• 18.08.2013 00:00
  • (2384)

 İKİ ADIM İLERİ ATILDI, ŞİMDİ BİR ADIM GERİYE!..

BU, TESLİM OLMAK ANLAMINA GELMEZ!..

BATI’DAN FARKLI BİR ÖRNEK OLARAK TÜRKİYE’DE VE ARAP ÜLKELERİNDE DEVRİMCİ DÖNÜŞÜM DİYALEKTİĞİ..

Osmanlının devamı olarak kurulan  Türkiye Cumhuriyeti, devraldığı mirasın ruhuna uygun bir şekilde  egemen Devlet Sınıfının yönetiminde yeniden örgütlenen,  aynı binada oturan farklı etnik, dini-mezhepsel kökenlere sahip   insanların ancak merdivenlerden inip çıkarken karşılaşarak selamlaştıkları antika bir yapı idi. Sonra buna, bir de “Yönetenlerin” “Yönetilenleri”  yeniden şekillendirmeye çalıştıkları (buna yeni bir ulus yaratma çabası da deniliyordu) bir toplum mühendisliği çabası da eklendi..Aslında bu da yeni birşey değildi. Bu da gene devralınan mirasın içindeki bir dinamikti! Yani, bize yeni olarak yutturulan, aslında eskinin kılık değiştirmiş-ve bu anlamda biraz daha gelişmiş- halinden başka birşey değildi!

Peki ne oldu sonra? Sonra, herşeye rağmen varolan o kabukların içinde, zamanla,  kapitalist üretim ilişkileri zemininde bir sistem, bir toplum şekillenmeye-oluşmaya  başladı. 1950 lerden itibaren gün yüzüne çıkmaya başlayan ve günümüze kadar zamana yayılarak gelen bir süreç bu. Türkiye toplumunun tarihsel gelişimine uygun orijinal bir burjuva devrimi süreci.

Türkiye Cumhuriyeti’ni, “Yönetenler” ve “Yönetilenler”den oluşan bir A-B sistemi olarak ele alırsak, buradaki “Yönetenler” (A) “Atatürkçü-laikçi” Devlet sınıfı, “Yönetilenler” de (B)  bunun dışında kalan “Halk”ı   ifade etmektedir. Sistemin içinde, onun diyalektik anlamda  zıttı-inkârı olarak gelişen yeni-burjuva-kapitalist Türkiye ise, tıpkı ana rahminde gelişen o çocuk gibi  “Yönetilenler” sınıfının, yani “Halk”ın içinden- ana rahminden- çıkıp gelen o  “Anadolu kapitalizmi” oluyor.

Burada en önemli nokta,  B ile gösterilen “Yönetilenler” sınıfıyla, bu sınıfın ana rahminde, onun diyalektik inkârı olarak gelişen yeni Türkiye-“Anadolu kapitalizmi”  arasındaki ilişkidir. Sürecin diyalektiği açısından bu ilişki  anne ile  çocuğu arasındaki ilişkiye benzer! 

“Yönetilenler”,  Osmanlı artığı Reaya’nın Cumhuriyet dönemindeki uzantılarıdır. Bunlar “Türktür”, “Kürttür”...(diğerlerinin soyu zaten geniş ölçüde Osmanlı zamanında kurutulmuştu), ”Alevidir”, “Sünnidir”  İslam kültürüyle yoğrulmuş geniş halk kitleleridir. Yeni Türkiye’nin temsilcisi olan güçler  ise, Osmanlı’nın Reaya’sı diyebileceğimiz bu potansiyelin içinden bilişsel üst kimlikleriyle onun diyalektik inkârı olarak çıkanlardır.. (Aynen bir yumurtanın içinden çıkan o civciv gibi..!). Nasıl ki bir çocuğun  kendi kişiliğiyle annesinden bağımsız bir unsur olarak gelişebilmesi için biraz zamana ihtiyaç varsa, aynı şey toplumsal düzeyde de geçerlidir. Nitekim  süreç bu yönde gelişiyor..

İşte bugün Türkiye’de  AK Parti’nin içinde bulunduğu gelişme sürecinin diyalektiği  budur. Toplumdaki bütün  çatışmaların (türban, Alevi, Sünni ve Kürt sorunu dahil!) kaynağı da bu oluşumdur. Bir yanda, eski Türkiye’yi temsil eden  “Atatürkçü-laikçi” Devlet Sınıfı (bütün unsurlarıyla birlikte tabi!), diğer yanda ise, dinsel ve etnik kabuklarını bir kalkan gibi kullanarak  bunların karşısında ayakta kalmaya-onlara kendilerini kabul ettirmeye çalışan  “Yönetilenler”..Bununla birlikte de, bu modern reayayla anne çocuk ilişkisi içinde olan,  eski yapının diyalektik inkârı olarak ortaya çıkmaya çalışan yeni Türkiye’nin temsilcisi güçler-  Anadolu burjuvazisi ve işçi sınıfı, çalışanlar[1].

