• 1.09.2013 00:00
  • (2414)

 

BİLİŞSEL TOPLUM BİLİMİNİN ESASLARI

1-İlkel komünal toplumdan sınıflı toplumlara ve  bilgi toplumu’na kadar bütün toplum biçimleri kendi içinde bir sistem  gerçekliğidir. Neyin nasıl üretileceğini belirleyen sistemin dominant unsuru bir instanzın yanı sıra (bunu rasgele bir sembol olarak A ile gösterirsek), bir de, hazırlanan bu üretim modelini hayata geçiren  motor sistemden oluşurlar (bunu da gene rasgele bir sembol olarak B şeklinde gösterelim). Bu durumda her toplum, kendi içinde, yapısal ve fonksiyonel anlamda bir A-B sistemi olarak ele alınabilir.   

2-Her durumda, çevreyle etkileşim içinde (yani, üretim faaliyeti içinde) oluşan toplumsal varlığı (ki buna toplumsal nefs, self diyoruz) ve   toplumu birarada tutan toplumsal üretim ilişkilerini belirleyen temel faktör  o toplumun neyi nasıl ürettiğidir (yani, bilgi temelidir).  Neyi-nasıl üretiyorsun sorusunun cevabı, üretim süreci içinde, sistemin elementleri olan  insanların kendi aralarında nasıl -ne şekilde-  görev bölüşümü yaptıklarını da açıklar.  Bu arada toplumsal benlik-self-de üretim ilişkilerinde dominant olan unsur tarafından temsil edilen  bir instanz olarak ortaya çıkmış olur.  

3-Bir diğer nokta da, ne ürettiğini ve bunu nasıl ürettiğini BİLMEKTİR. Üretim bilişsel bir süreç olduğu için, insanların neyi nasıl üreteceklerini bilmeleri de gerekir. Bu yüzden,  farkında olsunlar ya da olmasınlar [1], insanların üretim faaliyeti esnasında yaptıkları iş, neyin nasıl üretileceğine dair bilgiyi  kendi aralarında oluşturdukları üretim ilişkisiyle (sistemin bilgi temeliyle) hayata geçirmeleridir. Üretim ilişkisi, toplumsal sistemin içinde işleyen canlı bir mekanizmadır; neyin nasıl üretileceğine dair bilginin kendini gerçekleştirmesi mekanizmasıdır; onun somutlaşmış şeklidir de diyebiliriz buna.

Yapılan işe gelince,  işin özünü çevreyle etkileşme oluşturur. Çevreden (doğa’dan) alınan  hammaddeyi sistemin içindeki bilgiyle işleyerek ürün oluşturulurken, bununla birlikte toplumsal varlık da (self) üretilmiş-gerçekleştirilmiş olur. Üretimin, dışardan gelen  hammaddenin belirli bir bilgiyle işlenilerek  yapılması ve üretim faaliyetinin çevrenin etkisine karşı toplumsal bir “cevap” olarak gerçekleşmesi, çevrenin karşısında temsili bir instanz olarak toplumsal varlığı gerçekleştirir. Sınıflı toplumlarda sistemin dominant unsurunun ürüne sahip çıkma bilinci de bilgiye sahip çıkma bilinciyle bütünleşir.

Bir yanda, “hammadde” kaynağı olan bir  “çevre” var, öte yanda da, üretim faaliyetini gerçekleştiren instanz olarak toplum. Bu toplum, üretim süreci içinde  kendi içindeki görev bölüşümü  ne olursa olsun, çevrenin karşısında tek bir instanz (varlık) olarak gerçekleşir. Yani toplumsal varlık, belirli bir bilgiye sahip olan ve bu bilgiyi işlerken (ürünü gerçekleştirirken) oluşan bir instanz olarak ortaya çıkar.  Bu durumda,  çevreyi A olarak gösterirsek, toplumun da, bununla birlikte B olarak gerçekleştiği gene bir A-B sistemidir ortada olan..

