• 2.08.2013 00:00
  • (2965)

 Şimdi tekrar başa dönerek soruyoruz, objektif  izafi gerçeklik olarak varolma sınırları içinde “özgür irade” nedir, “özgürce davranmak” nedir? Ya da, var mıdır böyle birşey?

Yukardaki örnekte (i)’ye kaynak teşkil eden nesne  ile gelen informasyonu değerlendiren  A-B sistemi, etkileşme öncesinde, biribirleri için potansiyel gerçeklik durumundadırlar. Bu nedenle (i), yani informasyon, ancak söz konusu nesne ile A-B sistemi arasında bir etkileşme başladığı an A-B için objektif bir gerçeklik haline gelir.  Ve bu andan itibaren başlayan süreç de  artık tamamen  (i)’ye kaynak olan nesne ile A-B sistemine ilişkin bir süreçtir. Yani, bu andan itibaren, A-B sisteminin  karar vermesi ve bu kararı uygulayarak bir davranış haline getirmesi,  artık sadece A-B ye ait bir özellik-yetenek- olmaz; bu, (i)’ye kaynak olan nesne ile A-B sistemine ait bir özellik-yetenek olarak ortaya çıkar.

Peki, bu durumda,  karar veren ve uygulayan kim oluyor?

Bir örnek: Diyelim ki, bir döner büfesinde dönercilik yapıyoruz (ben bu işi yirmi sene yaptım !) ve bir müşteri geldi,  “iki döner” istedi!. “Sadece salatalı olsun, sos-acı falan istemiyorum” diye de ekledi! Şimdi bu durumda, müşteri-satıcı mekanizması nasıl işliyor onu görelim:

Müşteri gelmeden önce müşteri ve satıcı biribirleri için potansiyel gerçeklik durumundadırlar. Müşteri gelipte “merhaba” dediği an  ilişki başlıyor; yani o ilk merhaba’yla birlikte bunlar birbirlerini (birbirlerine göre) objektif gerçeklik haline dönüştürmüş oluyorlar! Dönere ilişkin informasyon ise (i) “ilk durumdan” itibaren sistemi harekete geçiren  “girdi” rolünü oynamaktadır. Bunun ardından, önce hemen satıcının kafasında (A) bir  davranış modeli oluşur (nasıl bir döner yapacağına ilişkin nöronal bir ağ oluşup aktif hale gelir), sonra da  bu nöronal model satıcının  motor sistemine (B) verilir ve   davranış haline getirilir, satıcı döneri yapmaya başlar.  Bu durumda ortaya çıkan sonuç, müşterinin isteğine-iradesine bağlı olarak ortaya çıkan- satıcının “özgür iradesiyle” yaratılmasına katkıda bulunduğu bir SENTEZDİR. O halde tekrar soralım: “Özgür irade” nedir?

“Özgür irade”, yani ne yapacağına kendinin-kendin olarak- karar verebilmesi, varlığı kendinden menkul-metafizik bireylerin, “kendinde şey” varlıklar olarak, “hiçbir etkene bağlı olmaksızın” kendiliklerinden-  mutlak bir şekilde karar verebilme yeteneği değildir! Böyle birşey yoktur! “Özgür irade”, daima,  bir   SİSTEM GERÇEKLİĞİDİR-özgür davranış da, gene daima bir SİSTEM DAVRANIŞIDIR. “İrade” demek, kendi isteğinle karar verebilmek demektir. Ama görüyorsunuz, daha işin başında, o “kendin”-“kendi isteğin” dediğin şey bile ancak  dışardan gelen etkilere karşı bir reaksiyon olarak oluşuyor. Yani öyle “kendin” (self) diye, ne yapacağına mutlak anlamda “kendisi” karar veren “mutlak bir gerçeklik”-varlığı kendinden menkul bir benlik- söz konusu değildir.

Dikkat edilirse burada daima iki temel faktör bulunuyor. Dışardan gelen informasyon-çevre-ve bu informasyonu işleyen, belirli bir bilgi temeline sahip bir sistem. Sonuç, daima bu iki unsurun etkileşiminin ürünü oluyor.. Bu yüzden,  “özgür irade” demek, “kendinde şey” olarak “tam bağımsız” bir şekilde karar verebilmek demek değildir! Baskı altında olmadan, herhangi bir dış kuvvete tabi olmadan karar verebilmek demektir. Burada altı çizilmesi gereken nokta, “kendi isteğimiz” denilen iradenin “kendinde şey” olarak varolan egozentrik bir benlikten kaynaklanmadığıdır!. Benliğimiz, çevreyle  ilişki içinde oluşuyor. İsteklerimiz de, özgürce gerçekleşen bir “bağımlılık” ilişkisi içinde “bağımsız” bir şekilde ortaya çıkıyor..

