• 31.08.2013 00:00
  • (3190)

 İÇİNDEKİLER

GİRİŞ..1

SİSTEM SİSTEM DİYORUZ NEDİR BU “SİSTEM”!..2

O HALDE Sistem örgütlü bir bütündür..2

SİSTEM, MADDELEŞMİŞ BİLGİDİR..3

DOĞADA “MAHALLE BASKISI”..4

BİLİŞSEL TOPLUM BİLİMİNİN ESASLARI..6

“MAHALLE BaskISIna” baŞKA ÖRNEKLER..8

MAHALLE İÇİNDEKİ MAHALLECİKLER!.10

GİRİŞ

„Mahalle baskısı“ Şerif Mardin’e ait bir kavram. Ancak,  bilimsel olarak bu kavramın nasıl tanımlanacağını onun kendisi de bilmiyor!. “Konunun  bilimsel araştırmalarla aydınlatılması gerektiğini” söylüyor.[1] Bu nedenle, bu makaleyle belki de konuya bizim de bir katkımız olmuş olur!...

“Mahalle baskısı”, genel olarak, bir toplumda  toplumsal  sistemin -ya da alt sistemlerin- kendine  özgü kurallarından-varoluşilkelerinden  kaynaklanır (bu kurallar, ya da ilkeler söz konusu sistemin, ya da alt sistemlerin “bilgi temelini” oluştururlar); sistemin, dışardan gelen informasyonları-etkileri sahip olduğu bu bilgilerle-ilkelerle-kurallarla değerlendirerek, mevcut denge durumunu koruyabilmek için oluşturduğu toplumsal atalet direncini temsil eder (buradaki “toplumsal atalet direnci” kavramının altınıçiziyoruz)..

“Mahalle baskısı”, her ne kadar bireyin henüz daha yeterince gelişmemişolduğu kapitalizm öncesi toplumlar için üretilen bir kavramsa da, aslında işin özü evrenseldir, yani bütün sistemler, toplumlar, toplumsal alt sistemler ve gruplar için geçerli olan bir içeriğe sahiptir.  Çünkü her durumda, toplumsal bir varlık olan birey, sisteme ait  ortak bilgilere sahip olduğu, bu bilgileri (kuralları) benimsediği, kendi varlığınıbunlara  göre ürettiği sürece o sisteme dahil olur, onun tarafından kabul edilir ve koruma altına alınır. Bireyler-elementler- bu kuralların geçerli olduğu sisteme ait sınırlar içinde kaldıklarısürece özgürce hareket ederek varlıklarınısürdürürler.

Bir sistemin içindeki varoluşun sınırlarını-esaslarını belirleyen  kurallar-bilgiler, adına yaşam bilgileri-kültür- dediğimiz, bilinç dışı olarak benimsenmiş, gözle görülmeyen-farkında olunmayan bilgilerdir. Bunların bilince çıkması (yani yaşamın-özgürce varoluşun-sınırlarını-koşullarını belirleyen uyulması gereken kurallar olarak ortaya çıkmaları), ancak, herhangi bir nedenle, bu kurallara aykırı bir durumun ortaya çıkmasıyla gerçekleşir. Böyle durumlarda, bu bilgileri benimsemeyen, bunlara aykırı hareket eden, ya da kimliğini-davranışlarını- bu bilgilere göre oluşturmayan unsurlar-bireyler, otomatikman, sistemi birarada tutan bir “merkezçekim kuvvetinin” varlığını hissederler ve onun etkisi altına girerler. Yani, toplumsal bir sistem, kendi varoluş koşullarını-sınırlarını-, ilk kez, bunlara aykırı bir davranış ortaya çıktığı zaman ortaya koyar. Bu türden davranışlara yol açanlar da ancak o an kendilerini mevcut sisteme bağlayan belirli bağların olduğunun farkına varırlar; ve öyle olur ki, bu durumda bulunan kişiler  önlerinde iki yolun bulunduğunu anlarlar. Ya, mevcut kurallara uyarak sistemin içinde kalacaklardır, ya da, bu kuralların dışına çıkarak,  varlıklarını üretmek için başka sistemlere-kurallara-bilgilere tabi olacaklardır. Bunun dışında başka bir çözüm yolu yoktur. Hiçbir kurala-bilgi temeline-bağlı olmadan “kendinde şey” olarak-varlığı kendinden menkul mutlak bir gerçeklik olarak- varolmak mümkün değildir. Değildir, çünkü insan dediğimiz varlık toplumsal bir gerçekliktir. O ancak toplum adı verilen bir mahallenin-sistemin içinde onun bir üyesi-elementi olarak varolabilir.