Ancak, günlük yaşantımıza ve alıştığımız değerlere ters gelse de, gene de, bu varoluş halini  mutlaklaştırmamak gerekiyor. Çünkü, toplumsal tarihsel gelişme sürecinde belirli bir üretim ilişkisi içinde ilerlenirken birçok  mikro süreçler  hep aynı makro sürecin içindeki basamaklar olarak ele alınacağından, bu akış -süreç- içinde sahip olunan bilgiler zamanla otomatikleşirler. Ve öyle olur ki, toplumsal varlıkla birlikte tek tek insanlar da, günlük hayatın akışı içinde, farkında olmadan yaşanılan bir sürece tabi olarak,  toplumsal anlamda adeta kendi varlıklarında  yok hale gelirler. Yani, belirli bir üretim ilişkisi içinde her gün, her an tekrarlanan faaliyetler, bir süre sonra “farkında olmadan” yapılan faaliyetler haline gelerek   bilinç dışına itilirken, bu durumda, bu bilgileri kullanırken oluşan toplumsal benlik-kişilik de  farkında olmadan oluşan kültürel bir benlik-kimlik haline gelir.  Öyle olur ki,  artık kimse bunu niye böyle yapıyorsun, bu neden böyledir diye sormaz olur. İşte bizim kültür-ve kültürel kimlik- dediğimiz bilinç dışı oluşumun esası  budur.

Bu durumda, insanlar arasında gerçekleşen bilinç dışı kültürel ilişkileri (her ilişki belirli bir bilgiyi temsil eden bir informasyon alış verişiyle gerçekleşir) belirli bir kuantum seviyesinde bulunan bir elektronla bir proton arasındaki virtüel foton alışverişi olayına benzetebiliriz! Bu durumda foton alışverişi -ilişki- virtüeldir, çünkü gerçek anlamda bir alışveriş değildir burada söz konusu olan. Yani, belirli bir kuantum seviyesindeyken elektron ve proton tıpkı pingpong  oynar gibi birbirlerine foton atıp tutmazlar! Ama sanki böyleymiş gibi bir durum ortaya çıkar ve bir denge kurulur. Burada bu işin ayrıntılarına girmek istemiyorum.[2]

Artık bilinç dışı hale gelen yaşam bilgilerinin -kültür diyoruz bunlara- durumu da böyledir. Babanızın yanında sigara içmenin iyi birşey olmadığını bir zamanlar bir şekilde “öğrenmişsinizdir”, ama artık bu sizin için içselleşmiş, bilinç dışı haline gelmiş -farkında olmadan sahip olunan- bir bilgi haline gelmiştir. Sofraya oturduğunuz zaman “afiyet olsun” demekten tutun da, “büyüklere saygı, küçüklere sevgi göstermek gerektiğine”, “el öpme” geleneğine kadar (hadi bu arada başörtüsü ya da türbanı da bunlara ekleyelim) bütün bu bilgilerin hepsi kişiliğimizi oluşturan bilinç dışı haline gelmiş yaşam bilgileridir.   

Kapitalizm öncesi bir toplumu -örneğin, böyle bir toplumun alt sistemi olan bir kasabayı, ya da bir köyü-  kültürel anlamda bir “mahalle” olarak düşünürsek,  böyle bir mahallede herkes birbirini tanımaktadır. “Büyüklere saygı, küçüklere sevgi” esastır. Birinin o an birşeyi yoksa hemen gelir onu komşusundan alır, düzenli ev ziyaretleri yapılır. Herkesin uyduğu belirli kılık kıyafet normları vardır, belirli müzikler dinlenir, yenilen şeyler aşağı yukarı aynıdır. Örneğin, müslüman mahallesinde salyangoz yenilmez de  satılmaz da! Kökleri ta ilkel komünal topluma uzanan belirli bir namus, şeref, haysiyet anlayışı vardır vs.. Bütün bunlar, insanların hiç farkında olmadan sahip oldukları yaşam bilgilerini -kültürü- oluştururlar. Hiç kimse, “yahu biz niye bu müziği dinliyoruz” diye düşünmez; ya da kimsenin aklına “neden böyle giyiniyoruz” diye  bir soru gelmez!. Ne zaman ki birisi ortaya çıkar ve alışılagelen bu kurallara -yaşam bilgilerine- aykırı davranmaya başlarsa, bu tür sorular ancak o zaman sorulmaya başlanır. O ana kadar bilinç dışı kültürel yaşam bilgileri olarak hayatın içinde yer alan bu bilgiler -kurallar- o an bilince çıkarak  sistemi birarada tutan -insanları bulundukları mahalleye veya sisteme bağlayan, ya da tabii onları mahalleden dışlayan- gerçek anlamda bağlayıcı -ya da dışlayıcı- bir kuvvet haline dönüşürler.