Bir örnek verelim: Su içmek istiyoruz! Bu nedir şimdi? “Benim”-kendinde şey anlamında- “özgür iradem”midir burada su içme isteğini belirleyen? Hayır! Öyle “ben” diye metafizik bir varlık falan yok ki benim içimde! İzafi bir gerçeklik olarak “benimle” (benim organizmam ile) su-çevre- arasındaki ilişkidir işin altında yatan. Organizma-çevre ilişkisinde organizmanın su dengesi bozulduğu an bu durum hipotalamusa bildirilir ve organizmanın “Homeodinamik” sistemi çalışmaya başlar, bu işleyişin sonucu da çalışma belleğinde nöronal düzeyde bir aksiyon potansiyeli olarak “su içme isteği” şeklinde kendini ifade eder, olay budur. Yani, su içme isteği, kapalı bir sistem olarak “benim organizmama” ilişkin, mutlak anlamda  özgür bir iradenin sonucu değildir!. Organizma-çevre sistemine ait bir durumdur-sentezdir.

Burada, “özgür bireyler” olduklarını söyleyen Gezicilerin,  “benim bedenim ben karar veririm” anlayışlarını  okuyucunun yorumuna bırakıyorum!.Dikkat ederseniz, bu sözün altında  herşeyi kapsayan bir bakış açısı-bir dünya görüşü yatıyor. Örneğin, bu anlayışa göre bir toplum da, bu türden   “kendinde şey özgür bireylerden” oluşan bir patates çuvalı  gibidir!. Herbiri “objektif mutlak gerçeklik” olan, varlığı kendinden menkul egozentrik bireylerden oluşmuş bir toplamdır toplum denilen şey!..İşte o çok özenilen Batı medeniyetinin insanları getirdiği nokta!  Ulus devlet + tekelci kapitalizm zemininin ürettiği kültür-insan tipleri ve toplum anlayışı..

Bir sistem  fonksiyonu olarak gerçekleşen hareketlerimize, biz,  “özgür irademizle” yapılan davranışlarımız deriz. Burada “biz” olarak ifade ettiğimiz “benliğimiz” gibi, onun varoluş biçimi olan “davranışlarımız” da izafi oluşumlardır. Kendinde şey olarak varolan bir bireye-“ben’e”- değil, çevreyle ilişkisi içinde izafi olarak her an yeniden yaratılarak varolan gerçek bir bireye-benliğe- ait varoluş biçimleridir.

Özgürlük-özgür irade ve  “determinizm” anlayışı..

Önce gene o   “ipe bağlı olarak dönmekte olan  taş” örneğine dönüyoruz. Sonra da bunu gene belirli bir kuantum seviyesinde bulunan bir elektronun  hareketiyle karşılaştırmaya çalışacağız:

Dönmekte olan taş örneğinde, taşın belirli bir andaki konumunu (örneğin yerini ve hızını) bilirsek (ki bunlar bilinebilir değerlerdir),   hareket yasaları gereğince,  onun daha sonraki durumuna-konumuna ilişkin bilgileri de önceden tam olarak söyleyebiliriz.  Buna, bilimsel terminolojide “klasik determinizm” deniyor..

Daha ileri giderek  buradaki mantığı bütün bir evrene de taşıyabiliriz!  Çok basit! Evreni boş bir sahne, nesneleri de bu sahnede yer alan oyuncular olarak düşünürsünüz olur biter! Bu durumda, evrensel varoluş-oluşum süreci dediğimiz şey de, herbiri “kendinde şey” olarak varolan  nesneler arasındaki ilişkilere-etkileşmelere indirgenmiş olacaktır.  Biribirlerini  etkileyerek mekanik olarak  yer değiştiren nesneler, bu şekilde bir durumdan başka bir duruma geçmiş olurlar. Böylece, eğer belirli bir anda bütün bu nesnelerin konumunu ve hareketini tesbit edebilen-belirleyebilen süper bir bilgisayara sahip olsaydık, bunun  aracılığıyla, geleceği de önceden tam olarak bilmemiz mümkün olabilirdi!.Alın işte size idealizmin kaderciliğiyle materyalist bir zeminde yükselen klasik determinizmin kesiştkleri nokta!!.. Böyle bir bilgisayarın ne zaman yapılacağı, ya da yapılıp yapılamayacağı ayrı bir konudur, önemli olan,  böyle birşeyin prensip olarak  mümkün olup olmamasıdır. Evrenin her yanında aynı şekilde işleyen bir saati de-mutlak bir zaman ölçücü olarak- yukardaki tabloya dahil ederseniz, olay apaçık ortaya çıkar. Mutlak bir uzay-zaman, böyle bir uzay-zamanın içinde, belirli bir anda  uzay-zaman koordinatlarıyla  varolan mutlak gerçeklikler olarak yer alan  varlıklar ve  önceden belirlenmiş bir gelecek-kadercilik. İşte size bütün o idealist-materyalist dünya görüşlerinin evrene bakış açısı!...Söylermisiniz bana şimdi,  böyle bir tablo karşısında materyalizmle idealizm arasında ne fark vardır! İkisi de esas olarak aynı varoluş zemininden yola çıkmıyor mu bunların:  Belirli bir anda “yoktan var edilmiş”, ya da, “önceden varolan”  “boş bir uzay”,  ve “mutlak bir zaman” değil midir ikisinde de çıkış noktası? İkisi de mutlak anlamda determinist-yani kaderci değil midir bunların?. Tek fark; birisi, yani idealizm, “mutlak gerçeklikler olarak varolan varlıkları yaratan bir idee vardır” diyor, diğeri, yani materyalizm ise, “hayır, onlar kendinde şeyler olarak zaten vardırlar, varolmak için bir idee’ye-yaratıcıya- ihtiyaçları yoktur” diyor!. Beğen beğendiğini!.. Bunların her ikisi de insanlığın içinde gelişip olgunlaştığı ideolojik yapılardır. Ama artık o kurtçuk (insan) kelebek haline geldi, buna bağlı olarak da bütün o ideolojik yapılar yıkılıp yok oluyorlar!.

