• 30.10.2013 00:00
  • (2507)

 CUMHURİYETE NEDEN SAHİP ÇIKIYORUZ?[1]..

İÇİNDEKİLER:

GİRİŞ..1

ASIL SORU ŞUDUR: BİZ NEDEN FARKLIYIZ?..3

TARİH NEDİR..6

TOPLUMSAL SİSTEM GERÇEKLİĞİ VE KÜLTÜR..6

BİZ KİMİZ..7

DEVLET VE BİREY..9

CUMHURİYETİN KURULUŞU, NEDEN CUMHURİYET..12

SINIFSAL YAPI, SINIF DENGELERİ- İLİŞKİLERİ..16

PEKİ AMA HEPSİ BU KADAR MI?..21

KENDİ KARŞITINI YARATARAK VAROLMAK..23

GİRİŞ

Bu çalışmanın tipik bir “Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi” çalışması değil! Bu türden çalışmalar  yeteri kadar var zaten!.Osmanlı ve Türkiye toplumlarını klasik batılı “toplum” anlayışıyla ele alarak incelemeye çalışan, sonra da, tıpkı Almanya’da, ya da Fransa’da kapitalizmin gelişimini anlatır gibi “Türkiye’de kapitalizmin gelişimini”  açıklamaya çalışan bir sürü çalışma var ortada. Bunlardan biri değil bu çalışma. Ama yanlış anlaşılmasın,  bu türden çalışmaları küçümsüyor falan  değilim ben!. Bunlardan çok şeyler de öğreniyorum. Çünkü bu iş böyle başlar!. Hem sonra, Cumhuriyet’i kurmaya bile böyle başlamadık mı biz!  Bizde eli kalem tutan “aydınların” yetiştiği ortamın sonucu bütün bunlar. Bir kültür ihtilali yaşamış bu toplum; “batılılaşıyoruz”[2] diyerekten kendini inkâra zorlanmış, kendi tarihinden, kimliğinden koparılmış. Toplumun “kültür” adını verdiğimiz-tarihsel olarak oluşmuş-bilinçdışı bilgi temeli sanki bilgisayara yerleştirilmiş bir software programmış gibi insanların beyninden çıkarılarak, oraya “batı kültürü-bilgi temeli” adı altında yeni bir program konulmaya çalışılmış. İşin özü burada yatıyor.  

Türkiye’de “aydın” dedin mi akla hemen Devlet gelir!. Gelir, çünkü bu Devlet  zaten bütün  “entellektüel yaşamı” kontrol altına alarak başlamış işe!. Başka türlü düşünene yaşam hakkı tanımamış!. Sadece bir batılı gibi düşünene, batı’lı normları, tarih ve toplumsal evrim  anlayışını temel alanlara geçit verilmiş. Daha ilkokuldan itibaren insanların kafasına yerleştirilen koordinat sistemlerinin merkezinde hep o “Batı” var[3]. Bu durumda  ortaya çıkan “aydınlar” da ona göre oluyor işte!.Bu açıdan bakınca “solcusuyla” “sağcısı”, ya da “liberali” arasında hiçbir fark yoktur bunların!. Çünkü, Osmanlı’dan Jöntürk kökenli bu devşirme aydınları devralan Cumhuriyet’in kendisi de daha sonra  aynı mekanizmaya göre “aydın” yetiştirmiştir!.   

O kadar ilginç bir durum ki bu! Aynı dili, aynı kavramları kullanıyorsunuz, ama o kavramların içine yerleştirdiğiniz anlamlar farklı!. Çünkü,  çevreden gelen informasyonları değerlendirirken-işlerken sahip olduğunuz “bilgi temelleriniz” farklı. Örneğin, “burjuvazi” diyorsunuz, “kapitalizm” diyorsunuz  ve anlatmaya devam ediyorsunuz. Tamam, devletin nasıl burjuva yetiştirdiğini falan da anlatıyorsunuz, “devlet kapitalizminden” de bahsediyorsunuz, ama olmuyor genede!. Olmuyor, çünkü evet işin lafzı tamam da ruhu eksik!. Yani, aynı kavramları kullanarak ifade etmeye çalıştığımız şey farklı!.

