• 26.07.2013 00:00
  • (2483)

 KÜRESEL FIRTINA, YA DA küresel DIŞ DİNAMİK

“Günümüzün elektronik sürüsü iki temel gruba ayrılır. Birinci gruba ben „kısa boynuzlu sığırlar“ diyorum. Bu grupta, dünyanın her yanında hisse senedi, tahvil ve döviz alım-satımıyla uğraşan ve paralarını çok kısa dönemli olarak oradan oraya taşıyabilen-ve genellikle taşıyan- herkes yer alır. Kısa boynuzlu sığırlar döviz takasçıları, belli başlı yatırım ve emeklilik fonları, güvence fonları, sigorta şirketleri, bankaların menkul kıymet alım-satım departmanları ve bireysel yatırımcılardır. Merrill Lynch’den Credit Suisse’e, Fuji Bank’a ve bir kişisel bilgisayar ile modemi olan herkesin kendi oturma odasından işlem yapabileceği Charles Schwab web sitesine kadar herkes bu gruba dahildir“.

„İkinci gruba „uzun boynuzlu sığırlar“ diyorum. Bunlar dış ülkelere doğrudan yatırımlarını her gün biraz daha arttıran, dünyanın her köşesinde fabrikalar kuran ve yine dünyanın  her köşesinde kendi ürünlerini üretecek ya da monte edecek fabrikalarla uzun dönemli üretim anlaşmaları ya da ittifaklar yapan çokuluslulardır-General Electricler, General Motorslar, IBM ler, Intel’ler, Siemens’ler vb. Bunlara uzun boynuzlu sığırlar dememin nedeni, bir ülkeye yatırım yaptıklarında daha uzun vadeli bağlantılara girmek zorunda olmalarıdır. Ama onlar bile, tıpkı bir sürü gibi, inanılmaz bir hızla koşuyorlar“.

„Elektronik sürü Soğuk Savaş sırasında dünyaya gelip büyüdü; ama aşırı düzenlenmiş ve duvarlarla ayrılmış bu sistem içinde, sürü üyelerinin gereken ağırlığa, hıza ya da yayılma alanına ulaşması mümkün değildi. O dönemde çoğu ülke (en azından 1970 lere kadar) sermayenin şimdiki küreselleşme sisteminde olduğu gibi sınırların ötesine çıkmasını önleyen sermaye denetimleri uyguluyordu. Bu da elektronik bir sürü halinde bir araya gelmeyi çok zorlaştırıyordu.. Ne var ki, sermaye denetimlerinin 1970’lerde kademeli olarak kalkması, finans, teknoloji ve informasyonun demokratikleşmesi, Soğuk Savaş sisteminin sona ermesi ve dünyanın her yanındaki duvarların yıkılmasıyla birlikte, ansızın çok sayıda ülkenin yatırımcılarından oluşan bir sürünün özgürce koşturabildiği uçsuz bucaksız bir küresel ova oluştu“ (Fried.age).

 

