• 8.09.2013 00:00
  • (2984)

 SADECE BURJUVA POZİTİVİZMİ YOKTUR, BİR DE İŞÇİ SINIFI POZİTİVİZMİ VARDIR..

Pozitivizmi, toplumsal düzeyde sistem kontrol bilimi, buna bağlı olarak da  toplum mühendisliği olarak tanımlamıştık: Nasıl ki, doğal sistemleri harekete geçiren yasaları-doğa yasalarını-bilerek-bu bilgilere dayanarak-doğada yer alan nesneleri ve süreçleri değiştirme, onları kontrol altına alma olanağını buluyorsak, aynı şekilde, toplumsal gelişmeye yön veren yasaları-toplumsal yasaları bilerek toplumları-toplumsal gelişme süreçlerini de kontrol altına alabiliriz, onlara istediğimiz şekilleri verebiliriz inancıdır-dünya görüşüdür- bu.

Kendisini Kiliseyle, dinsel metafizikle meşrulaştırarak varlığını sürdüren feodalizme karşı aklı öne koyarak mücadele bayrağını açan burjuvazi, varolan sistemin, “değiştirilmesi mümkün olmayan” bir Tanrı hükmü olmadığını  ispat ederken,  önceden varolan bir düşünce kalıbına-bir ideolojiye, dünya görüşüne göre hareket etmek, davranışlarını, taleplerini bu ideolojinin içine sığdırmak  söz konusu değildi! Herşey, feodal toplumun bağrında, devletten-yani politik toplumdan-bağımsız olarak gelişen özerk bir sivil toplumun ortaya çıkışıyla başlıyordu. 

Hani öyle, “pozitivizm bir burjuva ideolojisidir”   falan diyoruz ya, olayın nasıl geliştiğini, o “burjuva ideolojisinin” nasıl doğduğunu bilmeden, sadece bu sözü tekrarlayarak bir yere varmak mümkün değildir. Bu durumda, sanki burjuvazi de daha başından itibaren belirli bir ideolojiye uygun olarak bir devrim yapmış falan gibi düşünülebilir!! Çünkü, biraz sonra işçi sınıfı ideolojisinin nasıl ortaya çıktığını, onun “devrim anlayışının” daha başından itibaren pozitivist bir zeminde şekillendiğini görürken, bu bizi, arada paralellik kurarak, sanki burjuvazi de gene aynı şekilde belirli bir dünya görüşüne-ideolojiye göre  devrim yapmıştır anlayışına götürebilir! Halbuki hiçte öyle değil. Burjuvazi, başlangıçta, önceden varolan belirli bir ideolojiye-düşünce kalıbına  bağlı kalarak, davranışlarını ona uydurmaya çalışarak  hareket etmemiştir! Yani işin başlangıcında öyle pozitivizm falan diye  bir ideoloji yoktur ortada. Doğal, tabii bir gelişmedir söz konusu olan. Pozitivizm, devrimden sonra sınıf mücadelesiyle birlikte ortaya çıkıyor. Burjuvazi, sınıf mücadelesi ortamında ideolojik bir silah olarak geliştiriyor onu. Aynı şekilde işçi sınıfı da öyle, o da gene kendi dünya görüşünü bu mücadeleler içinde geliştiriyor..

Ne zaman ki sınıf mücadelesi  öne çıkar ve gelişir, yeni sistemin-yani kapitalist toplumun-bünyesinde yer alan her iki sınıf da, buna bağlı olarak,  artık dünyayı, bu dünyada olup bitenleri sadece kendi varoluş pencerelerinden görmeye-değerlendirmeye başlarlar, burjuvazi, işçi sınıfının “hak alma” mücadelesi olarak başlayan ve giderekten siyasi bir boyut kazanan mücadelesini engelleyip kontrol altına almaya çalışırken, işçi sınıfı da, “ne olacak benim halim” demeye başlar, kendi kaderini kendi ellerine almanın yollarını arar.

