• 20.08.2013 00:00
  • (2214)

 İÇİNDEKİLER

-GİRİŞ

-DİYALEKTİK MATERYALİZMİN, YA DA, MARKSİST DEVRİM ANLAYIŞININ ESASLARI

-KAPİTALİZMDEN MODERN SINIFSIZ TOPLUMA GEÇİŞİN DİYALEKTİĞİ

-TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ

-ZITLIK-ÇELİŞKİ NEDİR, KARŞITLIK NEDİR, ZITLARIN BİRLİĞİ VE MÜCADELESİ NEDİR

-BİR DURUMDAN BAŞKA BİR DURUMA GEÇİŞ NASIL GERÇEKLEŞİYOR

KAPİTALİZMDEN MODERN SINIFSIZ TOPLUMA GEÇİŞİN DİYALEKTİĞİ..

“Kapitalizmin temel çelişkisi, üretim araçlarının özel mülkiyetiyle üretimin toplumsal karakteri arasındaki çelişkidir” diyor Marks. İşte bütün mesele bu cümlede!  Bu cümlenin ne anlama geldiğini doğru kavramakta yatıyor!. Çünkü, 19. ve 20.yy’lara damgasını vuran Marksist devrim anlayışının özü-esası, çıkış noktası, bu “temel çelişki” kavramının yorumuna dayanıyor. Bu yüzden konuyu biraz açalım:

Önce üretmek-üretim ne demektir onu görelim. Çevreden-doğadan alınan madde-enerjinin-informasyonun toplumsal olarak sahip olunan bilgiyle işlenerek bir ürün haline getirilmesidir üretim. Ürün bir sentezdir yani.  Doğa-toplum sisteminin, etkileşmesinin  sentezidir. Bir çocuk gibidir ürün. Babası doğa ise, anası da toplum olan bir çocuk gibi! Doğadan alınan madde-enerjinin- informasyonun, toplumun sahip olduğu bilgiyle işlenerek  ürünün oluşturulmasıyla, anneden ve babadan gelen DNA’ların etkileşerek çocuğa ilişkin orijinal DNA yapısını oluşturması aynı diyalektiğe tabidir.

Burada altı çizilmesi gereken en önemli nokta, doğa’dan-çevre’den gelen madde-enerjiyi-informasyonu değerlendiren-işleyen bilginin daima toplumsal bir karaktere sahip olmasıdır. Çünkü, insan toplumsal bir varlıktır. Bu nedenle, insanların sahip oldukları bilgi de toplumsal olarak üretilen bir üründür. Bireysel bilgi, bireysel olarak sahip olunan bilgi diye  birşey olmaz! Olur, ama bu, olayın, bilgi üretimi sürecinin yüzeysel olarak baktığımız zaman görünen yüzüdür.

İşin aslına gelince: Birey tarafından öyle algılansa bile, aslında bireysel üretim diye birşey de yoktur. Üretim faaliyeti, tek bir birey tarafından yapılıyor olsa bile, o özünde gene de toplumsal bir olaydır. Çünkü, bizim „birey“ olarak ifade ettiğimiz insanın kendisi zaten varoluş koşullarına bağlı olarak toplumsal sistemin bir elementidir. Bu nedenle, görünüşteki bireyselliğin ötesinde ürünü işlerken bireyin kullandığı bilgi toplumsaldır. Ama, bu bilgi tek tek insanların beyninde muhafaza edildiği için,  birey ona sahip çıkar. Toplumsal olarak üretilmiş olan ve toplumsal olarak sahip olunan bilgi “bireyin bilgisi” haline dönüşür!. Ve bütün bunlar, “farkında olmadan”, son derece tabii bir evrim süreci içinde gerçekleşir. Çünkü, ilkel komünde sahip olma bilinci-duygusu yoktur. Komün üyeleri bireysel emekleriyle üretebilir hale gelince oluşuyor “ben” olayı. Komün malına sahip çıkma-mülkiyet bilinci-duygusu da bununla birlikte doğuyor.