Belirli bir kuantum seviyesinde-potansiyel  gerçeklik olarak yörünge hareketi yapmakta olan  elektrona gelince, bu durumda artık  mekanik dünyanın  gerçekleri için (o “özgür bireyler” için) söylediğimiz şeyleri  o elektron için de aynen tekrarlayamayız!. Günlük hayatımızda işimize yarayan, mekanik- makroskobik dünyaya ilişkin olarak kullandığımız yaklaşık değerleri bu durumda artık tamamen bir yana bırakmamız gerekecektir.. Çünkü artık,belirli bir kuantum seviyesindeyken, “kendinde şey” olarak “mutlak-objektif” bir varlığa sahip olmayan bir elektronun  (yani, belirli bir anda uzay-zaman içinde belirli bir konuma, hıza, momentuma, enerjiye vb. sahip olmayan bir elektronun) gelecekte ne durumda olacağını da önceden belirlemek   mümkün değildir. Bu haliyle, belirli bir konfigürasyon uzayına yayılmış potansiyel bir madde enerji alanından başka birşey olmayan bir “elektronun” “zamana bağımlı olmadan” yaptığı bir hareketten yola çıkarak gelecek için kehanette bulunmak  söz konusu olamaz.  

Bu durumdaki  bir elektronu, Heisenberg İlkeleri çerçevesinde  objektif bir gerçeklik olarak tanımlayabilmek için, önce onunla etkileşerek, onu  belirli bir anın içinde yakalayabilmemiz gerekir!  Ama bu işi yaptığımız anda da, ortaya çıkan elektron, artık biz onunla etkileşmeye başlamadan önce “bizden bağımsız olarak varolan elektron” değildir! Bizimle ilişki içinde varolan-yaratılan izafi bir gerçekliktir o artık. Ve esas olan da budur! Çünkü, etkileşme-ölçme işlemi-bittiği an, o (yani elektron) tekrar içinde bulunduğu atalet alemine-kuantum seviyesindeki potansiyel gerçeklik haline- dönecektir. Zamana bağlı olmayan bir dünyada atalet hareketine başlayan bir elektronun gelecekteki davranışlarından bahsetmek ise  abesle iştigal etmek olurdu!.

Ama biz ne yaparız, ölçme işlemi bitince,  üzerinde ölçme işlemi yaptığımız  elektrona ilişkin  bütün o ölçü değerlerini taşıyan bir hareket denklemi-dalga fonksiyonu-yazarız ve deriz ki, “eğer gelecekte de, dalga fonksiyonu olan bu elektron üzerinde gene bir ölçme işlemi yapacak olsaydık, elde edeceğimiz   değerler şu an elimizde bulunan dalga fonksiyonunun karesiyle orantılı olan muhtemel değerler olacaktı”. Yani bu durumda artık tartışma, gerçekleşme ihtimali bulunan değerlerden hangilerinin mümkün  olabileceği üzerine olacaktır.

Peki, elektron değilde bir insan söz konusu olsaydı, o zaman ne diyecektik? Yani, insanların “alınlarında yazılı olan bir gelecek” var mıdır? Ya da, bir insanın belirli bir andaki durumundan  yola çıkarak onun gelecekte nerede olacağına, ne yapacağına ilişkin kehanette bulunabilir miyiz? 