Örneğin şu, “devletin yetiştirdiği burjuvalar” kavramını-olayını ele alalım: Öyle oluyor ki, sanki batılı bir toplumu inceliyormuş gibi Türkiye’yi açıklamaya çalışan “aydınların” elinde bu kavram da  içeriğini kaybediyor ve sonunda, o   da burjuva bu da burjuva diyerekten, devletçi burjuvayla  bunun diyalektik olarak zıttı bir süreç içinde gelişen Anadolu burjuvası arasında hiçbir fark kalmıyor ortada!. Sanki bunlar, normal bir şekilde akıp giden, bir ve aynı sürecin-“kapitalizmin gelişimi sürecinin” içinde  ortaya çıkan burjuvazinin farklı kesimleriymiş gibi ele alınıveriyorlar!. Bu durumda ise, Devletçi burjuvazinin Devlet sınıfının bir uzantısı olduğu gerçeği gözden kayboluyor. Böyle olunca da tabi, örneğin bir 27 Mayıs, “sanayi burjuvazisinin” devlet sınıfıyla birlikte DP’nin temsil ettiği burjuvazi karşısındaki “dönüşümcü”, bu anlamda da ilerici  atılımı olarak değerlendirilebiliyor!. Antika devlet sınıfı da, bu şekilde, “modern sanayi burjuvazisi” sayesinde, “ilerici” bir tarihsel göreve soyunmuş oluyor! İşte, lafzı tamam ama olayın ruhu yok derken söylemek istediğim bu benim. Bu nedenle, bu çalışmada  olayın eksik kalan bu tarafını-yani  ruhunu-özünü-diyalektiğini ele almaya çalışacağız.

Peki hepsi bu kadar mı!. Değil, çünkü işin-yani devlet olayının-özü, ortaya çıkışı  farklı bizde!. (Zaten bütün diğer terslikler de buradan kaynaklanıyor ya!) Çünkü, tarihe farklı girmişiz biz. Bizim devletleşerek sınıflı toplum haline gelişimizle Batı toplumlarının tarihsel gelişimleri özünden farklı. Her alanda görüyoruz bunu.  Devlet olayında-anlayışında da görüyoruz, toplum-birey anlayışında da. Örneğin, batılı bir kafayla-bilgi temeliyle- kullandığımız  o “toplum” ve “birey” kavramları bile uymuyor bize. “Devlet” anlayışı da uymuyor. Bakın, Devlet kelimesini  bile büyük harfle başlatıyorum, çünkü bu “Devlet” başka bir Devlet!!..

E, ne olacak o zaman?

İşin bu yanı ele alınmadan-yani koordinat sisteminin merkezini nereye, hangi zemine oturttuğumuz anlaşılmadan başka hiçbir sorun çözülemez-anlaşılamaz diyorum ben. Benim yapmaya çalıştığım da tam bu işte!. Koordinat sisteminin nerede durduğunun altını çizmeye çalışıyorum ben aslında. Koordinat sistemi derken neyi kastettiğimi anlıyorsunuz her halde. Olayları ve süreçleri uzay-zaman içinde tanımlarken kullandığımız ölçüdür o bizim. Eldeki verileri yerine koyduğunuz zaman buna bağlı olarak ortaya çıkan sonuçları da görürsünüz orada..

Şöyle özetlemeye çalışalım: Bu çalışmada iki şeyin altını çizmeye çalışıyoruz. Birincisi  Devlet olayı, Devlet anlayışı[4]. Bununla “yeni devletin”-Cumhuriyet’in tarihsel temellerini-köklerini göstermeye çalışacağız. Bizdeki,  “Devletin bekası”-“Devleti kurtarma”-“Devlet varsa birey vardır” anlayışlarının tarihsel temellerinin altını çizeceğiz. Çünkü başka türlü kavrayamazsınız bir Cumhuriyet olayını!.Cumhuriyetimizin bir Osmanlı cumhuriyeti olarak kurulduğunu kavrayamazsınız! İşte, “Atatürk Samsun’a çıkmış”da”, “Osmanlı Devleti’nin yerine, yeni modern bir devlet olarak Cumhuriyet’i kurmuş” da, yani, “bir devrim-burjuva devrimi yapmış” falan der çıkarsınız işin içinden!.Tarih anlayışınız-kökleriniz burada kalır. 