Bu durumda, artık dünyaya sınıf mücadelesi ortamı içinde oluşan tek yanlı duygusal kimliğinin penceresinden bakmaya başlayan burjuvazi için olay açıktır: Nasıl ki, doğa bilimleri yoluyla doğa kontrol altına alınabiliyorsa, aynı şekilde, “bütün bilimler içinde en kıdemlisi sayılabilecek”[1] bir toplum bilimi aracılığıyla da  toplumu kontrol altına almak mümkün olmalıdır. İşte size bütün o burjuva dünya görüşlerinin-ideolojilerinin çıkış noktası olarak pozitivizm-burjuva pozitivizmi!

Ya peki işçi sınıfı, o ne yapar, nasıl düşünür sınıf mücadeleleri ortamında? İşçi sınıfı açısından bakınca ne anlama geliyor sistem mühendisliği-toplum mühendisliği olayı?

“Burjuva bilimadamları” nereden başlamışlardı işe, onların çıkış noktaları  kendi bakış açılarına göre sistemin nasıl işlediğini ortaya koyarak toplumsal yasaları “keşfetmeye” dayanmıyor muydu; o halde işçi sınıfı da aynı yolu izlemeli, o da kendi bakış açısına göre sistemin nasıl işlediğini bulup çıkarmalıydı ortaya!. İşte, “işçi sınıfı biliminin” kurucularının yaptıkları da bu olmuştur! Kapitalist toplumu işçi sınıfının bakış açısına göre  ele alıp açıklayarak   onun varoluş-işleyiş yasalarını ortaya koymaya çalışır onlar da. Amaç açıktır. Bunu şöyle ifade eder Marks: “Filozoflar dünyayı açıklamaya çalışmışlardır, ama biz bununla sınırlı kalamayız, bizim görevimiz,  aynı zamanda onu değiştirmektir de”..İşte bütün herşey  bu cümlenin içinde!. “Dünyayı değiştirmek” kavramı herşeyi açıklıyor!.. İçinde yaşanılan sistemin-kapitalist toplumun nasıl  işlediğini bulup çıkararak, yani toplumsal yasalara hakim olarak onu-toplumu   “değiştirmek”!. Adına “işçi sınıfı ideolojisi” denilen dünya görüşü, “işçi sınıfı açısından” bu değişimin ne anlama geleceğinin ve nasıl başarılacağının izahından başka birşey değildir. Ama tabi işçi sınıfı ideologları bu görüşlerini ortaya koyarken “bunlar bizim görüşlerimizdir” demekle yetinmezler. “Bunlar toplumun genel işleyiş yasalarının sonuçlarıdır, bu nedenle de bilimsel gerçeklerdir” (tek hakikat budur) diyerek işi bağlarlar. İşte size “Bilimsel Sosyalizm” olayı!. “İşçi Sınıfı Bilimi’nin”, onun özü, ruhu olan “Diyalektik Materyalizm’in” esası budur. Dünyaya-topluma işçi sınıfı açısından, gözünde işçi sınıfının ergenlik çağına özgü bir gözlükle baktığın zaman görünenlerin özetidir budur. İşçi sınıfının, sınıf mücadeleleri ortamında, koordinat sistemini kendi üzerine koyarak yarattığı “dünya görüşünün”  esası budur.

Nasıl ki burjuvazi, işçi sınıfının başı çektiği sınıf mücadelelerini bastırıp yok ederek “toplumsal istikrarı” yeniden sağlamaya çalışıyorsa, işçi sınıfı da, aynı şekilde,   istikrarı bozanın burjuvazinin asıl kendisi olduğuna inanmaktadır. Mücadele içinde “kendisi için bir sınıf” haline gelen işçi sınıfı, bu arada   dünyaya bakışını da  varlık bilimsel açıdan  tamamen materyalist bir zemine oturttuğu için, artık tek   kurtuluş yolunun   “sınıf düşmanı” burjuvaziyi ve onunla özdeş hale gelen  kapitalist sistemi yok etmekten,  onun yerine kendi varlığını temel alan yepyeni başka bir sistemi inşa etmekten geçtiğine inanmaktadır.

