• 28.08.2013 00:00
  • (3071)

 

GEZİ’YE DOĞRU..

Şimdi anlıyor musunuz Vehbi’nin kerrakesini!!  Bütün o, “herşey seçim değildir”, “demokrasi sadece seçimle iktidara gelmek demek değildir” ifadelerinin altında yatan budur işte!.Ve Türkiye gerçeği dikkate alınınca bu doğrudur da!. Bir yanda, eski Türkiye’den yeniye aktarılan bütün o TÜSİAD cı burjuvaları, bunlarla  ontolojik-varoluşsal-bir zeminde ittifak halinde olan “liberal”, “solcu” kesimleri silip atmayı programına alan  jakoben ideologlar ortalıkta cirit atarken, ötekilerin susarak kendi kaderlerine razı olmaları beklenemezdi!  Burada kritik eşik Erdoğan’ın tavrı oldu. Ne zaman ki Erdoğan da açık açık  o jakoben kanada hak vermeye başladı, konuşmalarında onlardan yana tavır koyma yoluna girdi, işte o andan itibaren işlerin  çığırından çıktığını görüyoruz!. Tabi o “faiz lobisi” çığlıkları, “başdanışmanlık” olayı falan bu işin üstüne tüy dikti. “Erdoğan diktatörlüğe gidiyor, bunlar bize hayat hakkı tanımayacaklar” psikolojisi bu ortamda süreci  patlama noktasına doğru götürmeye başladı. Ne İstanbul burjuvazisi, ne de “liberaller”, veya  “solcular” aptal değildiler!. Bunlar öyle CHP ile, ya da CHP- MHP koalisyonu ile Türkiye’nin ve kendilerinin problemlerinin çözülemeyeceğini biliyorlardı aslında!. Böyle birşey ancak son çare olabilirdi onlar için!.   Darbe olayı ise zaten artık tarihe karışmıştı. AK Partiyi dize getirmek için bir araç olarak kullanılan  Kürt kartı da elden çıkmak üzereydi. Bu durumda, eğer acele edilmezse, buna bir de  AK Parti- BDP  ittifakıyla mevcut durumu kayıt altına alan yeni bir anayasa da ekleniverirse süreç artık  o zaman iyice kalıcı hale gelecek,  tam anlamıyla “demokratik bir diktatörlük” durumu ortaya çıkacaktı!! Dikkat edin, onlar “demokratik diktatörlük” falan derken  biz hep “böyle şey olur mu”  diyoruz, hatta bu türden kavramlarla dalga geçiyoruz, ama, onların derdi teorik tutarlılık falan değil ki, koyun can derdinde o kesimde!!.Ne yapsalar etseler de, o “göbeğini kaşıyan adamların”  seçimlerde hiçbir şekilde onlara oy vermeyeceğini biliyorlar onlar!. E, o zaman, darbe de artık söz konusu olmadığına göre  ne olacaktı?  İşte, GEZİ PARKI  olayını yaratan psikolojik birikimin perde arkası budur. Kendilerini yok olma sınırında hisseden insanların duygusal başkaldırışıdır-isyanıdır Gezi. “Uluslararası komplo”, ya da, “tahrirdeki gibi, darbeye yönelik baştan itibaren  planlı bir kalkışma” iddiaları işin doğasını biraz aşıyor!. Ama, o duygusal patlama ve belirli bir eşiğin aşılması hali ortaya çıktığı andan itibaren işin renginin değiştiğini görüyoruz. Bu andan itibaren, “fırsat bu fırsattır” denilerek   bütün o  girişimlerin hepsinin de  hayat hakkı bulduğu bir ortamın meydana geldiğini görüyoruz.   

Vay canına, demek böyleydi ha! Demek o “sonradan görme” Anadolu burjuvaları artık adam olmuşlardı da kendilerine kafa tutmaya-onları yok etmeye- çalışıyorlardı ha! Hadi bakalım o zaman, madem öyleydi , işte böyle olacaktı! Zaten fırsat gözeten bütün o ulusalcı-Kemalist-bilumum “solcu” ve de Devletçi kesimler bir anda Gezi çerçevesi içinde birleşiverdiler!.