Unutmayın, her kuşak kendisine miras kalan tarihin-bilgi temelinin ışığı altında ilerler yolunda..Ama, sen onu-yani kendi tarihini-inkâr da etsen gene de o seni bırakmaz!..   

Altını çizmeye çalışacağımız ikinci nokta ise, bizim Devletçi kapitalizmimizle  “devlet kapitalizminin” aynı şey olmadığıdır!. Bu açıdan bakınca, bizdeki Devletçi  burjuvaların da klasik burjuvalardan  farklı olduğunu göreceksiniz!.   Nöropsikolojik-kimlik sorunu açısından, burjuvanın-burjuvazinin  sadece  “üretim araçlarının sahipliği” olayına indirgenemeyeceğini,  işin bir de, sınıf mücadelesi içinde şekillenen tarihselliğinin-bilinç dışı duygusal-kültürel gelişme yanının  bulunduğunu göreceksiniz. Ancak bu durumdadır ki, bir Koç’la,  bir Anadolu burjuvası-işadamı arasındaki fark daha iyi anlaşılabilir! Çünkü Koç  tipi TÜSİAD’cı burjuvalar Cumhuriyet’in yetiştirdiği “Devletçi burjuvaları” temsil ederken, Anadolu burjuvaları bunların  tam karşısında yer alıyorlar. Bunlarla-Devletçi olanlarla- mücadele içinde bir kimlik oluşturuyorlar kendilerine. Bu çelişkiyi, “o da burjuva bu da burjuva” diyerek mekanik olarak açıklayamazsınız. Sadece, “biri tekelci diğeri değil” de yetmez bu noktada!. Tarihsel olarak mücadele içinde oluşmak-gelişmek var bir de işin içinde. Bunun verdiği bir kimlik var. Devlet sınıfıyla kader birliği olayı-yani duygusal birlik, onun uzantısı olmak var. Bunların-Devletçi burjuvaların normal burjuva kimliğine sahip olmaları küreselleşme süreciyle birlikte  ancak kendi kişiliklerinde gerçekleşecek bir devrim olayına-burjuva devrimi-ne- bağlıdır. Ya burjuva kimlikleri ağır basacak, ya da devletçi kimlikleri. Bunu zaman gösterecek!..

“Devlet kapitalizmi” konusuna gelince: Meselenin özü  aslında bizdeki “Devletçilik” olayının doğru anlaşılabilmesinde yatıyor. Dışardan baktığın zaman görünen şu: Bir devlet var ortada ve  bu devlet kapitalizmi geliştirmek istiyor!. Bunun için de “devlet kapitalizmini”-bu anlamda “devletçiliği”-kullanıyor! Ama gerçek böyle değil işte[5]. Yani, batılı ülkelerin tarihsel gelişme süreci içinde ortaya çıkan “devlet kapitalizmiyle” bizdeki Devletçilik bir ve aynı şey değil. Orada, yani Batı’da herşeyden önce kapitalist bir devlet gerçeği var ortada. Egemen bir burjuva sınıfı var. Devlet de bu sınıfın etki alanı içinde oluşmuş-varlığını sürdürüyor, onun egemenlik aracı bir yerde. “Devlet kapitalizmi”, işte bu burjuva devletin, sıkıştığı zaman burjuvazinin çıkarlarını kollamaya yönelik bir “işletme sistemi”-programı oluyor. Yani öyle dışardan monte edilen bir program falan değil!. Bizdeki “Devletçilik” ise ideolojik bir kavram.  Özünde kapitalizm öncesi bir sınıf olan Devlet sınıfının burjuva yetiştirmeye yönelik ideolojik bir tercihi-girişimi. Yani bir tür pozitivist devrimcilik- toplum mühendisliği olayı bu.

