• 7.09.2013 00:00
  • (3435)

 

POZİTİVİZM HANGİ TARİHSEL DÖNEMİN ÜRÜNÜDÜR, NASIL VE NEDEN ORTAYA ÇIKMIŞTIR..     

“Pozitivist sosyolojinin kurucu babası Auguste Comte’dur. Comte, 1798 yılında, yani Fransız Devriminden dokuz sene sonra dünyaya gelir. Düşünceleri, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’nin şekillendirdiği bir dünyada olgunlaşır. Sosyolojisinin temelinde de sanayi toplumunun etkileri ve Fransız Devrimi sonrası süreçte Fransa’nın içine düştüğü katastrofi ile mücadele çabası yatar. Comte’un pozitivizmi böylesi bir ortamda istikrarın ve toplumun yeniden inşasının bilimidir”[1].

Demek ki pozitivizm, Fransız Devriminin-Sanayi Devrimi’nin şekillendirdiği bir dünyada, devrim sonrası süreçte ortaya çıkan sınıf mücadelesine karşı  istikrarın ve toplumun yeniden inşasının bilimi olarak ortaya çıkıyor. Ne demek bu?

Burjuvazi, başta işçi sınıfı olmak üzere bütün  emekçi sınıfları peşine takıp devrimi zafere ulaştırarak  feodalizme karşı kapitalizmin zaferini ilan ediyordu; ama sonra   bir de baktı ki, işler hiç de öyle daha önceden tasarladığı gibi değildi!. Tam artık iktidarı aldık falan derken, bir de ne görsün, devrimi birlikte yaptıkları o yol arkadaşları da söz hakkı istemeye başlamışlardı!. Ortaya çıkan yeni sistem içinde yeni tipten  bir sınıf mücadelesi  başlıyordu. Bir yanında burjuvazinin, diğer yanında ise, başta işçi sınıfının bulunduğu yeni tipten bir mücadeleydi bu. Buna bir de tabi, bozulan eski dengenin-sistemin neden olduğu kaos ortamını ekleyin! İşte, pozitivizm-burjuva pozitivizmi- tam bu ortamda şekilleniyor. Amaç ise, toplum mühendisliği yoluyla sınıf mücadelesini engelleyerek bozulan dengeyi yeniden kurmak! Hani demokrasiymiş, eşitlikmiş falan, onlar daha ileri aşamaların işiydi! Toplum henüz daha bunu kaldıracak olgunluğa erişmemişti! Kuvvete karşı kuvvetti o an için belirleyici olan! Güçlü olan ise, devlet erkini ele geçiren, egemen sınıf durumuna yükselen burjuvaziydi.

Kaostan, devrim sonrasında ortaya çıkan sınıf mücadelelerini engellemekten, bozulan dengeyi yeniden inşa etme çabasından bahsettik. Peki nasıl olacaktı bu iş? İşte, toplumsal düzeyde  “sistem kontrol bilimi” olarak gelişen  pozitivizm bu derde deva olarak ortaya çıkıyordu. Ortada bir mücadele vardı, bu mücadelede ipleri elinde tutan sınıfın-burjuvazinin- diğerini, yani işçi sınıfını  kontrol altına alabilmesi için, herşeyden önce, girdiyi (yani kendi davranışlarını) kontrol altına alması gerekiyordu. İşte, pozitivizmi tarih sahnesine çıkaran ortam  budur. O, burjuvazinin, bu kontrol işini yaparken oluşan-gelişen  duygusal alt kimliğinin ideolojik-bilimsel-felsefi zeminidir. Daha başka bir deyişle, burjuvazinin  ergenlik döneminin dünya görüşüdür! Olayı, ata binmiş jokey örneğiyle açıklamaya çalışırsak da, dizginleriyle birlikte,  jokeyin aklını-zekâsını da ele geçirerek kullanan atın  “kendinde şey” bir güç haline gelerek (kendini öyle sanarak) hayat yollarında dörtnala koşması çılgınlığıdır.

 

“AYDINLANMA” MI DEDİNİZ!..