KÜRESEL DÜNYA SİSTEMİ „DAĞINIK BİR SİSTEMDİR“

„Eylül 1997’de Malezya başbakanı Dr. Mahathir Mohamad, Hong Kong’daki Dünya Bankası toplantısında, küreselleşmeyi lanetleyen bir konuşma yaptı (aynen bugünlerde Türkiye’de olup bitenlere, şu “faiz lobisi” kavgalarına  benziyor! MA). Döviz alıp satan „moronlara“ verip veriştirdi; „büyük güçleri“ ve George Soros gibi finansçıları, ekonomilerini küresel spekülatörlere açmaları yönünde Asya ülkelerini zorlamakla ve onları rekabetin dışına atmak için para birimlerini manipüle etmekle suçladı. Günümüzün küresel sermaye piyasalarını  „korkunç canavarlarla dolu bir cangıl’a“ benzetti ve bu piyasaların Yahudi fesat odakları tarafından yönetildiği imasında bulundu. Mahathir’in  heyecanlı söylevini dinlerken, dinleyiciler arasındaki ABD hazine bakanı Robert Rubin’in, içinden geçenleri dışa vurma şansına sahip olsaydı Malezya başbakanına ne söyleyeceğini hayal etmeye çalıştım. Sanırım Rubin’in cevabı şuna benzer birşey olurdu: „Kusura bakma Mahathir, ama sen hangi gezegende yaşıyorsun? Küreselleşme sistemine katılıp katılmamak sanki senin tercihine kalmış bir şeymiş gibi konuşuyorsun. Küreselleşme bir seçenek değil, bir gerçek. Bugün dünyada bir tek küresel piyasa var ve halkını ulaşmak istedikleri büyüme hızına ulaştırmanın tek yolu bu küresel hisse senedi ve tahvil piyasalarına girmek, çokuluslu şirketleri ülkene yatırım yapmaya teşvik etmek ve fabrikalarında üretilen malları küresel ticaret sistemine satmak. Küreselleşmeyle ilgili en temel gerçek şudur: Bu sistemi kimse yönetmiyor- ne George Soros, ne „Büyük Güçler“, ne de ben. Küreselleşmeyi ben başlatmadım. Onu ben durduramam, ülkene ve ülkenin gelecekteki refahına çok ağır bir darbe indirmeden sen de durduramazsın. Şikâyet edecek, ülkendeki piyasaları rahatlatacak, suçlayacak birini arıyorsun. Ama sana birşey söyleyeyim mi, Mahathir, telefonun öbür ucunda kimse yok. Kabullenmesi zor biliyorum. Tanrının olmadığını söylemek gibi birşey. Hepimiz, ipleri elinde tutan, sorumlu birinin varolduğuna inanmak isteriz. Ama günümüzün küresel piyasası birbirlerine ekranlarla ve iletişim ağlarıyla bağlı, çoğu zaman adlarını bile bilmediğimiz, hisse senedi, tahvil ve döviz takasçılarından ve çokuluslu yatırımcılardan oluşan bir elektronik sürü.. Biliyorum, beni her şeye gücü yeten ABD hazine bakanı olarak görüyorsun. Ama ben de tıpkı senin gibi yaşıyorum, Mahathir- elektronik sürünün korkusuyla. Medyadaki geri zekâlılar sanki her şeyi ben yönetiyormuşum gibi gazetelerin ilk sayfalarına resmimi basıyorlar; halbuki Kongre, başkana serbest ticareti genişletme iznini vermezse, ya da bütçe tavanını delerse, sürü bana düşman olacak, doları ve Dow Jones’u çiğneyip geçecek diye benim de ödüm kopuyor. Ben sana küçük bir sır vereyim Mahathir-ama sakın kimseye söyleme. Ben artık masama telefon koymuyorum bile, çünkü herkesten iyi bildiğim bir şey var: Arayacak kimse yok“(Fried.age).

Soğuk Savaş döneminde ikiye bölünmüş bir dünyada yaşıyorduk. Başında ABD’nin bulunduğu bir „kapitalist dünya“ ve başında Sovyetlerin bulunduğu  bir „sosyalist dünya“ vardı. Bu iki ülkenin liderleri arasında da bir kırmızı telefon hattı bulunuyordu. Dünya’yı yöneten mekanizma pratik olarak buydu. Ama artık „telefonun öbür ucunda kimsenin olmadığı“ bir dünya’da yaşıyoruz! „Kimsenin yönetmediği“ bir dünya’da?. Bu ne mi demek, o zaman konuyu biraz açalım:

İlkel komünal bir  toplumu ele alalım.  Nasıl  yönetiliyordu bu toplum? Biliyorsunuz, bir kan-anayasası vardı burada, sistemi birarada tutan değerler-bilgiler olarak. Yazılı birşey değildi bu. Bu değerler-bilgiler bütün komün üyelerinin bilincine kazınmış durumdaydı. “Bireyler”, çevreden gelen informasyonu bu değerlerle işleyerek toplumsal kimliğin içinde kendi kişiliklerini-varlıklarını oluşturabiliyorlardı. Bunun yanı sıra  bir de,  sembolik olarak bu değerleri-bilgileri  temsil eden bir komün şefi-yönetimi vardı. Bu komün şefinin yöneticiliği,  kuralların uygulanması konusunda bir anlaşmazlık durumunda ortaya çıkıyordu. Yani bir tür hakemdi burada yönetici..Aslında sistem, kendi kendini yöneten-otonom dağınık bir sistem olduğu halde, gene de bir kontrol-hakem mekanizması vardı. Aynen futbol gibi yani. Burada da gene her iki takım da otonom-kendi kendilerini yöneten unsurlar durumundalar. Ama gene de bir hakemlik olayı var. Sistemin işleyiş mekanizmasına uyulup uyulmadığını kontrol ediyor bu hakem. Yani öyle yukarda tanımladığımız anlamda bir „yönetici“ falan değil bu. Kimseye ne yapacağını falan  söylemiyor.  Kuralları temsil ediyor. Ama aslında, mutlaka böyle bir hakemin olması da gerekmezdi. Bu kontrol mekanizması başka şekillerde de oluşabilirdi. Örneğin satrançda böyle bir hakeme  ihtiyaç yoktur. Taraflar bu görevi de kendileri yaparlar. Ya da, gene dağınık bir sistem olan internet’te de böyle bir hakeme-yöneticiye ihtiyaç duyulmaz. Siber uzaydaki bilgileri kullanarak  informasyonu işleyen internet kullanıcıları otonom elementlerdir. Görünürde  bir yöneteni-yönetileni ve hakemi yoktur bu sistemin de. Siber uzaydaki bilginin „sahibi“ olan görünmeyen bir yöneticinin kontrolü altında faaliyet gösteren otonom elementlerdir bunlar!..