ASIL SORU ŞUDUR: BİZ NEDEN FARKLIYIZ?    

Aşağıdaki satırlar  “Türkiye Toplumu’nun Tarihsel Evrimi ve Sınıf Mücadeleleri”nden[6]:

Eğer Fransa’da, Almanya’da veya başka herhangi bir Avrupa ülkesinde sınıf mücadeleleri üzerine yazıyor olsaydık işimiz kolaydı! Kolaydı, çünkü aralarında farklar olmakla birlikte, bütün bu ülkelerdeki tarihsel gelişme süreçlerinin  diyalektiği aynıdır. Cermenler, Franklar, Angıllar, Saksonlar, Gotlar, Slavlar gibi barbarlığın orta aşamasında bulunan  halkların Roma ve Hristiyanlıkla etkileşmelerinden Ortaçağ’ın feodal Avrupa’sı doğar. Daha sonra da feodalizmden kapitalizme geçilir. Bu süreçte belirleyici olan, daima,  toplumsal varoluşla üretim biçimi arasındaki ilişkidir. En baştan itibaren, toplumsal varoluşun her aşamasında toplum neyi-nasıl ürettiğiyle karakterize olunur. Toplumsal kimlik, her koşul altında üretim süreci içinde, üretim ilişkilerine bağlı olarak oluşur. Her aşamada,  toplumsal varlığı da, sistemin element-leri olarak  bireylerin varlığını  da belirleyen insanların içinde bulundukları  üretim ilişkileridir. İnsanlar (ve tabi toplumlar) her aşamada  toplumsal üretim sürecine ilişkin belirli bir bilgiyi gerçekleştirirken kendi varlıklarını da üretirler. Hayvan yetiştiriciliğiyle geçinen göçebe toplumun  bilgisiyle (neyi nasıl üreteceğine dair bilgiyle) feodal toplumun bilgisi, sonra da kapitalist toplumun bilgisi (ve bu bilgiye bağlı olarak gerçekleşen üretim ilişkileri) biribirlerinden esasa ilişkin olarak farklıdır.  Batı  toplumlarının tarihsel gelişme süreci bir yerde kendi kendini üretirken  değişmek  (niteliksel olarak değişmek) sürecidir. 

Türkiye toplumunun tarihsel gelişimi ise bambaşkadır. Biz de tarih boyunca “değişerek” varlığımızı sürdürmeye çalışmışızdır elbette! Ama bizde “değişme” ve “gelişme” (daha şurda yakın zamana kadar)  üretim süreci içinde, üretim biçiminin ve üretim ilişkilerinin değişmesiyle olmamıştır! Yani bizde değişme ve  gelişme toplumun  kendini ürettiği bilgi temelinin değişmesiyle (toplumsal planda   bir DNA değişimiyle)  gerçekleşmemiştir. Bizde “değişim”, varolan toplum ve Devlet yapısının yaşamı devam ettirme mücadelesinde çevreye-koşullara uyum çabası olarak anlaşılmıştır! Bizde  “değişim”, toplumsal üretim biçiminde (dolayısıyla da toplumsal bilgide-DNA larda) radikal bir değişime yol açmadan,  yukardan verilen buyruklarla toplumu “değiştirme” çabasıdır. Bu nedenle, bütün bir Osmanlı ve Cumhuriyet Tarihi bir toplumsal mühendislik tarihidir bizde! Bir tür “yaşamı devam ettirme sanatıdır” bizde “değişim”;  değişmeden, değişiyormuş gibi görünerek çevreye-çağa uyum sağlama sanatıdır!

Batı toplumlarının tarihsel gelişim sürecinde toplumsal varlığı temsil eden merkezi varoluş instanzı  her aşamada o aşamanın üretim ilişkilerine uygun olarak yeniden oluşur ve şekillenir. Göçebe barbar Cermenlerde aşiret şefi ve kral olarak tarih sahnesine çıkan bu instanz,  feodal dönemde feodal üretim biçimini temsil eden feodal beylerle  ifadesini bulurken,  daha sonra, kapitalizm altında da gelişerek bugünkü kapitalist devlet şeklini alır. Her dönemde toplumsal temsili belirleyen,  o dönemin üretim süreci-ilişkileri olur. Üretim ilişkilerinde dominant olan unsur-sınıf toplumsal temsilde de öne çıkar. Genel kural budur.