Konumuz “mahalle baskısı” olduğu için hep toplumsal sistemden, birey toplum ilişkisinden, bireyi topluma bağlayan ilk anda gözle görülmeyen kültürel bağlardan falan bahsediyoruz, ama işin esası aslında  evrenseldir. Çünkü, bu evrende varolan    şeyler (bu ister bir atom olsun, ister astronomik bir sistem, ya da bir canlı) belirli ilişkiler içinde-karşılıklı olarak birbirlerinin varlığını belirleyen belirli kurallar içinde- bu ilişkilere göre varolan izafi oluşumlardır. Yani, Bilişsel Toplum Bilimi terminolojisiyle “mahalle baskısı” olarak ifade ettiğimiz gerçeklik, aslında bütün sistemler için geçerli olan evrensel bir varoluş ilkesine işaret eder. Bu nedenle, konuyu bilimsel bir zeminde ele alabilmek için bizim de önce, genel olarak bir “sistem” nedir, “toplumsal bir sistem” deyince ne anlıyoruz buradan, yani işin özünden yola çıkmamız gerekiyor:[2]

 

“SİSTEM SİSTEM” DİYORUZ; NEDİR BU “SİSTEM”!

“Kendi aralarında bağlaşım-ilişki halinde olup, birbirlerinin varlık şartı olan; yani ancak bu bağlaşımın-ilişkinin sonucu olaraktır ki, birbirlerini yaratarak,  birbirlerine göre bir varlığa sahip olabilen gerçekliklerin (ki bunları biz PARÇA ya da ELEMENT olarak tanımlıyoruz) meydana getirdiği bütüne bir SİSTEM denilir.

SİSTEM: Parça ve elementlerden oluşan bir bütündür.

PARÇA: Sisteme ait bir grup elementten oluşan birliklerdir.

ELEMENT: Bir sistemin daha küçük alt kısımlara bölünemeyen temel birimleridir”.

 

O HALDE Sistem örgütlü bir bütündür!

“Sistem Teorisinin Esasları ve Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi”nden alıntılar yapmaya devam ediyoruz:

“Bir sistemin daha küçük alt kısımlara bölünemeyen temel birimleri olan elementleri bir araya geliyorlar, “parça”, ya da “organ” adını verdiğimiz  alt grupları oluşturuyorlar. Bu alt grupların birlikteliği de bir bütün olarak sistem gerçekliğini oluşturuyor”..

Ama, bu bir “örgüt” tanımı değil midir!

Elbette ki bir örgüt tanımıdır! Çünkü, bizim “sistem gerçekliği” diye tanımlamaya çalıştığımız şey aslında bir örgüttür!

 

Peki örgüt nedir o zaman? Ve neden örgüt?

Her sistem (her örgüt),  aslında bir informasyon işleme sistemi olup, çevreden-dışardan gelen madde-enerjiyi-informasyonu değerlendirerek işleyebilmek ve sonra da ortaya çıkan sonuçları “davranışlar” şeklinde ortaya koyabilmek  için gerekli olan parçaların toplamı olan bir bütündür. Ve bu işlevini yerine getirirken, getirebildiği sürece var olur. Çünkü, var olmak demek, çevreye uyum sağlayabilmek için, çevreden gelen etkileri kendi içinde değerlendirip işleyerek ona karşı bir cevap-bir tepki oluşturabilmek demektir. Madde-enerjinin-informasyonun her özgül  var oluş biçimi (yani her sistem), dışardan gelen etkilere karşı bir tepki oluşturabilmek için gerekli olan örgütlenmeden ibarettir.  Örgütlü olarak var olmanın gerekçesi, varlığını sürdürebilmek için gerekli olan tepkiyi-cevabı ancak bir örgüt olarak gerçekleştirebilmenin mümkün olmasıdır. Çünkü, çevrenin etkilerini değerlendirerek bunlara karşı bir reaksiyon oluşturabilmek  için gerekli olan bilgiye  ancak bir örgüt sahip olabilir. Bilgi, her durumda, bir örgütün parçaları-elementleri-üyeleri arasındaki ilişkilerle-bağlarla temsil edilerek kayıt altında tutulur  (store, speichern). Bir örgütü var eden kurallar da bu bilgilerle-bağlarla belirlenir zaten. Sisteme -örgüte- dışardan gelen informasyonları -etkileri- bu bilgilerle-bağlarla değerlendirerek işlediğin sürece, bu bilgilerin-bağların belirlediği kurallar içinde kendi fonksiyonunu gerçekleştirerek varlığını üretmiş olursun. Belirli bir örgütün içinde, belirli bağlantılarla onun bir üyesi olarak varolmanın  evrensel kuralı budur..