Küresel-dünya sistemi de böyle birşeydir. O da aynen internet gibi, futbol, ya da satranç gibi dağınık bir sistemdir. Bu sistemin esasını oluşturan bilgiler-kurallar da bellidir. Serbest piyasa ekonomisinin kurallarıdır bunlar. Dünyanın dörtbir yanına dağılmış, herbiri kendi içinde bağımsız  oyuncu konumunda olan sistemin elementleri, kendilerine gelen her türlü informasyonu sistemin sahip olduğu  ortak bilgilerle değerlendirerek  karar verirler ve işlerler. Bir ülkenin kurallara uyup uymadığına, yeteri kadar şeffaf olunup olunmadığına, o ülkede işlerin serbest piyasa mekanizması içinde rekabetle mi, yoksa rüşvetle mi yürüdüğüne karar veren  bu otonom oyunculardır. Sistem, bütün bu unsurların kollektif iradeleriyle hareket ettiği için, onu yöneten ayrıca bir el’in bulunmadığını söyleriz. Yönetici instanz o kurallardır, sistemi birarada tutan ilkelerdir.

Ha, bu ara, örneğin “faiz lobileri” falan gibi oyunbozanlık yapanlar mı çıktı,  biribirinin eline bakan, her an biribirlerinin elindekini alıp kaçmaya hazır  bu kadar rakip oyuncunun bulunduğu bir sistemde fazla uzun sürmez bu, bunlar hemen yakayı ele verirler. Ve zaten köşede olupbitenleri endişeyle izleyen ulus devlet görevlileri de,  “hah işte yakaladık” diyerek, bütün olup bitenlerin sorumlusu olarak gösterecekleri birilerini bulmuş olmanın rahatlığıyla, ibreti alem için bunların hesabını görüverirler!..

 

„KÜRESEL DEMOKRATİK DEVRİM“,  „GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER“   VE TÜRKİYE

„1997 sonbaharında, Amerikan işadamlarından ve öğretim üyelerinden oluşan bir heyetle birlikte Moskova’ya gitmiştim. Gurubumuzda, Amerika’nın dev ileri teknoloji firması Teledyne’ın işletme müdürü olan, şimdi ise bir biyoteknoloji firmasını yöneten Donalk Rice da vardı. Ziyaret sırasında Don, bir Amerikan şirketiyle ortaklık kurmak isteyen bir Rus girişimciyle iş olanakları üzerinde yaptığı görüşmeyi bana aktardı. Güngörmüş bir şirket

