• 17.09.2013 00:00
  • (2509)

 KLASİK FİZİĞİN TEMELLERİ

Newton’un Birinci Hareket Yasası: “Eğer bir cismin üzerine herhangi bir kuvvet etkide bulunmuyorsa cismin hızı değişmez, yani cisim pozitif ya da negatif anlamda ivmelenmez. Burada önemli olan cismin üzerine etkide bulunan net kuvvettir. Cismi bir çok kuvvetler etkileyebilir, ama bunların toplamı önemlidir. Eğer toplam kuvvet sıfırsa, cisim mevcut hareketini, konumunu değiştirmez.”[1]

İkinci Yasa: “Bir cisim üzerine uygulanan net kuvvet, o cismin kütlesiyle, bu kuvvetten dolayı cismin kazandığı ivmenin çarpımına eşittir (K=m.a). Kütle (m), cisimlerin sahip oldukları yoğunlaşmış madde-enerji kapasitesidir ve bu sabittir. Bir dış kuvvet uygulandığı zaman cisim ivmelenirken (a) bu kütlenin varlığı da ortaya çıkar, anlaşılır. Cismin dış kuvvete karşı atalet direncidir kütlesi.”

Ve Newton’un Üçüncü Yasası: “Eğer iki cisim etkileşiyorlarsa, bunların birbirleri üzerine uyguladıkları net kuvvet aynı büyüklüktedir ve zıt yönlüdür (Ka=Kb)”[2].

Dikkat ederseniz, her durumda, bir etkileyen “dış kuvvet”, bir de “objektif bir gerçeklik” olarak ondan “bağımsız” “etkilenen nesne” vardır burada!.

İşte size üç sihirli anahtar! Hangi kapıyı isterseniz onu açabilirdiniz bunlarla! Bütün bir klasik fiziğin özü, doğayı değiştirmeye yönelik bütün o mühendislik faaliyetlerinin özü, esası da bu üç “yasadır” zaten. Bunların uygulandığı zemin ise, her biri “kendinde şeyler” olarak var olan “objektif - mutlak maddi gerçeklikler” dünyasıdır. Yani, gözünüzle gördüğünüz, elinizle tuttuğunuz, varlığı başka nesnelerin varlığına bağlı olmayan nesnelerden oluşan her gün içinde yaşadığımız günlük hayatımızın mekanik dünyası. Var olmak için hiç bir koordinat sistemine (KS) bağımlı olmaya gerek duymayan gerçeklikler ve bunların kendi aralarındaki mekanik ilişkiler.. İşte, klasik fiziğin (ve de tabi onun felsefi varoluş zemini olan pozitivizmin) konusu bundan ibarettir. Klasik bilim, bu türden nesneleri temel alarak, bunlar arasındaki ilişkileri açıklamaya çalışırken, pozitivist felsefe de bu işin ontolojik ve epistemolojik yanını ele alır, onun açıklamasını yaparak onu rasyonel hale getirmeye çalışır..

Evet, KS (buradaki anlamıyla, bir şeyin uzay zaman içindeki konumunun ve hareketinin ancak başka bir şeye göre belirlenebilmesi) ve hareketin izafiliği anlayışı Newton’da, klasik fizikte de vardır. Ama buradaki KS’nin ve “izafiyetin”, varoluşun esasına ilişkin bir anlamı yoktur!. Bu durumda söz konusu olan, “her biri önceden”, “kendiliğinden” varolan şeylerin, ancak daha sonradır ki, biribirlerine göre olan konumlarının ve mekanik hareketlerinin izafiliğidir. Öyle ki, bu anlayış klasik fiziği, kaçınılmaz olarak, “mutlak gerçeklik” anlayışına referans olacak  “evrensel - mutlak bir KS ‘nin” kabulüne de götürür. Ki bu da, “boş uzay”dan başka birşey değildir!. Olaylar ve nesneler, daha biribirleriyle ilişkiye geçmeden önce işte bu “boş uzayı” temel alan, evrensel, değişmez bir KS’ne göre, “kendinde şeyler” olarak, “objektif bir realiteye” sahip olurlar!..

