zorlamasıyla bunların üzerine (mevcut  bilgilerin üzerine) bazı yeni bilgiler ilave edilerek (öğrenerek) gerçekleşir. Çevreye-yeni koşullara uyuma bağlı olarak, bazı toplumsal genler pasif hale getirilirken, bazıları da ortaya çıkan yeni durumları-bilgileri-kodlayacak şekilde geliştirilir[4]. Yani, tarihe barbarlığın yukarıaşamasından girmişyerleşik toplumlar gibi, yeni bir üretim süreci içinde yeni üretim ilişkileri yaratan, yeni yaşam tarzını bu ilişkiler içinde üretilen bilgilere göre gerçekleştiren bir toplum değiliz biz. Bu yüzden de bugünün içinde geçmişin nasıl yaşadığına-varolduğuna ilişkin çok özel bir örnek teşkil ederiz. Bizde hala binlerce yıl öncesine ait bazı toplumsal genler aktif halde olduklarından, bugünün yaşamını üretirken farkında olmadan bunu geçmişten kalan mirasa uygun olarak yerine getiririz. Bu genler çok değişik biçimlerde güncelleşmiş, “modernleşmiş” bilgileri üretiyor görünseler de, görünüşün biraz altına inince hemen bizi bize benzeten özelliklerimizi görürüz!

Bir örnek verelim: Hiç düşündünüz mü bizde neden önce bir bina yapılır da onun alt yapısı, suyu, elektriği, kanalizasyonu vs. sonradan akla gelir diye (son yıllarda kakpitalizm bu  geleneği değiştiriyor artık)! Bina yapmak yerleşik toplum kültürünün bir parçasıdır. Bizse bilinç altımızda hala göçebe geleneklerimizle yaşarız. Bizim için önemli olan, o anki  ihtiyacı karşılamak üzere bir binanın yapılması ve onun içinde oturmaktır! Kanalizasyon, elektrik, su vs. bunlar normal koşullarda yerleşik toplum kültürünün bileşenleri olarak bina yapımının ayrılmaz parçaları oldukları,  biribirlerinden ayrı  düşünülemeyecekleri halde, bizim için  bunlar birarada öğrenilmiş  kültürel unsurlar olmadıklarından, sonradan öğrenilmiş ve hala eksplizit olarak  kayıt altında bulunan bilgiler olduklarından ayrı ayrı aklımıza gelirler. Bu yüzden de önce o anki ihtiyaç ne ise onu düşünürüz, sonra da diğerlerini!..

Alın Osmanlının batılılaşma serüvenini, “batılılaşınca” niteliksel olarak değişmiş mi oluyordu Osmanlı? Hayır! Örtünün altındaki gövde gene aynı gövde olarak kalmıştı. Peki, adına “Cumhuriyet” deyince değişmiş mi oluyordu? Gene hayır! Ne değişiyor peki bu şekilde? Eski toplumsal DNA larda köklü bir değişikliğe gidilmeden (zaten bu öyle istemeyle falan olmazdı!),  bunların üzerinde oynanarak bukalemun gibi çevreye uyum sağlanılmaya çalışılıyordu!. Tarihsel Devrim mekanizması kullanılarak  biçim değiştiriliyor, çağa uyum sağlanıyordu!  Devletin yapısına ilişkin olarak İslam Medeniyetinden alınan bazı genler pasif hale getirilirken, bazı başka genler aktif hale getirilerek batılı görünüme sahip bir devlet yapısı oluşturuluyordu. Yani, eski elbise çıkarılarak mevcut yapıya yeni bir elbise giydiriliyordu!.

Sonra? Batılı bir devlet olmuştuk ya, sonra da artık bu “batılı devlete”  uygun bir ulus yaratılmaya çalışılacaktır!. Yukardan aşağıya bir kapitalistleşme, yukardan aşağıya doğru örgütlenecek yeni bir toplum düzeni!.. Varsın kapitalistleşsindi toplum, fabrikalar kurulsun, insanlar iş güç sahibi olsunlardı, Batı’da nasıl oluyorsa bizde de öyle olsundu. Korkacak ne vardı ki bunda, önemli olan “muasır medeniyet seviyesine erişmek” değil miydi!   Osmanlı’nın küllerinin altından bir yeniden doğuştu bu adeta!