Belirli bir anda bir insanın varlığını temsil eden nöronal  etkinlik (nefs-benlik-self), o anın içinde çevreyle gerçekleşen etkileşmeye bağlı olarak oluşan elektriksel bir reaksiyon modelidir!. Öyle, mutlak bir zaman ve buna ilişkin mutlak bir uzay bulunmadığı için, mutlak bir benlik de söz konusu değildir. Her an yeniden yaratılan izafi bir benliktir “gerçek” olan. Bu nedenle, her anın içindeki benliğimizi temsil eden nöronal elektriksel model,  gerçekleşmesi ihtimal dahilinde olan nöronal etkinliklerden o anın içindeki  etkileşmeye göre   mümkün hale gelendir. Bu ne mi demek, şöyle düşünelim:

Bir etkileşme öncesinde beynimizdeki sinaptik yapıyı, etkileşme anında aktif hale gelmesi ihtimal dahilinde olan sinapslardan oluşan potansiyel bir gerçeklik olarak düşünürsek;  belirli bir etkileşme, aktif hale gelmesi ihtimal dahilinde olan bu sinapslardan ancak belirli  bir kısmının  aktif hale gelmesine neden olacaktır. Yani, aktif hale gelme olanağı bulunan sinapslardan hangilerinin aktif olacağını belirleyen, sisteme dışardan gelen girdi-informasyon- oluyor. Bu durumda, birçok ilişkiler-etkileşmeler- sonucunda,  bir insanın çeşitli etkilere-etkenlere karşı verebileceği bütün  cevapları bir araya getirerek, aynen bir elektrona ilişkin olarak elde ettiğimiz  dalga fonksiyonuna benzer bir şekilde söz konusu o kişiye ilişkin olarak da onun muhtemel davranış biçimlerini ihtiva eden bir hareket denklemini çıkarmış-yani onu “tanımış”-oluruz. Bu bilgileri temel alarak da, onun daha sonraki ilişkilerde-süreçlerde gösterebileceği davranışlara ilişkin muhtemel sonuçları belirleriz. Yani, bir insanı ne kadar iyi tanırsak, onun ilerde ortaya çıkabilecek  davranışlarını da o kadar önceden doğru olarak TAHMİN ETME  olanağına sahip olmuş oluruz. Öyle, tek yanlı olarak, “canım istedi  yaptım oldu” diyebilecek “kendinde şey” bir “birey” ve “bireysel özgürlük” anlayışı yok yani! İnsanlar daima, gerçekleşmesi ihtimal dahilinde olan davranışlardan belirli bir anın içinde mümkün olanı gerçekleştiriyorlar.  Belirli bir anda  “özgür irademle yaptım”  dediğimiz  şey böyle ortaya çıkıyor!

Şimdi, tekrar başa dönerek, ortaya çıkan bu sonuçları toplumsal bir gerçeklik olarak ele almamız gereken insan ilişkileri-davranışları alanına aktarmaya  çalışalım:  

Daha önce organizmayı bir informasyon işleme  sistemi  olarak ele alarak onun nasıl çalıştığını görmüştük. Dışardan-çevreden-gelen informasyon (i) alınınca sistemin bilgi temelini temsil eden unsur-beyin (A)-bunu değerlendirip işliyor, sonra da, ortaya çıkan sonucu davranış-cevap-olarak gerçekleştirmesi için  sistemin motor gücüne-organlar (B)-veriyordu (bütün bu konuları ayrıntılı olarak www.aktolga.de  6 Nolu Çalışmada ele almıştık). Eğer toplumu da aynen organizma gibi bir informasyon işleme sistemi olarak ele alacak olursak ortaya çıkan durumu şöyle ifade edebiliriz.

Bu durumda sistemin elementleri artık organizmada olduğu gibi hücreler değil insanlardır. Nasıl ki organizmada hücreler biraraya gelerek organları meydana getiriyorlarsa, toplum söz konusu olduğu zaman da bütün toplumsal organları meydana getirenler sistemin elementleri olan insanlardır. Aynı şekilde, toplum söz konusu olduğu zaman da gene bütün organlar sistemin işleyişine göre iki temel fonksiyonel grupta toplanırlar: Çevreden gelen informasyonu değerlendirerek işleyen toplumsal kurum-kurumlar (A)-ve  sonra da bu kurumların oluşturduğu  cevapları-davranış modellerini  hayata geçiren sistemin motor gücü unsurlar (B)..

Ama toplum-hele hele sınıflı toplum-söz konusu olunca olay bu kadar basit değildir. Bu durumda  egemen sınıf (A) çevreden gelen-alınan- madde-enerji-informasyonu değerlendirerek işleyen, bunu yaparken de sistemin bilgi temeline sahip çıkarak onu kullanan (zaten bu yüzdendir ki sistemin dominant kutbu haline gelen) unsurdur. Sistemin motor gücü ise, egemen sınıfın hazırladığı davranış modelini hayata geçirenler (B) oluyor.