Özetlersek, üretim aslında her zaman toplumsal bir olaydır. Çünkü insanın kendisi toplumsal bir varlıktır. Ama, emeğin üretkenliği artıp da  insanlar doğayı “bireysel emekleriyle” işleyerek üretebilir hale gelince, bu süreç içinde,  üretim araçlarına ve ürettikleri ürüne  sahip çıkarak,  “ben”- birey- olarak   “varolmaya-gerçekleşmeye” başlıyorlar. 

Ancak, sınıflı toplumun ürünü olan  birey, kendini, varlığı kendinden menkul objektif-mutlak bir gerçek olarak gördüğü için,  varoluşunun izafiliğine ilişkin bu yazılanları anlayamaz! Anlar hale geldiği zaman da zaten o artık sınıflı toplumun bireyi olmaktan çıkmaya başlıyor demektir! İşte bu yüzdendir ki, modern komünal topluma geçiş, ancak gelişmiş, kendini bilerek toplumsal varlığın içinde tekrar yok olmaya başlamış bireylerle olacaktır. İlkel komünde  “birey” diye birşey yoktu demiştik, modern komünal toplum ise, kendi bireysel varlığının bilincine vararak („kendini bilerek“)  „kendi varlığında yok“ olan bireylerden oluşacaktır. Gerçi bu ayrıca tartışılması gereken bir konu ama,  burada şunu da söylemeden geçmeyelim;  bu hale „erişmiş“ bir insana  halâ insan diyebilir miyiz acaba? Buna da siz cevap verin (!) ben ona „bilinçli doğa“ diyorum, yarı biyolojik, yarı computer bir varlık!..

Tekrar Marks’a dönersek: “Kapitalizmin temel çelişkisi, üretim araçlarının özel mülkiyetiyle üretimin toplumsal karakteri arasındaki çelişkidir” diyordu Marks. Marks’a göre, yukardaki örnekte “bireysel üretici” diye andığımız o çoban, ya da  çiftçi, ya da günümüzde tek başına  işyeri sahibi olan bir insan, işi büyütüp de, yanında çalıştırmak için başka insanları da işe aldığı zaman, yapılan üretim artık “bireysel” olmaktan çıkmış, toplumsal bir iş-üretim haline gelmiş oluyor. Marks’ın “üretimin toplumsal karakterinden” bahsederken altını çizdiği olay budur. Çünkü bu durumda, üretim faaliyeti sadece işyeri sahibinin bireysel emeğiyle değil, onunla birlikte orada çalışan bütün insanların kollektif faaliyetiyle de,  “toplumsal olarak” yapılmış oluyor. Bu andan itibaren, yani;  bir kişi bile olsa işçi “çalıştırmaya” başlanıldığı andan itibaren, üretimin toplumsal karakteriyle üretim araçlarına-ve ürüne- bireysel olarak sahip çıkma arasındaki çelişki sistemin temel çelişkisi olarak ortaya çıkıyor. Çünkü, yapılan iş- üretim faaliyeti- toplumsal olduğu halde, üretim araçlarının mülkiyeti bireysel olarak kalıyor. 

İşte, Marks’a göre,  sistemi devrime götüren, işçi sınıfını burjuvaziyi altetmeye götüren temel çelişki budur. Bu çelişki, üretimin yoğunlaşmasıyla-tekelci kapitalizmle birlikte  daha da keskinleşir. Öyle  ki, bir gün, üreten insanlar, yani işçiler burjuvaziyi ortadan kaldırarak üretimin toplumsal karakterine uygun yeni bir üretim ilişkileri sistemini kurarlar ve kapitalizmin temel çelişkisini   bu şekilde çözmüş olurlar. Üretim araçlarının mülkiyetinin bütün üretenlere-topluma ait olduğu  yeni bir toplum, modern komünal bir toplum doğmuş olur! Marksist devrim anlayışı budur.