yöneticisi olarak, fazla derinlere dalmadan önce Rus işadamına basit bir soru sormuş: „Vergilerini ödedin mi?“ Doğrusu pek ödedim sayılmaz, diye cevap vermiş Rus girişimci. Kusura bakma, demiş Rice, vergilerini ödemediysen ortak olmamız imkânsız, çünkü benim şirketim halka açık; uluslararası yan kuruluşlarımdan biri vergisini ödemezse, şirketin yıllık denetiminde ortaya çıkar bu. Şimdi Rus gigişimci bir seçim yapmak zorunda. Ya kötü bir Rus vatandaşı olmaya, Rus devletine vergisine ödememeye ve tek başına  rekabet etmeye devam edecek, ya da iyi bir Rus vatandaşı olacak ve belki en son teknolojiye sahip bir Amerikan şirketiyle ortaklık kuracak. Ülkeler elektronik sürüyle bağlantılarını derinleştirdikçe, Don Rice’ın Rus girişimcisinin ikilemiyle daha sık karşılaşmaya başlayacaklar:Ya elektronik sürüye ayak uydurur ve onun kurallarıyla yaşarsın, ya da kendi başına koşar ve kendi kurallarınla kalırsın..Sürünün demokrasinin temel taşlarını örmeye katkıda bulunmasını sağlayan süreç için ben „sınır ötesi devrim“, ya da „küresel devrim“  terimini kullanıyorum. Geleneksel çevreler, özellikle aşırı sağ ve aşırı sol, elektronik sürünün ve küreselleşmenin demokrasiye katkıda bulunma gücünü küçümsüyor. Johns Hopkins Üniversitesi dış politika uzmanlarından Michael Mandelbaum’un dediği gibi: „ Devrim deyince aklımıza halâ 1776, 1789, ve 1989’a ait görüntüler geliyor; bu yüzden demokrasinin ancak halkın ayaklanarak çürümüş bir hükümeti devirmesiyle yaratılabileceğini sanıyoruz. Aklımıza Lexington Çayırı’nda savaşan gönüllü milisler, Paris’te Bastille’e hücum eden kalabalıklar, Polonya’da direnen Dayanışma işçileri ya da Filipinler’de yönetime başkaldıran Halkın Gücü yandaşları geliyor. Durum böyle olunca, demokratikleşmenin nasıl gerçekleşeceğine ilişkin hayalinizde, devletinizden daha iyi yasal korumalar, uluslararası muhasebe standartları ve şeffaflık talep eden, aksi halde ülkenizin insanlarına iş verecek parayı kazanamayacağını söyleyen yabancı bir işadamı asla yer almıyor..Hiç kuşkusuz, sürüyü ülkelerin iç donanımlarına girmeye iten şey, onun doğrudan doğruya demokrasiye değer vermesi değildir. Sürü demokrasiye aldırmaz. İstikrara, önceden kestirilebilirliğe, şeffaflığa, kendi özel mülkiyetini transfer edebilme ve keyfi ya da yasadışı hacizlerden koruyabilme yeteneğine değer verir. Bunları güvence altına alabilmek için, gelişmekte olan ülkelerin daha iyi yazılımlar, işletim sistemleri ve yönetimler oluşturmalarını ister-ve bunlar da demokrasinin köşe taşlarıdır“ (Fride.age).

Küreselleşme süreci nedir, bu süreç neden devrimci bir süreçtir? Eski dünya, herbirisi kendisi için var olan toplumlar-uluslar arasındaki  ilişkiler zemini idi. Yani eski dünyada henüz daha, bilimsel anlamıyla küresel dünya sistemi diyebileceğimiz bir sistem yoktu ortada. İşte bu zeminin içinden,  bir dünya sistemi olarak tek bir dünya toplumu doğuyor şimdi. Küreselleşme süreci  bu doğumun gerçekleşme biçimidir. Her birisi kendisi için var olan ulus-devlet-toplumların duvarlarının yıkılması, bu duvarların içine hapsolmuş bulunan  potansiyelin açığa çıkması olayıdır küreselleşme.  Tabi, bu dünya toplumu da gene kapitalist bir toplumdur. Ama bir kapitalist internasyonal  değildir bu, olmayacaktır da! Değildir, çünkü işin özünde ulusları dışlayan bir süreçtir bu; küresel serbest rekabetçi kapitalist işletme sistemiyle çalışan  „dağınık bir  sistemdir“. Sistem merkezini temsil eden bir yönetici yoktur. Her biri kendi içinde bir sistem olan, sisteme integre birçok  parçalardan-alt sistemlerden oluşan bir sistemdir. Bu „parçalar“ yerel-toplumlardır tabi. Ama artık bunlar eski anlamıyla ulus-devlet statüsünde değillerdir. Aynı bütünün (dağınık sistemin)  biribirleriyle yarışarak-biribirini tamamlayan parçalarını oluştururlar bunlar. İki yerine çok sayıda  takımın, hep birlikte, futbola, ya da satranca benzer bir oyun  oynadıklarını düşünün, bu takımların hepsi de  oyunu kazanmak için biribirleriyle mücadele etmektedirler. Bunun gibi birşey küresel kapitalist dünya sistemi de.  Ama  tıpkı futbol gibi belirli kuralları var bu sistemin-oyunun da. Gerçi bu kurallara uyulup uyulmadığını belirleyen öyle tek bir hakem yok ortada, ama, herkes biribirinin hakemi. Birisi kurallara uymasa diğeri bunu hemen ortaya çıkarabilir. Ve esas olan bu kurallara uymak olduğu için de,  kurallara uymayan oyun dışında bırakılarak cezalandırılacaktır.