İşin ideolojik sözcülüğü de   gene o “liberallere” düşüyordu tabi: Aldılar sazı ellerine ve başladılar:   “Vay efendim, AK Parti diktatörlüğe gidiyordu” da, “Erdoğan tek adam oluyordu” da!..Bir süre önce Devlet sınıfına-darbecilere karşı desteklenilen Erdoğan birden “sivil diktatör” ilan ediliveriyordu artık, ipler kopmuştu!. Hani onlar “liberaldiler” ya, “diktanın her türlüsüne karşıydı” onlar!. “Ha askeri dikta olmuştu, ha sivil”, ne farkederdi ki! Bu arada “no Passaran” lafı bile çıktı üstadın ağzından!!

AK Parti de Erdoğan da bu işe çok şaşırdılar önce!. Nasıl olurdu da bir CNN sekiz saat canlı yayın yapabiliyordu, nasıl olurdu da  ABD den AB ülkelerine kadar bütün o batılı ülkeler bir anda hepsi ağız birliği etmişcesine kendilerine karşı dönüvermişlerdi!. Bu bir komploydu, kökü dışarda bir komploydu! “Savaşsa savaş” psikolojisine giriverdiler onlar da!..Tabi daha sonra Mısır olayı da bütün bu gelişmelerin üzerine tuz biber ekince iş iyice çığrından çıktı; o savaş ortamının izleri şu an bile halâ  devam ediyor!..

YA HİZMET HAREKETİ, ONLARA NE OLUYOR

Bitmedi, bir de işin “Hizmet Hareketi’ne” yönelik yanı var!

Hep kafamda bir soru işaretiydi bu, neden bu Kemalistler-Devletçi cephe-  Gülen Hocayla- “Gülen Cemaatiyle” bu kadar uğraşıyorlardı? Artık bir refleks haline gelmişti bende, bunlar eğer birine-bir şeye kafayı takmışlarsa mutlaka onda olumlu bir yan vardır diye düşünür hale gelmiştim! Sonra dünyanın dört bir yanında açılan o okullar olayı, Türkçe Olimpiyatları..Bütün bunlar çok olumlu şeylerdi aslında, niye bunlarla uğraşıyorlardı ki; en azından, nedir bunların Gülen’den ve Gülen Cemaatinden alıp veremedikleri diye hep merak etmişimdir.  Neyse,   daha sonra Gülen’in kitaplarını getirttim ve  okumaya başladım; bu arada,   Hizmet Hareketiyle bağlantılı olduğu söylenilen basını ve yazarları da  daha bir dikkatle izlemeye çalışıyordum.