Bütünü oluşturan her alt grup, yani parça, sistemin dışardan gelen madde-enerjiyi-informasyonu  işleme sürecinde belirli bir işde uzmanlaşmış bir organıdır. Ama aynı anda bu organlar da   kendi içlerinde gene  belirli bir görevi yerine getirmekle uzmanlaşmış  elementlerden oluşurlar. Bir organın çıktısı, bütün bu elementlerin örgütlü kollektif faaliyetlerinin sonucu olurken, organların (parçaların) kollektif faaliyetleri de sistemin bütününün çıktısını oluşturur. Örgüt içinde örgüt yani! İşte evrensel var oluşun sırrı budur!

Örneğin, organizma örgütlü bir sistemdir. Organlarımız bu sistemin madde-enerji-informasyon işleme sürecinde uzmanlaşmış alt uzmanlık grupları iken, hücrelerimiz de, hem organizmamızın  temel yapı taşlarıdır, hem de aynı zamanda, içinde bulundukları organa göre, her biri belirli “gen açılım faaliyetine” sahip olan uzmanlaşmış unsurlardır. Organizmanın temel yapı taşları olarak hepsi de aynı DNA yapısına sahiptirler. Ama her birinin, içinde bulundukları organa ve faaliyete göre “gen açılım örnekleri”  farklıdır (gen expression pattern).

Başka bir örnek de toplumdur. Toplumlar da organizma gibi örgütlü bir bütündür-sistemdir. Bu bütünün organlarını -örgütün parçalarını- ise toplumsal kurumlar-yapılar- sınıflar oluştururlar. Sistemin elementleri de insanlardır. “Her insan, içinde yaşadığı toplumun bir ürünüdür” derken anlatılmak istenilen şey, tek tek insanların  yaşam bilgilerinin,  kollektif hafızada yer alan  sistemin bütününe ait bilgilerin (ki bunlara, toplumsal sistemin DNA’ları olarak “kültür” diyoruz)  bir parçası olduğunun altını çizmektir.  İnsanlar, toplumda içinde bulundukları yere göre,  bu hazineden-bilgilerden  bir kısmını kullanarak kendi kişiliklerini oluştururlar. Aynen, bir hücrenin organizma içindeki yerine göre, belirli bir gen açılım örneğine sahip olabilmesi gibi...

SİSTEM, MADDELEŞMİŞ BİLGİDİR!

Öte yandan, bir örgütün -bir sistemin- oluşabilmesi için en azından iki elemente (kişiye!) ihtiyaç vardır (bunu  A ve B olarak gösterelim). Tek kişilik örgüt-sistem olmaz![3]

Neden mi olmaz?...

Önce,  iki kişi neden biraraya geliyor onu görelim: Evet, neden  bir araya gelir iki kişi? Ortak bir amacı gerçekleştirmek için mi? O halde, ortak bir amacı gerçekleştirmek için görev bölümü yapmaya dayanıyor işin özü.  Görev bölümü ise,  bir işin nasıl yapılacağının belirlenmesi ve sonra da bunun hayata geçirilmesinden ibarettir.

İşte size varoluşun sırrı! Bu kadar basit! Adına  ister örgüt, ister sistem deyin,  bütün varlıklar kendi içlerinde, son tahlilde, belirli bir fonksiyonun (varoluş fonksiyonunun) yerine getirilebilmesi için  yapılan bir görev bölümünden ibarettir! Her durumda esas olan,  madde-enerji-informasyon şeklinde dışardan-çevreden gelen bir etkiye karşı  o an sahip olunan dengenin (varoluş halinin) korunması olduğundan, önce, dışardan gelen  etki değerlendirilerek mevcut dengeyi koruyabilmek için ona karşı bir reaksiyon modeli oluşturulur; sonra da, hazırlanan bu reaksiyon modeli gerekli davranış biçimleri şeklinde hayata geçirilir. Varoluşun amacı budur, bu fonksiyonun yerine getirilebilmesidir, görev bölümü denilen şey de zaten bunun için yapılır. Canlıların “yaşamı devam ettirebilme mücadelelerinin” esası da budur; yani,  varoluş fonksiyonunu yerine getirebilmek için yapılan bir  görev bölümüne dayanmaktadır herşey.  Bu iş yapılırken de varolunmuş olunuyor zaten..