Ama dikkat ediniz, bu arada gözden kaçan bir nokta var!  Bütün bu işler yapılırken bir şeye hiç dokunulmuyor!  Batıcı-Cumhuriyetçi elbiseyi  üstünden çıkarıverin, hemen “kralın çıplak” olduğunu-görürsünüz! Çünkü o hala Osmanlının kutsal Devletidir. Ve tabi etrafındaki “tapınak şövalyeleriyle” dört başlı Devlet Sınıfıyla birlikte.

DEVLET VE BİREY

Burada çok önemli bir nokta var: Neden bizde hep “Devleti korumaktan, ya da kurtarmaktan” bahsedilir? Sadece Osmanlı’da da değil,  bugün halâ  Türkiye Cumhuriyeti’nde bile, azıcık sıkışsak, neden hemen, “ne olacak bu Devletin hali”, ya da, “Devleti nasıl koruyacağız-kurtaracağız” diye düşünen birileri çıkar (ya da artık çıkardı diyelim!)  ortaya?  Neden hep “korunmaya muhtaç bir Devlet” vardır ortada! Ve de onu “koruyanlar”, “kurtaranlar”!. Herşey bu uğurda yapılıyor. Darbeler, muhtıralar bunu için veriliyor. Bu neden böyledir, nedir bu işin tarihsel, toplumsal temelleri? Bugün halâ, “sağcısıyla”, “solcusuyla”, “demokratıyla”, “ilericisi” ve “gericisiyle” bütün Cumhuriyet aydınlarını içine alan bu ruh halinin esası nedir, nasıl bir kültürel miras yatıyor bunun altında? Neden bir Erdoğan bas bas bağırıyor, “biz size hizmetkâr olmaya geldik, amacımız Devleti temel alan anlayışın  yerine bireyi  temel alan bir anlayışı koymaktır” diye!.Nedir bu işin sırrı?

Kentten çıkma Batı toplumlarında  birey ve toplum önce gelir, devlet sonra. Devlet, bu zemin üzerinde oluşur; elementlerini bireylerin oluşturduğu sistemin merkezi varoluş instanzıdır devlet. Birey ise, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olarak,  kendisi için üretim yaptığı için bireydir. Sosyal sınıfların ortaya çıktığı temel de budur zaten. Toplum, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölündüğü zaman, sınıflı toplum da oluşmuş olur. Devlet  de, bu yeni durumu, dengesizlik üzerine kurulu bu yeni “dengeyi” muhafaza etmenin aracıdır. Bu yüzden, mülk sahibi sınıflar lehine oluşan  “dengeyi” koruyan kamu gücü olduğu içindir ki, onun “egemen sınıfın baskı aracı olduğu”  söylenir.

Osmanlı devletinin ve toplumunun oluşumu ve yapısı ise bambaşkadır. Kuruluştan önceki dönemi düşünelim: Göçebe, çoban bir aşiret bu. Evet, bir çoban da kendisi için üretim yapmaya başlamıştır, ama o henüz daha batılı anlamda bir birey değildir. Kendi varlığını birey olarak oluşturamaz. İçinde bulunduğu toplumla-aşiretle birlikte vardır o. “Ben” yoktur. “Ben”, toplumdur, aşirettir henüz[5].