Doğrusunu söylemek gerekirse ilk bakışta  öyle ayırdedici bir çizgi falan görünmüyordu ortada. Ama sonra, yavaş yavaş ortaya  çıkmaya başladı işin rengi. Benim anlayabildiğim kadarıyla olayın özü şöyle: Aslında AK Parti’nin de çıkıp geldiği İslamcı-geleneksel ana gövdenin bir parçası idi  bu hareket de. Yani, o da gene Anadolu burjuvalarının ortaya çıktıkları  o  ana  gövdeden kaynaklanıyordu. Ama burada-bunların- eski yapıyla, yani Devletle-geleneksel Devlet anlayışıyla  olan bağları AK Parti’ye göre biraz daha güçlü idi. Ne de olsa AK Parti siyasi bir hareketti, iktidarı hedef alıyordu-almak zorunda idi. İktidarda olan ise o Devletti-Devlet sınıfıydı. Bu nedenle, AK Parti ile Devlet-Devlet sınıfı daha işin başında karşı karşıya bulunuyorlardı. Hizmet Grubu-yani Gülen Hareketi ise, Devletle öyle cepheden karşı karşıya gelmemeye çalışan-kaleyi içerden fethetme stratejisini benimsemiş kendine özgü  bir “sivil toplum hareketi” idi!    Daha tedrici,  saman altından su yürütme yöntemine bağlı kalarak-barışçı bir yoldan giderek- Devletle karşı karşıya gelmeden,    eski yapıyı temsil eden Devletle-çatışmadan, onu içerden fethederek amaca ulaşılabileceğine inanıyordu onlar. İlginç bir yöntemdi bu; içini boşaltıp onun yerine kendi dinsel-ideolojik İslami özü oturtacaktın, ama diğer yandan, bu işi yaparken de onu zedelemeyecek ona-Devlete- sahip çıkacaktın!  Evet,  onlar da gene yeni Türkiye’yi, burjuva devrimini destekliyorlardı, ama, devrimin jakoben kanadını oluşturan AK Parti-Erdoğan kanadıyla da aralarında yöntem konusunda böyle bir farklılıkları bulunuyordu.  Toplumsal gelişme sürecini ve doğum olayını-yeninin eskinin içinden çıkışını- eskiyle yeni arasında  niteliksel anlamda bir değişim-sıçrama olmaksızın,  daha çok eskiden beri varolanın uzantısı anlamında bir gelişme olarak anlıyorlardı onlar. Yani, civcivin yumurtanın içinde gelişmesine bir itirazları yoktu, hatta onu destekliyorlardı da, ama iş yumurtadan civcivin çıkması olayına gelince  orada biraz duraksıyorlar, eskiyle yeni arasındaki geçiş sürecini-niteliksel dönüşümü anlamakta zorluk çekiyorlardı. Onlara göre, hem civciv gelişsindi, hem de   eskiden beri varolan korunmalıydı! Bu iki süreç biribirini tamamlayan, birinin diğerinin devamı olduğu süreçlerdi!. Öyle ki, 12 Eylül ve  28 Şubat dönemlerinde  olduğu gibi, “aman çatışma olmasın”, “gerekirse biraz daha eskinin içinde  kalınarak  biraz daha gelişilsin” diye düşünerek Devletle uzlaşma havasına bile girebiliyorlardı.  Bir tür sürekli evrim anlayışı gibi bir şeydi bu!...”Eskinin içindeki gelişme ne kadar fazla olursa geçiş de o kadar pürüzsüz olur” diye düşünüyorlar diyeceğim ama, pratikte iş bunu da aşıyor! Çünkü pratikte eskiyle yeni arasındaki niteliksel sınırlar kayboluyor. Herşeyi birden kucaklama anlayışı eskiyle yeni arasındaki sınırların kaybolmasına neden olabiliyor. İnkârın inkârı yasası pratikte kendini  tek boyutlu bir evrim anlayışına bırakıyor..

İşte tam bu noktada, onlar  her ne kadar kendilerinin  sadece bir “sivil toplum hareketi” olduklarını iddia etseler de,    sürekli evrimi   esas alan bu çizgileri onların sürecin diğer  unsurlarıyla olan ilişkileri üzerinde  de etkili oluyor . Devletçi-Kemalist elitin öteden beri Gülen Grubuyla    yıldızının barışmadığını söylemiştik!. Çünkü onlara, Kemalist rejim bekçilerine göre bunlar da İslamcıydılar, bunların da amacı son tahlilde Kemalist düzeni yıkarak onun yerine  şeriatçı bir düzeni getirmekti.  Ama  bunlar, ötekilere göre sureti haktan görünerek daha sinsi gidiyorlardı!. Öyle barışçı, Devletten yana  falan görünerek, kimse farketmeden Kemalist düzenin altını oyuyordu bunlar. Üstelik, tamamen legal, barışçı yöntemler  kullandıkları için  bunlara karşı  bir şey de yapılamıyordu! İşin tehlikeli yanı da zaten buradan kaynaklanıyordu!..