Peki ama bunun varolan sistemi korumayla ilişkisi ne diye mi düşünüyorsunuz?. Burada belirleyici nokta, inşa edilmesi tasarlanan yeni sistemin niteliğine ilişkindir. İşçi sınıfı, kendi varlığını kapitalist sistemden, kapitalist üretim ilişkilerinden soyutlayarak (bu, ontolojik anlamda  onun “kendinde şey”, “objektif mutlak gerçeklik” olarak varolma anlayışından kaynaklanmaktadır) kendisine kapitalist sistem yok olduktan sonra da varolmaya devam edebilecek  “kendinde şey” “objektif mutlak bir gerçeklik” atfederek, üretim araçlarının mülkiyetinin bir anlamda kendisine (işçi  sınıfı devletine) ait olacağı “yeni” bir sistemin içinde varolmaya devam edeceğini düşünebilmektedir. Çıkış noktası materyalizm olsa bile vardığı sonuçlar itibariyle tamamen sübjektif idealist bir hayal dünyasının ürünüdür bütün bunlar! Onun böyle bir dünyayı hayal edebilmesinin nedeni ise, koordinat sisteminin kendi üzerine oturmasından kaynaklanan duygusal bir kimliktir. Ortada, eskinin içinden,  onun diyalektik anlamda inkârı olarak doğup gelen yeni bir sistem falan yoktur!. Onun kendisi de gene eskiye-eskiden beri varolan sisteme ait  bir sınıftır; ama o, buna rağmen,   varoluş koşullarına birlikte sahip olduğu  partnerini-rakibini yok ederek, onun yerine geçmeyi,  kendi dünya görüşüne göre kendi düzenini kurmayı düşünebilmektedir!.Mümkün müdür böyle birşey? Olmadığını hayat gösterdi zaten!  Mevcut sistem “sahip” değiştirmektedir o kadar!.Sistemin dominant unsuru burjuvazi, yerini işçi sınıfını temsil ettiğini söyleyen yeni tipten bir devlet sınıfına bırakmaktadır o kadar!   

Burada, çok önemli bir noktanın altını çizmek istiyorum. Hep dedik ki, pozitivizm  belirli bir an’ın içindeki “objektif-mutlak gerçekliği” esas alır, ondan yola çıkar. Toplum mühendisliği faaliyetiyle pozitivist  ideolojinin bu çıkış noktası arasındaki ilişkiyi daha açık olarak  görmek mi istiyorsunuz,  bakın o zaman!

YUKARDAN AŞAĞIYA DOĞRU ULUS YARATMA ÇABASI OLARAK POZİTİVİZM..

Önce,   aşağıdaki makaleyi bir okuyalım[2]:

“Kökenci bir yaklaşım olan primordializmin temsilcisi olarak ünlü Antropolog Clifford Geertz bilinir. Geertz’in düşünceleri daha çok statiktir ve kökene dayanır. Bu biçimi ile  değişime ve dönüşüme yönelik vurguyu ortadan kaldırarak, grup üyeleri arasındaki ilişkiyi kan bağına, yani akrabalığa götürür. Burada etnisite, değişmeyen, statik bir olgu olarak ele alınır ve bireylerini köken birliğine vurgu yapılır. Günümüzün sosyobiyoloji adı verilen yeni bilim dalına en büyük dayanak da bu görüşten gelir. Etnik grup, din, dil, köken, geleneksel kültür gibi “objektif” kriterler üzerinden tanımlanır.

Ulusal devletin temele yerleştirdiği tutarlı ideoloji de yine bu teori üzerine oturtulur ve devlet de, temsil ettiği insan grubunu, yani ulusu, köken birliği ile ortak din, kültür ve dil üzerinden bir bütün olarak algılar. Eğer ki gerçekte böyle değilse bile, devlet ideolojik aygıtlarını kullanarak bu ideolojiyi ve kültürü üretir ve kitleleri ulus olma noktasında ikna eder. Devletin meşruiyeti ile insanların ikna potansiyeli ve rızaları doğru oranda işler. Devlet, bu potansiyeli yaratamadıysa kalıcı olmaz ve her an bölünmeyle karşı karşıya kalabilir. Bunun için devlet, kendi vatandaşlarının farklı ideoloji, sınıf veya partilerde yer almasını tehlike olarak görmez, ama aynı ulusun içinden bazı grupların kendini farklı primordial bağlar üzerinden tanımlamasını, kendi bekası için tehlike olarak görür, çünkü böyle olduğu zaman devletin meşruiyeti sarsılmış olur.