Sonra, içinde Batı’daki anlamda bireylerin oluşmadığı bu aşiret toplumu fütuhata girişiyor, ve “Devlet” haline geliyor. Bu  durumda, yeni oluşan toplum ve Devlet, Batı’daki gibi, elementlerini bireylerin oluşturduğu bir sistem değildir. Sistemin mantığına göre halâ birey yoktur ortada, çünkü özel mülkiyet yoktur. “Mülk Allah’ındır”. Allah adına mülke tasarruf yetkisi ise   devletin başına aittir. Osmanlı sisteminin elementleri, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olarak, kendisi için üretim yapan “birey”ler değildir. Osmanlı’da,  Allah adına da olsa, mülk sahibi olan tek “kişi” merkezi temsil eden Sultandır. Tek “birey”, kendisi için, kendiliğinden varolan tek kişi o dur[6]. Diğer insanlar, birey-vatandaş olmayıp, kendi varlıklarını toplumu temsil eden bu devletle birlikte oluşturabilen, devlet ve toplum varolduğu için, onunla birlikte varolan “Reaya-sürü-kul insanlardır.  Bu durumda, bireyin olmadığı bir toplumda, Batı’daki anlamda bir “sınıf”tan da bahsedilemez!

Peki Osmanlı Toplumu, Osmanlının (ve de Cumhuriyet’in!) kendisini ifade ettiği gibi “sınıfsız” bir toplum mudur? Hayır tabi! Osmanlı Toplumu da  sınıflı bir toplumdur. Ama buradaki sınıflar Batı toplumlarındakilere benzemezler. Önce Allaha, sonra da onun adına Sultana ait olan mülkiyete tasarruf yetkisine sahip yönetici bir Devlet Sınıfıyla, hiç bir hakka-hukuka sahip olmayan “Yönetilenlerden” oluşur Osmanlı Toplumu. Göçebe-barbar bir aşiret toplumunun fütühat yoluyla devletleşerek sınıflı toplum haline gelişiyle, kentten çıkma toplumların sınıflı toplum haline gelişleri tamamen farklı şeylerdir. Birinci durumda aşiret toplumu bireylere ayrışmadan sınıflaştığı için buradaki “sınıflılık” aşiret yapısının adeta donarak farklılaşmasıyla ortaya çıkar. Fütuhatı yöneten ve ondan aslan payını alan “Yönetici Sınıf” (toplumun çobanları), Tanrı adına mülkün de sahibi olduklarından Devletin vergi gelirlerine de el koyarlar. “Yönetilen” sınıf ise “Reayadır” (yani sürüdür)!

Burada en hassas nokta mülkiyetin Allaha ait olmasıyla, “Allaha ait olan” bu “mülke” tasarruf yetkisine sahip olmak arasındaki ilişkidir. Beni yıllarca uğraştıran, sonunda da “Sistem Teorisini-Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi’ni”[7] geliştirmeye kadar götüren nokta işte tam buradadır. Bu konu o kadar önemlidir ki, bu mesele anlaşılmadan ne Osmanlı Toplumu ve Tarihi anlaşılabilir, ne de günümüz Türkiyesi! Bu konuyu daha ayrıntılı olarak ele almak için isterseniz bu yazıyı okumayı burada bırakın  hemen  ve 4. Çalışmaya dönün. Daha sonra kaldığınız yerden tekrar devam edersiniz! Biz şu an burada kısa bir özetle yetineceğiz:

“Mülkün Allaha ait olması” tasavvufun esasıdır; ama o Sistem Teorisinin de özünü oluşturur. Çünkü her sistem (her varlık) sistem merkezindeki sıfır noktasında temsil olunur. Sıfır noktası diye uzay-zaman içinde varlığı kendinden menkul bir “nokta” bulunmadığı halde, izafi bir gerçeklik olarak onun potansiyel varlığını kavramadan başka hiçbir şeyi kavramak, varoluş problemini çözmek mümkün değildir. Tasavvufta sıfır “Haktır”. Sistem Teorisi’nde ise bütün kuvvetlerin biribirini dengelediği sistem merkezindeki denge halidir. Yani zıtların birliğinin gerçekleşme “noktasıdır”. Ama mutlak birlik-denge diye birşey olmadığı için, sıfır noktası hiçbir zaman objektif bir varlığa denk düşmez. Çünkü her birlik-denge hali (her sıfır) aynı anda bir mücadele (zıtların mücadelesi) platformudur da. Her nesne-denge hali-, daha o “ilk” oluşma anında (bu an, o nesne, varlık için zamanın başlangıç anıdır da) çevreyle etkileşmeye bağlı olarak mevcut denge bozulurken-bozulduğu için varolur (objektif bir gerçeklik haline gelir). Bu evrende çevrenin etkisine kapalı, varlığı kendinden olan bir sistem (varlık) mevcut değildir. Bütün sistemler açık sistemlerdir. Yani her “şey” ancak çevreyle etkileşme içinde, bu etkileşmeye göre izafi olarak varolur.