Hizmet Hareketi’nin AK Parti ile olan ilişkilerine gelince, bu ilişkilerin yakın zamana kadar sorunsuz bir şekilde geliştiğini görüyoruz. Çünkü, bunların her ikisi de eskinin içinden çıkıp gelen o Anadolu kapitalizmi zemininde hayat buluyorlardı. Zaten AK Parti’nin son on yıldır izlediği evrimci dönüşüm stratejisi de tamamen Hizmet Hareketi’nin genel yapısına uygundu. Tedrici-küçük adımlarla, kimseyi ürkütmeden, herkesi kucaklayarak ilerlemek.. Ama, ne zaman ki AK Parti-Erdoğan kanadı daha jakoben bir havaya girmeye başladı (özellikle 2013 başlarından itibaren), ne zaman ki, iki Türkiye arasındaki ilişkilerde bir  gerilme eğilimi ortaya çıktı, işte o andan itibaren Hizmet Grubu’nun da “liberallerle” beraber  AK Partiye karşı  eleştirel bir pozisyona yöneldiğini söyleyebiliriz.

Burada ilginç olan, farklı noktalardan yola çıkan bu iki eleştirel yaklaşımın (“liberallerin” ve Hizmet Grubunun) günümüz koşullarında ortak bir noktada buluşabilmeleridir!. Bunun da nedeni aslında, her iki kesimin de eskiyle-Devletçi zeminle olan bağlarıdır. Gülen Hareketiyle “liberaller” arasındaki senkronizasyondan bahsediyorum! Bunlardan birisi, yani “liberaller”, Devletçi yapının batı kültürüyle şekillenmiş uzantısı olan jöntürklerin yeni Türkiye içindeki metamorfoza uğramış şekli iken, ve bu halleriyle de bunlar yeni Türkiye içinde kendilerine İstanbul burjuvazisi + işçi aristokrasisi  zemininde bir kitle temeli-rezonans zemini- bulabilirlerken, diğeri, yani Hizmet Hareketi, içinden AK Parti’nin de çıkıp geldiği eski Türkiye’nin İslamcı-Yönetilenler ana gövdesinin eskiyle bağlantısı daha fazla olan  bir kesimini temsil ediyordu. Anne çocuk ilişkisini düşünürsek, AK parti daha çok o çocuğu temsil ederken, Hizmet Grubu’nda  daha çok anne + çocuk bütünlüğü yanının   ağır bastığını görüyoruz.

DAHA ÜST DÜZEYDE YENİ BİR İTTİFAKA DOĞRU..

2002 Türkiye’sinde konjönktürel koşulların kendiliğinden biraraya getirdiği  yeni Türkiye’ye ait bütün bu kanatların-eğilimlerin son zamanlarda  arasına kara kedi girmiş  durumda! “İstanbul-Anadolu savaşları”,  Gezi falan derken önce İstanbul sermayesi ve  “liberaller” koptular ittifaktan, sonra da Hizmet Grubundan sesler yükselmeye başladı!  Peki nereye varacak bu işin sonu; ya da, şu an nerede bulunuyoruz, bütün bu gelişmeler sürecin-burjuva devrimi sürecinin-doğasına uygun, olması gereken şeyler midir? Bundan sonra  ne olacak? AK Parti, “liberaller”, Hizmet Grubu arasındaki makas açılmaya devam mı edecek, ya da tersine, yeni duruma uygun yeni bir ittifaka doğru mu yönelinecek?

Bu soruya cevap ararken isterseniz başka bir örnekten yola çıkalım: Toprağa tohumu ekiyorsunuz, ne oluyor? O an meydana gelen toprak + tohum ilişkisini bir sistem,  A-B sistemi olarak gösterirsek (toprağı A, tohumu da B olarak ifade ediyoruz), bir süre sonra çatlayan tohumun içinden çıkan filiz, aynen ana rahmine düşen çocuğun gelişmesi, ya da işçilerin fabrikada bir ürün elde etmek üzere üretim faaliyetine başlamaları  gibi varolan sistemin inkârını temsil eder. Meydana gelen bitkinin en sonunda meyvaya durması ise inkârın inkârı olarak ifade ettiğimiz doğum olayına tekabül eder. Bu örneği neden mi verdik?