Bir soru: Bugün çok sık raslanılan bir olayı ele alalım, ve örneğin, bin kişinin çalıştığı bir fabrikada işçilerin yarısının işten çıkarıldığını, onların yerine robotların kullanılmaya başlandığını düşünelim. Bu rakamı arttırabiliriz de. Örneğin Toyota’nın ürettiği Lexus marka otomobilleri birkaç işçinin dışında tamamen robotlar üretiyormuş. Şimdi bu,  üretimin toplumsallaşması yönünde bir gelişme midir, yoksa tersi yönde mi? Olayı biraz daha abartarak şöyle de formüle edebiliriz: Eskiden, 19-20.yy’larda, 10.000 kişinin çalıştığı bir fabrikanın 2025 yılında  bir kaç işçiyle çalıştığını, geri kalan bütün işleri robotların yaptığını düşünürsek nasıl değerlendireceğiz bu gelişmeyi? Üretim toplumsallaşmakta mıdır, yoksa gittikçe bireyselleşmekte midir? Eğer “toplumsallaşmadan”, “yoğunlaşmadan” kasıt, üretimin  gittikçe artan sayılarda  işçiler tarafından yapılmasıysa, bu durumda üretim toplumsallaşmıyor, gittikçe bireyselleşiyor demektir! Ki bu da, üretici güçler geliştikçe kapitalizmin “temel çelişkisini” kendi kendine çözdüğünün ve kendini ölümsüzleştirdiğinin ispatı olurdu!!..

Kapitalizmin (onu modern komünal sınıfsız topluma götüren) temel çelişkisi, azami kâr yasasıyla üretici güçlerin gelişmesi arasındaki çelişkidir. Üretim araçlarının özel mülkiyetiyle üretimin toplumsal karakteri arasındaki çelişkiyi de bu esasa uygun olarak anlamak gerekir. Yani, üretici güçler geliştikçe, daha önce çok sayıda insanın yaptığı işi artık makinelerin, robotların yapar hale gelmesi,  üretim faaliyeti içindeki aktif durumda olan  insan sayısının azalıyor olması, üretimin toplumsal karakterinin azaldığı anlamına gelmez! Tam tersine, üretim faaliyetinin daha da toplumsallaştığının,  geliştiğinin bir göstergesidir bu!  Çünkü, üretici güçlerin gelişmesi demek, özünde insanın bilgi üretimi sürecinin  gelişmesi demektir. İnsanlar daha önce bizzat yaptıkları işi artık robotlara yaptırabiliyorlarsa, bu, toplumsal bilgi üretimi sürecinin bir sonucudur. Kısacası, üretimin toplumsallaşması demek, çok sayıda işçinin fabrikalarda biraraya gelmesi demek değildir.  Biraz daha açalım:

Kapitalist sistemin ve kapitalistlerin tek amacı daha çok kâr elde edebilmektir. Buna kapitalizmin azami kâr yasası diyoruz.  Ama bunun için de, rekabet mücadelesinde kapitalistlerin daima daha iyi kalitede ve daha ucuza mallar üretebilmeleri gerekmektedir. Çünkü, ancak bu durumdadır ki, rakiplerini geride bırakarak daha çok satabilirler, daha çok kâr elde edebilirler. Daha iyi kalitede ve daha ucuza mallar üretebilmenin yolu ise, son tahlilde, daha çok bilgiye sahip olabilmekten geçiyor, ve bu da  üretici güçlerin gelişmesi anlamına geliyor. Daha ileri makineler, robotlar, daha ileri teknoloji, bütün bunlar daha çok bilgi üretiminin sonuçlarıdır. İşte, azami kâr peşinde koşan kapitalistleri günün birinde artı değerden, dolayısıyla da azami kâr’dan mahrum bırakacak sürecin diyalektiği budur. Kendini inkâr sürecinin diyalektiği budur.

Şöyle ifade edelim:  Bilim ve teknik-üretici güçler- geliştikçe, adım adım, eskiden işçilerin yaptığı işleri  makineler-robotlar yapmaya başlarlar. Rekabet mücadelesinde daima daha iyi kalitede ve daha ucuza mallar üretebilmek için bu yola girmeye mecbur kalır burjuvazi.  Daha  az işçi,  daha çok robot! Gelişmenin doğrultusu budur. Bu nedenle, insanlığı modern komünal topluma götüren “üretim sürecinin  toplumsallaşması” olayı, işçi sayısının ne kadar fazla olduğuyla, “yoğunlaşmanın boyutlarıyla” ilgili bir olay değildir!  Tam tersine, bu, üretim faaliyetinin ne ölçüde  robotlar tarafından  yapıldığıyla, üretim süreci içinde kullanılan bilgi seviyesiyle  ilgili bir olaydır.