Peki Osmanlı’da (Türkiye’de) nasıl oluşuyor bu toplumsal merkezi varoluş instanzı? Tarihsel evrim süreci içinde üretim ilişkilerinde dominant olan sınıf-sınıflar- hangisidir bizde? Örneğin günümüzü ele alalım. Anadolu burjuvazisi (ve onun temsilcisi olarak ortaya çıkan Ak Parti) midir bugün Türkiye’de egemen olan sınıf?  1960’da 27 Mayıs Darbesiyle idama giden Menderes’in-DP’ nin- temsil ettiği burjuvalar mı oluşturuyordu o zaman egemen sınıfı?  Kendi kendimizi aldatmayalım; Anadolu Burjuvazisi seksen yıldır (şu an daha ötesine gitmiyoruz!) devlete egemen olma mücadelesi veriyor bu ülkede! Peki kime karşı veriliyor bu mücadele? “Devletin asıl sahibi” olan Devlet Sınıfı’na karşı! Bu ülkede sınıf mücadelelerinin ana eksenini belirleyen halâ egemen Devlet Sınıfı’yla Anadolu Burjuvazi’si arasındaki mücadeledir. Çünkü halâ burjuva devrimini tamamlamaya çalışan bir ülkedir Türkiye[7]. Burjuva devrimi deyince bundan Batı’da olduğu gibi burjuvaziyle feodaller arasındaki mücadeleyi anlayanlar içinde yaşadığımız sınıf mücadelesi gerçeğini göremezler tabi! Çünkü, Batı kültürüyle programlanmış beyinlerin informasyon işleme yeteneği sahip  oldukları  Batı kökenli bilgilerle sınırlıdır. Batı toplumlarının tarihsel evrimi sürecine ilişkin bilgileri  bilişsel bir süzgeçten geçirmeden kavramaya kalkınca bunlardan evrensel  sonuçlar çıkarmak mümkün değildir! Daha şurda yakın zamana kadar üretim araçlarının %70’ inin devletin elinde olduğu Devletçi bir sistemdi Türkiye kapitalizmi. Evet, Menderes’ten Demirel’e[8], Özal’dan Erdoğan’a kadar Anadolu Burjuvazisi hep üste çıkma, Devleti ele geçirme mücadelesi vermiştir bu ülkede; ama şimdiye kadar egemenlik hep Osmanlı artığı o  Devlet Sınıfı’nın elinde kalmış, son sözü hep onlar söylemişlerdir. Darbeler (ve muhtıralar) hep bu uğurda, dört başlı Devlet Sınıfı’nın egemenliği uğruna yapılmıştır[9]..

Türkiye Toplumu’nun tarihsel gelişiminin kendine özgü bir diyalektiği vardır!  Bizde (Osmanlı’da), yedi yüz yıl önceki aşiret şefinin (daha sonra da Osmanlı Sultanlarının ve Devlet Sınıflarının) Devleti ve toplumu temsil anlayışı ne ise, bugün kendini “Atatürkçü”, “laik”, Batı’ya rağmen “batıcı” olarak gören Devlet Sınıfının  devlet anlayışı da halâ odur! Bütün o “kutsal-derin Devlet”, “Devletin asıl sahipleri” tartışmalarının altında yatan gerçeği burada aramak gerekir. “Ya Devlet başa, ya kuzgun leşe” anlayışının mantığı buraya (bu aşiret devleti anlayışına) dayanır. Halkın oylarıyla seçilen iktidarların bir türlü Devlete egemen olamamalarının altında yatan gerçek budur. Unutmayalım, halâ, burjuvazinin “Devlete karşı” mücadele ederek toplumsal merkezi ele geçirmeye çalıştığı bir ülkedir Türkiye! 