İlkel komünal toplumda tek tek insanların  birey olarak toplumsal varlıktan ayrı bir  varlıkları yoktur. Çünkü bu durumda  insanlar henüz daha toplumsal varlığın üretilmesinde otonom birimler olarak bir işleve sahip değildirler. Sistem ancak, elementlerinin kaynaşmış  bütünsel varlığıyla kendi kendini üretebildiği için,  henüz daha bireye özgü bir “ben” oluşmaz.  Özel mülkiyet -sahip olma bilinci- henüz daha gelişmemiştir. Böyle bir toplumda önemli olan, komünal  ilişkiler -bağlar- içinde varolan insanların kollektif davranışları ve varlıklarıdır. Buradaki “mahalle bağları” insanları birarada tutan, onların davranışlarını belirleyen yazılı olmayan o komünal kan anayasasının belirlediği kurallardan oluşmaktadır.

İnsanları, kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinden kaynaklanan bilinç dışı yaşam bilgilerinden-kültürden- arındırarak kapitalist kültüre sahip gerçek anlamda mülk sahibi bireyler haline getiren kapitalizm olmuştur. Yani, ancak kapitalizmle birliktedir ki, birey otonom bir “agent”[3]  olarak ortaya çıkar. Bu, işveren için de, işçi için de böyledir. Yani, ancak kapitalizmle birliktedir ki, bunların her ikisi de artık kendisi için varolan-karar veren ve üreten bireyler haline gelirler. Buna bağlı olarak  tabi, kapitalist ilişkilerin hakim olduğu bir toplumda   “mahallenin” yapısı da değişir.  “Mahalle”, kapitalizm öncesi   toplumda insanların “komşuluk” ilişkileri içinde birarada yaşadıkları -oturdukları- bir mekan iken, kapitalist  toplumda artık tamamen farklı bir sistem haline dönüşür. Bu değişimde göze batan en önemli unsur, insan ilişkilerini temsil eden “komşuluk” kavramının değişmesidir. Kapitalizm öncesi “mahallede” komşu olmak  sadece  oturulan evlerin yakın olması anlamına gelmiyordu. O, aynı zamanda, ilkel komünal toplumdan kalma “birlikte varoluş” zemininden kaynaklanan derin  ilişkiler ağının kalıntılarını da  içinde taşıyordu. En geniş anlamıyla ilkel komünal toplumda ifadesini bulan bu derin ilişkiler ağı ve birlikte varolmak olgusu, sınıflı topluma geçince, bireyin  ortaya çıkmasıyla birlikte  sürekli aşınır,  ama kapitalizme gelene kadar  henüz daha tam olarak yok olmaz.  İnsanlar arasındaki  “ilişkileri” kökten değiştiren kapitalizm olmuştur. Bırakınız komşuluk ilişkilerini bir yana, kapitalist bir toplumda çoğu zaman aynı binada oturan insanlar bile birbirlerini tanımazlar!. Niye? Çünkü, kendi bireysel varlıklarını (self) üretmek için bu insanların birbirlerine ihtiyaçları yoktur artık. Herkes otonom bir agenttir bu durumda. Herşey, bu arada insan ilişkileri de alınıp satılan bir meta haline gelmiştir. Karşılıksız ilişkiler -kültürel anlamda “mahalle bağları”- belirleyici olma özelliklerini kaybederler. İlişkinin alınıp satılan bir meta haline geldiği bir ortamda insanları biribirine bağlayan kapitalizm öncesi –duygusal-  bağlar da yok olur. Komşun açmış, tokmuş, bunlar seni ilgilendirmez artık. Çünkü, sen işverensen eğer, o da, ya senin rakibin olan başka bir işverendir, ya da senin yanında çalışan bir işçidir. Aranızdaki ilişkinin kuralları ise bellidir. Aynı mantık, modern bir işçi mahallesi için de geçerlidir.