Burada sorulması gereken soru, devletin bekası değil; sınırları belirlenmiş bir coğrafyada yaşayan birden fazla etni içinde, devlet kurma hakkı ve şansının neden bir etniye verildiği ve bu etninin kendi devletini kurduktan sonra diğer etnileri nasıl kendi egemenliğine ikna ettiğidir. Bu yazının hareket noktası tam da burasıdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan dünya sisteminde, devletlerin hemen hemen hepsi ulus devlet üzerinden şekillendikleri, yani primordial bir zemin üzerine oturtuldukları için, sisteme zarar verecek yeni, primordial bağlarla şekillendirilebilecek yeni ulusların oluşturulmasını engellemeye çalışmışlardır. Var olan ulus devletler kendilerini bu primordial bağlar üzerinden güvenceye aldıklarından dolayı rahatlıkla artık bu durumun bittiğini, primordial bağların olmadığını ve ulus denilen bir olgunun bulunmadığını rahatlıkla belirtmektedirler. Bu devletlerin primordial bağları reddetmeleri, bunların olmadığından veya olmadığına inandıklarından değil; içlerindeki başka halkların uluslaşmalarını, kendi kaderlerini kendi ellerine almalarını engellemek, bu talebin meşruiyetini ortadan kaldırmak amacıyla yaparlar. Tam da bu noktada, söz konusu bu hakkı talep etmenin önünü kesen, meşruluğunu ortadan kaldıran ve yeni diye lanse edilen bilimsel bir teori öne sürerler”.

Pozitivizmin ne olduğunu açıklarken, onun belirli  bir an’da “varolan” “objektif mutlak gerçekliği” temel aldığını, bunun dışında, geçmişin-o noktaya nasıl gelindiğinin- falan onu hiç ilgilendirmediğini söylemiştik! “Varolanı” sorgulamakmış, onun nereden, nasıl geldiğini, hangi süreçlerin ürünü olarak ortaya çıktığını  araştırmakmış, bunlar  ilgilendirmez onu!. Eğer, o an  “varolan” o ise, “bilimsel faaliyet” de onu esas almak zorundadır. Hepsi bu kadar!

Yukardaki alıntı bunun çok güzel bir örneği! Yazıda “ulus” deniyor, “ulus devlet” deniyor, “ulusların kendi kaderini tayin etme hakkından” bahsediliyor, “devletin ulus yaratma” faaliyetinden bahsediliyor, “ikinci dünya savaşından sonra kurulan ulus devletlerden” bahsediliyor,  ama bu arada, bütün bunları-bu kavramları- sorgulamak hiç aklına gelmiyor yazarın!  

Bir örnek olarak  “Türk ulus devletini” ele alalım. Sanırım, yukardaki makaleyi kaleme alırken  Kürt sorununa ilişkin olarak yazarın kafasındaki model de bu olsa gerek! Bu nedenle, önce, “Türk ulusunu”  ve onu yaratan o “devleti” ele alalıyoruz. Yazara göre, “Türk ulusu” da, bunu yaratan o “devlet”de  “objektif bir realite” olduğu için o bunları hiç sorgulama gereğini duymuyor!.  “Objektif realite” sorgulanır mı hiç, önce onu “olduğu gibi  kabul edeceksin”, öyle değil mi!! (Bir zamanlar  “Sosyalist Sistem” de bir “olgu”-“objektif bir realite” idi!) Tam o pozitivist ve de “solcu” anlayış işte! Sonra da tabi,  söylemek istediklerini, veri olarak kabul ettiğin  bütün bu “olguların” üzerine oturtacaksın (ah o “olgular”! kendin pişir kendin ye hesabı!!). Nedir kardeşim bu “Türk ulusu” dediğin şey, kim, hangi “devlet”  inşa etmiş, yaratmış  onu? Bunlar hiç söz konusu edilmeyecek, tartışılmayacak, “bunlar objektif gerçeklerdir, olgulardır” denilip geçilecek!!.