Evet, bizde de Devlet üretim süreci içinde, üretim ilişkilerine bağlı olarak  kendini üreten bir instanzmış gibi görünür! Bu açıdan, bir Osmanlı Sultanıyla Cumhuriyet Türkiye’sinde bir Devlet başkanı arasında hiçbir fark yoktur dersek haksızlık yapmış oluruz! Bu yüzden, belki de, bizdeki farklılık “özde değil sözdedir” dememiz gerekirdi! Üretim araçlarının büyük çoğunluğunun Devlete ait olduğu  katı Devletçi bir sistemle, bütün mülkün Sultana ait olduğu Osmanlı sistemi arasında “özde” bir fark olduğunu söylemek mümkün müdür!

Türkiye’de dün bugündür! Bugünün gerçekliğini belirleyen hala dünün içinden çıkma, ya da bir türlü çıkamama mücadelesidir. Türkiye’deki sınıflar mücadelesinin belirleyici dinamiği halâ Osmanlı artığı bir Devlet Sınıfıyla kapitalizmin güçleri arasındaki mücadeledir. Bu mücadele, görünüşe bakılırsa, yaşanılan kültür ihtilalinden dolayı iki ayrı kültüre sahip insanlar arasındaki mücadele olarak da kendini ifade eder. Ama, görünüşün tersine, kendisini “laik”, “Batı kültürünü benimsemiş”, “modern” olarak  gösterenlerin eskiyi, geleneklere bağlı-daha dindar olarak görünenlerin ise yeniyi-kapitalizmi temsil ettikleri kendine özgü bir mücadeledir bu.. Yani, sadece dışardan bakarak, ya da günlük hayatın alışılagelen değer yargılarına dayanarak açıklamaya kalkarsak hiçbir şey anlayamayız bu mücadeleden.

Bütün bunlar açık!.. Yalnız, açık olmayan bir şey var ortada! Nasıl oluyor da bu antika yapı-koalisyon hala ayakta durabiliyor, bu kadar insanı harekete geçirebiliyor! Ekonomik-sosyal temelleri güneşin altındaki kar gibi büyük bir hızla eriyen bu  koalisyon, nasıl oluyor da hala,  etkinliğini koruyabiliyor? Burada rol oynayan şey korku mudur sadece? İnsanlar “Cumhuriyet elden gidecek”, ya da “ülke bölünecek” diye korktukları için mi bu cepheye dahil oluyorlar?[10] Eğer öyleyse, bu tür post travmatik  korkuların   tarihsel kökleri nelerdir.  Böylesine köklü travmatik reaksiyonlara neden olabilecek “kültürel farklılıklar” nasıl açıklanabilir?  Türkiye’de kültürler arasındaki çatışmayla sınıf mücaleleri arasında nasıl bir ilişki vardır?

DEVAM  EDECEK

TARİH NEDİR

Tarih, geçmişte yer alan olaylara ilişkin olarak toplumsal hafızada kayıt altına alınmış  bilgilerden oluşuyor. Ama aslında,  toplumsal olarak  (bilinç dışı ve bilinçli bir şekilde)    sahip olduğumuz   bilgilerin toplamıdır o. Çünkü,  her anın içindeki toplumsal varlık,  tarihsel oluşum süreci içinde üretilen bilgilerin maddi bir gerçeklik olarak ortaya çıkmış şeklidir. Bu nedenle biz   tarihi, onu  “geçmişe” havale ederek kendimizden uzaklaştırmadan,  sahip olduğumuz toplam toplumsal bilgi olarak ele alıyoruz.  



