• 14.08.2013 00:00
  • (6129)

 BİR KERE DAHA “MAKAS DEĞİŞTİRME” SORUNU..

Sevgili Hüseyin, eğer doğru anladıysam  diyorsun ki: “Madem ki ‘bu bir ulus devlet saldırısıdır’  (tamam, burada bir sorun yok), o halde,  içerdeki ulus devletin uzantıları konumuna giren, en azından onlarla  uzlaşma sinyalleri veren  “liberallerle”  ilişkide nasıl bir “tolerans”, ya da “esneklik” söz konusu olabilir?..”Gel gel, ne olursan ol yine de gel..” anlayışının bu bağlamdaki yeri nedir?..Madem ki bu,  bir yanda Devlet sınıfının, diğer yanda ise, başta Anadolu burjuvazisi olmak üzere yeni Türkiye’nin güçlerinin yer aldığı bir sınıf mücadelesidir, o halde,   “makas değiştirerek” devletin-devlet sınıfının tarafında pozisyon almaya yönelen bu insanları mücadele içinde nereye koymak gerekecektir?..Bu ilişki nasıl bir “tolerans” unsurunu içerebilir?

Aslında böyle bir sorunun geleceğini biliyordum; ama bekledim, birileri sorsun da ondan sonra konuyu açalım diye!..Çünkü,  bu soruya cevap verebilmek için  sürecin şu an geldiği yerin çok iyi anlaşılması gerekiyor..

Şimdi, videoyu geriye sararak, bu  “liberaller” olayı nasıl ortaya çıktı onu anlamaya çalışalım!  Yani, ne oldu, nasıl oldu da o zaman  ortaya böyle “liberaller” diye bir instanz-bir kanat- çıktı? Hangi ortam, ne türden koşullar vardı o dönemde de, hepsi de eskinin “solcuları” konumunda olan bu insanları birden yeni bir kimlikle   “liberaller” rolünü oynayarak sahneye itti!.Ve bu “rol”, nereye kadar devam etti..neden artık “oyun” bitti-bitiyor diyoruz! Ya da, BİTİYOR MU acaba, yoksa,  oyunun bundan sonraki perdesinde daha başka türden liberaller de mi (örneğin,  jakoben liberaller de mi)  göreceğiz acaba sahnede!

12 Mart döneminden 1973 Mart’ından başlıyorum. Bu dönemde bu insanların hepsi “solcuydu”; ya da,  en azından, sempatizan, “solcu”-darbeci pozisyonundaydılar!. Yani öyle, kendine direkt olarak  “liberal”  gözüyle  bakan, veya, bu şekilde adlandırılmayı benimseyen falan kimse yoktu ortada! Hatta, bu dönemde  birileri bunlara “liberal”  diyecek olsa bunu bir hakaret olarak  kabul ederlerdi!..General Gürler’in Gürler-Batur cuntası adına kendisini cumhurbaşkanı seçtirmek için parlamentoyu rehin aldığı günleri hatırlıyorum da, o zaman bile, “bir yanda 27 Mayıs Devrimi’nin temsilcisi general Gürler, diğer yanda ise gerici faşist Demirel, biz elbette ki Gürler’i destekliyoruz” diyordu bunlar! Bunlar derken, sadece daha sonra kendisini liberal olarak ilan edenleri  kastetmiyorum. Kendisine “solcu” diyenlerin hepsi  o dönemde  aynı havadaydı! Hepimiz askeri cezaevi olarak kullanılan Selimiye’de kalıyorduk o zaman. Ve hiç abartmasız söylüyorum, bir kaç kişinin dışında herkes aynı havadaydı!