Peki o zaman, “Aydınlanma nedir?[2] Immanuel Kant’ın sorusu buydu ve o, Aydınlanma’nın ‘insanın ergin olmayış’ durumundan çıkması (yani ergin hale gelmesi), aklın yol göstericiliğine başvurması anlamına geldiğini bildiriyordu (Yani) Aydınlanma ‘Akıl Çağı’ydı, evet ama hangi akıl? Edgar Morin’in  Aşk, Şiir, Bilgelik isimli kitabında ‘bilgelik’ bağlamında ‘rasyonalite’ ve ‘rasyonalizasyon’ kavramlarına getirdiği açıklamalar bu konu için önemli. Morin, bu iki kavramı biribirinden ayırarak işe başlıyor. ‘Rasyonalite’, söylemle söylemin objesi arasındaki upuygunluğu araştırır ve bu upuygunluğu doğrular. Morin örnek vermiyor; ama biz söylemle, söylemin objesi arasındaki  upuygunluğun empirik bir olgu olduğunu ortaya koyabiliriz. Mesela, ‘dışarda yağmur yağıyor’ (söylem) ile dışarda gerçekten yağmur yağıyor olması (söylemin objesi) arasında bir uygunluk olmalıdır. Bu upuygunluğu da gözlemle (empirik olarak) araştırır ve doğrularız. ‘Rasyonalizasyon’ ise, belki de Freud’un tanımıyla, bir tür ‘deliliktir’: Deneysel (empirik) ya da gerçek dünyada olup bitenlerle ilişkilendirilerek değil ama kurucularının kutsallaştırılmış sözü ile ilişkilendirilerek doğrulamadır. Kuşkusuz,  bu iki kavramın akıl (raison) ile ilişkisi var. Morin, Aydınlanma’nın ‘akıl’ kavramını son derece belirsiz bir tarzda sunduğu kanısındadır: Bir yanda eleştirel (kritik), kuşkucu bir rasyonalite (mesela Voltaire’in, Diderot’nun ‘akıl’ kavramı); öte yandaysa, Robespierre’in kültleştirdiği, neredeyse dogmalaştırdığı bir ‘Tanrıça Akıl’a dayalı rasyonalizasyon! İkincisine, yani Robespierre’in dile getirdiği türden ‘akıl’a ben ‘Jakoben akıl’ diyorum”.

Bir yanda, dinle-kiliseyle içiçe geçmiş bir feodalizm. Feodal statükonun, zihinsel olarak  dinle-tanrısal bir metafizikle kutsayarak oluşturduğu  duygusal anlamda statik bir kimlik oluşturma zemini, diğer yanda ise,  gelişen kapitalizmin yarattığı, aklı öne çıkaran başka bir zemin-insanın bilişsel bilgi edinme sürecini vurgulayan  bir zemin. Bu anlamda, kapitalizmin zaferi, feodal statükoyu temsil eden Kilisenin ve dinsel metafiziğin karşısında aklı-rasyonaliteyi temsil eden bilişsel bilgi edinme sürecinin zaferiydi. Herşeyi sorgulayan, herşeyden kuşkulanan, olayları ve süreçleri “bu böyledir”, ya da, “ustalar böyle diyorlar, demek ki böyleymiş” diyerek geçiştirmeden,  “neden öyle”, “nasıl öyle oluyor”, “acaba  öyle mi” diyerek aklın-bilişsel bilgi üretme sürecinin-miheng taşına vurarak anlamaya, kavramaya çalışan bir dünya görüşünün zaferiydi. İşte, sadece bir Diderot’u, Voltaire’i ve  Newton’u değil,   bütün diğer  Aydınlanma ürünü o bilimleri yaratan,    bundan-aklın öne çıktığı bu sorgulamacı, araş-tırmacı zihniyetten- başka birşey değildir. Kapitalizmin ve burjuvazinin ortaya çıkışı-doğuşu bu nedenle ilerici, üretici güçleri geliştirici bir süreç olarak tarihe geçmiştir.