Bir sistemin bilgi temelinin, evrensel bir gerçeklik olarak, her durumda sistemin iki karşıt kutbu olarak A ile B arasındaki ilişkilerle kayıt altında tutulduğu gerçeğinden yola çıkarsak (www.aktolga.de 4.Çalışma), bunun, örneğin kapitalist bir toplum söz konusu olduğu zaman,  burjuvazi (A)  ile işçi sınıfı (B) arasındaki üretim ilişkileriyle kayıt altında tutulan temel bilgi  olduğunu görürüz. Bu haliyle bir informasyon işleme sistemi olarak toplumla bir kompüterin çalışma sistemi arasında hiçbir fark yoktur aslında (www.aktolga.de/m24.pdf) !. Gene aynı şekilde toplumsal bir sistemin “işletme sistemi”de, onun belirli bir bilgi temeli üzerinde nasıl çalışacağına işaret eder vb.

Ama tabi toplum söz konusu olunca olay bu kadar mekanik-bir makine gibi- işlemez!!. Çünkü bu durumda bilgi temeli hiçbir zaman öyle homojen değildir. Toplumsal bilgi temeli daima eskiden beri varolan, bizim kültür adını verdiğimiz, daha önceki üretim ilişkilerinden kaynaklanan geleneksel yaşam bilgileriyle birlikte kayıt altında bulunurlar. Yani, yeni bir üretim ilişkileri-buna bağlı yaşam bilgileri-doğarken bir anda eskiden beri varolan yaşam bilgileri hemen  kayboluvermezler!.  Bu nedenle insanlar, daima, eskinin içinden çıkıp gelen reel-yaşayan varlıklardır.   Onların davranışlarını belirleyen de, bu homojen olmayan bilgi temelleridir. Her ne kadar içinde yaşanılan üretim ilişkilerinden kaynaklanan yaşam bilgileri zamanla dominant hale gelirlerse de, iş bu noktaya gelene kadar eskiden kalma kültürel zeminler de varlığını sürdürürler.

Şimdi yavaş yavaş somuta-Türkiye gerçeğine geliyoruz!..  

Türkiye gibi  kültür ihtilaline maruz kalmış  (iki kültürlü)  bir toplumda kapitalist üretim ilişkileri henüz daha tek başına  bütün bir yaşamı kuşatan, herkes için ortak yaşam bilgilerini (tek bir kapitalist kültürü) üreten (bunu dayatan) bir noktada değildir. Bu nedenle, bir informasyon işleme sistemi olarak ele alındığı zaman sistemin bilgi temeli daima bu kültürel ikiliği de kendi içinde yansıtarak ortaya çıkar. Batı kültürüyle yetişmiş insanların yaşam bilgileri ile İslam’la karakterize olan geleneksel kültürle yetişen insanların yaşam bilgilerine ilişkin bilgi temeli aynı değildir. Bu nedenle,  insanların çevreden gelen-alınan  madde-enerjiyi-informasyonu değerlendirerek işlerken  kullandıkları-sahip oldukları-yaşam bilgileri farklı olduğu için sonuç olarak davranışları da farklı olur. Ki bu da onların “özgürlük” anlayışlarına yansır. Şöyle gösterelim:

Birinci grup insanlar: Batı kültürüne ilişkin yaşam bilgileri + kapitalist kültür-yaşam bilgileri..

İkinci grup insanlar :  İslama endeksli geleneksel yaşam bilgileri + kapitalist kültür-yaşam. bil..

Şimdi, bu iki grup insanın,  kimliklerini oluştururken ortaya çıkan “özgürlük” ve “özgür irade” anlayışları arasındaki fark nereden kaynaklanıyor-nasıl ortaya çıkıyor onu görelim:

Daha şurada yakın zamana kadar toplumsal  yaşamın akışını belirleyenler birinci gruptan insanlardı. Sistemin bütün fonksiyonlarını-yaşam biçimlerini- belirleyen bu insanların sahip oldukları bilgi temeliydi. Açıktır ki, bu durumda, ikinci gruptan olan insanlar için yaşam, kendi özgür iradeleriyle gerçekleştirdikleri  davranışlardan ibaret olmuyordu.  Bu insanlar, kendi varoluş koşullarını ve yaşamlarını  egemen elitin-sınıfın ve onun kültürünün dikte ettiği yaşam bilgilerine göre düzenlemek zorundaydılar. En azından “kamusal alanda” böyleydi bu; insanlar böyle hissediyorlardı, böyle yaşıyorlardı. Bu yüzden de, kendilerini, her an, devlette somutlaşan belirli bir zorlayıcı kuvvete tabi olarak görüyorlar, bu anlamda “özgür olmadıklarını”, kendi “özgür iradeleriyle” değil de, devletin onlara dayattığı şekilde yaşadıklarını düşünüyorlardı; kimlik oluşturma sürecinin  koşulları onlarda bu türden bir duygusal alt kimliğin oluşmasına neden oluyordu.    