Şimdi, tekrar  2002 Türkiye’sine dönerek yukardaki örneğe göre bir durum değerlendirmesi yaparsak sonucu şöyle özetleyebiliriz: 2002 de de facto olarak ortaya çıkan ittifak bir tesadüf olmayıp  daha önceki sürecin bir sonucuydu.  Bunu bir tohum gibi düşünerek,  o zaman onu  toprağa bıraktığımızı düşünürsek, arada geçen on yıllık  sürenin sonunda  bugün ortaya çıkan sonuç bir gerileme, ya da bozgun değil, aslında  o tohumun inkârı olarak bir filizlenme olayıdır. Tohumun çatlayarak bitkinin ortaya çıkmasını biz eski ittifakın bozulması olarak görüyoruz. Ama şunu unutmayalım ki, bu süreç aynı zamanda   kendi içinde kendi  inkârını (yani, bir üst düzeydeki meyva-ürün olarak yeni bir ittifakı) yaratmak için oluşuyor.

Daha açık mı konuşalım! Yeni Türkiye diyoruz, bu yeni Türkiye bir TÜSİAD’dan- İstanbul sermayesinden vazgeçebilir mi? Bakmayın siz o Anadolu burjuvazisine ideologluk yapmak isteyenlerin uç çıkışlarına; neymiş efendim, “İstanbul sermayesi intihara sürüklenmeliymiş”! Eğer bunu, daha iyisini üreterek rekabet ortamı içinde yapabiliyorsanız ne ala, ama yok öyle, “ben seçimle geldim, çoğunluğum, siyasi erki kullanarak seni yok edeceğim”! Bunun adı başka bir şey olur o zaman ki, içinde yaşadığımız dünyada  bu türden hezeyanlara kimsenin gücü yetmez artık!  “İşçi aristokrasisi” diyoruz, “liberaller” diyoruz, modern jöntürklerden bahsediyoruz. Nedir bunlar son tahlilde, o batıcı kültür ihtilalinin ürünü olan insanlar değil midir bunlar? E, bunların yeri olmayacak mıdır yeni Türkiye’de! Gezi Parkını dolduran o insanları düşünelim; hepsi de iyi eğitim görmüş, yüzü Batı’ya dönük insanlar bunlar, ne yapacaksınız bu insanları, bunlar batıcı, komploya alet oluyorlar falan diye  yok mu edeceksiniz onları!! Geçelim! Madem, “bu insanları kullanıyorlar, onlar bir komploya kurban gidiyorlar” diyorsunuz, o zaman siz de buna fırsat vermeyin!   Bakın,  “yerel yönetimler güçlendirilsin” diye bas bas bağırıyor insanlar, ama daha  halâ  bir adım bile atılamadı!. Bir ülkenin başbakanı neden bir parkta neyin nasıl yapılacağıyla uğraşıyor ki, bırakın efendim, oranın yerel yöneticileri halletsinler bu türden sorunları!. Gerekirse çevrede oturanlarla da diyaloglar kurarak kendi problemlerini kendileri çözsünler insanların!.

Kim kaldı geriye? “Hizmet grubu”mu, ne diyor bu insanlar, yeni olan eskinin içinde iyice gelişene kadar eskiyle uğraşmayın mı diyorlar, şuna bakacaksın, bunun ucu nereye kadar gidiyor; eğer darbecilerin-darbeci zihniyetin, daha açıkçası Devlet sınıfının  tasfiyesi sürecinde önüne çıkmıyorlarsa bırakın efendim onlar da öyle kursunlar paradigmalarını. Hem sonra neden bardağin illaki boş tarafına bakıyoruz ki kötü bir şey midir gelişme ilerleme? Onları da jakoben devrimciler için bir tür fren-itidal unsurları olarak kabul edelim. Neymiş, “liberalleri” doldurmuşlar gazetelerine, hükümete karşı sinsi bir politika izlemeye başlamışlar! Biraz geniş olmanın zamanıdır artık. Bakın açık söylüyorum, ben sayın Barlas’ı okuduğum zaman “helal olsun çok güzel yazmış” diyorum içimden, “liberallere” de kızıyorum; ama bu, benim olayın bütünlüğünü görmemi de engellemiyor!. Sen tutar da “faiz lobisi” çığırtkanlığı yapanların peşine takılarak alıp başını gitmeye kalkarsan, kerameti kendinden menkul yeni ideolojik önderlerin dümen suyuna girmeye kalkarsan, o zaman başkaları da çıkar “dur bakalım nereye gidiyorsun” demeye başlarlar!. Tamam, “çoğunluk bizde iktidar biziz” diyorsunuz, bu doğru, ama bunu söylerken o iktidarın belirli bir istikrar-denge ortamının ürünü olduğunu da unutuyorsunuz!..