Aslında  diyor ki-demek istiyor ki-yazar: Nasıl ki Türklerin primordial bir temel üzerinde bir Türk ulusu inşa etme hakkı varsa, ve onlar da bu hakkı kullanarak böyle bir ulus inşa etmişlerse, aynı şekilde, bütün diğer etniler de-Kürtler de demek istiyor- bu hakka sahiptirler. “Ulusların kaderini tayin etme hakkı” uyarınca, örneğin Kürtlerin de kendi primordial kökenlerine dayanarak benzer bir ulus inşa etme hakları vardır.   Laf teorik bir zemine oturtulmaya çalışılsa da, yazarın    söylemek istediği açık, nasıl ki “ezen ulus bu hakkı kendinde bulmuşsa, ezilen ulusun da aynı hakkı kullanabilmesi gerekir demek istiyor!. Bu “ulus”u-Türk ulusunu-yaratan o devlete geleceğiz ama, önce şu “ulus” kavramı üzerinde duralım biraz.

Yazarın  “ulusu”-“ulus devleti” üzerine oturtmaya çalıştığı o “primordial” zemin-“primordializm”-ancak yukardan aşağıya doğru ulus yaratmaya çalışan pozitivist toplum mühendisleri için bir anlama sahiptir. Gerçekte ise,  böyle  özel bir çabayla-mühendislik faaliyetiyle- “yaratılan” bir ulus  yoktur dünyada! “Türk ulusu”mu diyorsunuz? Jöntürklerden İttihatçılara ve de onların devamı olan Kemalistlere-Türkçülere kadar bunların hepsi yüz yıldır  bir “Türk ulusu” yaratmaya çalışıyorlar. Bu mudur şimdi günümüzün Türkiye toplumu gerçeği? Böyle bir “ulus” anlayışı, bugün olsa olsa Ergenekoncuların, ya da  “aşırı milliyetçilerin”  ve de bu “ulusu” yarattığı söylenilen o “Devletin” anlayışıdır! Bunu mu temel alacağız yani şimdi biz? Hangi primordial zeminden kaynaklanan bir “Türk ulusu”ndan bahsediyorsunuz, bu açıdan bakarsanız kimin ne kadar “Türk” olduğuna kim, nasıl karar verecek?  Bu kadar saçmalık yetmezmiş gibi, bunu temel alarak, aynı saçmalığı diğer etnilerden de bekliyorsunuz!. Nasıl ki Türkler “hakim ulus” olarak kendi ulus devletlerini inşa etmişlerse, örneğin, Kürtlerin de hakkıymış bu türden bir “Kürt ulusu” ve “ulus devleti” inşa etmek! Bütün o pozitivist, ve de, hem “solcu”, hem de Kürtçü olan toplum mühendislerinin tezi budur!  Nasıl ki, sizin bir Atatürk’ünüz varsa, bizim de bir Atakürt’ümüz olmalıdır diye uğraşmıyor mu  zaten onlar da! Demokratikleşmekmiş, etnik zemine dayanarak değil, bilişsel-anayasal vatandaşlık esasına dayanan yeni bir ulus inşa etmekmiş.. kafayı buralara takmıyorlar da, bunun için demokrasi mücadelesine katkıda bulunmuyorlar da, ırkçılık-etnisite peşinde koşuyorlar, Allah akıl versin!.