Dikkat ederseniz, bu “yeni-kapitalist Türkiye’yle” birlikte  sadece  yeni bir burjuvazi doğmuyor;  bu yeni sistemin diğer ayağı olarak, Devlet sınıfının ve Devletçi burjuvazinin yarattığı işçi aristokrasisinden bağımsız yeni  bir işçi sınıfı-modern çalışanlar da ortaya çıkıyorlar.. Hani nerde o “AK Parti’ye muhalif olabilecek  yeni bir sol” diyenler bu noktayı kaçırmasınlar!!.

Türkiye’de bugüne kadar “sol”, eski Türkiye’nin bir parçası olmaktan (yönetici Devlet sınıfına-Devletçi burjuvaziye bağlı işçi aristokrasisinin güdümünde,  ittihatçı-Devletçi bir fraksiyon olmaktan)  daha öteye gidememiştir! Bu yüzden de “Halk”-“Yönetilenler”- tarafından hep kuşkuyla karşılanmış, dışlanmıştır!.  “Yönetilenler”, sanki “bu filmi biz daha önce de gördük” der gibi, Jön Türk atalarının yolundan giderek kendilerini “kurtarmaya” çalışan “ilericileri” ve “solcuları” hiç bir zaman kendilerinden saymamışlardır!. Bunda haksız oldukları da söylenemez!. “Halka rağmen, Halk için” yapılan “solculuktan” ne beklenebilirdi ki daha fazla! Ama artık yeni bir döneme giriliyor. Bu yeni süreç içinde Modern-yeni Türkiye, Anadolu kapitalistleriyle birlikte kendi “solunu”da  yaratacaktır. Yaratmak zorundadır. Başka türlü, bir sistem olarak kendini üretemez.

Evet, yukardaki tablo Türkiye toplumunun tarihsel gelişme çizgisi içinde bugün geldiği yere işaret ediyor, onun altını çizmeye çalışıyor. Ama peki bu tablo-buradaki büyük tablodan bahsediyorum-sadece Türkiye’ye mi özgü?..

”ARAP BAHARINDAN” Arap ülkelerinde gelişen burjuva demokratik devrim süreçlerinden bahsettiğimi anlamışsınızdır sanırım..Sürecin diyalektiği üç aşağı beş yukarı buralarda da aynı. Ne de olsa buralar da eski Osmanlı toprağı, aynı tarihsel diyalektik işlemiş buralarda da!..Ama arada, sürecin gelişme aşamalarına ilişkin bazı farklar da var. Evet, buralarda da “Yönetenler” özünde aynı kökten gelen bir Devlet sınıfı..Buralarda da gene Devlete bağlı bir kapitalizm ve Devletçi bir burjuvazi yaratılmaya çalışılmış. Ve “Yönetilenler” de üç aşağı beş yukarı gene aynı modern “reaya” statüsüne sahipler. Bunların içinden de,  gene sürecin diyalektiğine uygun olarak, aşağıdan yukarıya doğru gelişen bir burjuvazi çıkıp geliyor. Ve de yaşanılan, gene  bu burjuvazinin başı çektiği bir burjuva demokratik devrim süreci. Ama, Türkiye’deki gelişmeyle kıyaslanınca, bu burjuvazi henüz daha   zayıf buralarda. Anne rolünü oynayan İslamcı gövde  sürecin içinde Türkiye’ye oranla daha dominant.  Bu anlamda bir  Mursi’yi, daha çok, bir Erdoğan’la değil de bir Erbakan’la kıyaslayabiliriz belki!

Ama buradan yola çıkarak hemen, “Erbakan, asker höt deyince aldı şapkasını gitti, bak Mursi direniyor” demeye kalkmayın!. Burada belirleyici olan dünya konjönktürüdür, şu ana kadar  kuvvetli bir şekilde esen küresel demokratik devrim rüzgarıdır. Mursi’ye ve İhvana cesaret veren, onları direnmeye yönlendiren bu rüzgarlar olmuştur..Aslında Suriye örneğinde muhalefeti cesaretlendiren de bu rüzgarlardı. Ama sonra o rüzgar yön değiştirmeye başlayınca Suriye’nin halini görüyorsunuz. Ne yazık ki, bu satırlar yazılırken Mısır’ın da aynı yola girmeye başladığını görüyoruz! Buradan çıkarılacak ders, her ne kadar küreselleşme döneminde dış dinamik çok daha güçlü bir etken haline gelmişse de, bir ülkenin kaderini belirleyen, gene de, son tahlilde iç dinamikler oluyor..Eğer iç dinamik yeteri kadar gelişmiş değilse dışardan esen rüzgarda azıcık değişme olunca süreç ilerleyemiyor. Bu  durumda,  bir süre sonra gemi sürüklenmeye başlıyor..Nitekim de Suriye örneğinde gemi karaya oturdu!..Karşı yönden esen 20.yy’a özgü ulusalcı rüzgarlar küresel demokratik devrim rüzgarlarına galebe çalmaya başlayınca, bu işin-doğum olayının- sadece “cesarete” ve “isteğe” bağlı bir iş olmadığı, çocuğun ana rahmindeki olgunlaşma süreciyle bağlantılı olduğu kadar, dış dinamiğe ilişkin konjönktürle de ilgili olduğu ortaya çıktı..Öyle görünüyor ki,  Arap Baharı’yla biraz erken  doğan çocuk  gelişmesini tamamlayana kadar  bir süre daha kuvözte tutulacak!