Bunları, o dönemde ortalıkta “liberal” falan diye dolaşan kimsenin bulunmadığının altını çizmek için yazıyorum.  Neden yoktu peki? Yoktu, çünkü  o zaman liberal olmak değil,   hem “solcu”, hem de darbe sempatizanı olmaktı moda olan!  Çünkü, o zaman halâ 20.yy’ın “devrimcilik” anlayışıydı geçerli olan! Düşünsenize, koskoca bir sosyalist sistem vardı halâ ortada!..Yani halâ “solcu bir darbe” yoluyla, sırtını sosyalist sisteme dayayarak “kapitalist olmayan bir yoldan” sosyalizme uzanmak hayalleri dolaşıyordu ortada! Sadece hayal  değildi bu tabi;  örneğin, 8-9 Mart’ta böyle bir darbe gerçekleşseydi eğer,  daha sonra “liberal” olarak adlandırılacak olan  insanların çoğu da muhtemelen bu darbenin hüküm süreceği Türkiye’de darbe yönetiminin kadrolarını oluşturacaklardı!. Hatta bu türden listeler  hazırdı bile elde! 

Sonra, süreç geldi 12 Eylül’e dayandı.  12 Eylül, Devlet sınıfının Devletçi burjuvaziyi  de peşine takarak giriştiği son bir çabaydı. Ama, o da tutmadı, Özal devrimiyle sona erdi..

Özal devrimi diyorum, çünkü o bir dönüm noktasıdır.  Özal’la birlikte Türkiye toplumu bir sistem olarak dışarıya-küresel süreçlere açılıyordu. Dikkat ederseniz,  “liberaller” olayının ortaya çıkması da bu sürece paralel gider..Özal, küreselleşme sürecine açılmaya mecbur kalan Türkiye toplumunun tarihsel ittifakını temsil ediyordu. Onun içinde herkes vardı. Devletçi burjuvazi de vardı, Anadolu burjuvazisi de..Burada önemli olan söz konusu ittifaka kimin önderlik yapacağıydı.

Özal, önceleri Devletçi burjuvazinin önderliğinde bir politika izlerken, zamanla, küreselleşme sürecinin doğası gereği ibre Anadolu burjuvazisinden yana kaymaya başladı. Çünkü,  ne de olsa Devletçi burjuvalar o zamana kadar içe kapalı bir Türkiye’nin kaymağını yiyerek gelişmişlerdi ve öyle kolay kolay  o ana kadar elde ettikleri mevzileri  başkalarıyla paylaşmak istemiyorlardı. Onlar için en iyisi, hem içerdeki avantajlı konumlarını devam ettirmek, ama hem de bu arada dışarıya açılmaktı!. Yani, dışa açılmaya, hatta bunun için ittifaklar yapmaya  falan karşı çıkmıyorlardı, ama bu işler olup biterken mümkünse    önderlik hep onlarda kalmalıydı!

Böyle birşey mümkün değildi, ve de  daha sonra süreç öyle gelişmedi. Yani eğer sistemi dışarıya açmaya karar veriyorsan, oyunun kurallarına da uymak zorundaydın. “Ne yardan, ne serden geçme” politikasını daha fazla sürdürmek olanağı yoktu..İşte, Özal’ın sonunu getiren, onun temsil ettiği ittifakı bitiren diyalektik  bu oldu. Sonrasını biliyoruz zaten, ipin ucunun kaçma eğiliminde olduğunu gören Devletçi cephe onun işini bitiriverdi!..

Özal’ın sonu, bir ölçüde onunla birlikte esmeye başlayan içerdeki   “liberal” rüzgarları da etkilemişti, ama dışarda halâ o küreselleşme konjönktürü  egemen  olduğundan,  zayıflamış da görünse içerdeki rüzgarlar gene de  hemen öyle  sona ermedi. O dönemde ortaya çıkan YDH falan hep bu sürecin ürünüdür..Ama artık sadece Devletçi burjuvaların önderliğinde bir açılımın koşulları yoktu ortada!. Çünkü, onların boruları ancak Devlet sınıfıyla, onların vesayetiyle birlikte, bu ittifakın içinde soluk kazanarak ötebiliyordu! Hem dışa açılarak küreselleşme sürecine katılmak, ama hem de bunu Devlet sınıfıyla birlikte yapmak ise imkansızdı..Bu nedenle, YDH tutmadı..Ne vesayet cephesinden, ne de halktan-Anadolu burjuvazisinden destek bulamadı...Zaten bu araya bir de 28 Şubat girmişti araya. O da Anadolu burjuvazisine  son bir gözdağıydı. “Ya bizim  önderliğimizi kabul edersiniz, ya da avucunuzu yalarsınız” diyordu devletçi cephe!..Ama içi boş çıktı bütün bunların. Çünkü, başka yolu yoktu bu işin, ya, içe kapalı bir Türkiye’de  Devlet sınıfıyla ittifak yaparak yola devam edilecekti, ya da, sürecin vesayet zincirlerinin dışında akışına rıza gösterilecekti..