Bakın, bir an için  toplumu bir bilgisayar, bir  informasyon işleme sistemi olarak düşünürseniz  demokrasi de bu bilgisayarın  işletme sistemi gibidir. Yani ancak varolan bir bilgisayarın işletme sisteminden bahsedebilirsiniz. Toplumlar belirli bir üretim ilişkileri zemini üzerinde, belirli bir dengeye-istikrara- dayanarak varolurlar. Kendini üretme sürecinin bu temel zemini-bilgi temeli olmadan onun işletme sistemi diye birşey de olmaz. Seçimlerde çoğunluk bize oy veriyor, o halde  biz istediğimizi yaparız  mantığı hem doğrudur, hem de değil! Doğrudur açık, eğer öyle olmasaydı seçime ne gerek vardı! Ama yanlıştır, çünkü  toplum belirli bir denge üzerine oturuyor. Eski Türkiye’yi, onun egemenlerini, Devlet sınıfını, darbecileri sen belirli bir ittifaka dayanarak altedebilmişsin. Ve de henüz daha yeni Türkiye kendi üst yapısıyla tam olarak yerine oturmamış. Ne Kürt sorununu çözebilmişsin ne birşey, daha yeni bir anayasa bile yok ortada. Hal böyle iken sen nasıl tutar da kendini  o ittifaklar zemininden ayırarak “oy bana verilmiştir o halde benim dediğim olur” havasına girersin! Oy, yeni  Türkiye’ye verilmiştir. Anadolu burjuvaları  bu trenin sadece lokomotifi  konumundadır. Ama unutmayalım, tren sadece lokomotif demek değildir. Onu at, bunu at, ne kaldı geriye, üç tane “faiz lobisi” çığırtkanlığı yapan ideolog, bir de “başdanışman”, bu mudur varılacak nokta?

Açık söylüyorum, eğer yeni bir Türkiye inşa ediyorsak, o “liberaller” de olacaktır bu yeni Türkiye’nin içinde, “Hizmet” grubu da, TÜSİAD cılar da olacaktır Anadolucular da. Bütün bu güçlerin hepsi de yeni Türkiye’ye ait unsurlardır. Yeni Türkiye bütün bunların hepsini bir üst düzeyde yeni bir sentezin içinde kucaklayarak oluşacaktır. Bunun başka alternatifi yoktur. Hiç öyle Mısır’a ya da Suriye’ye falan özenmeyelim! Tamam, sonuna kadar Mursi’nin yanındayız, sonuna kadar Suriye muhalefetini destekliyoruz, ama unutmayalım ki bu ülkeler şu an bizim sahip olduğumuz şeylere sahip olabilmek için savaşıyorlar, insanlar bunun için ölüyorlar.. Yani, neye sahip olduğumuzu hiç unutmayalım.

“DEĞERLİ YALNIZLIK” MI?..