 

HEM „ULUSALCI“, HEM DE KÜRESEL DEVRİMCİ OLMAK MÜMKÜN MÜDÜR

“İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin büyük bölümünde Güneydoğu Asya liderlerinin halklarına ne söylediğini bir düşünün“ diyor demokrasi uzmanı Larry Diamond: ‘Sen bana özgürlüğünü ver ve çeneni kapalı tut, ben de sana zengin olma fırsatı vereyim’! Herkesin küpünü doldurduğu bir dönemde apolitik olmak kolaydı; insanlar kendi ekonomik  durumlarına zarar vermeksizin yönetim işlerini başkalarına bırakabilecekleri düşünebilirlerdi. Gerçekten de bu yaklaşım otuz sene kadar işe yaradı, ama sonra büyüme durdu ve onunla birlikte refah ve olanak dağıtımı da durdu. (Sonuç, „Asya krizi“!) O zaman insanlar siyaseti bir başkasının eline bırakamayacaklarını anladılar..Yönetiminiz ne kadar demokratik ve ne kadar açıksa, onu kamuoyuna hesap vermeye zorlayan mekanizmalar ne kadar sağlamsa, finansal sisteminizin sürprizlerle karşılaşma ihtimali de o kadar azalır. Sürprizler ve şoklarla karşılaştığı zaman da, değişen koşullara ve taleplere kendini uydurmakta daha hızlı davranabilir. Ayrıca toplumunuz ne kadar açık ve demokratik olursa, geri iletimle (feedback) ne kadar çok beslenirse, bir uçurumdan düşmeden önce yarı yolda düzeltmeler yapma şansınız o kadar artar. Dahası, ülkeniz bu sancılı yarı yol düzenlemelerini yaparken demokrasi düzeyiniz ne kadar yüksekse, hükümetiniz bu reformun sancılarını bütün ülke halkıyla paylaşma konusunda o kadar meşruluk kazanır.“ (Fried.age)

Yani, hem „ulusalcı“, hem de küresel devrimci olunamaz! Küresel devrimci olmak demek  sürece küresel bakabilmek demektir. „Ulusal sermaye“ „yabancı sermaye” ayrımı yaparak  küresel devrimci olunamaz! Ha, siz çok „zeki“ bir „ulusalcısınız“ belki, ve halkınıza da diyorsunuz ki, „kapatın çenenizi, ben bütün o enayileri ülkemize toplayacağım, varsın yatırım yapsınlar. Üretim maliyetleri çok düşük olduğu sürece akın akın geleceklerdir buraya. Dişinizi sıkın biraz. Hele bir zenginleşelim, sonra bu kadar yatırımı yapmışken bırakıp bir yere de gidemezler, işte o zaman istediğimiz herşeyi dikte ettirebiliriz onlara. Aman çocuklar, fazla ücretmiş, demokratik haklarmış, bütün bunları unutun, kapatın çenenizi de hep beraber ulusal çıkarlarımız için bu oyuna devam edelim“! „Asya kriziyle“ tepetaklak giden bütün o Asya’lı uyanık diktatörlerden bahsettiğimizi anlamışsınızdır herhalde! 

Ama bu arada bir de  Çin var! O neresinde peki bu sürecin? Küresel sermayenin halâ en gözde ülkesi Çin bugün! Bu bir çelişki değil mi! Nasıl oluyor da, Çin gibi,  antika  bir devlet sınıfı tarafından yönetilen, demokrasinin adından bile söz etmenin mümkün olmadığı bir diktatörlük bu kadar yabancı sermayeyi çekebiliyor, nasıl oluyor da küreselleşme sürecinde bu kadar önemli bir rol oynayabiliyor?  Diğer ülkeler de mevcut yapılarını koruyarak Çin gibi ulusalcı bir yapıyla küreselleşemezler mi?