Tabi bu ara, bütün bu  içerde olup bitenlerin, dışarda esen küreselleşme rüzgarlarıyla birlikte anlam kazandığını-şekillendiğini de unutmayalım. Evet, son tahlilde sürecin akışını belirleyen iç dinamiklerdi, ama iç dinamikleri temsil eden geminin yelkenlerine rüzgarı dolduran da dış dinamikti, küreselleşme süreciydi..

Şimdi artık, yavaş yavaş, günümüze damgasını vuran olaylara  daha çok yaklaşıyoruz! Ecevit’in önderliğindeki o  üçlü  koalisyon dönemini hatırlayalım. O anayasa fırlatmalarını falan! Türkiye’nin iyice dibe vurduğu  ortamdan bahsediyorum!  Daha sonra da, K. Derviş’in adeta bir kurtarıcı gibi Türkiye’ye çağırılışı geliyor!. Aslında, “liberaller” denilen solcu jöntürklerin-ittihatçıların-ideolojik önderliğinde,    K.Derviş’in başı çektiği  YDH tipinde yeni bir iktidardı yaratılmak istenen.  O dönemi çok iyi hatırlıyorum!..Beni bile heyecanlandıran bir süreçti bu!..”Liberallerin” ağzından bal akıyordu adeta! Birden, benim senelerdir söylemeye çalıştığım şeyleri söyleyen yeni insanlar çıkıvermişti ortaya, artık yalnız değildim ben de!..Hiç unutmam, bir gün bu konuyu konuşurken rahmetli anam bana, “sen hayal görüyorsun, bunlara sakın güvenme, bunlar da onlardan, göreceksin bak, bunlar sana hiç ellerini uzatmayacaklar” demişti!.Nitekim de öyle oldu!..Aynen U.Mumcu’nin çizgisini devam ettirdiler!  

Yıl 1979 Niğde Cezaevi’ndeyiz. Bir gün U.Mumcu gelmişti cezaevine. Bir kitap hazırlıyordu ve bunun için bütün fraksiyonlarla röpörtajlar yapıyordu..Bu ara bana da sorduydu  ne düşünüyorsun falan diye..Ben de ona, herkesin içinde, “benim söylediklerimi yazmazsın ki”, niye boşuna konuşalım demiştim! Herkesin içinde, “bak Münir söz veriyorum, ne söylersen olduğu gibi yazacağım kitapta” deyince,  ben de bir kaç sayfa yazılı olarak vermiştim!  Ama tabii olmadı, o gene istediği şekle sokarak verdi benim söylediklerimi!..Sonra dışarda karşılaştığımızda bunu hatırlatınca da bana, “Münir senin düşüncelerin bu devlet için en tehlikeli düşünceler, ben elbetteki bunlara  karşı mücadele edeceğim” deyip çıkmıştı işin içinden!.

Annemin dediği gibi “liberaller”de aslında bu çizgiden  sapmadılar.  Devletetçi cephenin “sivil demokratik bir ortamda” yeni tipten temsilcileri olma rolünü  üstlenerek, mahalleden kopmadan, hem “solcu” ve devletçi, ama hem de “sivil ve liberal”  olma rolünü geliştirerek yeni dönemin ruhuna uygun bir pozisyon üretmeye çalıştılar.