Böyle bir şeyin ancak “mutlak bir zaman” anlayışıyla birlikte mümkün olabileceği açıktır (bu zamananlayışının, pozitivizmin saatsal olarak ölçülebilir “objektif-mutlak gerçeklik” zaman anlayışına uygun olduğuna dikkat ediniz!). Klasik fiziğe göre zaman, “bütün her şeyi kapsayan, her yerde aynı şekilde akan bir süreçtir”. Öyle bir zaman anlayışı düşününüz ki, her nesne, her olay, aynı şekilde işleyen birer saate sahip olsunlar!.. Gerisi kolaydır. Bütün bir klasik fizik, her birisi mutlak uzay zaman içinde “kendinde şey” gerçekler olarak var olan bu türden nesnelerin ve olayların hareketlerini, ilişkilerini incelemekten, bunlar arasındaki yasal düzenlilikleri tesbitten ibarettir. Öyle ki, K=m.a dediniz mi bütün kapılar açılıverir önünüzde! (İşte size pozitivizmin dünyası!..)

Masanın üzerinde yuvarlanan bir bilya düşününüz. Galilei demiş ki, “eğer hiçbir dış kuvvet -örneğin, sürtünme falan- olmasaydı, bu bilya sonsuza kadar düzgün doğrusal bir şekilde hareketine devam ederdi.”.. İşte size, sadece klasik fiziğin değil, bütün bir klasik bilimin de ilk köşe taşı Galile’nin meşhur “Atalet Yasa’sı”. Newton’un Birinci Hareket Yasası’yla aynı aşağı yukarı.

Böyle bir şey mümkün müdür, yani, “bir cismin üzerine etkide bulunan dış kuvvetleri mutlak bir şekilde sıfıra indirgemek” mümkün müdür diye düşünmeyiniz. Klasik bilime göre, pratikte olmasa bile, ilkesel olarak mümkündür bu. Çünkü, her şeyin, her nesnenin “objektif-mutlak” varlığını temel alarak yola çıktığınız için, zaten daha işin başında bunu kabul etmiş oluyorsunuz. Bu türden bir “objektivite”, her türlü dış etkiden bağımsız olarak, “kendiliğinden var olabilme” anlayışını temel alır. Zaten, mutlak bir KS olan “boş uzay”a göre var olma anlayışının çıkış noktası da bu değil midir! “Boş uzay”a göre var olmak demek, dış kuvvetin sıfır olması halinde de varolabilmek-gerçekleşebilmek demektir.[3]

Bu anlayış bizi, “kapalı bir sistem” olarak var olan bir evren anlayışına kadar götürür[4]. Dış kuvvetin sıfır olması halinde var olabilme anlayışının sonucu budur.

Böyle bir evrende, değişme, gelişme, yani hareket, bütün bunlar hep lokal gerçekliklerdir. Karşılıklı mekanik yer değiştirmeden öteye gidemezler. “Asıl varoluşla” alakası yoktur bunların!. “Asıl varoluş”? İşte mesele! Kapalı bir sistemde, “mutlak, objektif realiteler” olarak var olan şeylerin, bu “asıl varlıkları”nın kaynağı ne oluyor peki? Burada “bilim” yerini ya idealizmin o mutlak “idee’si”ne, ya da materyalizmin “onlar zaten ezelden beri vardırlar” anlayışına bırakıyor!İdealizm ve materyalizm nasıl da metafizik bir çıkış noktasında birleşiveriyorlar değil mi! Hani iki zıt felsefi anlayıştı bunlar!!..