“MAHALLE BaskISIna” baŞKA ÖRNEKLER

“Mahalle baskısının”,  “hangi türden olursa olsun bir örgütün dışardan gelen etkilere karşı mevcut durumunu korumaya yönelik atalet direnci olduğunu” söylemiştik. Bu konuda sayısız örnekler verebiliriz. Örneğin, “Fenerbahçeliliği” ele alalım! Nedir o “Fenerbahçe Camiası” denilen şey? Bu da sanal anlamda bir örgüt değil midir sonunda! Elementlerini “Fenerbahçe taraftarlarının” oluşturduğu toplumsal bir oluşum-“mahalle” değil midir  burada da söz konusu olan! Bu örgütü birarada tutan ilişki zeminine-“bilgi temeline”  gelince, bu da  “Fenerbahçe sevgisi”-“Fenerbahçelilik ilişkisi” olarak açıklanır. Öyle ki, bu bilgi, yani Fenerbahçe sevgisi, bu işe kendini vermiş olan birçok kişi için artık bir kültür-yani farkında olmadan sahip olunan bir bilgi-haline gelmiştir. Ve her örgüt gibi bu örgütün -“camia”nın- belirli kuralları vardır. Ancak bu kurallara uyan camianın üyesi olarak kabul edilir. Örneğin, bir Fenerbahçeli tutupta sırtına Galatasaray formasını giyip dolaşamaz! Niye dolaşamaz? Çünkü o da bilir ki, eğer böyle birşey yaparsa o zaman Fenerbahçe camiası bunu hoş görmez! Yani, gözle görülmeyen, ama her Fenerbahçelinin bilinçdışı olarak sahip olacağı belirli   “mahalle kuralları” söz konusudur. Bu kurallara aykırı hareket etmeye başladıkları zaman da bir “mahalle baskısına” maruz kalacaklarını bilir bütün üyeler..

Aynı şey kendisine “Atatürkçü”, “laik” diyen laikçi-ulusalcı cephe üyeleri için de geçerlidir.  Bu cepheye dahil olmanın da bir kültürü -bir bilgi temeli- ve “mahalle bağlarına” dayanan bir “mahalle baskısı” vardır gene. Bunlar bilinen şeyler. Laikçi-Atatürkçü-ulusalcı bilgi temeline karşı çıktığın an bu “mahalle baskısının” da ne anlama geldiğini anlarsın! Örneğin, bu satırların yazarı 1973 Martında darbeye-darbecilere karşı çıktığı, darbecilere karşı parlamenter demokrasiyi savunduğu için bu “mahalle”nin aforoz ettiği bir kişidir. Bu nedenle, gelin de siz o “mahalle baskısının” ne anlama geldiğini bana sorun!! Hadi ben bir yana, benim yanımda durduğu için benim o anamı bile aforoz ettiler! Hatta en yakınları bile ilişkiyi kestiler kadınla “senin oğlun artık Demirelci olmuş” diye!. Çünkü bugün Erdoğan’ın elinde olan demokrasi bayrağı o zamanlar  Demirel’in elindeydi ve ben de Sıkıyönetim Mahkemelerinde “12 Mart faşizmine, Gürler-Batur Cuntasına karşı parlamenter demokrasiyi-Demirel’i destekliyorum”diye bas bas bağırıyordum!

“Başörtüsü olayına” gelince! Başörtüsü, İslam kültürüyle yoğrulmuş  Anadolu halkının kültürel mirasının bir parçasıdır. Hatta, sadece İslam kültürü de değil, Anadolu-Bizans kültürünün de bir parçasıdır o. Şimdi kimse işin bu tarafından bahsetmiyor ama, Türkler Anadolu’ya geldikleri zaman burada başka insanlar da vardı ve o “Rumlar” denilen   Bizans vatandaşı kadınlar da başlarına örtü takıyorlardı . Ermeniler de öyle, çoğu  Ermeni kadınlar da başlarını örterlerdi. Yani, kadınların başını örtmesi sadece İslam’a özgü bir şey   değildir. Anadolu kültürünün derinliklerine kadar uzanır bu işin ucu. Ve bu kültür nesilden nesile aktarılarak toplumsal yaşam bilgisinin bir unsuru-sembolü olarak günümüze kadar gelir.