Peki neden en az iki elemente ihtiyaç duyuluyor bunun için, neden tek kişilik örgüt-sistem olmuyor? Neden “kendinde şey varlıklar”-“mutlak gerçeklikler” yoktur bu evrende?

1-Çevreden gelen etkileri-informasyonları değerlendirerek bunlara cevap verebilmek için bilgiye ihtiyaç vardır.

2-Bilgiye sahip olabilmek -kendi içinde belirli bir bilgiyi kayıt altında tutabilmek- için ise bir ilişki zemininde varolmak gerekir. Çünkü bilgi, ancak bir ilişkiyle -belirli bağlarla- temsil olunarak kayıt altında tutulabilir. İlişki olmadan -bağlar olmadan- bilgi de olmaz. En basit ilişki ise, ne türden olursa olsun, iki element-kişi arasındaki bağdır. Şöyle ifade edelim: 

SİSTEM=A+B  ise, işte, aradaki o “+” işaretidir ki, A ile B arasındaki ilişkileri -bağı- ve bu ilişkilerle kayıt altında tutulan bilgiyi temsil eden de odur (buradaki A ve B rasgele seçilmiş sembollerdir).. 

Yani, her durumda, bir A ile bir B’yi bir biçimde biribirine bağlayan -bu iki unsuru biribiriyle ilişki haline getiren- şeydir bilgi. Ortaya çıkan sonuca da bir sistem, ya da örgüt diyoruz biz. Çünkü bir sistem-örgüt olarak varolan her şey belirli bir bilgiyi temsil eden bir yapıdır...

DOĞADA “MAHALLE BASKISI”

Sistem  örgüttür, en basit örgüt ise, en azından iki element -üye- arasındaki ilişkiden-bağdan oluşur dedik. Ve bunu, SİSTEM (örgüt) =A+B olarak ifade ederek, bütün meselenin aradaki  o “+”da, yani bağda düğümlendiğini söyledik. Çünkü, adına BİLGİ dediğimiz bir sistemin-örgütün varoluş temelini oluşturan zemin  bu bağla-ilişkiyle birlikte gerçeklik kazanıyor. Her ilişki belirli  bir bilgiyi kayıt altında tutan bir bağ-zemin olarak ortaya çıkıyor..

“Bağ” -ilişki- deyince akla gelen ise, ilk önce, bir A ile bir B arasındaki mekanik ilişki oluyor! Bunu, daha önceki çalışmalarda, ipe bağlı olarak dönmekte olan bir taş örneğiyle açıklamıştık. (Burada insan A ise taş da B olsun). Böyle bir sistemi birarada tutan kural (yani sistemin bilgi temeli) açıktır: Taş, ipe bağlı olduğu sürece dönmeye devam eder. Çünkü, ip aracılığıyla onun üzerine her an onun  dönmesine neden olan belirli bir kuvvet etkide bulunmaktadır.

Eğer “mahalle baskısı” olayının ne anlama geldiğini mekanik bir örnek üzerinde göstermek isteseydik, herhalde yukardaki örnek yeterli olurdu!Çünkü bu durumda, ip aracılığıyla taşısisteme bağlıkalmaya zorlayan kuvvettir o “mahalle baskısı”! Ama tabi bu mekanik bir örnek; böyle bir örnek toplumsal düzeyde ancak efendi-köle ilişkisini (köleci bir sistemi)açıklayabilmek  için kullanılabilirdi. Çünkü, köleci sistemde köle bir insan değil, bir üretim aracıdır. İpe bağlıolarak dönmekte olan bir taştan farkıyoktur kölenin!..

Doğada yer alan gerçek sistemler ise böyle değildir!. Örneğin,  bir protonla bir elektrondan oluşan en basit bir atom -sistem- olan bir hidrojen atomu için artık aynı mantığı kullanamayız![4]  Çünkü, bu durumda artık  elektron, ipe bağlı taş örneğindeki o taş gibi, elektromagnetik bir  kuvvetle protona bağlı olduğu için onun etrafında dönmez! Eğer böyle olsaydı, yani proton elektronu kendisine bağlı olarak tutmak ve döndürmek için onun üzerine (yukardaki örnekte bizim ip aracılığıyla taşın üzerine uyguladığımız gibi) bir kuvvetle etkide bulunuyor  olsaydı, yani sistem, ipe bağlı taş örneğinde olduğu gibi sürekli bir enerji harcanılarak ayakta tutuluyor olsaydı hemen çökerdi! Çünkü ne protonun, ne de elektronun enerji harcayarak aradaki ilişkiyi-bağı ayakta tutma gücü vardır!