Pozitivizme gelince, güya  feodal - dinsel metafiziğe karşı o daha “gerçekçi” idi, hayatın içinde düşünmeyi temel alan materyalist bir bilgi teorisini-bilimi öne çıkarıyordu! Bırakınız dinsel metafiziği bir yana, elle tutulur, gözle görülür bir yanı olmadığı için “potansiyel gerçeklik” kavramına bile karşı çıkıyordu. Ortada ne varsa, varlığı dolayısız bir şekilde deneysel olarak ispat edilebilen neyse “gerçek” odur diyordu. Ama sonra bir de baktık, “bilim” “bilim” derken iş sonunda öyle bir yere vardı ki, o da, adeta başa dönerek, en başta karşı çıktığı dinsel metafiziğin yerine “kutsal bir bilim” anlayışını oturtuverdi!.Pozitivist bir materyalizmin bu noktada, Tanrının yerine konulan “ezelden beri varolan” metafizik bir “madde” ve onun “bilimi” anlayışıyla idealist felsefeyle bütünleştiğini görüyoruz!.  Zaten o andan itibaren de onun her türlü bilimsel gelişmenin karşısına dikilen-statükoyu koruyucu- bir engel haline geldiği görülür!. Bütün bunların ne anlama geldiğini kuantum fiziğinin doğuşuna ilişkin  tartışmaları ele alırken göreceğiz..

Klasik fizik ve Newton için, atom fiziği de son derece basittir. Elektron ve proton, son tahlilde, tıpkı iki bilardo topu gibi “objektif-mutlak maddi gerçeklerdir”. Bunların uzay içinde belirli bir konumları, hızları, momentumları vardır. Bir atom, her biri daha önceden mutlak bir gerçeklik olarak var olan bu iki unsurun (yani elektron ve protonun), daha sonra, elektriksel ve manyetik kuvvetlerle etkileşerek biribirlerine bağlanmalarından ibarettir!. Elektronun ve protonun her ikisinin de bir elektriksel yükleri (q) ve buna bağlı olarak da birer elektriksel alanları (E) vardır. Bunlar, bu elektriksel alanları aracılığıyla biribirleri üzerine, adına “Coulomb Kuvveti” denilen, elektrostatik bir kuvvetle etkide bulunurlar (K=E.q). Newton’un Üçüncü Kuvvet Yasası kapsamında, biribirine eşit ve zıt yönlü kuvvetlerdir bunlar. Elektron protonu bir (Ke) kuvvetiyle etkilerken, proton da elektronu buna zıt, fakat eşit bir (Kp) kuvvetiyle etkilemektedir. Ve böylece biribirlerine bağlanırlar.

Elektron ve proton, biribirlerini sadece elektriksel alanlarıyla değil, manyetik alanları (B) aracılığıyla da etkilerler. Ve biribirleri üzerine manyetik bir kuvvetle de (K=Bqv) etkide bulunurlar. (Buradaki v, diğerinin manyetik alanı içinde hareket eden parçacığın hızını, q da elektriksel yükünü gösteriyor). Elektriksel alan ve elektriksel kuvvet, parçacıkları biribirine bağlayan eksen doğrultusunda etkide bulunurken, manyetik kuvvet buna doksan derece dik yönde etkide bulunuyor. Böylece, elektron ve proton biribirlerine elektriksel alanlarıyla bağlanırlarken, manyetik alanları da onların kendi etraflarında ve sistem merkezinin etrafında dönmelerine sebep oluyor. Sistem böyle oluşuyor!.

Ortaya çıkan bu tablo son derece basittir! Sistemi oluşturan unsurların, yani elektron ve protonun, biribirlerine göre gerçekleşen hareketleri özünde klasik “düzgün dairesel” hareketlerdir. Elektron ve proton, elektriksel ve manyetik de olsa, esas itibariyle K=ma’ ya uygun kuvvetlerin etkisi altında, “düzgün dairesel” bir şekilde sistem merkezinin etrafında dönmektedirler. Bunlar, yörüngeleri üzerinde sabit bir hızla hareket ediyor olsalar bile, hız sürekli yön değiştirdiği için, bütün “düzgün dairesel” hareketler gibi, bu da özünde ivmeli bir harekettir!. Çünkü hareket, merkeze doğru çeken bir “merkez çekim kuvvetinin” etkisi altında gerçekleşmektedir. Hızları ve ivmeleri büyüklük olarak değişmese de, bunlar vektörel olarak sürekli yön değiştirmektedir.