Bütün bunların Osmanlı Toplumuyla ve  günümüz Türkiyesiyle, devlet anlayışıyla ne alakası var mı diyorsunuz! Toplum da bir sistemdir. Ve her sistem gibi o da kendi merkezindeki sıfır noktasında temsil olunur. Sınıflı toplumlarda bu sistem merkezini (sıfır noktasını) egemen-dominant-sınıf temsil ederken, sınıfsız toplumda (ilkel komünal toplumda) sistem merkezini temsil eden bir sınıf, ya da zümre veya kişi yoktur. Merkez, ya tapınak tarafından, ya da gene Hak’kı temsilen komün başkanı tarafından temsil edilir. Bu durumda toprağın, üretim araçlarının mülkiyeti de bu “Hak’ka” aittir. Mülk hiçkimsenindir,  sahibi Hak’tır demek, objektif bir gerçeklik olarak kişi ya da sınıf veya zümre şeklinde mülke sahip olma konumunda olan bir varlık yoktur demektir; ki bu durumda, Hak’kı temsil eden şey de  merkezde oluştuğu kabul edilen  o  sıfır noktasıdır.[8]  Hak’ka ait olan  mülkün Hak adına toplum için kullanım-tasarruf- yetkisini ise, eşit haklara sahip bütün komün üyelerinin seçtiği başkan elinde tutar. Ancak, ilkel komünal toplumda  bireyin kendisi için varolması diye birşey söz konusu olmadığından, bütün toplumu temsil eden bu “başkan’ın”    birey olarak  varlığı    merkezdeki sıfır noktasında yoktur. Başkan bu nedenle  birey olarak kendisini değil, herkesi, herkes adına merkezi-merkezdeki sıfırı-Hak’kı-  temsil etmiş olur. İşte mülkün Hak’ka ait olması olayının esası budur.

Ama sonra ne oluyor, sınıflı toplumlarla ilişkiler başlıyor. Savaşlar, fetihler başlıyor. Ve bu arada bal tutan parmağını yalar hesabı zamanla yönetici bir sınıf (Devlet Sınıfı) ortaya çıkıyor. Neden sınıf? Evet üretim araçları üzerinde özel mülkiyet hala mevcut değildir, ama bu arada “ tasarruf yetkisi” adı altında yeni bir  kavram ve mülkiyet biçimi ortaya çıkmıştır. Komüne-töreye-ait genel hükme dokunmadan, onun içeriği değiştirilerek ortaya yeni bir mülkiyet biçimi çıkarılmıştır. Mülk mü, “haşa, mülk Hak’ka aitti”! Ama Hak adına onu kullanma, ona tasarruf etme yetkisi de önce Sultan’a, Sultan adına da  onun etrafındaki yönetici Devlet Sınıfı’na aitti. İşte Osmanlı’nın düzeni budur. Osmanlı “sınıfsız bir toplum” muydu?[9] Elbette hayır! Peki neden halâ mülk Allah’a aittir deniyordu[10]? İşte bütün olay burada! İlkel komünal toplumun bilgi sistemini (töreyi) belirli bir DNA kalıbına benzetirsek, ta Osmanlı’ya, oradan da Cumhuriyet’e kadar bu DNA kalıbının esası değişmiyor. Biçimsel olarak o töre aynen duruyor gene orada. Ama, çevreye uyumun gereği olarak, sürekli bazı genler pasif hale getirilirken, bazıları da aktif hale geliyorlar. Bağışıklık sisteminin, DNA’larda bir değişikliğe gidilmeden çeşitli antigenlere karşı yeni savunma sistemleri geliştirmesi gibi, Osmanlı Toplumu’nda da, toplumsal  DNA larda esasa ilişkin bir değişiklik olmadan çeşitli toplumsal genler arasında yeni ilişkiler kurularak çevreye uyum için yeni bilgiler geliştiriliyordu. Bu da bir öğrenme olayıdır şüphesiz. Ama dikkat edin bu durumda esas gövde (selbst-nefs) değişmiyor. O, sürekli, çevreye uyum sağlayarak biçim değiştiriyor[11].