Ama bu durum uzun sürmez, bir süre sonra, dinsel metafiziğe karşı aklı-mantığı öne çıkararak gelişen bu sürecin  taşlaşmaya başladığını görürüz. Akıl, mantık, bilişsel bilgi üretimi falan derken,  bir de bakarız ki, bu kavramlar  yerlerini  “kutsallaşmış metafizik bir bilgi” ve “bilim” anlayışına bırakmışlar!. Akıl (yani, çevreden gelen informasyonları değerlendirip işleyerek bunlardan bilişsel bilgiler üretme mekanizması) bir kere daha, yerini, “bizim dışımızdaki objektif-mutlak gerçekliğe” ait  “objektif-mutlak anlamda varolan bilgileri bilincimize yansıtarak”-yani, bizden bağımsız olarak zaten varolan  bilgileri ezberleyerek- onlara sahip olma anlamına gelen metafizik  bir “bilgi” ve “bilim” anlayışına bırakmaktadır.  Rasyonalitenin yerini rasyonalizme bıraktığı, bilimin, sahip olunması gereken  ideolojik bir mürşit haline getirildiği[3],  dinsel metafiziğin  yerini, adına bilim denilen başka bir metafiziğe bıraktığı başka  bir süreçtir bu.

Evet soruyorum gene, nedir bu işin diyalektiği, aklın yerine ideolojiyi koymanın, bilişsel bilgi üretme sürecini bilgiyi Tanrısallaştırarak katletmenin diyalektiği nedir? Nasıl başarmıştır insanlar bu zor işi!..

Bakın bu konuda daha önceki bir çalışmada neler yazmışız:[4]

Duygusal reaksiyonlar” düzeyinden  bilişsel bilgi üretme düzeyine nasıl geçiliyor:

Bilişsel anlamda bilgi üretimi sürecinde,  o an’a kadar doğanın  karşısında edilgen-“reaksiyoner” durumda olan organizmanın, artık bu pasif konumunu bırakarak, belirleyici, aktif unsur haline geldiğini görüyoruz.[5] Plan yapan ve problem çözen aktif bir unsurdur artık organizma. Sistemin aktif, dominant (baskın-belirleyici) unsuru olarak nesneyle etkileşir, onu değiştirir (processing) ve ürün adını verdiğimiz bir sentezin oluşmasına yol açar. Bu ürün, bilgi olarak önce beyinde oluşur. Çünkü, etkileşme önce beyinde gerçekleşir. Sonra da, organizma bu bilgiyi motor sistemi  (organlar ve onlar tarafından kullanılan üretim araçları) aracılığıyla işleyerek maddi bir gerçeklik haline getirir.

Peki, nasıl gerçekleşiyor bu süreç (bilgi üretimi süreci)? Duygusal deneyim-reaksiyonlar zemini olmadan, bir üst katta gerçekleşen bilgi üretimi olabilir mi? Hayır olamaz! Bilgi üretimi mekanizmasının harekete geçebilmesi  için, önce, çevreden gelen etkiye karşı “duygusal reaksiyon” adını verdiğimiz,  organizmayı temsil eden nöronal bir reaksiyon modelinin ortaya çıkması-oluşması gerekiyor (nefsin-benliğin oluşumu). Önce bu zemin, bu esas var oluş biçimi gerçekleşecek ki, ancak ondan sonra, var olan bir şeyin (organizmayı temsil eden bir zeminin) bilgi üretmek için nesneyle çalışmabelleğinde (Workingmemory-Arbeitsgedächtnis) ikinci kez etkileşmesi söz konusu olabilsin[6]. Yani, duygusal benlik (nefs-self) olmadan, oluşmadan, bilgi üretimi süreci (cognitive processing) de olmaz. Bilgi üretimi süreci, bir binanın ikinci katı gibidir. Duygusal benlik ise, binanın temelini ve birinci katını oluşturur”. Duygusal benlik-nefs-self-, dışardan gelen etkiye-girdiye- karşı organizmanın tepkisi-reaksiyonu- olarak tek yanlıdır. Bu durumda bir,dışardan gelen etkinin kaynağı olan  nesne (ya da olay) vardır ortada, bir de, buna karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkan ve organizmal varlığı temsil eden nöronal  etkinlik (nefs). Yani “o” ve “ben”! Dünya bu iki unsurdan oluşmaktadır![7] Böyle bir ortamda “ben”, kaçınılmaz olarak, “dünyaya” kendi varlığını temel alan bir koordinat sisteminden bakacağı için, sübjektif olarak, kendisini, varlığı “kendinde şey” olan “mutlak bir gerçeklik” olarak görecektir. Varlığının bir sonuç olduğunu, yani, dışardan gelen etkilere-girdiye göre izafi olarak oluştuğunu, çevrenin etkilerine  karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıktığını anlayamaz nefs. Anlayamaz, çünkü anlamak dediğimiz şey olayları ve süreçleri belirli bir koordinat sisteminin  değerlerine göre ele alabilmektir. Bu durumda  tek bir koordinat sistemi vardır ortada ve o da “ben”i temel alarak  bu “ben”le birlikte gerçekleşmektedir.                                                    

