• 18.09.2013 00:00
  • (2603)

 

BOHR-HEİSENBERG VE KUANTUM TEORİSİNİN KOPENHAG YORUMCULARI

Şimdi biraz da  bilimsel düzeydeki bu devrimin baş aktörleri olan insanlara (başta Bohr ve  Heisenberg olmak üzere kuantum teorisinin “Kopenhag yorumcularına”) kulak verelim, bakalım onlar nasıl yorumluyorlar kuantum teorisini!. Tamam,  Heisenberg’in “Belirsizlik İlkesi”  bilimde ve felsefede bir devrimdi, bu açıktı; ama bütün bunlar  ne anlama geliyordu, bunlar insanın doğaya bakışını  nasıl etkileyecekti; bundan böyle varoluş sorununun nasıl ele alınması gerekecekti?  İşte, iş bu noktaya gelince durum biraz karıştı!. 

“Madem ki bilmek ancak ölçme işlemiyle-yani etkileşmeyle- gerçekleşiyor, o halde ölçme-bilme nesnesinin ölçme işleminden önce de varolup olmadığı konusunda birşey söyleyemeyiz” diyordu Bohr ve Heisenberg’in de içinde yer aldığı Kopenhang’cılar!. “Çünkü”, diyorlardı, “varlığını bilemeyeceğimiz bir şey üzerinde tartışmak da abestir”!. “Önemli olan, o an -yani ölçme işleminin gerçekleştiği an- yaratılandır”. “Ki, onu da o an etkileşerek yaratan zaten biziz”-yani ölçme işlemini yürüten öznedir-!..”Ya  ondan öncesi mi diyorsunuz”? “Ondan öncesi, “hiçbir maddi gerçekliğe tekabül etmeyen potansiyel bir gerçekliktir”; “örneğin, ölçme işleminden önce ölçme nesnesi olan bir elektronun varlığı sadece onu temsil eden bir dalga fonksiyonundan-ihtimaldalgasından-ibarettir”. “Hiçbir maddi gerçekliğe tekabül etmeyen, sadece elektrona ait öz değerleri temsil eden  bu  ihtimaldalgası, herhangi bir ölçme işlemi yapıldığı zaman ortaya çıkması muhtemel olan değerleri ihtiva eder o kadar!.

Bu ne peki şimdi? (şu an tartıştığımız kuantum fiziğinin kendisi değil, onun yorumudur, bunu unutmayalım! ) Bir yanıyla sübjektif idealizmin, diğer yanıyla ise yeni türden bir pozitivist bilinemezciliğin yattığı bir ucube değil midir bu da?.Bir yanlışa karşı çıkarken işi başka bir yanlışa doğru yokuşa sürmek değil midir? Evet, ölçme nesnesinin gözlemci için ancak ölçme işlemi esnasında objektif bir gerçeklik haline geldiği doğrudur; ama ya ondan, yani ölçme işleminden öncesi? Bu konuda Kopenhang’cıların yaklaşımı tamamen sübjektiftir, idealist-yeni tipten pozitivist bir yaklaşımdır. Neden mi?

1.Bu tür bir yaklaşım “yeni tipten bir pozitivizmdir” çünkü; onlara göre esas olan ölçme işlemi esnasında yaratılarak varolan olduğundan, ölçme işleminden öncesi yok değerindedir! Gene aynı, “üzümünü ye bağını sorma” mantığı! “Varlığı bilinemeyen birşeyin varolduğundan da bahsedilemez” deyip noktayı koyuyor Kopenhagcılar! Bu durumda geride kalan da sadece, Einstein’ın deyimiyle “bir hayalet dalgası”  oluyor! “Maddi hiç bir gerçekliğe tekabül etmeyen” bir idee dalgası (ihtimal dalgası) gözlemci onunla etkileştiği an birden maddi bir gerçeklik haline dönüşüveriyor!   Tipik sübjektif idealist pozitivist bir yaklaşım! “Şeyler ancak biz onları düşündüğümüz, ya da onlarla temas haline geldiğimiz zaman vardırlar” mantığı, bitti, gerisi yok!..