Peki, Anadolu kültürünün bir parçası olan o başörtüsü neden  bugün bir sorun haline geldi, kime ne zararı var ki kadınların başını örtmesinin? Önce şunu düzeltelim, dikkat ederseniz “başörtüsüne karşı değiliz” diyor  laikçi seçkinler! Onların karşı olduğu şey “başörtüsü değil türban”mış! Ne fark mı var  türbanla başörtüsünün arasında? Başörtüsü,  farkında olmadan sahip olunan Çevre kültürüne ait bir unsur iken,  türban, Yönetilenlerdeki belirli bir uyanışı-direnişi -kendine gelişi- modernleşmeyi temsil eden (buna bağlı olarak da siyasi sonuçları olan)  bir semboldür! Yani, Yönetici Devlet Sınıfının karşısında yer alan Yönetilenlerin  uyanan  Çevre bilincini temsil ediyor türban. Ne midir  “uyanan o Çevre bilinci”? Yönetilenler -Çevre- adı verilen geleneksel Anadolu halkının bağrında gelişen kapitalizmin insanlara aşıladığı yeni bir ruhtur o-kendine güven duygusudur. Yönetenlere, “ben artık farklıyım, eski Çevre-Sürü-Reaya-değilim” mesajıdır! İşte  türbanın, Yönetenleri  kırmızı görmüş  boğa gibi çıldırtan özelliği buradan kaynaklanıyor. Çünkü, “sürünün” “Çobana” karşı direncini-başkaldırışını ifade ediyor o!  Çevre-Yönetilenler, yani geleneksel Anadolu halkı,  ana rahminde geliştirdiği Anadolu kapitalizmi bebeğini doğururken ilk kez eski efendileri olan seçkinlere karşı yeni bir bilinçle ortaya çıkmaya başlıyorlar. Türban da zaten tam bu noktada ortaya çıkıyor;  yeni bir kimliğin-benliğin oluşması süreci onunla kendini ifade etmiş oluyor.    Çünkü türban, geleneksel olanla, yani Çevreyle-Yönetilenlerle (yani anneyle) yeni doğanın (yani çocuğun-Anadolu kapitalizminin) birlikteliğini temsil ediyor. Çocuk doğmuş ama halâ annenin bakımına, yardımına ihtiyacı var, türban işte tam bu noktada bu anne-çocuk birlikteliğini temsil ediyor. Bu yüzden de  “mahallenin”  sembolü haline geliyor.

Deniyor ki, “madem ki türban “mahallenin” sembolüdür, o zaman bunlar güçlendikçe, söz konusu mahallenin sınırları da genişleyecek bütün Türkiye’yi kapsar hale gelecek; giderekten herkes  türban takmak zorunda kalacak; ki bu da Türkiye’nin din devletine doğru gidişinden başka birşey değildir”!..

Kim söylüyor bunları? Yönetici seçkinler, aktüel adlarıyla da “ulusalcılar”; yani, Osmanlı artığı Devlet Sınıfının günümüzdeki temsilcileri. Bunların kafasındaki  Türkiye’de  iki “mahalle”-iki kültürel yapı, yani iki Türkiye var!. Bir yanda, “beyaz Türklerin” mahallesi-“Batı” yakası, diğer yanda ise,  “öteki Türkiye”, yani, İslamcı Anadolu yakası! İki kültür ve  bu iki kültüre göre oluşan iki tip insan, iki kimlik,  iki Türkiye! Bu, aslında tarihsel gelişim sürecinin sonunda ortaya çıkan bir durum;  yani gerçekten de iki Türkiye var Türkiye’de! Kolay değil, “batılılaşma” adı altında  iki yüz yıldan beri  süregelen bir kültür ihtilaline maruz kalmış bu ülke. Yukardan aşağıya doğru belirli bir toplum mühendisliği projesine bağlı olarak “yeni bir insan, yeni bir toplum”  yatatılmaya çalışılmış.  