Aslında tabi ortada böyle rol dağıtan  birisi falan yoktu! İç ve dış dinamiklerin etkisi altında gelişen  ortamının kendisiydi  rolleri yaratan ve dağıtan!. Jöntürkleri düşünün, onların girdikleri kılıkları düşünün! Kim veriyordu onlara o rolleri? Nerelerden nerelere gelmişlerdi süreç içinde! Onlara, “şunu şöyle, bunu böyle yapın” diyen birileri mi vardı? Hayır tabi!. Herşey sürecin akışı içinde ortaya çıkıyordu. Burada önemli olan, sahnede rol alan aktörlerin toplumsal DNA’larıydı!  Yoksa açıklayamazsınız o jöntürk olaylarını da!  O binbir surat maskelere bakarak onları bir yere oturtamazsınız, en fazla, “onlar burjuva devrimcileriydi” der çıkarsınız işin içinden!. Tabii bu arada 1908 de bir burjuva devrimi olmuş olur!.1908’i başlangıç tarihi olarak alan o burjuva devrimi süreci de  daha sonra Kemalizm’le  taçlanarak, bir adım sonrasında  kapitalist olmayan bir yoldan sosyalist devrime ulaşma şekline girer!.. Bir süre- ne bir süresi, yüz yıl!- başarıyla  oynandı bütün bu roller..Her rol kendisine uygun maskeleriyle birlikte yeni aktörler de yarattı!..Neyse, biz şimde gene bıraktığımız yere dönelim:

Aslında hesap, “liberaller” denilen o solcu jöntürklerin-ittihatçıların-ideolojik önderliğinde    K.Derviş’in başı çektiği yeni bir YDH yaratarak bunu iktidara taşımaktı demiştik. Yani işin içinde-yapılan hesaplarda- öyle AK Parti’nin seçimleri kazanarak iktidara gelmesi falan yoktu hiç! Ancak, vesayet zincirinin zayıfladığını, çaresiz kaldığını hisseden halk, tuttu şak diye kendi iradesini koyuverdi ortaya! Ve de herkesin dili tutuldu!..”28 Şubat bin yıl yaşayacak” falan derlerken AK Parti iktidara geliverdi!!

İşte, AK Parti’yi  iktidara getiren sürecin diyalektiği budur. Daha sonra oluşan AK Parti   “liberaller” koalisyonu-ben bunu fiilen bir koalisyon olarak görüyorum-aslında başka alternatif kalmadığı için o an bir “de facto” durumu olarak ortaya çıkıyordu. Bu koalisyonda “liberallerin” rolüne gelince:

Bir; öyle darbecilik falan bitmişti artık, istenilse de, istenilmese de sureti haktan görünülecekti! O “cahil”, o “göbeğini kaşıyan” insanlar sürece el koymuşlardı!. Ve  bu “sivil insiyatif” (devletçi cephenin ideologları daha sonra buna “sivil darbe” diyeceklerdir) dışarda esen küreselleşme rüzgarlarıyla da uyum halinde olduğundan, artık hiç kimse bunun önünde duramazdı!  İki; Ortama uygun-AK Partinin önünü kesebilecek-  “liberal” bir alternatif geliştirilmeye çalışılacaktı! Tabii, söylemeye gerek yok, bütün bunlar kendi kimliklerinden vazgeçmeden, mahalleden kopmadan yerine getirilecekti!..Koalisyonun hedefi ise, zaten miadını doldurmuş olan askeri vesayete son vermekti!. Cenazenin kaldırılmasına katkıda bulunarak AK Parti’nin bir adım daha önüne geçilerek, insiyatif alınacak, daha sonra da bu insiyatif AK Partiye alternatif bir siyasi parti haline dönüştürülecekti!..Hesap bu idi. Taraf Gazetesi’nin fonksiyonu da bununla bağlantılıydı.

Ama belki şimdi onlara sorsan, onlar karşı çıkarlar bu türden yorumlara! Çünkü, gerçekten de bu işler öyle sadece masa başında oturup kararlaştırarak falan olmuyordu. Belirli toplumsal dinamikler vardı. Bunlar kendilerini ortaya koyuyorlardı o kadar! Masa başından müdahale ise, sacece küçük düzeltmelerle falan ilgili olabilirdi. Yani, toplumsal aktörler öyle yapay kuklalar falan değildi!. Bunları tarihsel toplumsal gelişme sürecinin diyalektiği yaratıyordu.  