Birincisi şu: „Sosyalist sistemin“ çöküşü Çin için çok önemli bir uyarı oldu! Kendi geleceklerini gördüler adeta. Ve „denize düşen yılana sarılır“ hesabı, bu süreci durdurmak için o güne kadar „yılan“ olarak gördükleri   küresel sermayeye kapıları açtılar! Bir tür uzlaşma, kendini kurtarma çabasıydı bu. Çin devlet sınıfı ülke içindeki tek hakim güç oluşuna da güvenerek küresel sermayeye serbest rekabetçi piyasa ekonomisinin bütün kurallarına uyacağına dair garantiler verdi. Ama en önemlisi de dedi ki, “bakın iki milyar insan yaşıyor burada, ücretler çok düşük, üretim maliyetleri yok denecek kadar az, ülkenin tek hakimi de benim, yani herhangi bir organize muhalefet de yok, gelin bu olanakları değerlendirin”! Yani, „bakın duvarları açıyorum, bana dokunmanıza da gerek yok, sizinle birlikte çalışacağıma söz veriyorum“ dedi! Peki küresel sermaye aptal mı, onlar bilmiyorlar mı bütün bunları? Elbette ki biliyorlar! Ama kendisine güveniyor sermaye!. Hangi gerekçeyle olursa olsun bir kere içeri adımını atıp da üretici güçleri harekete geçirmeyi başladımıydı ya, er ya da geç gerisinin geleceğini biliyor!. Niye otursun da yıkılana kadar duvarların dışında beklesin ki! Hazır kapı açılmışken ve davet varken içeri girip orada çalışarak duvarların yıkılmasını daha da kolaylaştıracağını düşünüyor sermaye. Çin olayı budur.

„Doğru, Çin büyük miktarda doğrudan yabancı sermaye çekmeyi başarmıştır, ama para birimi tam konvertibl değildir ve yabancıların özgürce oynayabilecekleri bir hisse senedi ya da tahvil piyasası yoktur. Ayrıca Çin’de ahbap çavuş kapitalizmi aşırı boyutlardadır.. Çin’in açmazı,  ekonominin kamu mülkiyetindeki iflas etmiş yarısını dönüştürmesine yetecek kadar küresel sermayeyi (elektronik sürüyü) çekebilmesi için, önce bütün işletim sistemini değiştirmek ve gerçekten hukukun üstünlüğüne dayalı bir yazılım oluşturmak zorunda olmasıdır. Ve bu da Çin’in çürümüş egemen partisinin çıkar ve alışkanlıklarıyla kafa kafaya çatışacaktır..Bir noktada Çin ya zenginleşmeyecek, ya da bugünkü kadar otoriter olmayacaktır, ama bir yerde bir göçme olacaktır; çünkü Çin hükümetinin bugün yapma fırsatı bulduğu şeyler elektronik sürüyle tamamen bütünleştikten sonra yapabileceklerinden çok farklıdır“ (Fried.age).

Unutmayalım, dış dinamik ne kadar güçlü olursa olsun, ulus-devlet duvarlarını yıkan son tahlilde o duvarların içindeki üretici güçlerin gelişme seviyesi, yani iç dinamik olacaktır. Ve Çin gibi, üretici güçlerin gelişme seviyesinin çok geri olduğu bir ülkede dış dinamiğin sürece dışardan müdahale olanakları  sınırlıdır. Ama bir kere içeri girip de sürecin-iç dinamiğin bir parçası haline gelinirse işlerin çok daha kolaylaşacağı açıktır. Yani, küresel sermaye sadece Çin devlet sınıfının verdiği güvencelere kanıp da girmemiştir Çin’e! Herşeyden önce bir kendine güvendir bu. Bir an için Çin’in politika değiştirdiğini düşününüz, yani, Çinli bürokratların „yeter artık, milyarlarca dolar girdi içeriye, bu kadar para elimizde rehinken  biz ne dersek onu yapmak zorundasınız“ diye düşünmeye başladıklarını düşününüz! Ne mi olur, üç günde Çin’in altı üstüne gelir! Dışardan giren küresel sermaye akışıyla birlikte kurulan denge bir anda bozulur.  Şu an için halâ sesini çıkarmayan ve ayda birkaç yüz dolara çalışarak karnını doyurmaya çalışan o iki milyar insan bir anda ayağa kalkarak yerle bir ediverirler o duvarları! Öyle, Taksim Gezi Parkı “şahlanışıymış” falan hiç kalır bunun yanında!!..

 

KÜRESEL DEMOKRATİK DEVRİM NEDİR, KİMİNLE BERABER KİME KARŞI..