Bilişsel benlik ise bambaşkadır.  O,  ancak üretim süreciyle birlikte,  onun içinde ortaya  çıkar. Ürün, organizma nesne etkileşmesinin bir sonucu-sentez- olduğu için, üretim süreci,  nefsin ve nesnenin yanı sıra  üçüncü bir koordinat sisteminin daha orta

ya çıkmasına neden olur. İşte   bilişsel benlik, bu sürece ürünü temel alan bu üçüncü koordinat sisteminden bakabilen benliktir (insan, üretirken kendini-kendi kimliğini de yeniden üretir).  O (yani bilişsel benlik), kendi içimizde oturan insana ilişkin “biliminsanı” kimliğidir! Evet aynen böyle! Bu haliyle insan, olaylara ve süreçlere   objektif olarak bakarak, onları  “biliminsanı” gibi görebilen bir varlıktır.  Çünkü, insanla ve onun içinde bulunduğu üretim faaliyetiyle birlikte kendi bilincine varan aslında doğadır. Bu durumda insan, “biliminsanı”-“bir bilen”, bilmeyle yükümlü instanz- oluyor. İşte, insanı insan yapan, onu kendi içindeki hayvandan ayıran yan da onun bu “bir bilen”-“biliminsanı” yanıdır zaten!

Şöyle özetleyelim: Feodal sistemin içinde onun diyalektik anlamda inkârı olarak doğan ve gelişen kapitalist toplum (burjuvaları ve işçileriyle) toplumsal bir üründür. O, eskinin kabuklarını kırıpta kendi ayaklarının üzerine basar hale gelene kadar  kendi içinde bir bütün olduğundan, sistemin içinde bulunan bütün sınıf ve tabakalar için  kimlik oluşturma sürecinin tek referans noktası yeni doğmakta olan sistemin merkezinde bulunan sıfır noktasıdır. Yani, doğum gerçekleşipte sistem kendi ayaklarının üzerinde yürür hale gelene kadar burjuvazi ve işçi sınıfı için kimlik oluşturma sürecinde koordinat sistemi merkezinin oturduğu yer bir bütün olarak yeni sistemin merkezidir. Bu yüzden de o ana kadar bu iki sınıf arasındaki mücadele-sınıf mücadelesi-öne çıkmaz. Çünkü, o anın sorunu eskiyle yeni arasındaki mücadele (feodal sistemle kapitalizm arasındaki mücadele) olduğundan, yeni olanın kendi içindeki mücadeleler ikinci planda kalır.