Sonra,  AK Parti iktidarıyla birlikte “çevre” “merkeze” taşınıp da  sistemin işleyişi değişince  “özgürlüğümüz elden gidiyor” diye yakınanlar da yer değiştirmiş oldular!. Her ne kadar AK Parti sözcüleri “biz hiçbir şekilde kimin nasıl yaşayacağına-yaşam bilgilerine, kültürüne karışmıyoruz-karışmayacağız” deseler de, birinci grup insanlar hiçbir zaman tatmin olmadılar. Çünkü aslında mesele sadece kimin nasıl giyineceğine, neyi nasıl yeyip içeceğine ilişkin bilinç dışı  kültürel değerlerle ilgili değildi!. Bunlarla içiçe geçmiş durumda  olan, sistemin-kapitalizmin-işleyişine ilişkin temel bilgiler-bunun da ötesinde- temel fonksiyondu önemli olan. Ki burada da işin içine, bilgiye sahip çıkarak sistemin  nasıl işleyeceğini belirleyen egemen-dominant sınıf olma durumu giriyordu. Daha önce, birinci grup insanların sahip oldukları toplam bilgi temeline göre işleyen sistem,  otomatik bir şekilde, bu insanları şu ya da bu biçimde sistemin dominant-egemen unsuru konumuna getirmişti.Herkes-bu grupta yer alıpta en alt basamaklarda bulunan insanlar bile- bu dominant-belirleyici olma durumundan, en azından zihinsel düzeyde ideolojik de olsa bir pay alıyordu!. Egemen sınıfa-elite- dahil olmasalar bile onunla aynı yaşam bilgilerine sahip olma durumu birinci grubun içinde en alt kademelerde bulunan insanlara bile  yaşam bilgileri-biçimleri temelinde bir kendine güven-buna bağlı olarak da bilinç dışı bir “ÖZGÜRLÜK” duygusu veriyordu. Ne zaman ki bunlar iktidarı kaybettiler ve onu bir daha (“ötekiler”  hem çoğunlukta olduklarından, hem de artık uyandıklarından !)  ele geçiremeyeceklerini anladılar, artık bunlar o andan itibaren umutlarını da kaybederek, kendilerini kaybolan o güzel-eski “özgür” günlerini geri getirmek için mücadele eden “özgürlük  savaşıları” (“M.Kemal’in askerleri”) olarak görmeye başladılar!

Peki neden Gezi?

Gezicilerin ayrıcalığı nedir; kendilerini “batıcı”, “Kemalist”, “modern”, “ilerici” olarak tanımlayan birinci grup dediğimiz insalarda neden bu kadar heyecan yarattı bu hareket? Tam artık bütün umutlarını kaybetmek durumundalar iken, ne oldu, nasıl oldu da “Gezi hareketi” ve “Geziciler” denilen insanlar bunlara-bu antika elitlere yeni bir yaşam umudu kaynağı olabildiler-gençlik aşısı yapabildiler?

İşte tam bu noktada karşımıza yeni Türkiye gerçeği çıkıyor!  Gezi hareketinde başı çeken ve ona toplumsal düzeyde meşruiyet sağlayan genç insanlar, eski Türkiye’nin kabukları içinde sıkışıp kalan ve bir türlü doğmakta olan yeni Türkiye’ye uyum-geçiş sağlayamayan eski batıcı-Kemalist elitlere  yeni Türkiye’ye geçiş konusunda bir köprü-bu anlamda da, onları  sıkışıp kaldıkları eski mevzilerinden öbür tarafa çekip kurtaran bir kurtarıcı el oldular.

Bu işin nasıl başarıldığını-bunun ne anlama geldiğini kavramak için aslında  Gezicilerin profillerine bakmak yeterlidir. Gezi hareketine daha sonra katılan  öbür “solcu”, “ulusalcı” grupları-yol arkadaşlarını falan bir yana bırakırsak, Geziye çekirdek teşkil eden kadronun içinde iki grup var bence. Birincisi açık: Eski batıcı-orta üst sınıf Kemalist elitin iyi eğitim görmüş, “Batı’ya açık” (bazıları “dünyaya açık” diyorlar, ben buna katılmıyorum!) çocuklarıdır bunlar..İkinciler ise, bunlar, ya gene aynı batıcı Kemalist kesimin  daha alt kademelerinin çocuklarıdırlar, ya da, çevreden (“öteki” Türkiye’den)   geldikleri  halde, aldıkları  Kemalist eğitim sonucunda pozitivist virüsün etki alanı içine girerek bir şekilde daha sonradan  birinci gruptakilerle  aynı ideolojik atmosfere dahil olmuş bulunan-bu anlamda devşirme-gençlerdir.  Ama hangi kökenden gelmiş olurlarsa olsunlar  hepsi de birkaç dil bilirler, iyi bir meslekleri vardır bunların.  Yani, bu insanların sorunları öyle işsizlik, ya da  yaşam koşullarının kötü olması  falan  değildir. Kısacası bunlar, her açıdan,  konumlarını büyük ölçüde Devletin sağladığı imkanlara borçlu olan eski Kemalist elitist kitleden farklıdırlar.  