Modern komünal toplumda  insanlar  üretim sürecinin içinde sadece bilgiyle, beyin gücüyle yer alırlar. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kalkmasına gelince;  üretim faaliyeti işçiler yerine robotlar tarafından yapılır hale geldikçe, ortada artı değer elde edecek-sömürecek kimse kalmamaya başlar! İşte burjuvaziyi ve genel olarak özel mülkiyeti ortadan kaldıracak olan süreç budur.Eski işçilerin yan gelip yattığı bir ortamda (şaka tabi) üretim araçlarının özel mülkiyeti ne işine yarayacak ki işverenlerin!  Robotlarla birlikte eski işçilerini beslemek için mi çalışacak işverenler!!.

 

SINIF MÜCADELESİ NEDİR..

Peki ya sınıf mücadelesi? Sınıf mücadelesi, kapitalizmin  gelişme sürecinde iç dinamiği harekete geçiren, yeni, daha ileri-gelişmiş durumlara uygun yeni dengelerin kurulmasını sağlayan, bu sürecin sonunda da sistemin kendi diyalektik inkârını gerçekleştirerek modern komünal topluma geçişi-yani çocuğun doğuşunu-sağlayan  mekanizmadır.

Kapitalistler, “üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip oldukları için”, üretim faaliyetinin sonunda, toplumsal bir çabayla üretilmiş olan ürüne de tek başlarına sahip çıkarlar.  Bu yüzden de, azami kâr yasası işledikçe, kapitalistler daha da zenginleşir, daha üst yaşam seviyelerine çıkarlarken, işçiler, üretimin ilk başladığı durumlarında kalırlar. Aradaki denge-toplumsal uzlaşma (bu anlamdaki “karşıtlık”-partnerlik ilişkisi) bozulmuştur. Ama kapitalistler hiçbir zaman kendiliklerinden  tutup da “bak biz şu kadar kazandık, sizin ücretlerinizi de arttırıyoruz”  demezler işçilere! Azami kâr yasasına aykırı olurdu böyle birşey! İşte tam bu noktada başlıyor “zıtlık”-“çelişki” ve sınıf mücadelesi. Burjuvazi “ilk durumdan” daha ileri bir duruma yükselmiştir, ama işçiler halâ o “ilk durumdaki” konumlarını muhafaza etmektedirler. Yeni duruma uygun yeni bir dengenin kurulabilmesi için  arada mücadele başlar. Ve normal koşullarda, bir üst seviyede tekrar bir uzlaşma-denge sağlanır (tıpkı o bir üst kuantum seviyesine çıkan hidrojen atomunda olduğu gibi!..); sistem (kapitalist sistem), kendi içindeki evrim sürecinde bir basamağı daha geride bırakmış olur. Üretici güçlerin gelişmesine uygun olarak, bu basamaklar, aynı mekanizmanın çalışmasıyla adım adım çıkılır.

Eğer hiç sınıf mücadelesi olmasaydı (hiç zıtlık, çelişki olmasaydı), hiç ilerleme de olmazdı!. Bir an için düşününüz, işçilerin ağzı var dili yok! Yani hiç bir talepte bulunmuyorlar, ne ücretlerine zam istiyorlar, ne de daha iyi çalışma koşulları, demokratik haklar vs!.  Ne olurdu bu durumda? İşçilerin yaşam seviyeleri, satın alma güçleri aynı yerde kalırdı. Peki, hal böyle olunca, azami kâr yasası nasıl işleyecektir, pazarı nasıl genişletecektir burjuvalar, kime satacaklar mallarını? İşçilerin satın alma güçleri artacak ki burjuvazi de daha çok mal satabilsin onlara. Pazarın genişlemesi olayının mekanizması budur.Yani, sınıf mücadelesi, işçilerin ekonomik ve demokratik hakları için mücadele etmeleri, burjuvazi için de zorunludur! Hiç grev olmasaydı, bundan işçiler kadar işverenler de zarar görürdü! 