Ne zaman ki  doğum gerçekleşir ve sistem artık kendi ayaklarının üzerinde durmaya başlar, o andan itibaren artık sistemi meydana getiren unsurlar arasındaki ayrışma-farklılaşma da öne çıkacak, sınıf mücadelesi denilen yeni bir süreç başlayacaktır. Bu süreç, burjuvazinin ve işçi sınıfının (bunların her ikisinin de), toplumsal anlamda içine girdikleri kendine özgü bir ergenlik döneminden başka birşey değildir. İşte, Marksist klasiklerde, işçi sınıfının “kendiliğinden bir sınıf” olmaktan çıkarak   “kendisi için sınıf” haline gelmesi olarak tanımlanan sürecin esası budur. Bu durumda artık her iki sınıf da kendisini kendi nefsiyle-selbst-“objektif mutlak bir gerçeklik” olarak görmeye başlayacak, her ikisi için de felsefi, ideolojik ve de “bilimsel” anlamda pozitivizme giden yollar  döşenmiş olacaktır.

Bu  andan itibarenAydınlanma söylemi, giderek, Voltaire’nin, Diderot’un öngördüğü rasyonalite hedeflerinden sapmış; Robespierre’in tanrısallaştırılmış akıl’ı Aydınlanma söylemine hakim olmuştur. Kültleştirilmiş, kutsanmış ve tek yol gösterici tayin edilmiş olan akıl, “insana kılavuzluk eden” insanın kendi dışında-kendinde şey bir bilimle özdeş hale gelmiştir. İşte, bizimkilerin de bir hap gibi yuttukları o ideolojinin-virüsün- oluşum macerası budur, bundan ibarettir!   

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü hala duvarlarda yazılı duruyor ülkemizde! Ama, ne kadar ilginç değil mi, hiçte bize ters gelmedi bu şimdiye kadar! Ne olacak ki diye düşünmüş olmalıyız, “herşeyi bilime göre değerlendirin, size yol gösteren sadece o olsun diyor atamız, bunda karşı çıkılacak ne var ki”! Hem sonra, ilkokuldan üniversiteye kadar bütün o okul-öğrenme hayatımız boyunca hep böyle düşünmeye alıştırılmadık mı! Bilim dediğin şey, ansiklopedik bilgilerin hap gibi yutulduğu, ezberlendiği bilgi kalıplarından-şablomlardan ibaret değil miydi!. Bunları kafana yerleştirdin mi bir kere, artık ondan sonra kafandaki bu “bilgiler” sana yol gösteren, seni aydınlatan, ortaya çıkan her problemi çözmede sana yardımcı olan  bir “mürşit” haline gelecekti.

Söyler misiniz bana, bu “bilim” ve insan tarifiyle bir compüter, ya da robot arasında ne fark vardır? Bir robota da yüklersin o “bilgileri” program olarak ve o da bu “bilgilere”-“bilime” göre bulur kendi yolunu! Bu mudur yani şimdi öğrenmek, bu mudur bilgi üretmek ve  bilimsel anlamda bilgilere sahip olmak? Ya, okullarda bize aktarılan o “bilgiler”, okuduğumuz kitaplardan “öğrendiğimiz” bütün o “bilgiler” onlar ne olacak mı diyorsunuz? Onların hiçbiri bilgi değildir bu aşamada! Bu aşamada bunlar hep informasyonlardır. Başkalarının ürettiği bilgileri aldığın an bunlar senin için sadece birer informasyondur. Ancak sen onları kendi kafanda, aklını (yani informasyon işleme mekanizmanı) kullanarak  değerlendirdiğin zaman bunlar bilgiler haline dönüşürler. Yoksa bilgi denilen şey öyle hap gibi alınarak yutulmaz. Bu şekilde kayıt altına alınan-ya da ezberlenilen şeylere bilgi denilemez. Bunlar hep  bilginin hammaddesi olan informasyonlardır  o halleriyle.