 

Peki ya Mısır,  orada da Suriye’ye benzer bir yola mı girecek süreç?

Şimdi hep diyoruz ki, “bak gördünüz mü,  Mısır halkı kahramanca direniyor, bir Mursi de, öyle bir Menderes veya Erbakan, ya da Demirel gibi yapmadı, askeri görünce şapkasını alıp gitmedi, aslanlar gibi direniyor”!..Tamam, iyi güzel de, olay sadece bir kahramanlık olayı mı? Yani, Mısır halkı Türkiye halkından daha cesur, onların liderleri de  daha yürekli olduğu için mi böyle farklı gelişiyor süreç?  Buradan yola çıkarak Türkiye halkının ve örneğin bir Menderes’in, ya da, en azından   12 Mart’ta bir Demirel’in ne kadar korkak olduğu sonucunu mu çıkarmamız gerekecektir!!.

Elbette ki hayır! Olay tamamen konjönktürle ilgilidir. Eğer uzunca bir zamandır esen o küresel demokratik devrim rüzgarları Arap devrimcilerini bu kadar cesaretlendirmeseydi,  eğer Türkiye’de başlayan süreç, Tunus’tan, Libya’ya, Yemen’e, oradan da Suriye üzerinden Mısıra doğru gelişmeseydi olayların akışı  çok farklı olurdu..

Peki, bu arada ne oldu da birden o dış dinamiği etkileyen konjönktür değişiverdi? Daha düne kadar ağzından bal akan bir Obama ABD’sine ve “Kopenhag Kriterleri” deyip başka birşey demeyen o AB’ne ne oldu, neden bunlar birden darbeye darbe deyip dememe tartışmasına başladılar!! Tam bu noktada, daha önce gene DYH de çıkan aşağıda linkini verdiğim yazı dizisini okumanızı öneririm. Çünkü, daha düne kadar demokratikleşme sürecini destekleyen  batılı ülkelerin-ABD ve AB’nin-neden böyle  birden politika değiştirdiklerini anlamadan bugün buralarda  (Suriye’de,  Mısır’da, hatta Türkiye’de)  olup bitenleri anlamak mümkün değildir.   (  http://duzceyerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/16522-Dikkat-bu-kuresellesme-surecine-karsi-bir-ulus-devlet-saldirisidir-1)

Mısır halkı Suriye örneğinden çok şey öğrendi-öğrenmiş olması gerekir!.   Devletin açtığı provokasyon yoluna  girmeden barışçı bir şekilde kahramanca direnmeyi denedi-deniyor!. Aslında darbeciler direnişi kırmak için onların silaha başvurmalarını çok  istiyorlardı,  ama şu ana kadar bunda başarılı olamadılar!.İnşallah bundan sonra da olamazlar. Peki ama o zaman nereye varacak bu işin sonu?

Şu an, ben bu satırları kaleme alırken Mısır’da ordunun   halka ateş açtığını, katliama başladığıni veriyordu haberler.

Öyle görünüyor ki, burada da gene bir geri adım ve “uzlaşma” çıkacak işin sonunda. Çünkü, ortada yüzlerce ölü var..Devlet sınıfının-darbecilerin,  “tamam o zaman” diyerek kışlalarına geri dönmeyecekleri-dönemeyecekleri açık!. Kimbilir, belki de 12 Eylül sonrası bizde olduğu gibi bir uzlaşma ortamı oluşabilir burada da..

Dışardaki konjönktürün bu kadar tersine döndüğü bir ortamda hiç kimse “haklı, onurlu” bir ölüm için Mısır halkına gaz vermeye kalkmasın! Hiç kimse kahramanlık edebiyatıyla devrimci mücadeleyi birbirine karıştırmasın! Halklar (o “bağcı” bağı zorla işgal etmiş biri bile olsa) onunla  kavga ederek şerefli bir ölüm için değil,  üzümü yemek için ayağa kalkarlar-kalkmalıdırlar. Bağcının, elinde silahla karşınıza dikildiği bir anda  onun üstüne yürümenin ne anlamı olabilir ki!.

 

Bakın, böyle durumlarda bizim halkımızın geliştirdiği çok kuvvetli bir silahı vardır: Geri çekilir gibi yapar, ama hiç teslim olmaz, bu arada da usul usul karşı tarafın altını oymaya devam eder; öyle ki, bir de bakarsınız karşı taraf en güçlü olduğunu sandığı bir anda boşlukta kalıvermiş!..Bu silahı zamanında ben de kullandım ve de hiç pişman değilim!.. 

 

 



[1]Kapitalizm Batı’da feodal toplumun bağrında gelişirken, bu gelişme Türkiye’de, Osmanlı artığı devletçi bir düzenin içinde oluyor. Yeni toplumun güçleri, Batı’da feodallere karşı mücadelenin içinden çıkıp gelirlerken, bu mücadele Türkiye’de  onun yerini tutan Osmanlı artığı antika bir Devlet Sınıfına karşı veriliyor...