Şöyle özetleyelim:

           

1-Kapitalistler, daha çok kâr elde edebilmek amacıyla üretici güçleri geliştirmenin mekaniz-masını harekete geçirirler. 

2-Üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip oldukları için, ürüne  ve artı değere de sahip olan kapitalistler, zenginleşirler, bir üst seviyeye çıkarlar. Böylece,  eski dengeyi inkâr etmiş-bozmuş olurlar.

3-İşçiler de, üretilen yeni zenginlikten pay alarak, bir üst basamağa geçmek isterler.

4-Ama kapitalistler mevcut durumu temsil eden konumda oldukları için, buna yanaşmazlar. Sahip oldukları yeni zenginliği eski denge durumunun içinde muhafaza etmek isterler. 

5-Üretici güçlerin gelişmişlik seviyesine uygun bir üst basamağa geçilmesi için işçiler sınıf mücadelesine başlarlar.

6-Herkes gücünü burada, sınıf mücadelesi ortamında tartar. Ve eğer sistem bir üst basamağa geçiş için yeterli enerjiye sahipse, yeni bir toplumsal sözleşme yapılarak  bu geçiş gerçekleştirilir.

Dikkat edilirse, bu şekilde, sistemin evrimi (üretici güçlerin gelişmesi) sürecinde atılan her adımla birlikte, hem mevcut sistem-yani kapitalizm gelişmiş oluyor, hem de,  onun içinde, potansiyel anlamda,  onun diyalektik inkârı olarak yeni bir sistem-modern komünal toplum gelişiyor. Örneğin, robotların üretim sürecine katılması  oranı, bir yandan kapitalizmin içinde üretici güçlerin ne oranda geliştiğini gösterirken, diğer yandan da, modern komünal toplumun kapitalist toplumun ana rahminde ne oranda geliştiğini gösterir. 

Bütün bunları (bu diyalektiği), feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde de görmüştük. Feodalizmi kendi  inkârını yaratmaya götüren   süreç, feodallerin daha çok gelire sahip olmak, daha da güçlenmek için ticareti geliştirmek, yeni kentler kurmak yolunda gösterdikleri çabalardı. Bu çabalardır ki, kaçınılmaz olarak, üretici güçleri geliştiren de bunlar olmuştur. Burjuvazinin ve işçi sınıfının ortaya çıkışının, feodal sistemin kendini inkâr edişinin diyalektiği  bunu gerektiriyordu..

DEVAM EDECEK

 “ZITLIK”-“ÇELİŞKİ” NEDİR-“ZITLARIN BİRLİĞİ VE MÜCADELESİ” NEDİR?..

Daha önce şöyle demiştik:  “Herhangi bir sistemde, varlıkları birbirine bağlı olan  (yani her biri kendi varlığını yaratırken karşıtını ve bir bütün olarak sistemi de yaratan)  sistemin yapısal, fonksiyonel anlamda  iki temel karşıt kutbu olarak  A ve B arasındaki bütün ilişkiler iki karşıt  madde-enerji alanının-kuvvetin birliği zemininden doğarlar”. Bütün mesele bu cümleyi iyi kavrayabilmekte yatıyor! Evet, tekrar soralım,  ne demektir bu? Ortada, A ve B gibi,  birbirinden “bağımsız,  her biri “kendinde şey” “objektif-mutlak gerçeklik”  iki unsur var da,    biri o yana, diğeri bu yana çekerek “mücadele” halinde olan bu iki unsurun-kuvvetin “birliğinden”-biraradalığından mı- mi bahsedilmektedir burada?  Sistem gerçekliği “zıtların birliğidir” derken kastedilen bu mudur-A ile B arasındaki bu türden bir ilişki midir?