Batı toplumlarında devlet aşağıdan yukarıya doğru bireyin gelişmesinin ürünü olarak ortaya çıkar ve  daima  belirli bir sınıfı temsil eder demiştik. Bu durumda esas olan üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olan birey ve sınıftır. Osmanlı’da ise bireyin özel mülkiyet hakkı yoktur. Bu nedenle, sınıf kavramı da özel mülkiyete sahip olan bireylerden oluşmaz. “Mülk önce Allah’ındır, sonra  onu temsil eden Sultanın”, sonra da tabi Sultan adına tasarruf yetkisini kullanan bir Devlet Sınıfı vardır ortada!

Buradaki Devlet Sınıfı kavramının batılı anlamda bürokratlarla hiçbir  benzerliği yoktur. Birey olarak birer hiç olan kullardan oluşur bu Devlet Sınıfı. Tek varlık nedenleri de Sultan’a sadakattir. Hak hukuk vs. bunların hiç yeri yoktur bu sistemde. Sultan’ın bir işareti yeter kellelerin uçması için. Burada Devlet, şekli ne olursa olsun halâ bir aşirettir (devlet içindeki Devlet). Devlet anlayışı, özel mülk sahibi bireylerden oluşan bir sınıfın egemenliğini sürdürmek değildir. “Devlet Hak’tır”! Bütün toplumun kutsal temsilcisidir! Onun kutsallığı Hak’kı temsil etmesindendir. Böyle bir toplumda kendi başına birey diye birşey olur mu!. Ancak Devlet varsa, onun kulu olarak birey vardır. Hani derler ya “kılıfına uydurmak” diye, bu toplumda mülke sahip olmanın bütün çeşitleri vardır, ancak bunların hepsi o “sınıfsızlık”, “mülkün Tanrıya-Devlete ait olması” kılıfının içinde, bu çerçeveye uydurularak vardır. Önemli olan içerik değil o çerçevedir zaten. Devlet de odur.Bazıları sağında solunda “derin devlet” arıyorlar![12] Derin devlet o Devlet anlayışıdır. “Solcusunda da” aynıdır o “sağcısında da”. “Burjuvası da” vardır bu Devletin “işçisi de”! Önemli olan o “ruha” sahip çıkmak, kendi varlığını o ruhun içine sığdırabilmektir. Bu ruh da  nereden çıktı mı diyorsunuz! O ruh bilinç dışı olarak atalarımızdan bize kalan mirastır. Toplumsal hafızada günümüze kadar gelen bilgidir-kültürdür. İçinde Osmanlılık, İslam, ya da batıcılık da olsa özü aynıdır onun..

Bir nokta daha! Bu mirasın, bu ruhun bugün halâ ayakta kalmasını sağlayan, ona maddi temel teşkil eden şey  ise “Devletçiliktir”, Devlet mülkiyetidir. Onun içindir ki, özelleştirmeye karşı çıkılıyor. Onun içindir bu “satıldık, öldük, bittik, mahfolduk” çığlıkları!

Bilinçli ya da bilinç dışı olarak ulusalcı cepheyi yöneten ruh da bu ruhtur. Kendini “ilerici”, “solcu”, “sosyal demokrat” olarak gören binlerce insanı darbecilerin peşine takan bu ruhtur. Sıkıştığı zaman işi faşistlerle işbirliğine kadar vardırabilen ruh hali buradan kaynaklanmaktadır. Siz istediğiniz kadar “hayır, biz bu trene sosyalizm adına, üretim araçlarının mülkiyetinin devlete ait olması adına bindik” deyiniz ne değişiyor ki! En fazla Devlet solculuğuna terfi etmiş oluyorsunuz o kadar!..