 

FARKLILAŞMA VE SINIF MÜCADELESİ

Sınıf mücadelesiyle birlikte,  kollektif bilişsel  akıl  yerini  ortaya çıkan  farklı duygusal kimliklere-akıllara bırakmaya başlayınca, tek olan  hakikat-gerçeklik anlayışı da yerini farklı hakikatlere bırakır. Burjuvazinin  penceresinden (onun içinde bulunduğu koordinat sisteminden) bakınca görünen-anlaşılan hakikatle işçi sınıfının dünya görüşünün anlattığı hakikat aynı değildir artık. Ama bütün bunların doğal olduğu, toplumsal gelişme sürecinin diyalektiğine uygun olduğu anlaşılamaz bu aşamada. Olaylara ve süreçlere  kendi pencerelerinden bakmaya başlayan sınıflar, farklı sonuçlara vardıkları için herbiri kendi ideolojisine göre hayatı düzenlemeye,  diğerini de buna uygun hale getirmeye çalışır. Burjuvazi için önemli olan bozulan dengeyi yeniden inşa etmektir; ki, bunun da yolunun “sınıf mücadelesini yok ederek” kaosa son vermekten geçtiğini düşünecektir onlar.

“Amaç, boyun eğdirme yoluyla uysal insanlar yetiştirmektir: İtaatkâr, boyun eğmiş insanlar! Foucault, Aydınlanma’nın sözüm ona özgürleştirici yaklaşımının nasıl bir  iç karartıcı ütopyaya dönüştüğünü şöyle anlatır: ‘(Aydınlanma) insanlar üzerinde  iktidar uygulamanın genel bir reçetesini, (..) bedenlere, düşüncelerin denetimi yoluyla boyun eğdirilmesini sunar’. İnsan yaşamı ile bedeninin en ufak ayrıntılara kadar denetlenmesi!..”

“Mükemmel bir toplum inşa etme, Aydınlanmanın hayali idi. Ama Foucault, Aydınlanma çağında askeri bir toplum hayalinin de söz konusu olduğunu bildirir bize. Bu hayalin temel kaynağı, Foucault’ya göre, doğal durum değil, bir makinenin titizlikle kurulmuş çark dişlileri metaforuyla dile getirilmiş olan disiplin durumudur. ‘Askeri toplum hayali’nin temelinde, Rousseau’nun toplumsal sözleşmesi değil, ‘sürekli baskılar’ yatmaktadır. Özetle Aydınlanma, uysal bir tebaadan oluşan disiplinli bir toplum inşa etme idealiyle sonuçlanır. Belki de, Aydınlanma’nın gerçek ‘akıl’ı Voltaire ya da Diderot’nunki değil de Robespierre’in ‘Jakoben akıl’ıdır. Çünkü Foucault’un deyişiyle ‘askeri bir toplum hayali’, aklın dogmalaştırıldığı ve tastamam bu nedenle, yani dogmalaştırıldığı için, o dogmaları dayatan gözetleyici, cezalandırıcı, baskıcı ve disipline edici bir projeyle mümkün olabilir. Bunun da adı, düpedüz, evet düpedüz, totalitarizmdir! Yanlış değil: Aydınlanma’nın Jakoben bir totalitarizm ürettiği çok görülmüştür..”[8]