O dosyaları falan düşünün, nasıl, kim  servis ediyordu onları  Taraf’a!..Eğer objektif koşullar uygun olmasaydı böylesine sübjektif  iradi bir insiyatif çıkabilir miydi ortaya!

Ama olmadı. Bir yere geldi ittifak işlememeye başladı.  İç dinamikler açısından burada en önemli faktör “barış süreci” oldu diyebiliriz. Barış süreci öyle bir süreçti ki, eğer bu süreç bir başarıya ulaşırsa artık ondan sonra, AK parti’nin önünü kesmek hayal olurdu!  Hangi biçimde olursa olsun devletçi cephenin hiçbir fraksiyonu artık  bir daha iktidar yüzünü göremezdi.    Kürt dinamiğini kaybeden bir devletçi cephe nasıl iktidara gelecekti ki! Ama  öte yandan, AK Parti ve Anadolu burjuvaları  açısından da  bu sorunun  çözümü çok önemliydi. Kürt sorunu bir, Alevi sorunu iki;  kendi içinde bu iki sorunu çözemeyen bir Türkiye’nin dışa açılması-Orta Doğu’da istediği gibi at koşturabilmesi-  imkansız görünüyordu. 

Kürt ve Alevi sorunlarının çözümü devletçi-solcu jöntürk cephesi bakımından sadece bir iktidar sorunu da değildi!. İşin bir de ontolojik-varlık bilimsel yanı vardı. Bütün bunları daha önce DYH de çıkan “Herkes İçin Gezi Parkı Dersleri” başlıklı makalede ele almaya çalışmıştık.  Türk solu açısından, Sosyalist sistemin çöküşünden sonra, hiçbir özeleştiri yapmadan-kendini yenilemeden- eski antika haliyle ayakta kalabilmenin yolu Kürt ve Alevi sorunlarına sahip çıkmak  oluyordu. Halkla zaten  ilişkisi olmayan tepedeki bir hareketin bu iki koltuk değneğinden de mahrum kaldığını düşünün!!   Ama işte süreç tam da bu noktaya doğru gidiyordu!  Düşünsenize, Kürt ve Alevi kartları olmayan bir “solculuğun” hayat hakkı kalırmıydı hiç Türkiye’de! Kürt kartı elden kaçmış, Alevi kartı işlevini kaybetmiş..derken, bunlara  bir de iktidarsız kalan bir “sol” ekleniyor!..Bütün bunlar devletçi cephe için korkunç şeylerdi, kıyamet senaryolarıydı adeta!   Onların, Gezi Parkı olaylarına, sanki  yepyeni, şimdiye kadar hiç keşfedilmemiş bir dinamik keşfediyormuş gibi  bütün güçleriyle     sarılmalarının altında  bu bitiş psikolojisi yatar!

Bütün bunlar madalyonun bir yanına, sürecin iç dinamikteki gelişmeler yanına ilişkin şeyler. Bunlara bir de bu ara küreselleşme sürecinde yaşanılan gelişmeleri ekleyin. O ulus devlet çırpınışlarını,  Batılı gelişmiş ulus devletlerini “makas değiştirme” hamlelerini ekleyin!  Suriye’de, herkesin gözünün önünde olup bitenleri ekleyin!..İşte, liberallerin sigortalarını attıran gelişmeler bunlar oldu! Tabii,  bizim hızlı çekimle  ele aldığımız bu süreç pratikte daha yavaş gelişti..Ama sonuç ortada. Bu yılık Mart ayından  Ağustos başına kadar olan şu beş aylık süreci bir getirin gözünüzün önüne! 21 Mart günü Diyarbakır’da okunan o “barış manifestosundan” başlayarak olup bitenlere bir bakın!..Sanki, ta yukarlarda bir el varmış da, o idare ediyormuş gibi herşeyi!..