Evet, elektron ve proton biribirlerine elektriksel-magnetik bir kuvvetle bağlıdırlar, ama sistem belirli bir denge durumundayken (yani kuantum seviyesinde iken) bu kuvvet artık gerçek bir kuvvet olmaktan çıkar, sadece potansiyel bir kuvvet halini alır. Yani elektron ve proton belirli bir kuantum seviyesinde iken aralarında gerçek anlamda hiçbir bağlayıcı kuvvete tabi olmadan   hareket ederler (bu nedenle  bu da aslında  bir atalet hareketidir). Ne zaman ki dışardan bir foton gelir, sistemi etkiler ve  bu etkiyle ivmelenen elektron da sistemi terketmeye, ya da bir üst kuantum seviyesine çıkmaya hazırlanır; işte ancak o zaman onu (yani elektronu) mevcut sistemin -denge halinin- içinde protona bağlı olarak tutan gerçek anlamda elektromagnetik bir “merkezçekim  kuvvetinin” var olduğu ortaya çıkar. Sistemin bir durumdan bir başka duruma geçişi, doğal anlamda “mahalle baskısını” temsil eden bu kuvvetin aşılmasıyla mümkündür. Bu nedenle, dışardan gelen her etki-foton-sistemi etkileyerek onun durum değiştirmesine neden olamaz. Ancak belirli enerji kapasitesine sahip olan fotonlar bu işi yapabilirler.

Belirli bir kuantum seviyesini belirli bir “mahalleye” benzetirsek, her mahallenin sisteme ait unsurları kendi içinde tutan belirli bir potansiyel enerjisi (mahalle baskısı) mevcuttur. Bir mahalleden diğerine geçebilmenin  kuralları bununla belirlenir.

Aynı durum, bir sistem olarak ele alındığı zaman,  proton ya da nötron için de geçerlidir. Nasıl ki, atomu meydana getiren unsurlar, yani elektron ve proton, belirli bir kuantum seviyesindeyken  virtüel foton alışverişi yoluyla biribirlerine bağlı olarak kalıyorlarsa, protonu ya da nötronu oluşturan unsurlar, yani kuarklar da, gene, belirli bir denge durumunda iken, gluon adı verilen virtüel parçacıkların alış verişi yoluyla ilişki içine girerek biribirlerine bağlanırlar. Ancak,  bu durumda da gene bu bağ -bu “mahalle bağı”- gerçek bir kuvveti temsil eden -gözle görülür- bir bağ değildir. Ne zaman ki  dışardan gelen bir etkiye bağlı olarak sistem denge durumunu kaybetme eğilimi içine girer,  gene ancak o zaman hemen,  virtüel-potansiyel bir nitelik taşıyan bu bağlayıcı kuvvetler gerçek bir kuvvet haline gelirler ve  ayaklarından zincirle bağlı köleler gibi kuarkları sistemin içinde tutmaya çalışırlar. “Mahalle baskısının” -“mahalle bağının”- bu durumdaki adına da “çekirdek kuvveti” deniyor!.

Bütün bunları gene daha önceki çalışmalarda kullandığımız bir örnekle somutlaştırmaya çalışalım: Yol kenarında durmakta olan, ya da belirli bir hızla hareket halinde olan bir arabayı düşünüyoruz.  Arabanın durduğu, ya da belirli -sabit- bir hızla yol aldığı “durumları” belirli denge durumları olarak düşünürsek,  gaz verildiği (ya da tabii frene basıldığı) zaman bir “durum değişikliği” meydana gelir. Ve o an, arabanın içinde oturmakta olan insan, belirli bir kuvvetle geriye (fren yapılıyorsa da ileriye) doğru itildiğini hisseder. İşte, bilimsel terminolojide “atalet direnci” olarak ifade edilen ve mevcut durumu -dengeyi- korumaya yönelik olan bu “kuvvet”tir ki, toplumsal sistemler söz konusu olunca “mahalle baskısı” olarak karşımıza çıkan  o  “kuvvetin”  esası da budur. Dikkat edilirse burada kullandığımız kuvvet kavramını hep tırnak içine aldık. Çünkü “atalet kuvveti, ya da direnci” diye gerçek anlamda böyle bir kuvvet yoktur. “Kuvvet olmayan bu kuvvetin” kaynağı, sistem belirli bir denge durumunda iken onun içinde potansiyel olarak varolan bağlayıcı -potansiyel- enerjidir. Ki bunu da biz bir sistemin sahip olduğu bilginin -bilgi temeli- kayıt altında tutuluş biçimi olarak ele alıyoruz.