2-Klasik materyalist pozitivizmde de   aslolan an’ın içindeki maddi gerçekliktir ama bu o an gerçekleşen etkileşmeye bağlı olarak ortaya çıkan izafi bir oluşum değildir, “objektif mutlak bir gerçekliktir”, yani “kendinde şey maddedir”!. Tamam, bu noktada arada bir uçurum var. Çünkü, kuantum fiziği an’ın içinde varolanın “mutlak” değil, o an yaratılan İZAFİ bir gerçeklik olduğunu söyler; ama dikkat ederseniz,  “an”ın içinde varolanın geçmişi-o noktaya nasıl geldiği- konusunda  aradaki bu fark kayboluyor!. Materyalist pozitivizme göre “bu zaten önemli değildir”; hem sonra, “madde mutlak bir gerçek” olduğu için, “o zaten ezelden beri vardır”; ezelden beri varolan mutlak gerçeklik şekil değiştirmektedir o kadar! Dikkat ederseniz tam bu noktada metafiziğe-bilim dışı bir inanca saplanıyor  materyalist felsefe de. Çünkü olay, yani varoluş olayı, öyle ne olduğu belli olmayan, bilim dışı “kendinde şey” bir maddenin şekil değiştirmesi olayı değildir; her anın içindeki etkileşmeyle varolan izafi gerçeklik, o an söz konusu etkileşmeye bağlı olarak  yeniden yaratılandır..

Neyse, tartış, tartış (bu tartışmalar halâ devam ediyor aslında) en sonunda şöyle bir çıkış yolu bulunur:

Denilir ki, “bütün bu sonuçların günlük hayatın akışı içindeki makroskobik cisimler için pratik bir anlamı yoktur”! “Yoktur, çünkü, makroskobik nesneler üzerinde ölçme işlemi yaparken, ölçü aletlerimizin onları değiştirme açısından önemli bir etkisi olmayacaktır. Bu nedenle, günlük hayatın akışı içinde biz gene rahatlıkla, “şeyler, bizden, gözlemciden, ölçme işleminden bağımsız olarak var olan objektif realitelerdir diyebiliriz”! Örneğin, bir arabaysa söz konusu olan, “araba, trafik polisinden bağımsız olarak var olan objektif bir realitedir diyebiliriz”!. “Belirli bir anda, belirli bir yeri ve hızı var mıdır o arabanın, vardır; tamam o zaman, trafik polisinin yaptığı da sadece, zaten kendisinden bağımsız olarak var olan bu değerleri tesbit etmekten ibarettir”! Günlük hayatımızı belirleyen bakış açısının özü budur işte!. Bu alanda, bir elektron için söyleyemeyeceğimiz şeyleri kolaylıkla bir araba için söyleyebilirdik!.Önemli olan işin pratik yararı - kullanım değeri değil miydi! Biliminsanları da varsınlar daha ötesini tartışmaya devam etsinlerdi!!.

İşte, günlük hayatımız dediğimiz mekanik dünyamızın “gerçekleri” bunlardır. Öyle bir dünya ki bu, hep bu türden kabuller üzerine kurulmuştur! Uygulamaya -günlük hayata- yönelik esasa ilişkin olmayan yaklaşık değerlere, pratik çözümlere (ve de tabi, bu türden bir zemini temel alan klasik fiziğe-bilime) kimsenin bir diyeceği olamaz, burası açık!. Ama, ya buradan yola çıkarak, günlük hayatın akışı içinde işimize yarayan bu pratik kabulleri (bunların belirli sınırlar içinde geçerli olan pratik kabuller olduğunu unutarak) bir dünya görüşünün temelleri haline getirirsek!.. Buna ne diyecektik! Meselenin özü burada işte!

Hem sonra,  “fizikçiler varsın kendi aralarında tartışmaya devam etsinler” diyoruz, ama iş burada bitmiyor ki! İşin içine insan ve toplum da giriyor sonunda, bu arada sınıf mücadeleleri de giriyor! Olayın bu yanını da ele alacağız ama, önce şu zaman konusuna da bir açıklık kazandıralım!