Kurtuluş ve Yıldıray iyi güzel doğru şeyler yazıyorlar da, onlar sürecin bir yanına hiç girmiyorlar henüz daha! Bu arada AK Parti cephesinde  olup bitenlerden, bir YB’u “başdanışmanlık” makamına kadar getiren süreçten hiç bahsetmiyorlar. Özellikle Suriye olayından sonra, küreselleşme sürecine ilişkin olarak hayal kırıklığı yaşayan AK Parti-Erdoğan cephesinde de önemli kıpırtılar oldu-oluyor bu arada! Tam olarak bilmiyoruz henüz oradaki “makas değiştirme” hareketleri şu an ne boyutta; ama onlar da olayın-küreselleşme olayının-özünü iyi kavrayamadıkları için, özellikle Gezi Parkı olaylarından sonra o taraflarda da bir içe kapanma-sürece ulusal reaksiyoner  reflekslerle cevap verme- eğilimleri görülmeye başlandı. Baksanıza, bir Başbuğ olayına nasıl sahip çıkıyor onlar da! Ergenekon falan unutuluyor da neredeyse Ergenekon hakimlerini suçlayacak herkes!

Bütün bu gelişmeler henüz daha yeni..bakalım nasıl gelişecekler!..

Liberallerin makas değiştirmelerini falan bir tarafa bırakın da, özellikle bu Batılı ulus devletlerin-ABD ve AB’nin makas değiştirmesi olayı çok önemli!. Tamam, bütün bunlara rağmen artık Türkiye’de bir Sisi bulmaları çok zor!. Ama biz gene de olmaz olmaz demeyelim!. Şimdiye kadar dış dinamik-küreselleşme sürecinin akışı buna engel diyorduk; ABD istemeden, hele hele, ortada bir AB dinamiği varken, Türkiye’de artık bu yol kapandı diyorduk. Bu tahliller doğruydu da. Nitekim o Sarıkız’ların, o Balyozların, o Ergenekon senaryolarının başarısız kalmaları hep bu yüzden oldu. Ama, özellikle ABD ve AB’nin makas değiştirme olayından sonra şimdi artık daha dikkatli olmak gerekiyor diye düşünüyorum. Ne de olsa su uyur ama düşman uyumazmış!..

Bütün bunlara bir de AK Parti’nin olayı henüz daha tam olarak kavrayamayışını eklerseniz durum daha iyi anlaşılacaktır. İçine girilen bu yeni süreçte ipleri elde tutabilmenin tek bir yolu var. DEMOKRATİKLEŞME sürecine hız kazandırmak ve KÜRESEL DİNAMİKLERLE  olan ilişkileri daha da kuvvetlendirmek. Eğer AK Parti  içe kapanarak ulusal düzeyde reaksiyonlarla cevap vermek yerine bu yolu tercih edebilirse, önümüz aydınlık demektir, yoksa işler hiçte öyle basit değil!

Aslında, Batılı ulus devletlerin makas değiştirmeleri olayıyla birlikte, küreselleşme süreci daha yeni yeni yerine oturuyor. Şimdiye kadar olan bir geçiş dönemiydi. Hem o Batılı ulus devletler, hem de  gelişmekte olan ülkelerin yöneticileri küreselleşme olayını başka türlü değerlendiriyorlardı. Küresel sermayeyle ABD ve AB gibi ülkelerin ulus devlet politikaları arasındaki farkı kimse hesaba katmıyordu. Katmıyordu, çünkü onların kendileri bile işi bu düzeyde ele almıyorlardı!. Ama özellikle Suriye olayından sonra işler bir başka türlü yürümeye başladı artık!

AK Parti açısından yapılacak işi, demokratikleşmeye hız vermek,   ulusalcı-içe kapanmacı politikalardan sakınmak olarak özetlemiştik. Bu arada tabi sürecin akışını doğru tahlil ederek mücadelenin halâ devlet sınıfına karşı  verildiğini de gözden uzak tutmamaları gerekiyor. Yani öyle, Balyoz-Ergenekon davaları bitti, Devlet sınıfı-darbe tehlikesi de ortadan kalktı rahatlığına kapılmak yok!. Yeni anayasa yapılıp da Kürt-Alevi sorunları herkesi tatmin edecek düzeyde çözülene kadar bu iş-eski Türkiye’nin işi- bitmiş sayılmamalıdır. Bu nedenle, AK Partinin ve  Anadolu burjuvalarının rehavete kapılarak hiçbir şekilde süreci  İstanbul burjuvalarıyla Anadolu burjuvaları arasındaki bir rant elde etme mücadelesi haline getirmemeleri gerekiyor. Unutulmamalıdır ki, halâ Devlet sınıfına karşı mücadeledir gündemi belirleyen. Bu yüzden de, halâ bu yolda kazanılabilecek bütün güçlerle ittifakı  canlı tutmak gerekiyor.