Klasik fiziğin atom anlayışıyla, astronomik sistemlerin oluşumu ve hareketlerine ilişkin temel yaklaşımları arasında da pek fazla bir fark yoktur. Bunlar da gene aynı ilkelere göre gerçekleşirler. Aradaki tek fark, atomda elektronlarla protonlar (atom çekirdeği) biribirlerine elektriksel kuvvetlerle bağlanırlarken, örneğin güneş sisteminde, güneşle gezegenlerin biribirlerine adına “gravitasyonal kuvvet” denilen “başka türden bir kuvvetle” bağlanıyor olmalarıdır. Ama bu da gene K=ma’ ya uygun bir “kuvvet” olduğu için, işin özü gene aynıdır. Çünkü, gezegenler de özünde güneş sistemi içinde “düzgün dairesel bir hareket” yapmaktadırlar.

Elinizdeki ipin ucuna bir taş bağlayın ve döndürmeye başlayın. Aynen bunun gibi yani! Olay bu kadar basittir! Taşın yerinde ister bir elektron olsun, ister dünya, hepsi de “düzgün dairesel” (yani ivmeli) bir harekettir bunların. İpe bağlı taş örneğinde kolunuzla uyguladığınız kuvvetin yerine birincisinde elektriksel-manyetik kuvveti, ikincisinde ise, “gravitasyonal çekim kuvvetini” koymuş oluyorsunuz o kadar, aradaki fark bundan ibarettir. “Merkezi bir kuvvetin” etkisi altında ivmeli bir hareket yapan taşın durumu ne ise, elektronun ya da dünyanın durumu da odur! Klasik fiziğin dünyası - özü bundan ibarettir! Ve bütün bunlar, aynı zamanda pozitivizmin dünyasına-pozitivist bilim anlayışına da uygun şeylerdir!..

KLASİK BİLİMİN ÖZÜVE TEMEL ÇELİŞKİSİ

Buraya kadar yapılan açıklamalardan ortaya çıkan (ve klasik bilimin “sistem” anlayışını da ortaya koyan) en önemli sonuç şudur: Klasik bilime göre (ve tabi pozitivist ontolojiye göre), her biri daha önceden biribirlerinden bağımsız “mutlak gerçeklikler” olarak varolan nesneler, bir araya geldikleri zaman, herhangi bir şekilde bir kuvvet-enerji sarfederek biribirlerini etkilerler, etkileşirler. Sonra da, bu kuvvetler aracılığıyla biribirlerine bağlanarak, her biri karşı tarafın kuvvet alanı içinde, yani bir kuvvetin etkisine tabi olarak varlıklarını sürdürürler. Bunun, bu birlikteliğin adına da “sistem” denilir.

Dikkat edilirse burada, her biri önceden “mutlak bir gerçeklik” olarak var olan nesneler, (bunların  pozitivizmin de nesneleri olduğunu unutmayın!) biribirlerine bağlanarak bir “sistem” haline geldikten sonra da gene halâ biribirleri üzerine bir kuvvet uygulamaya devam etmektedirler. İşte, klasik fiziğin ve onun sistem anlayışının özü, ve de bu özden kaynaklanan çelişkisi tam bu noktadadır! Çünkü, kuvvet sarfetmek demek enerji sarfetmek demektir. Eğer, bir sistemi meydana getiren unsurlar, bir arada kalabilmek için, bu şekilde, devamlı enerji sarfetmek zorunda kalıyor olsalardı, sisteme dışardan enerji verilmemesi halinde, bir süre sonra sistemin çökmesi gerekirdi. Halbuki pratikte hiçte öyle olmuyordu! Örneğin, klasik fiziğe göre, elektron ve protonun biribirleriyle bağlı halde kalabilmeleri için (yani atomun varlığını sürdürebilmesi için) bunların elektriksel ve manyetik alanlarıyla, kuvvet-enerji sarfederek biribirleri üzerine sürekli etkide bulunuyor olmaları gerekmektedir. Bu durumda ise, sürekli enerji kaybı olacağından, sonuçta sistemin dağılması gerekecektir. Halbuki durum hiçte böyle olmuyor, elektron ve proton biribirlerine bağlı olarak kaldıkları halde sistem enerji kaybetmeden mevcut denge halini sürdürebiliyordu.