 

Sahi, zaman nedir?

Öyle, “objektif-mutlak gerçeklik” olarak zaman diye birşey de yoktur!!.

Zaman, bir durumdan başka bir duruma geçiş sürecinde, aradaki ivmeli hareketle birlikte oluşur. Dış kuvvetin etkisiyle birlikte, “ilk durumdan” başlayıp, “son duruma” ulaşılıncaya kadar devam eden etkileşmeler esnasında -izafi olarak- gerçekleşir. Yani, zamanın gerçekliği, bir dış etkiye karşı cevap verilirken ortaya çıkar. Değişim, etkileşimle birlikte, sistemin bir noktadan başka bir noktaya ulaşmasıysa, zaman da bu eylemin gerçekleştiği “süre” oluyor. Buradaki “eylem” dışardan gelen etkiye (girdi) karşı oluşan reaksiyondur; sistemin cevabıdır. Zaman ise, girdinin içerdeki bilgiyle işlenmesi, sistemin reaksiyon modelinin aktif hale getirilmesi ve sonra da bunun gerçekleştirilmesi süresidir. Eğer etkileşme değişime yol açmasaydı (her etki bir değişime yol açmaz) zaman da olmazdı. Bir etkileşmede bir şeyin değişmesi için aşılması gereken eşik, onun kuantize yapısından kaynaklanır. Yani ancak belirli enerji muhtevasına sahip paketlerin (girdi) alınıp verilmesiyle olur değişim. Zaman da bu kuantumların-paketlerin alınıp verilmeleri esnasında gerçekleştiğinden, o da aynı şekilde kuantize bir yapıya sahiptir.

Zamanın, madde-enerjinin uzayda yer-durum değiştirmesiyle oluştuğunu söyledik. Örneğin, eğer sonsuz hızla hareket etmek mümküm olsaydı, bir durumdan diğerine geçiş sonsuz hızla gerçekleşebilseydi, böyle bir durumda zaman da olmazdı.

Zaman, değişimle, objektif gerçeklik halinde var oluşla birlikte ortaya çıktığı için, ondan ayrı düşünülemez. Ama buradan, öyle her yeri kaplayan(sahne gibi) bir uzayın var olduğu ve zamanın da böyle bir uzayda, madde-enerjinin bir yerden başka bir yere nakledilmesi esnasında, bunun “süresi” olarak oluştuğu sonucu çıkmaz! Çünkü, ne öyle mekanik bir sahne, ne de öyle sürekli akan bir zaman ve onu ölçen bir saat vardır! Hepsi de kendi içinde kuantize birer enerji alanı olan, içiçe geçmiş “sahnelerin” oluşturduğu bir yapıdır evrensel oluşum. Zaman da, bunların kendi aralarındaki ilişkilerle oluşuyor.

Zamanın, bir durumdan başka bir duruma geçilirken, yani, madde-enerji-bilgi biçim (şekil) değiştirirken gerçekleştiğini söyledik. Bir durumdan başka bir duruma geçmek ise, son tahlilde, informasyon işleme süreci dediğimiz etkileşme olayıdır. Belirli bir madde-enerji şeklinde kodlanmış olan bir informasyon geliyor, sistemin içinde daha önceden depo edilmiş olan bilgiyle işleniyor -etkileşiyor. Bu işlemin -etkileşmenin- sonunda da madde-enerjinin yeni bir biçimi olarak kodlanmış yeni bir bilgi oluşuyor. Bilgi, her durumda, madde-enerjinin belirli bir yoğunlaşma biçimi olduğundan, bir durumdan başka bir duruma geçiş de, son tahlilde dış dünyayla bir enerji-informasyon alış verişi olayı olarak gerçekleşiyor. Enerji alışverişi ise, enerjinin yoğunlaşmış olduğu belirli paketlerin (bunlara kuantum deniyor) alınıp verilmesi olayıdır. Çünkü enerji, öyle bir yerden başka bir yere su gibi akan, “sürekli” bir akışkan değildir. Kuantize enerji paketlerinden oluşan bir alan şeklinde gerçekleşir. Bu paketlerin ve alanın oluşumu ve değişimi de özünde bizzat uzayın yapısının değişmesi olayıdır. Çünkü her yeni yapı kendi uzayıyla birlikte oluşur. Daha önceden varolan bir uzaya sonradan paraşütle iner gibi inilmez! Madde-enerji-bilgi-obje-uzay bunların hepsi bir ve aynı şeydir. Zaman da bu “bir ve aynı şeyin” değişiminin ve “var oluşunun” bir boyutu olarak gerçekleşiyor. Olaylar ve objeler, su gibi akıp giden mutlak bir zamanın içinde, belirli “an”larda belirli noktalarda bulunarak gerçekleşmiyorlar.