Şimdi artık konuya girebiliriz!!..

 

DEVAM EDECEK

CUMHURİYETİN KURULUŞU, NEDEN CUMHURİYET..

 

Kimya’da „aktif hale gelmiş karmaşık“ (İngilizcesi “activated complex”) diye bir kavram vardır. Reaksiyona giren  maddeler bir araya gelipte kimyasal bir reaksiyon-etkileşme başlayınca ortalık biribirine girer!.Aynen bir savaş ortamına benzer bu! O onu etkiler, o onu, derken bir sonuç çıkar ortaya!. İşte, Birinci Dünya Savaşı’nı böyle bir etkileşmeye benzetirsek, bizim Cumhuriyet’imizin ortaya çıkışı da  bu etkileşmenin  sonuçlardan birisidir.  



[1]Bu konuda daha geniş bilgiler için bak, www.aktolga.de 6. Çalışma..

[2]Bu konuda daha geniş bilgiler için,  www.aktolga.de 5. Çalışma’ya bakmanızı  öneririm..

[3] Türkler Orta Asyadan Anadoluya devlet kurmak için falan gelmiyorlar! Yaşam kavgası getiriyor onla- rı   Anadoluya kadar. Sonra da, gene aynı yaşam kavgası  o dönemin koşulları içinde önlerine ne ko-yuyorsa  onu yaparak ilerliyorlar. Hayatın içinde öğrenerek devletleşiyorlar. Bir çocuğun gelişmesi sü-recini düşünün. O da çevreyle etkileşme içinde öğrenerek gelişmiyor mu?  

 [4]Bu işin aslı nedir, nasıl oluyordu-gerçekleşiyordu- bu öğrenme süreci? Sırf bu problemi çözebilmek için yıllarca nörobiyolojiyle-nöropsikolojiyle uğraşmak zorunda kaldım! Sitedeki 2. ve 6. Çalışmalar ve diğer Makaleler  bu sürecin ürünü oldu..

[5]Altını kırmızıyla çizdiğim bu satırlar- ve aşağıdaki paragraf o kadar önemlidir ki, bütün bunların adeta ezberlenmesi, yenilip yutulması gerekir! Çünkü, başka türlü ne dünümüzü, ne de bugünümüzü anlaya-mayız; birilerinin istediği gibi hep turist kalırız bu ülkede!..Bu konuda daha geniş açıklamalar için sitede yer alan 5. Çalışmaya dönülmesi gerekiyor..

[6] Ama onun, yani Sultan’ın „birey „olarak „varlığı“da, Batı’daki gibi, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip „özgür“ bir birey olmasından kaynaklanmaz. O, Allah’a ait olan mülkün, onu temsilen sahibidir. Yani gene Batı’ daki anlamda „özgür bir birey“ yoktur ortada!

[7]www.aktolga.de 4. Çalışma

[8]Tasavvufta, “onun varlığı yokluğudur” diye ifade edilen şey de budur zaten. Tasavvuf, ilkel komünal toplum insanlarının-atalarımızın- varoluş problemini dinsel bir terminolojiyle duygusal bir zeminde ifade ediş biçimidir

[9] Peki Cumhuriyet „sınıfsız bir toplum“muydu!..

[10] Aslında bununla Yönetici Devlet Sınıfı kendi varoluş-mülkiyete sahip olma pozisyonunu mutlaklaştır-mış olmuyordu!

[11]Bu konu çok önemli.  Bakterilerin DNA değişikliğine gitmeden  antibiyotiklere karşı nasıl bağışıklık kazandıklarını sitede yer alan 1. Çalışmada ayrıntılı olarak ele almıştık!..Olayı daha ayrıntılı olarak in-celemek için www.aktolga.de  1. Çalışmaya bakabilirsiniz...

[12]Kılıçdaroğlu’nun o sözünü hatırlayın: “Gösterin o Ergenekon’u, neredeymiş ben de üye olayım”! Ne kadar ilginç değil mi!..