Bakınız, bu türden primordialist ulus-ulus devlet yaratma anlayışlarının-teorilerinin hepsi külliyen pozitivist saçmalıklardan başka birşey değildir! Ne bugün o Türkçü toplum mühendislerinin yaratmaya çalıştıkları gibi bir “Türk ulusu” vardır ortada, ne de buna benzer bir “Kürt ulusu” ihtiyacı. Çünkü, ulus denilen o toplumsal varoluş gerçekliğini belirleyen,  primordialist-ırkçı teoriler falan değildir. Ulus, kapitalist bir kategoridir, ulusu yaratan kapitalist üretim ilişkileridir.  İnsanlar bu türden  ilişkilerin içine girdikleri zaman ortada ne primordializm kalır ne ırkçılık. Kapitalizm, bütün o primordialist kökenleri öğütür ve insanları  üretim ilişkileri içindeki yerlerine-fonksiyonlarına göre eşitler. Kapitalizm için iyi  Türk, iyi Kürt yoktur, iyi işçi, iyi işveren vardır. İnsanların etnik alt kimliklerini öne çıkararak bu zemin üzerinde ulus-ulusal hareket yaratmaya çalışanlar,  ya  kapitalist ilişkiler içinde  kendilerine daha fazla yer kapmak isteyen faşistler-ırkçılardır, ya da kendini eşitlikçi aydın sanan pozitivist solcu-sağcı toplum mühendisleridir.  Ulus kavramı,  bilişsel-üst kimliksel bir kavramdır. Kapitalizmin doğal gelişme süreci  içinde aşağıdan yukarıya doğru gelişen bütün uluslar da  böyle bir zemini temel alarak ortaya çıkmışlardır. Alınız bir Alman ulusunu ve toplumunu, ya da İngiliz, Fransız uluslarını-toplumlarını, bunların   hepsi şimdi primordial teoriye göre mi inşa edilmişlerdir? Böyle birşeyi iddia edenler, bu türden bir ulus anlayışını savunanlar bu ulusların  içindeki faşistlerdir! Sen tut, bugün hayatın içinde  bilişsel üst kimlikleriyle yer alan-varolan bütün o ulusları görme, bunlara bakınca bunlardan  ilkel bir primordializm-ulus yaratma teorisi çıkar!

Hem sonra kimdir sizin o “ulus yaratıcısı” dediğiniz devletiniz? Dikkat edin, gene tipik pozitivist bir yaklaşım! Ortada bir devlet var (“objektif bir gerçeklik” o, bu yüzden de sorgulanamaz!) ve bu “devlet” bir ulus yaratmaya çalışıyor! Yani, önceden varolan devlet, daha sonra kendisine bir ulus yaratıyor! Madem ki ulus kapitalist bir kategoridir (yoksa öyle değil mi! ama o zaman da onun hangi üretim biçimine-ilişkilerine dayandığını açıklamanız gerekir!) o halde, daha ortada ulus-yani kapitalist bir toplum yokken varolan o devlet neyin nesi oluyor? Niye sormuyorsunuz bu soruyu hiç? Pozitivist sorgulamazmış, olanı olduğu gibi kabul ederek yola çıkarmış! İyi güzel, Hitler de asmış, kesmiş, saf ırk-primordializm üzerine bir toplum yaratmaya çalışmış-en azından bunu iddia etmiş, bu mudur şimdi objektif gerçeklik, Alman ulusu deyince böyle bir primordializmi mi esas alacağız? Aynı şekilde, Türk ulusu deyince Kemalist ulusçuluğu, ya da faşist “Türk ulusu” anlayışını mı temel alacağız? Ha, bu türden bir “ulusu” savunanlar yok mu toplumda, bunu öne çıkararak Kürtleri asimile etmeye çalışanlar yok mu, var tabi. Ama bunlarla, bunların karşısına başka bir ırkçılığı-Kürt ırkçılığını çıkararak mücadele edemezsiniz. O zaman, bunun adı ırklar savaşı olur. Bu mudur istenilen! “Solculuk” bitti, şimdi sıra ırkçılığa sarılmaya mı geldi! Bu filmi gördük biz yüz yıl önce, aynı oyunu o İttihatçılar da oynamaya çalışmışlardı sonlarını gördük!       

 



[1]Bu ifade Auguste Comte’un..

[2] Avdo Karataş,  Dipnot Dergisi, a.g.s, s.204