İşte, klasik fiziği-bilimi (ve de, pozitivist ontolojiyi-pozitivizmin “kendinde şey” “mutlak gerçeklik olarak varoluş” anlayışını) bitiren çelişki bu olmuştur. Çünkü, klasik fiziğin-bilimin sınırları içinde bu problemin çüzülmesi mümkün değildi. Klasik bilimin bağ-bağlılık, kuvvet ve sistem anlayışıyla bu problemi çözmek mümkün değildi!.

KUANTUM FİZİĞİNE GİRİŞ

Klasik fizikle elektromagnetik teorinin bağdaştırılmasında da, kökü az önce yukarda bahsettiğimiz probleme dayanan sorunlar vardı. Elektromagnetik teoriye göre, elektriksel olarak yüklü parçacıklar ivmelendirildikleri zaman enerji yayınlıyorlardı. Bu durumda, atom çekirdeğinin etrafında “düzgün dairesel” hareket yaparak dönmekte olan elektronların da  sürekli enerji yayınlıyor olmaları gerekecekti!. Çünkü, elektronun  “düzgün dairesel” hareketi de son tahlilde (klasik fiziğe göre) ivmeli bir hareketti.  Ama eğer böyle olsaydı, o zaman da atom diye birşey olmayacaktı! Enerji kaybeden elektronlar çekirdeğin üstüne düşeceklerdi! Dünyanın sonu olurdu böyle birşey de!. Başka alternatif yoktu! Ya da belki de, belirli bir kuantum seviyesindeyken elektronun yaptığı yörünge hareketi “düzgün dairesel”-ivmeli bir hareket değildi! İkisi birden aynı anda doğru olamazdı bunların!

Problemi Bohr “çözdü”! Ama daha önce, Max Planck enerjinin “kuantum” adı verilen, belirli enerji kapasitesine sahip parçacıklar aracılığıyla alınıp verilebileceğini göstererek zaten klasik fizikten kuantum fiziğine geçişin yolunu açmış, bu yoldaki çalışmaların öncüsü  olmuştu. Bohr  buna, elektronların, “kuantum seviyeleri” adı verilen enerji seviyelerindeyken enerji alış verişinde bulunamayacaklarını, enerji alışverişinin ancak belirli kuantum seviyeleri arasındaki gidiş gelişler esnasında mümkün olabileceğini de ekleyerek problemin çözümünde son noktayı koymuş oluyordu. “Bohr’un Atom Teorisi” adı verilen teori böyle ortaya çıktı.

KUANTUM FİZİĞİNİN ESASLARI

Konuya açıklık getirebilmek için basit mekanik bir örnek verelim: Bir gün arabanızla giderken sürat tahdidini aşmışsınız! Evinize bir mektup geliyor ve 50 km yerine 70 km hızla gittiğiniz için belirli bir miktar ceza ödemeniz isteniyor! Ne yapacaksınız? Mecbur ödeyeceksiniz! Çünkü, radara yakalanmışsınız! Köşede gizlenmiş trafik polisleri radarla hızınızı ölçmüşler!. Üstelik bir de fotoğrafınızı çekmişler bu arada! Cumartesi günü saat 13’ de köprüyü geçerken, tam köprünün ortasında gerçekleşmiş olay! Yani, belirli bir “an” da ve belirli bir “pozisyondaki” hızınız tam olarak belirlenmiş, yapacak hiç bir şey yoktur! Ödüyorsunuz! Ödemeyip de olayı mahkemeye götürseniz ve deseniz ki, “hayır, ben 50 km ile gidiyordum. 70 km’lik hıza çıkmam radarın suçudur! Radardan gelen o sinyaldir ki, arabamın ivmelenmesine, yani hızının artmasına o sebep olmuştur”! Bu tür bir gerekçeyle kendinizi savunmanız ancak hakimi güldürmeye yeteceğinden ve siz de bunu bildiğinizden, ödüyorsunuz parayı, olay bitiyor!.