Gezi hareketinin içinde yer alan  iki grup insanı biribirinden ayırıyorum, çünkü biraz sonra ileriye yönelik olarak projeksiyon yaparken de göreceğimiz gibi, birinci grupta olanlar, siz ne yaparsanız yapın, bunlar eski batıcı-Kemalist elitin yeni Türkiye içindeki “modern” uzantıları olarak kalmaya devam edeceklerdir. Ama ikinci grupta olanların-en azından bir kısmı-yeni Türkiye açısından kazanılabilecek-kazanılması gereken unsurlardır bence.  Örneğin, ben kendimi-benim gibi olan insanları- düşünüyorum da, biz nasıl çıkıp geldik ki o kabukların içinden! Şunu unutmayalım,  bizim  batıcı-Kemalist elit dediğimiz kitle aslında  çok küçük bir azınlıktır. Bunların kontrol altında tuttuğu geniş kitle   devşirme halk çocuklarından oluşmaktadır. Ama tabi burada aslında şu soruyu da sormak gerekir. Elit kesim dediğimiz o azınlık da son tahlilde aynı devşirme kadronun içinden çıkıp gelmiyor mu? Elbette ki öyle! Yani bizim hepimiz, son tahlilde, II.Mahmut’tan itibaren başlayan yeni tipten devşirme sisteminin ürünleriyiz. Ama nasıl ki Osmanlı da bir grup devşirme ta üst kademelere-Devlet yönetimine (Devlet sınıfına) kadar tırmanabiliyordu, aynı şekilde, Cumhuriyet döneminde de böyle ortaya çıktı yeni elitler. Fakat tabi arada şöyle bir fark da vardı. Cumhuriyet elitleri Devletçi bir kapitalizmle de bütünleştikleri için bunlar bu topraklara daha çok kök salabiliyorlardı..

Ben, her halukârda, özellikle çoğunluğu oluşturan bu  ikinci gurup  gençlere-bu potansiyele- yeni Türkiye’nin  sahip çıkması gerektiğini düşünüyorum!.

Bunların içinde çok yakından tanıdığım kimselerden örnekler verebilirim!  İş hayatında çok başarılılar, pırıl pırıl bir zekaları var bu insanların; ama öyle garip birşey ki, sanki yaptıkları işle, dünyaya açık toplumsal yanlarıyla  ideolojik kimlikleri arasında korkunç bir kopukluk var!. Ve de onlar bunun farkında değiller! Aynı insanda iki farklı dünyayı birarada görebiliyorsunuz. Örneğin, bir tanıdığım, bir yanıyla çok iyi bir mühendis, çalıştığı şirketin dış ilişkilerini sürdürüyor, yani küreselleşme sürecine entegre bir  fonksiyonu var,  ama öte yandan da saplantı halinde içe kapalı bir Kemalizm anlayışı-“ulusalcılık” var kafasında!  İçinde bulunduğu ortama-mahalleye-bağlı olarak bilinç dışı bir şekilde sahip olduğu  artık kaybedilmek üzere olunan eski hayal dünyasına-cennete ilişkin (umutsuzca da olsa) bir geriye dönüş hayali var!.Benimle konuştuğu zaman ikna oluyor bu tarafa (yeni Türkiye tarafına) geliyor, ama eve gidipde karısıylal konuşunca gene öbür tarafa (eski Türkiye’ye) geçiyor! Çünkü karısı birinci tür Kemalist Gezicilerden!!..

İşte, Gezi Hareketi’ni yeni Türkiye içinde ortaya çıkacak toplumsal muhalefetin zemini haline getiren potansiyeller bunlardır.  Ama bu muhalefet, bugün henüz daha toplumsal olarak yeni Türkiye’ye ilişkin o köşe dönülmediği-o tepe aşılmadığı için, halâ eski Kemalist muhalefetle içiçe ortaya çıkıyor. Onları-Gezicileri- sağlı sollu eski Kemalist muhalefet gruplarıyla biraraya getiren diyalektik budur. Eskinin tortuları sanki bir gençlik iksiri bulmuşcasına onlara sahip çıkarak  onların etrafını sararken, onlar da,  henüz daha yeni Türkiye’nin içinde kendi yerlerini ve  kimliklerini bulamamış olmanın verdiği şaşkınlıkla bunda bir sakınca görm!  İşin aslı bence budur.