Şu gerçeğin altını  bir kere daha çizelim: Ulus devlet kabuğu içinde gelişen sermaye küreselleşme süreciyle birliktetıpkı   kozasını   parçalayarak uçup giden o kelebek gibi aldı başını gitti!. Neresi işine geliyorsa, nerede daha ucuza üretim yapmak mümkünse, pazar olanakları nerede daha elverişliyse oraya gitti. Yani, ulus devletle küreselleşen sermayenin arasına artık kara kediler girdi!. Sosyalist sistemin yıkılmasından sonra-soğuk savaşın bitiminden sonra tekleşen dünyanın en önemli gerçeği budur. Bugün, bu gerçeği, değişen bu dünya konjönktürünü göremeden başka hiçbir şeyi görmek-anlamak da mümkün değildir.

Bakın burada, Friedman’ın „büyük boynuzlu sığırlar“ dediği, uzun vadeli  yatırım için gelen sermaye, ya da, tahvil, hisse senedi veya faiz için gelen   „sıcak para“ ayırımı yapmıyorum. Genel olarak küresel sermaye-finans kapital artık eskiden olduğu gibi ulus devletle birlikte hareket etme özelliğini bir yana bırakmıştır diyorum. Sermaye için artık tek kıstas, bir şekilde kendi kâr oranını maksimalize ederek küresel rekabet içindeki yerini koruyabilmektir. Bırakınız  ulus devletle birlikte hareket etmeyi bir yana,  o eski ulus devlet ilişkilerinin   bu yeni süreçte  kendisi için bir ayak bağı haline geldiğini bile düşünmektedir artık sermaye. Milliyetçiliğin falan   küresel sermayenin lugatinde yeri kalmamıştır artık. Bu nedenle,  ben diyorum ki, bugün dünyamızda bütün diğer çelişkiler içinde, Türkiye’den Suriye’ye, Mısır’a, Brezilya’dan Endonezya’ya kadar, sağda solda olup biten bütün  altüstlüklere de damgasını vuran temel çelişki, hep bu, ulus devletlerle (ulusalcı sermayeden tutun da, yerelliğin içinde boğulup kalmış “sağ”lı “sol”lu o dar duygusal yaklaşımlara kadar bütün o ulusalcı unsurlar ile) küresel sermaye arasındaki çelişkidir. Ve,  Amerika’dan AB ülkelerine kadar Batı’nın bütün o gelişmiş ülkelerinin bugün en önemli sorunu da, küreselleşme süreciyle birlikte ulusal niteliğini kaybederek “küresel sermaye” haline gelen  (ve gelişmekte olan ülkeler denilen ülkelere kaçan) sermayeyi  tekrar  eski ulusal sınırlarının içine geri getirebilmektir.  Ama, senelerdir uğraşıyorlar, bunu bir türlü başaramıyorlar. Çünkü, üretim maliyetlerini bir türlü sermayenin göç ettiği ülkelerdeki seviyelere  indiremiyorlar. O zaman  ne  kalıyordu geride? Madem ki maliyetleri düşürerek sermayeyi tekrar geriye getiremiyorlardı,   bu durumda onlar da sermayenin gittiği

ülkelerdeki yatırım ortamını bozmaya, buraları sermaye için elverişli olmaktan çıkarmaya çalışırlardı!! Tabi bunu yaparken de, buralarda,  varoluş koşulları bakımından çıkarları kendileriyle birleşen sınıf ve tabakalarla işbirliği yapmaları gerekecekti. Peki kimdi, hangi sınıftı-sınıflardı bu mücadelede onlarla işbirliği yapacak-yapabilecek- olanlar; çıkarları, varoluş koşulları buna uygun olan sınıf-sınıflar hangileriydi? Tabii ki,  gelişmekte olan ülkelerdeki ulus devlet yaratıcısı Devlet sınıfı geliyordu en başta. Bununla birlikte de, varoluş koşullarını onunla birlikte oluşturan unsurlar.. Böylece, gelişmiş ülkelerin ulus devletleriyle, sermayenin gelip yerleşmeye çalıştığı gelişmekte olan ülkelerin ulus devletleri (bunları yöneten elitler, Devlet sınıfları ve bunların işbirlikçileri) tam bir kader ve işbirliği içine giriyorlardı. Bunlardan birisi kaçan sermayeyi geriye getirmeye çalışırken, diğeri de, gelip içerde çöreklenen küresel sermayenin, kendisine (eski egemenlere, ulusalcı Devlet sınıfına) rakip yeni bir burjuvaziyle birlikte içe kapalı eski düzeni değiştirerek onu küresel rekabete açmasından  rahatsızdı.   