Ama diyelim ki, arabanıza, radardan gelen sinyali aldığı anda otomatik olarak arabanızı hızlandıracak özel bir alet monte edilmiş olsun! Biraz da abartarak, bu hız artışının aniden büyük boyutlara ulaşabileceğini de düşünelim! Aleti üreten ve arabaya monte eden firmadan da, aletin bu türden özelliklerine ilişkin resmi bir belge almışsınız, cebinizde duruyor! Bu durumda, bu belgeyi mahkemeye sunarak diyebilirdiniz ki, “bu alet bulunduğu sürece, hiç bir radar, hiç bir trafik polisi, bir arabanın, belirli bir andaki pozisyonunu ve hızını tam olarak belirleyemez!. Bu, prensip olarak mümkün değildir! Çünkü, “bilmek ölçmekle gerçekleşir, ölçmek ise, en azından tek bir fotonla dahi olsa etkilemektir. Ancak siz bunu yaptığınız anda da, arabanın yerini ve hızını değiştirmiş oluyorsunuz. Bu yüzden, elde edeceğiniz ölçü değerleri, ölçme işleminden bağımsız, objektif değerler olmayıp, ölçme işlemi esnasında gerçekleşen, gözlemciye göre, yani trafik polislerine göre bilgiler, değerler olacaktır”. Ve davayı kazanacaktınız!..

Yukardaki örnek bir metafor tabi, kuantum mekaniğinin özünü ortaya koyabilmek için kullandığımız mekanik bir örnek! Ama Heisenberg’in “Belirsizlik İlkeleri’nin” özü budur işte! Arabanın yerine, herhangi bir kuantum objesini koyun, örneğin bir elektronu, durum apaçık çıkar ortaya!.[5]  Elektronun kütlesi o kadar azdır ki, dışardan tek bir foton bile gelerek onu etkilese, hiç bir özel alet monte etmeye gerek kalmadan, o tek bir ölçme fotonu bütün süreci - ölçme işlemini etkileyebilir. Ve buradan yola çıkarak da biz deriz ki, “hiç bir gözlemci bir elektronun belirli bir andaki yerini ve hızını tam olarak belirleyemez”. İstediğiniz kadar hassas ölçü aletleri kullanınız, bu gene böyledir. Yani bu ilkesel bir olaydır.

Peki buradan çıkan sonuç nedir? “Gerçekte”, “gözlemciden bağımsız - objektif bir gerçeklik” olarak bir elektron vardır da, üzerinde ölçme işlemi yaparak onun uzay-zaman içindeki bu varlığına ilişkin değerleri bilmek mi mümkün değildir; yani, sorun bilme sürecinin eksiklikleriyle mi ilgilidir; elektronun, kütlesinin azlığından dolayı hassas olmasıyla mı ilgilidir? Yukardaki örnek mekanik bir örnek olduğu için sanki böyle bir sonuç çıkıyormuş gibi oluyor! Olaylara ve süreçlere -doğaya- halâ eski paradigma içinde bakan, kafa yapıları halâ klasik fiziğin çizdiği çerçeve içinde olan bir kısım bilimadamları gerçekten de böyle düşünüyorlardı; onlar kuantum fiziğini -mekaniğini- bu türden bir zemin üzerinde açıklamaya çalışıyorlardı, bu açık! Örneğin, Einstein da bunlardan biriydi! Ama  bir  Bohr bir Heisenberg, yani kuantum fiziğinin kurucuları hiçte böyle düşünmüyorlardı.   Onlar diyorlardı ki:

“Hayır,sorun sadece ölçme işleminin yetersizliğiyle ilgili değildir; çünkü, ölçme işlemine başlamadan önce “gerçekte”de bu türden değerler yoktur! “Nereden biliyorsunuz ki var olduğunu”?  Bilmek ölçmekle gerçekleşiyordu, ama, ölçerek bilmeye çalıştığınız nesneye ait ölçü değerleri de ölçme işlemi esnasında yaratılıyordu!. Yani, olay bilincimize yönelik sübjektif bir eksiklikle, ya da, ölçme aletlerimizin yetersizliğiyle   ilgili değildi. Bırakınız bir elektronun yerini ve hızını aynı anda tam olarak tesbit etmenin mümkün olamayacağını bir yana, ölçme işleminden önce aslında uzayda mutlak bir pozisyona ve hıza sahip bir elektronun “varlığı” bile tartışma konusuydu! Çünkü, bir elektronun belirli bir pozisyona sahip olarak gerçekleşmesi için onu mümkün olduğu kadar dalga boyu küçük bir fotonla etkilemeniz gerekiyordu. Ama hiç bir zaman, dalga boyu sıfır olan bir foton olamayacağından, ölçme fotonunun dalga boyu küçüldükçe frekansı da artacak, elektronu lokalize etmek için göstereceğiniz çaba onu daha çok ivmelendirecek, yani hızını daha çok değiştirecekti. Bu durumda,bir elektronun uzay içindeki pozisyonunu belirlemek için yapacağınız çalışmalar, aynı anda, onun momentumunu, ya da hızını belirlemek için yapacağınız çalışmaların önüne bir engel olarak çıkacaktı.

Aslında, sadece hız ve pozisyon da değildi söz konusu olan, ne kadar uğraşırsanız uğraşın, ne türden ölçme teknikleri kullanırsanız kullanın  bir elektronun  belirli bir andaki enerjisini bile tam olarak ölçmek-belirlemek mümkün değildi!. Bilim tarihine Heisenberg’in “belirsizlik ilkeleri” diye geçen ölçme-bilme işlemine yönelik bu ilkesel durum,  o ana kadar geçerli kabul edilen bütün o pozitivist paradigmayı yerle bir ediyordu. Artık ne öyle “kendinde şey” nesnelerden, ne de bu türden nesnelere ait mutlak ölçü değerlerinden- bilgilerden bahsedilebilirdi..

Olayın çapını daha iyi kavrayabilmek için yukardaki paragrafı bir kere daha okuyun isterseniz! Bir yanda, belirli deneysel - bu anlamda bilimsel sonuçlar vardı ortada, diğer yanda ise günlük hayatımızın mekanik akışına dayanan-ama pratikte işimize yaradıkları için de halâ muhafaza ettiğimiz- yaklaşık değerler!. Gerçekten de, madem ki bilmek ölçmekle gerçekleşiyordu, ve ama ölçerken de bilme nesnesiyle etkileşerek onu değiştiriyorduk, o halde elde edeceğimiz ölçü değerleri mutlak bir uzay zaman içinde “ölçme işleminden önce de varolan” “objektif  gerçekliğe” ait bilgiler olmuyordu. Bunlar, ölçme işlemini gerçekleştiren özne (ölçü aletleri de dahil olmak üzere bir bütün olarak özne, yani gözlemci) ile ölçme nesnesi arasındaki etkileşmeye bağlı olarak yaratılan değerlerdi. Sonuç apaçık ortadaydı!..

İşte tam bu noktada bir kısım biliminsanı diyor(du) ki, “iyi güzel, etkileşmeden dolayı sonuç böyle çıkıyor. Bu durumda elbette ki, elde edilen değerlerin “ölçme işleminden önce de” varolan değerler olduğunu söyleyemeyiz; ama bu, sadece bugün için, bilme sürecine ilişkin bir eksikliktir. Buradan yola çıkarak bilme nesnesinin ölçme işleminden önce objektif mutlak bir gerçeklik olarak varolduğu konusunda şüpheye düşemeyiz! Bilim sürekli gelişen ilerleyen bir süreçtir, bugün böyle, ama bir bakarsınız yarın ölçme işlemine yönelik bu eksiklik de ortadan kalkar ve problem çözülmüş olur”!