“Bilinen bir gerçek: Modernite projesi, temelde, rasyonelleşme ve farklılaşmaya dayanır. Farklılaşma, yani yaşam alanlarının ayrışması: Dinsel alan seküler alandan, kamusal alan özel alandan, aile akrabalık gruplarından, sivil toplum politik toplumdan (devlet) ayrılır. Rasyonalite ise, farklılaşmış yaşam alanlarından kurulan dünyayı düzenli, akla uygun ve güvenilir kılacak mekanizmaları sağlar. Kısaca farklılaşma ve rasyonelleşme, modernite bağlamında birbirini bütünleyen süreçlerdir. Farklılaşmışlık, modern toplumun ‘olmazsa olmaz’koşulu. Yaşam alanları birbirinden ayrılıp özerkleşmiş toplumlar ‘modern’ sayılabiliyorlar ancak. Sivil toplumun Batı’daki oluşum sürecine  bakalım mesela. Avrupa’da 13.yy’dan sonra ticaret burjuvazisinin kent yönetimlerine el koymaları, özerk yapıların ortaya çıkmasına yol açıyor. Şerif Mardin Din ve İdeoloji’de, Pazar mekanizmasıyla birlikte Avrupa’da yeni bir toplum kümeleşmesinin görüldüğünü, Hegel’in de üzerinde durduğu gibi ‘insanların çıkarlarını devlet dışında elde etmek üzere’ meşru örgütlenme biçimlerine gittiklerinde, modern Batı Avrupa medeniyetinin asıl karakterinin belirdiğini anlatır ve ‘özerk yetkileri olan bu tüzel kuruluşların’, yani kent yönetimlerinin, ‘sivil toplumun tabanını’ meydana getirdiğini söyler. Görülüyor: Modernite projesinde ilk farklılaşma, sivil toplumun politik toplumdan ayrışıp özerkleşmesiyle gerçekleşiyor. Sivil toplum, erken modernizm döneminde burjuva sınıfının hakimiyetinin temelini oluşturmaktadır ve bu son derece önemlidir. Önemlidir diyorum, çünkü Habermas’ın Legitimation Crisis’de belirttiği gibi, burjuvazi bu yolla hakimiyetini, kendi ‘hakikati’ üzerine inşa etmek olanağını bulmuştur. Farklılaşma, sivil toplum örneğinden de anlaşılıyor ki, hakikatin de farklılaşması demektir. Farklılaşan ve elbette özerkleşen her yaşam alanı, var oluşunu, salt kendine ait olan hakikatle, kendi hakikati ile meşrulaştırmaktadır.”[9]

 

DEVAM EDECEK

" SADECE BURJUVA POZİTİVİZMİ YOKTUR, BİR DE İŞÇİ SINIFI POZİTİVİZMİ VARDIR..

Pozitivizmi, toplumsal düzeyde sistem kontrol bilimi, buna bağlı olarak da  toplum mühendisliği olarak tanımlamıştık: Nasıl ki, doğal sistemleri harekete geçiren yasaları-doğa yasalarını-bilerek-bu bilgilere dayanarak-doğada yer alan nesneleri ve süreçleri değiştirme, onları kontrol altına alma olanağını buluyorsak, aynı şekilde, toplumsal gelişmeye yön veren yasaları-toplumsal yasaları bilerek toplumları-toplumsal gelişme süreçlerini de kontrol altına alabiliriz, onlara istediğimiz şekilleri verebiliriz inancıdır-dünya görüşüdür- bu."



[1]Mehmet Ertan, Dipnot Dergisi sayı 3, 2010

[2]“Alafrangalığın Tarihi”, Hilmi Yavuz, Timaş Yay. S.11

[3]“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” anlayışının altında yatan budur işte!.

[4]Kimlik Sorununu Tartışıyoruz, www.aktolga.de Makaleler.  Ayrıca bu konuyu 2. ve 6. Çalışmalarda da ele almıştık.

[5]Sınıflı toplum insanı, mekanik-materyalist-pozitivist  bakış açısıyla, bunu, “insanın doğa üzerindeki egemenliği” olarak yorumluyor! Bu “egemenlik” de tabi, “zıtların biribirine dönüşümü ilkesine” göre, pratikte doğayı yok etmek anlamına geliyor! Sonra da bunu, insanın doğaya karşı zaferi olarak ilan ediyorlar! Hani, HH“işçi sınıfı devrimcileri”, “burjuvaziyi yok ederek devrim yapmışlardı”ya  bir zamanlar! Bu mantığa göre, burjuvazi de doğayı yok ederek “devrim” yapıyor şimdi!

[6]Bu “ikinci etkileşme” konusunu sitede yer alan  2. ve 6. Çalısmalarda ele almıştık..

[7]İşte pozitivist dünya görüşü bu  “objektif maddi gerçeklikler” zeminine oturur. Bir “ben” vardır ortada, bir de bunun dışında objektif mutlak  gerçeklik olarak obje-nesne. Herşey bu felsefi zemin üzerine orurur. Yabancı gelmiyor bu bakış açısı değil mi!  Bu konuya daha sonra döneceğiz.

[8]Hilmi Yavuz, a.g.e s.15

[9]a.g.e. s.40