“Liberallerin” “makas değiştirme”  olayını da  bu tablo içinde yerine oturtmak lazım bence! Şu ana kadar yapılan açıklamalardan çıkan sonuçlara dikkatle bakarsanız aslında bir “makas değiştirme” olayı falan yok ortada! Sadece bir rol değişimi söz konusu! Bir dönem biterken, senaryo sona erdiği için aktörlere de oynayacak rol kalmadı ortada o kadar!..Artık onlar isteseler de  hiçbir şekilde süreç üzerinde etkili olamazlar!.   Dikkat edin bakın, artık  mahallenin sakinleri bile o kadar sıcak değiller  artık onlara! Çünkü, yeni senaryolar için deşifre olmamış yeni aktörlere ihtiyacı var mahallenin! Sıradan bir “solcu” fraksiyon lideriyle- ya da yazarla-aralarında hiç bir fark kalmadı  artık onların!. Bu nedenle, onlara halâ eski “liberal” günlerine özgü önemi atfederek yüklenmenin de bir anlamı kalmadı diye düşünüyorum ben!. Zaten herkes görüyor neyin ne olduğunu. Onları, neredeyse baş düşman ilan ederek bütün okların hedefi haline getirmek, en fazla, “bunlar kötü,  bakın iyisi böyle olur” demeye,    mahalle içinden başka alternatif “liberaller” türetmeye yarar ki  artık buna gerek yok sanıyorum! Yeni tipten jakoben liberallerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamanın alemi yok sanıyorum!. Var mı sizce böyle bir ihtiyaç!

Bakın, ben diyorum ki, artık öyle, yeni tabirle, çakma liberallere falan ihtiyacı kalmadı-kalmasın- bu ülkenin! Bundan sonra,  “liberalim”, ya da  “demokratım” diye  sahneye çıkanlar olacaksa eğer, önce onların mahalleyle ilişkilerine bir bakmak gerekiyor! Eğer halâ eski “solcu”-Kemalist mahaleyle ideolojik irtibat noktaları varsa bunların, tövbe de inanmayın artık onlara! Yani, demek istiyorum ki, bundan sonra kimse  taşı gedikten eksik etmesin, kimse sorunların çözümü için kimseye vekalet vermesin!. Kimseyi   öyle haketmeden  “liberal”, ya da “demokrat” kademelerine yükseltmeyelim!. Herkes kendi liberalini kendinde arasın! Şunu unutmayalım ki bir HC, ya da bir CÇ’ı bizler-sizler yarattınız!. Yani onlar sizin içinizde varlar halâ, bu nedenle, eğer onları-onların “makas değiştirmelerini” mahkum etmek istiyorsanız, bu işe önce kendi içinizdeki  HC lerden başlayın!. Kimse HC’e vurarak kendi içindeki HC’i kurtarmaya kalkmasın! Bilmem anlatabildim mi!.Bu işin günahı o kadar büyük ki, kimse günah keçisi yaratarak kendi günahlarını affettirmeye çalışmasın!..

Madem ki bu işin özü bireye gelip dayanıyor, madem ki küreselleşme süreci özünde güçlenmiş birey temeline dayanıyor, o zaman kimse kimsenin peşine takılmasın, herkes kendi kahramanını kendisinde arasın diyorum ben. Bundan böyle çözümü özgür düşüncede, geliştirici tartışmalarda ve de en önemlisi, soru sorarak,  önümüze çıkan  problemlerin çözümünü  sonuna kadar  takip etmede arayalım..