[1]Bu calışma „Osmanlı’dan bu yana Türkiye’de Kapitalizmin Gelişme Diyalektiği, 3. Bölüm“ den özetlenerek ortaya çıkmıştır (www.aktolga.de Makaleler)

[2] Bizim „batılılaşmamızla“ örneğin bir Japonya’nın batılılaşması ne kadar farklı değil mi! Bizde „batılı-laşmak“ kendini inkâr etmek, kendine ait ne varsa bunları bir yana atmak-unutmak-küçümsemek an-lamına gelmiş! Bir tür aşağılık kompleksiyle bizi biz yapan değerlerden kurtarılmaya çalışılmışız biz! Japonlar ise tam tersine, kendi değerlerine sahip çıkarak „batılılaşmışlar“-yani kapitalistleşmişler. Bu ikisi aynı şey değil. Kültür adını verdiğimiz  bilinç dışı yaşam bilgilerimiz  nöronal ağlarda kayıt altında tutulan  toplumsal DNA larımızdır. Bunları değiştiremezsiniz. Yani bunları ortadan kaldırarak bunların yerine başka bir kültürü-bilgi temelini koyamazsınız. Çünkü bunlar bizim bilinçdışı olarak sahip olduğu-muz değerlerdir-tarihsel olarak oluşmus bilgi temelimizdir.  Bizde olduğu gibi, eğer “değiştirmeye” kal-karsanız,   kendi kendisine ve içinde yaşadığı topluma  karşı yabancılaşmış robot-devşirme insanlar yetiştirirsiniz sonunda!.

[3]Sakın beni Batı düşmanı falan sanmayın ha! Mesele, önce kendin olup olamamakta yatıyor. Bu ze-mini bir kere inkar ederek işe başladın mı, ondan sonra artık  bizim aydınlar gibi  aslında Batı’yı da kavrayamazsın! Yani ben,  Batı düşüncesini-kültürünü, bunların tarihsel temellerini kavramaya  karşı falan  değilim!  Benim karşı olduğum şey, aşağılık kompleksidir, kendini inkârdır, devşirme sistemidir!..

[4] Bu konuyu buraya tekrar taşıyorum, çünkü başka türlü “yeni devleti”-Cumhuriyeti kavramak mümkün değildir.Öbür türlü, daha uzun süre 1923’le birlikte  gökten yepyeni bir devlet  inmiş hikâyeleriyle avun-maya devam ederiz! Öte yandan, Devlet kavramını hep büyük harfle yazdığıma da dikkat etmişsinizdir her halde! Malum, bizdeki devlet özel bir Devlet! Devlet kavramını her kullanışımda bu gerçeğin altını bir kere daha çizmek istiyorum!..

[5] Gene aynı mantık! Toplum  bir bilgisayar da,  „devlet kapitalizmi“ de bu bilgisayara yüklenilen bir soft-ware programmış gibi sanki! Hayır efendim, ne toplum bu anlamda bir bilgisayardır, ne de ona dışar- dan böyle programlar yüklenilebilir!

[6]www.aktolga.de  „Makaleler“

[7] Bu satırların beş yıl önce yazıldığını unutmayalım! Bu arada çok mesafe katedildi tabi. Özellikle 12 Haziran seçiminden sonra burjuva devriminin tamamlanması yolunda çok önemli bir viraj daha dönül-dü, ama henüz daha iş bitmedi! Hele şu Anayasa da bir yapılsın bakalım ve de tabi şu “Kürt Sorunu” bir hallolsun. Osmanlı’nın oyunu çoktur demişler, bakalım daha  neler çıkaracaklar toplumun önüne!..

[8]70’lerin Demirelini kastediyoruz! Cumhurbaşkanı seçildikten sonraki Demirel başka bir Demireldir!..

[9]Mülkiyye, Kalemiyye, Seyfiyye, İlmiyye ;Osmanlı’nın Devlet Sınıfı bu dört unsurdan oluşuyordu. Ay-       nı gelenek Cumhuriyet Türkiyesinde de devam etmiştir. “Ama Cumhuriyet döneminde  bunların ba-şında  bir Sultan yoktur artık” mı  diyorsunuz! Emin misiniz!..

[10]Son günlerdeki gelişmelere bakarsanız aslında meselenin bu olmadığı da anlaşılıyor! Yoksa,  bir nu-maralı Kürt düşmanı olan ulusalcıların-Ergenekoncuların  12 Haziran seçimlerinden sonra  birden bire  Kürt dostu kesilmelerini  nasıl izah edeceksiniz!!.Baksanıza, bunlar bir “beyaztürk” cumhuriyetine bile razı olacak hale gelmişler!!