Zamanın bir durumdan başka bir duruma geçiş aralığında oluştuğunu söyleyince insanın aklına hemen, zamana bağlı olmayan bir ortamda gerçekleşen hareketler geliyor; örneğin belirli bir kuantum seviyesinde zamana bağlı olmayan bir ortamda varlığını sürdüren bir elektronun durumu geliyor!

Bu konudaki açıklamaları daha sonraya bırakarak, önce biz insan söz konusu olunca durum nedir onu bir görelim:

PEKİ, İNSAN VE TOPLUM SÖZ KONUSU OLDUĞU ZAMAN DURUM NEDİR?..

Şöyle soralım: Madem ki günlük olayların akışı içinde, mekanik makroskobik dünyada klasik fizik-bilim halâ geçerlidir, yani bu alanda olayları ve nesneleri halâ objektif mutlak gerçeklikler olarak ele alarak (tabi yaklaşık değerler olarak!) işimize yarayan sonuçlar elde edebiliyoruz, peki, insan ve toplum söz konusu olduğu zaman durum nedir, burada da gene aynı mantık geçerli midir; yani, klasik fiziğin-bilimin geçerliği için koyduğumuz o “mekanik makroskobik dünyanın sınırları” insanı ve toplumu da içine alıyor mu; insan ve toplum söz konusu olduğu zaman da  klasik bilimin varoluş anlayışını, ve de pozitivizmi-onun toplum mühendisliği anlayışını halâ “işe yarayan araçlar” olarak kullanabilir miyiz?

Hayır kullanamayız! Mekanik-makroskobik dünyanın doğal sistemleri için (interaktif anlamda belirli bir benliği olmayan “cansız” varlıkları kastediyoruz) geçerli olan yukardaki faydacı mantık, insan ve toplum söz konusu olduğu zaman tamamen geçerliğini kaybeder. Neden mi?

“İnsan”, “insan” diyoruz hep, nedir o “insan” dediğimiz şey, basit bir moleküller yığını mıdır?  “Hayır” mı diyorsunuz, nedir o halde insanın varlığını temsil eden şey-instanz? Almancada “selbst” İngilizcede “self” Türkçede de bizim “nefs” ya da “benlik-kimlik” diye tanımladığımız nöronal bir etkinlik değil midir bu son tahlilde? Yani, adına insan dediğimiz gerçeklik, son tahlilde, nöronal ağlarda gerçekleşen ve her an değişen bir “aksiyon potansiyeliyle” -elektriksel bir sinyalle- temsil edilen bir etkinlik-instanz değil midir! Peki nasıl oluşuyor bu nöronal ağlar ve bu ağlarda ortaya çıkan aksiyon potansiyelleri?