Bu şekilde düşünenler inançlı pozitivistler, ideolojik düşünen materyalistler oluyor! Bu nedenle, ne yapsan etsen bunları ikna etmek mümkün değildir! Ölçme nesnesini hiç değiştirmeden onun hakkında bilgiler elde edebilmek için dalga boyu sıfır olan bir foton kullanmanız gerektiğini (böyle birşeyin ise mümkün olamayacağını), ama zaten dalga boyu küçüldükçe bu sefer de frekansı büyüyeceği için, bu durumda foton nesneyi daha büyük bir enerjiyle etkileyerek değiştireceğinden, sonuç itibariyle “objektif mutlak kendinde şey bir gerçekliğe” ilişkin bilgiler elde etmenin hiçbir zaman söz konusu olamayacağını söyleseniz bile bunların görüşlerinin gene de değişmeyeceği açıktır!. Çünkü, dinsel metafiziğin yerine, gene metafizik bir “kendinde şey objektif mutlak gerçeklik” anlayışını koyarak bunlar da gene bir tür dogma yaratıyorlardı kendilerine. Hani biri-yani idealizm- “herşeyi yaratan” bir “idee” vardır diye başlıyordu ya söze; “nerden biliyorsun, nedir bu idee” deyince bunun bir cevabı var mıydı,  yoktu tabi, çünkü bu bir “inançtı”!.. Ama aynı şeyi ötekiler de -pozitivist materyalist bilimciler de- yapıyordu şimdi! “Hani nerde sizin o objektif mutlak gerçekliğiniz” sorusuna onların da verecek bir cevabı kalmıyor; çünkü bu da bir inançtı artık!..

Aslında, bu andan, varılan bu noktadan-sonuçtan itibaren, artık  sadece klasik anlamda materyalist ve de idealist felsefelerin, bunların savunucularının değil, pozitivizmin ve pozitivistlerin de bilimsel anlamda  iflas ettiklerinin ilan edilmesi gerekirdi; ama öyle olmadı, biraz daha zamana ihtiyaç vardı!..

DEVAMI YARIN

BOHR-HEİSENBERG VE KUANTUM TEORİSİNİN KOPENHAG YORUMCULARI

Şimdi biraz da  bilimsel düzeydeki bu devrimin baş aktörleri olan insanlara (başta Bohr ve  Heisenberg olmak üzere kuantum teorisinin “Kopenhag yorumcularına”) kulak verelim, bakalım onlar nasıl yorumluyorlar kuantum teorisini!. Tamam,  Heisenberg’in “Belirsizlik İlkesi”  bilimde ve felsefede bir devrimdi, bu açıktı; ama bütün bunlar  ne anlama geliyordu, bunlar insanın doğaya bakışını  nasıl etkileyecekti; bundan böyle varoluş sorununun nasıl ele alınması gerekecekti?  İşte, iş bu noktaya gelince durum biraz karıştı!. 



[1] Dikkat edin, buradaki “nesne-cisim” ve onu etkileyen “dış kuvvet-kuvvetler”, bunlar hep biribirlerinden bağımsız olarak varolan “objektif-mutlak gerçekliklerdir”..Yani daima, “kendinde şey” bir “nesnenin” ondan bağımsız olarak varolan, gene “kendinde şey” başka nesnelerle-bunlara bağlı kuvvetlerle etkileşmesidir sözkonusu olan..

[2] Halliday, D. Resnick R, Walker J. 2001 “Fundamentals of Physics” Ny, John Wiley-Sons İnc.

[3]Hani pozitivizm metafiziğe karşı  idi, o dinsel metafiziğe karşı “bilimi” öne çıkarıyordu, ne bu şimdi!..

[4]Açık ve Kapalı sistemler için bak; Sistem Teorisi’nin Esasları”, www.aktolga.de 4. Çalışma

[5]Tabi bu, sadece ölçme - bilme işleminin pratiğine ilişkin bir örnek olarak düşünülmelidir. Yoksa, belirli bir kuantum seviyesinde bulunan bir elektronun durumu çok daha farklıdır. Yani “ölçme işlemine başlamadan önceki” elektronla arabanın “görünen durumu” aynı değildir! Araba örneği tamamen mekanik bir örnektir. Ölçme işleminden önce öyle araba gibi elle tutulur bir elektron yoktur ortada!