Ben şöyle düşünüyorum: Bir an için bu insanların (en azından  ikinci gruptan olanların) beyinlerindeki o ideolojik-bireyci-egoizm virüsünden arındığını düşünün (!),  alın işte size  yeni Türkiye’yi bilgi toplumuna doğru götürecek insan potansiyeline çok önemli bir katkı! Türkiye böylesine bir birikimden, bilgi hazinesinden öyle hemen kolayca vazgeçemez! Kısacası, bugün için Kemalist karşı devrim rüzgarlarına gençlik aşısı yapan bu potansiyele bir şekilde sahip çıkılması gerektiğini düşünüyorum ben. Hiçbir şekilde, onların beyinlerini işgal eden Kemalist virüsle uzlaşmadan, bu konuda  onlara taviz vermeden, onları, onlar için bir din haline gelen bilimin dilinden konuşarak ikna etmenin mümkün olduğuna inanıyorum!. Siz bu insanlarla oturun sabaha kadar dinsel bir terminolojiyle dinsel çerçeve içinde tartışın, bunlara tarihten, geleneklerden falan bahsedin onları ikna edemezsiniz. Ama oturun bu insanlarla bilimsel bir dille sistem teorisini, varoluşun genel izafiyet teorisini, kuantum teorisini tartışın, bu zeminde,  “özgürlük” nedir bunu tartışın, “özgür irade” nedir, bunun nörobiyolojik-nöropsikolojik temelleri nelerdir bunları tartışın, bir yerde mutlaka ortak bir noktada buluşacaksınız!. Ben bu işe talibim! Ve bütün bu arkadaşları yeni, demokratik bir Türkiye’nin yaratılması mücadelesinde bu türden bir tartışmaya-diyaloğa, ortak bir sentez yaratmaya davet ediyorum!..

Kemalizm ise Kemalizm, İslam ise İslam, Batı ise Batı, bilimse bilim..bütün bunların hepsi var bizim içimizde. Birimizde bir taraf, diğerimizde öteki taraf ağır basmış şimdiye kadar, ama son tahlilde hepimiz bir şekilde bütün bu değerlerin-bilgi temellerinin çatıştığı, etkileştiği birer alan haline gelmişiz ve bir şekilde hepimiz bu etkileşmelerin şu ya da bu şekilde bir sentezi olmaya adayız. İşte yeni Türkiye’nin insan malzemesi budur, bu olacaktır. Hem sonra, aptal mıyız biz, niye bu kadar farklı kültürleri-yaşam bilgilerini, bilgi temellerini bir yana itelim ki, neden bunları kucaklamıyoruz ki!..Varsın “İslamcı”  Batı kültürüne, “batıcı” da İslama, İslam kültürüne  mesafeli dursun!. Neden hepimiz aynı olmaya çalışalım ki!.Herkes biribirine saygılı olsun, biribirinin varlığını kabul etsin yeter!. Örneğin ben  “Kemalist”,  ya da  “dinci”  değilim, “ateist” de değilim,   bunları eleştiriyorum da, ama şunu da biliyorum ki, bunların hepsi var bu potanın içinde-benim içimde!.  Son iki yüz yıldır katettiği bir yol var bu ülkenin-bu halkın..Şu, ya da bu şekilde yaşanmış bir ortak tarihimiz var. Bunun bir kısmını yaşanmamış varsayabilir miyiz? Diyalektik düşünce bir yaz boz tahtası değildir ki!. Eskinin inkârı, eskiyi tahrip ederek onu yok var saymak anlamına gelmez ki!. Hem sonra, biz yok varsaysak ne olacak, bu durumda kafamızı kuma gömmüş oluruz o kadar!. Çünkü, o an o bizim beynimizdeki sinapslarda var olmaya devam ediyor!..Bunları-bu sinapsları da öyle bir anda yok edemeyiz ki!..Bir an için yokettiğimizi düşünelim, o zaman da biz, biz  olamayız!. Çünkü, bütün o gel-gitlerle birlikte varız biz. Benim babam İslam kültürünün içinden yoğrularak geliyordu, ama annem Kemalistti (sonra ben solcu olunca o da benimle birlikte solcu olmuştu tabi!.) E..ben şimdi annemi bırakıpta babama mı sarılacağım! Bunların ikisi de var benim içimde, ama ben ne “İslamcıyım” ne de “Kemalist”! Ben-biz bu toprakların ürünü olan bir senteziz..               

YAZININ 1. BÖLÜMÜ

http://www.duzceyerelhaber.com/munir-aktolga/17388-ozgurluk-nedir-ozgur-irade-nedir