 

Türkiye’nin “yalnız kaldığını” “dostlarının” onu terkettiğini söylüyor “liberaller”! Yazıklar olsun!..Kimmiş o “dostlar”? Ne yapacaktı Türkiye, Suriye’de insanlar ölürken sessiz mi kalacaktı? Sığınmacı olarak ülkesine gelen insanlara kapılarını mı kapatacaktı? Mısır da darbe oluyor, darbeciler barışçı gösteriler yaparak kendi oylarına sahip çıkan insanların üzerine ateş açıyorlar, ne yapacaktı Türkiye, kafasını kuma mı gömecekti? Birleşmiş Milletleri eleştirmeyecek miydi Erdoğan?.Darbeyi destekleyen Amerikayı, AB ülkelerini eleştirmeyecek miydi..20.yy kalıntısı bütün o kirli ittifakın karşısına çıkarak gümbür gümbür 21.yy paradigmasının sözcülüğünü yapmayacak mıydı..”Değerli yalnızlık” diye dalga geçiyorlar utanmadan!  Evet, çok değerli bir “yalnızlıktır” bu. 20.yy kalıntısı ulus devlet ayak oyunlarına itibar etmeyen, asıl önemli olanın halklarla,  sıradan insanlarla dayanışma içinde olmak olduğunu gören çok ama çok değerli bir “yalnızlıktır”. Öyle ki, Türkiye’yi 21.yy paradigmasının  sözcüsü-önderi yapan da budur zaten. Onun elindeki yumuşak gücün nelere kadir olduğunu göremeyenler varsın “yalnızlıktak” bahsetsinler, biz buna rağmen onları da kucaklayarak ilerleyeceğiz bu yollarda!..Kim ne derse desin biz kendi işimize bakalım yeter!

1-“Komplo teorilerini”, “dış düşmanları”, “faiz lobisi” avcılığını falan bir yana bırakalım da  hemen, hiç vakit kaybetmeden şu DEMOKRASİ PAKETİ neyse onu bir açmaya-çıkarmaya bakalım biz!. Yetti artık, her kafadan bir ses çıkıyor ve bu da bir BELİRSİZLİK ortamı yaratıyor. Madem ki karşımızdaki cephe son tahlilde 20.yy kalıntısı bir ulus devletler cephesidir, ve madem ki biz 21.yy’ın küreselleşme paradigmasını temsil ediyoruz, o halde, hiç vakit kaybetmeden, o “ulusalcılar falan ne der” bunları umursamadan açalım şu demokrasi paketini. Kürt sorunu, Alevi sorunu diye bir problemi kalmasın bu ülkenin. Bitirin artık kardeşim şu işi, alın Kürtleri, Alevileri yanınıza bakın o zaman neler oluyor!..Ve bu o kadar zor bir şey değildir,  bunu yapabilirsiniz de!. Tek engel kafalarınızdaki eski Türkiye’den kalma o örümcek ağlarının artıklarıdır, o  bölünme korkularıdır. Ben sizin yerinizde olsam hemen yarın bitiririm bu işi!. Bakın göreceksiniz Mısır’da, Suriye’de ölen insanların derdine de deva olacaktır böyle bir girişim.

2-“Yeni bir ittifak”, “bir yeniden oluşum” derken, Erdoğan gitsin de yarın bir H.Cemal’i, ya da TÜSİAD başkanını yanına alsın, “tamam artık aramızdaki problemleri çözdük” desin falan demek istemiyorum!!..Problemler gerçek hayatın içinden çıkıyorsa eğer, bunlar üstü örtülerek çözülmüş sayılamaz!.  Tam tersine, önce, Türkiye’de adeta iki Türkiye bulunduğu gerçeğini  hepimiz bir kabul edelim diyorum ben. İki yüz yıldır devam eden bir kültür ihtilali süreci yaşamış bu ülkenin insanları. Bu nedenle,  bunun sonuçlarını bir günde silip atamayız. Atmamıza da gerek yoktur aslında. Bunu bir zenginlik kaynağı haline dönüştürmenin yolu, kültürel alt kimliklerimizi olduğu gibi muhafaza ederek bilişsel bir üst kimlikte buluşmaktır. Türk, Kürt, Alevi,Sünni..İstanbul burjuvaları, Anadolu burjuvaları..Hizmet grubu, H.Cemal, C.Candar..bunlar olduğu gibi kalsınlar..bakın ne güzel, şimdi artık bir M.Esayan’ımız, bir K.Tayiz’imiz de var..bunlar bizim zenginliğimiz..neyi paylaşamıyoruz ki..Bunların hiç biri  darbeyi, darbeciliği savunmuyorlar..Niye illaki bazılarını o eski mevzilerine doğru itmeye çalışıyoruz ki! Ortak noktaları tesbit edelim ve bunları öne çıkaralım yeter..Türkiye ne Erdoğan’dan vazgeçebilir, ne Gül’den, ne Fethullah hocadan, ne de o “liberallerden”!! Madem ki Batı’nın içimizdeki uzantılarıdır o “liberaller”, iyi ya işte, biz de bunu bilerek onlarla olan ilişkileri buna göre ayarlayalım!!