“Beyaz Türklerin-“batıcı” elitlerin içinden çıkan “Yönetici Devlet Sınıfından-seçkinlerden” bahsettiğimiz zaman, bunların, tarihsel süreklilik içinde  mevcut durumu -dengeyi- kısacası Devleti muhafazayla görevli “Devletin asıl sahipleri” olduğunu unutmamamız gerekiyor.  Türkiye’de  “korunması gereken” “mevcut denge”den bahsedildiği zaman bunun ucunun da ta Osmanlı’ya kadar uzandığını unutmamak gerekiyor.  Bugün de hala bu dengeyi muhafaza etmeye çalışıyorlar... Çalışıyorlar ama onların göremedikleri bir gerçek daha var bugün: Türkiye artık  o eski dengeden ibaret değildir!  Zorla da olsa -ırza geçme  yoluyla da olsa-zamanla sistem hamile kalmış ve Anadolu kapitalizmi adı altında kendi diyalektik inkârı olarak nurtopu gibi bir çocuk doğurmuştur!  

MAHALLE İÇİNDEKİ MAHALLECİKLER!.

Dışardan bakınca, ya da eski Türkiye’yi temsil eden  grupların gözüyle bakınca, bugün Türkiye’de olup bitenler -mücadeleler- farklı kültürler -mahalleler-  arasında cereyan eden kültürel bir “mahalle kavgasından” ibarettir!. “Atatürkçü-laikçi-ulusalcı” mahalle bir yanda “İslamcı” mahalle diğer yanda; bir de “Kürt mahallesi” var tabi! Bunlar birbirleriyle dalaşıp duruyorlar!

Gerçekte ise asıl kavga yeniyi temsil eden Anadolu kapitalizminin güçleriyle eski Türkiye’nin güçleri arasında cereyan ediyor. Ama “eski Türkiye” deyince  bundan sadece onun Devlet Sınıfı ayağı anlaşılmasın! Eski Türkiye’nin  beyaz Türklerinin batıcı mahallesi, kendi içinde de gene bir sürü mahallelerden oluşuyor!. “Solcuların” mahallesi, “sağcıların” mahallesi, Devletçi burjuvaların mahallesi..say sayabildiğin kadar! Bütün bunların ortak özelliği, bunların hepsinin  o büyük Batı yakasının -mahallenin- içinde bulunan kültürel alt sistemler üzerinde oluşmalarıdır. Kapitalizm geliştikçe her iki mahalleye ait olan insanlar da farklılaşmakta, bunların içinde  yeni alt sistemler ortaya çıkmaktadır. Eski, batı yakası Türkiye’sini ele alalım. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte  aslında hepsi de belirli bir ortak kültürel zeminden kaynaklanan insanlar farklı çıkar grupları olarak ortaya çıkarlar. Öyle ki, bunlar, hep birlikte  eskiyi muhafaza edebilmek için Yeni Türkiye’ye karşı savaşırlarken, aynı zamanda kendi aralarında da savaş halindedirler. Ama dikkat edin, bunlar  kendi aralarında savaşırlarken bile   aslında  biribirlerine etki-tepki mekanizmasıyla kuvvet şırınga ederek yeni Türkiye’ye karşı savaşmaktadırlar!. Kültürel savaşlarla sınıf mücadelelerinin içiçe geçtiği bir ortamda işlerin  içinden çıkılmaz hale gelmesinin nedeni budur!  

 

Bütün bu anlatılanları şöyle özetleyebiliriz:    

1-Kültürel bilgiler, daha önceki nesillerden bize miras olarak kalan, artık bilinçdışı haline gelmiş  yaşam bilgileridir. Anadilimizin de bir parçası olduğu bu bilgileri  anne babamızdan, en yakın çevremizden-toplumdan farkında olmadan öğreniriz. Bu anlamıyla bunlar-bu bilgiler içinde bulunduğumuz büyük bir kültürel mahallenin bilgi temelini oluştururlar. Sistemi birarada tutan, insanları biribirine bağlayan bağlar bu bilgilerden oluşurlar. Sistemin elementi olan tek tek insanlar,  ancak bu türden bağlarla birbirlerine bağlı oldukları bir mahallenin içinde kendi varlıklarını-kimliklerini üretebilirler. İnsanın toplumsal bir varlık olduğu gerçeği, onun toplum adı verilen bir mahallenin içinde, ona bağlı olarak varolduğu anlamına gelir.