“Nöronal ağlar”, hafızamızda kayıt altında tuttuğumuz informasyonları temsil eden sinapslardan oluşuyor. Çevreden gelen informasyonları değerlendirip işleyerek -yani öğrenerek- ürettiğimiz her bilgi beynimizde sinaps adı verilen kendine özgü nöronal yapılarla temsil ediliyorlar. İşte bizim, benlik adını verdiğimiz kimliğimizi oluşturan nöronal ağlar bu şekilde ortaya çıkıyorlar. Yani, son tahlilde, bir informasyon işleme sistemi olan beynimizin ürettiği ve daha sonra da kayıt altına aldığı bilgileri temsil eden yapılardır bunlar. Ne kadar çok şey öğrenmişsek, öğrenilen her bilgiye denk düşen bir sinaps ve buna göre biraz daha karmaşık hale gelen bir nöronal ağ sistemi oluşuyor beynimizde. Belirli bir anda gelen bir informasyonu değerlendirirken de her seferinde bu ağlardan gerekli olanlar aktif hale geliyorlar. Gelen informasyon nedir, ne değildir, buna karşı cevabımız ne olacaktır, bütün bunlar bu ağlarda oluşan elektriksel akımlarla-aksiyon potansiyelleriyle-değerlendiriliyorlar. Ve sonunda da “bir karara varıyoruz” ve diyoruz ki, “aaa, bak tamam şöyle”, ya da “böyle”, “evet” , ya da “hayır”! Peki ne demek bütün bunlar, kim veriyor bu cevapları, ya da, meydana gelen bu cevaplar kimi neyi temsil ediyorlar? Sizi! Çünkü, o cevapla birlikte aynı anda siz kendinizi-kendi benliğinizi de yeniden üretmiş oluyorsunuz!. Yani öyle “objektif mutlak bir gerçeklik” olarak bir Ahmet, ya da Mehmet yoktur ortada!. Çevreyle etkileşme içinde, çevreden gelen informasyonları değerlendirip işleyerek bir sonuç ürettiğiniz an, bir aksiyonpotansiyeli olarak kendi benliğinizi-kendinizi de yeniden üretmiş oluyorsunuz! Aynı şekilde, öğrendiğiniz her yeni bilgiyle birlikte beyninizdeki nöronal ağlara yeni bir bağlantı-sinaps-daha ilave edileceğinden, o andan itibaren siz artık daha önceki siz olmaktan çıkmış, kendinizi de yeniden üretmiş oluyorsunuz. 

Ama bakın, kendinizi yeniden üretmiş oluyorsunuz derken bunu doğru anlamak lazım! Benlik kendi kendini tek başına yeniden üretmiyor!! Çevreyle birlikte yapıyor o bu işi. Çevre sizi etkiliyor, siz de onun etkisini değerlendirip yeni bilgiler üretirken kendinizi de yeniden üretmiş oluyorsunuz. Hani nerde burda  “kendinde şey” “objektif mutlak gerçeklik”! Siz, her an, yaşamı devam ettirme mücadelesi içinde çevreyle etkileşerek kendini yeniden yaratan-yaratılan İZAFİ OBJEKTİF bir gerçeksiniz. Olay bu kadar basittir! Bu nedenle, günlük hayatımızı kuşatan mekanik makroskobik doğal -yani cansız- sistemler için geçerli olan sınırlar, insan ve toplum söz konusu olunca geçerliğini kaybeder. Bu alanda geçerli olan, kuantum fiziğini de içine alan evrensel sistem yasalarıdır. Yani, hiç heveslenmesinler, toplum mühendisi pozitivistlere ekmek yok bu alanda!..

Burada hemen kızımla aramızda geçen bir diyaloğu aktarmak istiyorum size: Elif şimdi Amerika’da doktora yapıyor. Aramızda bu diyaloğun geçtiği zamandan bu yana da on seneye yakın oldu galiba. Elif o zamanlar Almanya’da Osnabrück şehrinde üniversitede Cognitive Science -Bilişsel Bilim- okuyordu. Bir hafta sonu, ya da okul tatiliydi, bizim yanımıza eve gelmişti ve bu konuları tartışıyorduk onunla. Birden bana dedi ki, “ne yani baba, ben şimdi Osnabrück’te olduğum zaman yok mu oluyorum senin için”! Hani o Einstein’ın, “Paris şehri sizden bağımsız objektif-mutlak bir gerçekliktir, siz orada olsanız da olmasanız da o sizden bağımsız bir gerçeklik olarak varlığını sürdürmektedir” sözü vardı ya, ona benzer bir soruydu bu da! Madem ki herşey ilişki-etkileşme içinde karşılıklı olarak biribirini yaratarak varoluyordu, bu anlamda şeyler izafi gerçekliklerdi. “O halde” diyordu Elif, “Osnabrück’teyken benim sana göre yok olmam gerekir”, “ama ben “gerçekte” varolmaya devam ediyorum”!..