Bütün bu bileşenlerin hepsi birbirini tamamlayan unsurlardır. Erdoğansız bir burjuva devrimi süreci, radikalizmi-jakoben yanı olmayan pısırık, korkak bir sürüngen haline dönüşür; ama sadece jakoben devrimcilikle de olmuyor görüyorsunuz!. O gün Erdoganla birlikte ben de ağladım, ama sadece duygusal tepkiyle olmuyor bu iş..cesaretse, şu an bize lazım olan  duygusal cesaret değil (o zaten var yeterince)  onun yanı sıra bilişsel bir cesarettir de..

3-Hemen yarın, 2015 te yapılacak genel seçimlere kadar nasıl bir sürecin yaşanılacağını ilan edelim. Erdoğan cumhurbaşkanı mı olacak, tamam, otursunlar Gül’le konuşsunlar, bu iş bitsin!. Ben Gül’ün yeni dönem başbakan olmasını daha uygun buluyorum aslında. Ya da şöyle, Babacan falan tipinde daha rasyonel biri de olabilir (ama Erdoğansız olmaz ha!)!. Oturup hemen bu işi çözsünler ve de ilan etsinler. Bu neden mi önemli? Kardeşim görmüyor musunuz, dolar oldu iki lira!.Hepimiz bir Bernanke hikayesidir tutturmuşuz gidiyor!. Yok Bernanke şöyle derseymiş ne olurmuşta, böyle derseymiş ne olurmuş!! Böyle mi önderlik yapacağız 21.yy’a!!..Ben, Bernanke kadar Babacan’ın  ne dediğinin de önemli  olacağı bir ortamı istiyorum, ve diyorum ki, bu mümkündür, bu sizin-bizim elimizdedir. Atalım bakalım şu adımları, bakın o zaman neler oluyor!..Yoksa böyle olmaz; Merkez Bankası hergün gıdım gıdım dolar sürüyor piyasaya, ama gık demiyor piyasa! Niye desin ki, bir kere teslim almış seni o “Bernanke” sendromu!.

Bir de diyor ki sermaye, “bunların ne yapacağı belli olmaz, baksana daha bir Kürt sorununu bile çözemediler, ortada yeni bir anayasa bile yok!..Hem sonra,  yok  başkanlık sistemiymiş, yok   Erdoğan-Gül-Hizmet çatışmasıymış,  bu işler bir sonuca ulaşmadan ne işimiz var Türkiye’de” diyorlar. Üç tane “faiz lobisi” teorisyeni çıkıyor ortaya, bunların peşine takılarak, sanki hiç cari açık sorununuz yokmuş, sanki yeni petrol kuyuları bulmuşuz gibi, tutuyorsunuz hiç düşünmeden faizleri negatife çekmeye falan  kalkıyorsunuz, güvenir mi adamlar size artık! Görmüyor musunuz, sermaye girişi falan kalmadı, kurudu ortalık!. Peki, haksızlar mı bunda? Sen olsan paranı getirir de ne yapacağı belli olmayan bir ülkeye yatırır mısın!

Sayın Erdoğan, tamam, en azından ben yürekten inanıyorum sizin kefeni giyerek bu yollara düştüğünüze..ve yapılanları da takdir ediyorum; ama yetmez bunlar..bir adım daha ileri atmanın zamanıdır şimdi..Kimden korkuyorsunuz ki,  neyimiz var şurda alınacak, haydi cesaret!..