2-Kimliğimizin-benliğimizin oluşmasında çok önemli  yeri olan, bizi toplum adını verdiğimiz içinde yaşadığımız bir mahalleye bağlayan bu yaşam bilgilerini zorla-baskıyla yok etmek-değiştirmek mümkün değildir. Eğer kimliğimizi bir binaya benzetirsek, bu şekilde-mahalle bağlarıyla- oluşan kültürel  kimliğimiz de binanın temeline-zemin katına benzer, bu nedenle buna bizim “alt kimliğimiz” diyoruz.

3-Yaşam süresi boyunca sahip olacağımız diğer  bilgileri farkında olmadan sahip olduğumuz bu bilinçdışı-kültürel bilgi hazinemizi kullanarak üretebiliriz. Yani, yeni bilgiler-sinapslar- ancak, daha önceden mevcut olan bilgiler -sinapslar- kullanılarak onların üzerine inşa edilirler.

4-Ancak, bilişsel anlamda kişiliğin-benliğin oluşmasında  kültürel-bilinçdışı zemin çok önemli olmakla birlikte, hiçbir zaman herşey bundan ibaret de değildir (olmamalıdır!). Çünkü, yaşamı devam ettirme mücadelesi, son tahlilde, yaşanılan anı yeniden üretme mücadelesidir. Bu da ancak yaşanılan, ana yön veren  aktüel bilgilere sahip olmakla mümkündür. Bu bilgilerin kaynağı ise üretim faaliyetidir. Üretim faaliyeti ve bu faaliyeti gerçekleştirirken içinde yer aldığımız üretim ilişkileri yeni aktüel bilgilerin üretilmesinin  başlıca kaynağını oluşturur. İşte, “üst kimlik” adını verdiğimiz bilişsel kimliğimiz de bu sürecin içinde oluşmakta-ortaya çıkmaktadır.

Üst-bilişsel kimliğimiz, bilinç dışı olarak sahip olduğumuz kültürel kimliğimizin yaşanılan anla bağlantısını kurarak onu geliştirir. Bu nedenle, hangi kültürel zeminden -mahalleden- yola çıkmış olursa olsun, insanları yaşanılan anın içinde birleştiren daima, onların üst kimliklerini oluşturdukları bilişsel zemindir (üretim faaliyetinin oluştuğu zemindir).

5-Eski köye-mahalleye-yeni kurallar koymanın ve bu kuralları gönüllü olarak insanlara kabul ettirmenin  yolu, onları (insanları) kapitalist üretim faaliyetinin içine sokmaktan geçer. İnsanlar ancak aktüel-kapitalist üretim ilişkilerinin içinde düşünmeye başladıkları zaman yeni bilgiler üreterek eski mahallelerinin sınırlarını genişletebilirler. “Mahalle baskısı” adını verdiğimiz kültürel kimliklerimizi oluşturan bilgi temelini  aşarak üst düzeyde yeni bir bilgi temeline- zeminine ulaşabilmenin yolu üretim faaliyetidir. Çünkü yeni bilişsel bilgiler ancak bu şekilde-böyle bir zeminde üretilebilirler. Kapitalizm,  bütün o kapitalizm öncesi mahallelere ait bağları çözerek, bütün o “mahalle baskılarını” yok ederek  bilgi toplumuna giden yolu temizlemekte-açmaktadır..  

 

„MAHALLE BASKISI“ NEDİR? 1

http://www.duzceyerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/18140-MAHALLE-BASKISI-NEDiR-1


[1]„Farkında olmaktan“ kasıt şudur: İnsanların bilişsel faaliyet sonucu ürettikleri bilgiler bile, zamanla “alışılagelen” bilgiler haline gelirler. Bu bilgiler, daha sonra yeniden üretilirlerken, artık üzerinde ayrıca düşünülmeden, otomatik olarak işlenilirler (processing).

[2]“Doğada Sistem Gerçekliği ve İnformasyon İşleme Süreci”  www.aktolga.de 3. Çalışma

[3] Bilişsel Bilim terminolojisinde „agent“,  kendi içinde bağımsız -otonom- bir informasyon işleme-üretim birimidir.