Ben de ona bir insanın varolmasının ne anlama geldiğinden başlayarak şöyle cevap vermiştim: Madem ki insan bir moleküller yığını değildir, ve bir insan için varolmak demek belirli bir self’e yada selbst’e -benliğe- sahip olarak gerçekleşmek demektir, sen Osnabrück’teyken aramızda objektif bir ilişki olmadığı için bu durumda sen benim için (tabi ben de senin için) sadece potansiyel bir gerçeklik olarak varlığını sürdürmüş oluyorsun. Bu durumda ben senin varlığını ancak beynimde sana ilişkin olarak daha önceden oluşan sinapslarla-sanal düzeyde algılayabiliyorum. Arada objektif bir etkileşme olmadığı için bu durumda biz seninle biribirimiz için potansiyel gerçeklik durumunda oluyoruz. Bu nedenle, ayrı şehirlerde iken, yani aramızda bir etkileşme-ilişki yok iken, sen ve ben kendi çevrelerimiz içinde gerçekleşen ilişkilere göre bir anlama sahip olan izafi-objektif benliklere –self/selbst- sahip olarak gerçekleşiyoruz. Ama örneğin, telefonla konuştuğumuz an, ya da sen buraya geldiğin an durum değişiyor. Arada başlayan o etkileşmedir ki, anında bizi biribirimize göre gene izafi-objektif gerçeklikler haline dönüştürüyor. Burada belirleyici olan varlığımızı-kimliğimizi belirleyen nöronal ağlardır. Seninle, telefonla bile olsa konuşmaya başladığımız an, aramızda gerçekleşen informasyon akışıdır ki, bu ağları etkileyerek onları biribirimize göre izafi-objektif gerçeklik haline dönüştürüyor; işte o an bizim biribirimizi objektif gerçeklikler olarak yarattığımız andır..

Paris şehri de öyle. Biz orada yokken de “var” o gene!!. Ama onun bu varlığı o an onun içinde bulunduğu ilişkilerin-etkileşimlerin sonucu. Bizimle ilişkileri içinde düşünüldüğü zaman onun o anki varlığı bizim için potansiyel bir gerçeklik. Ne zaman ki biz  Paris’e ulaşırız ve oradaki etkileşmelere dahil oluruz, ancak o zaman  biz de Paris’in objektif bir gerçeklik olarak oluşmasına katkıda bulunmuş oluruz. Görüldüğü gibi, “objektif gerçeklik” kavramı mutlak değil izafi bir kavramdır. Tek bir insanın oradaki etkileşmelere dahil olması Paris gibi büyük bir kentin objektif varlığını ne kadar etkiler, bu ayrı bir konudur. Elbette ki, pratikte bunu hesaba katmayacağımız için, “Paris bizden bağımsız bir şekilde varolan objektif bir gerçekliktir" der çıkarız işin içinden, ama bu işin özünü değiştirmiyor..

 

DEVAM EDECEK

KUANTUM TEORİSİ VE REALİTE ANLAYIŞI

Kuantum teorisine göre (ki, Kopenhang yorumcuları da böyle düşünüyorlar) ölçme nesnesi olan bir elektronun gözlemciden bağımsız objektif-mutlak bir varlığı söz konusu olamayacağından,  olmayan bir şeyin belirli bir andaki yerinden ve hızından da bahsedilemeyecektir..Buraya kadar tamam; ama işte tam bu noktada bazı sorular  ortaya çıkmaya başlıyor, şöyle ki;