Tıpkı,  iki nöron arasındaki bağlantıyla  oluşmuş bulunan bir sinapsın sistemin bilgi temelini temsil ediyor olması gibidir bu. Nasıl ki, söz konusu sinapsın gerçek bir sistem olarak faaliyete geçmesi ancak dışardan gelen bir informasyonun sistemi aktif hale getirmesiyle mümkün oluyorsa, ve sistem,  dışardan gelen bu informasyonu mevcut yapıyla temsil edilen BİLGİ TEMELİYLE değerlendirerek bir sonuca varıyorsa,  bütün diğer sistemlerin yaptıkları da aslında bundan başka birşey değildir. Belirli bir denge durumundayken potansiyel bir gerçeklik olarak mevcut olan sisteme ait bilgi, her durumda,  dışardan gelen etkiyle birlikte iş yapacak gerçek bir -instanz-kuvvet olarak ortaya çıkıyor ve gelen informasyonun -etkinin- işlenmesi sürecinde üzerine düşeni yerine getiriyor. Bir hücre bu işi yapmak için özel olarak proteinler üretirken, bir atom bunu o an gerçek hale gelen  belirli bir kuvvetle mevcut durumu muhafaza etmeye çalışarak yapıyor. Toplum söz konusu olunca bir “mahalle” de (yani toplumsal bir örgüt de), aynı işi, “mahalle baskısı” adı verilen ve o an bilince çıkan kendine özgü yaşam bilgilerinin (kültür)  bağlayıcı bir kuvvet haline gelmesi yoluyla yapıyor.        

Şimdi, bu evrensel teorik çerçeve içinde kalıp düşünerek  toplumu ele almak istiyoruz:[5]

 

DEVAM EDECEK

BİLİŞSEL TOPLUM BİLİMİNİN ESASLARI

 

1-İlkel komünal toplumdan sınıflı toplumlara ve  bilgi toplumu’na kadar bütün toplum biçimleri kendi içinde bir sistem  gerçekliğidir. Neyin nasıl üretileceğini belirleyen sistemin dominant unsuru bir instanzın yanı sıra (bunu rasgele bir sembol olarak A ile gösterirsek), bir de, hazırlanan bu üretim modelini hayata geçiren  motor sistemden oluşurlar (bunu da gene rasgele bir sembol olarak B şeklinde gösterelim). Bu durumda her toplum, kendi içinde, yapısal ve fonksiyonel anlamda bir A-B sistemi olarak ele alınabilir.   



[1] Hürriyet Gazetesinde çıkan ve bu kavramı meşhur eden röpörtajda böyle diyor Ş.Mardin..

[2]„Sistem Teorisinin Esasları ve Varoluşun Genel İzafiyet teorisi-Herşeyin Teorisi-  www.aktolga.de 4. Çalışma

[3]Bir insan, kendi içinde, milyarlarca elementten (üyeler) oluşan bir örgüttür; ama dış dünyanın karşısında o tek başına  hiçbirşey ifade etmez (yani böyle “kendinde şey” bir varlık söz konusu değildir). O, yani “insan”, ancak, diğer insanlarla ya da çevreyle ilişkilerine bağlı olarak oluşan belirli örgütlerin içinde, onların üyesi olarak izafi bir varlığa sahip olabilir. Aynı şey bütün diğer varlıklar için de geçerlidir. Bu evrende, “tek başına”, varlığı kendinden olan -“kendinde şey-mutlak gerçeklikler”-  varlıklar yoktur. Herşey, başka şeylerle ilişkileri içinde, bu ilişkiler içinde kazandığı izafi varlığıyla birşeydir. Herşey, yaratırken yaratılarak varolur-birşey olur...

[4] Ama „bilim“ çevrelerinde geçerli olan mantık hala budur! (www.aktolga.de) 3. Çalışma, “Doğada Sis- tem Gerçekliği ve İnformasyon İşleme Süreci”..

[5]“Bilişsel Tarih ve Toplum Bilimlerinin Esaslari- www.aktolga.de 5.Çalışma