İşte, ABD ‘sinden AB ‘sine kadar, bütün o Batılı ulus devletleri, Mısır’da Mursiye karşı Mubareklerle, ve  Mısır’daki en büyük tekelci-Devletçi holding olan Orduyla işbirliğine götüren sürecin mantığı budur. Devlet sınıfı, artı Devletçi burjuvazi, artı bu sistemin ürettiği devşirme kadrolar, artı batılı ulus devletler ittifakı Mısır’da olup bitenleri açıklamaya yetiyor!. Suriye’de Esad’ın arkasında duran da gene aynı 20.yy kalıntısı bu ittifaktır. Bizdeki bütün darbelerin (en son da 28 Şubat’ın) ardındaki ittifak da budur. Bugün bile halâ, Türkiye’deki ulus devletçi muhalefetin gönlünde yatan bu türden bir ittifaka dayanarak yeniden iktidara gelebilmektir.

Peki şimdi soruyorum: Gelişmiş ülkelerin ulus devletleriyle gelişmekte olan ülkelerin ulusalcı-Devletçi güçleri bu denli geniş kapsamlı bir işbirliği içindeyken  gelişmekte olan ülkelerin halkları ne yapacaklar?. Alın bir Mursi’yi, ya da Suriye muhalefetini..Tamam kitle desteği bunlardan yana, ama görüyorsunuz bu yetmiyor!. Sadece demokrasi istemek, çoğunluğu sağlayarak seçimle işbaşına gelmek  yetmiyor. Adam  darbe yapıyor, ya da geliyor seni uçaklarıyla falan bombalayarak yok etmeye çalışıyor. Sen istediğin kadar ben haklıyım de, o dar, dinsel dünyanın dışına çıkarak küresel dünyanın gerçeklerini göremediğin süreci bütün bunlar yetmiyor!. Bakın, AK Parti on yıldır nasıl iktidarda kalıyor sanıyorsunuz, sadece iman gücüyle mi? AK Parti, iktidara geldiği dönemin konjönktürü içinde kendisini otomatikman küresel sermayeyle belirli bir ittifakın içinde buldu da onun için sırtı yere gelmedi. Ha, o zaman kendisi bunun ne kadar farkındaydı o ayrı bir konu, ama gerçek budur.

Tabi, Türkiye sözkonusu olunca,  Mısır ve Suriye’ye göre bizde   biraz daha farklı yanları var sürecin. Herşeyden önce, Türkiye’nin bunlara göre  daha fazla  demokrasi deneyimi var.

Bunu, Özal devrimiyle birlikte dışa açılan ve küresel pazarlarla-sermayeyle bütünleşen Türkiye kapitalizmi gerçeğiyle birlikte düşündüğünüz zaman ortaya biraz daha farklı bir tablo çıkıyor. Yani, o Baasçı Arap ülkeleri gibi içe kapalı bir Türkiye yok artık ortada. Bu nedenle, yüzeysel bir benzetmeyle  AK Parti  bir İhvan değil! Menderes bile bir Mursi değildi! Türkiye bu aşamayı çok oldu geride bırakalı.  Her ne kadar, yeni bir anayasayla birlikte, kazanılmış olan bütün  mevziler-haklar henüz daha  kalıcı hale getirilemediyse de, bugün artık Türkiye’de Devlet sınıfı  iktidardan indirilmiş durumda. Onunla birlikte iktidar ortağı olan Devletçi burjuvazi de, artık eski, Devlete bağlı tekelci-asalak konumunu kaybederek, dışa açılan Türkiye’nin küresel bir unsuru-oyuncusu haline geldi. Objektif gerçek budur. Ama denebilir ki, bunlar (eskinin Devletçi burjuvaları) kafa yapısı bakımından-sübjektif olarak- halâ eski Türkiye’de yaşadıklarını sanıyorlar!. Tamam, doğrudur, çünkü bilinç daima geriden gelir..Şu son on yılın rakamlarına bakıyorsunuz da, AK Parti iktidarı altında on kat daha büyümüşler bunlar da, ama onlar kendilerini  halâ  eski Devletçi mevzilerinde sanıyorlar!.

Yani kafaları bir yanda, gövdeleri başka bir yanda! İşte tam bu noktada yeni Türkiye’nin güçlerinin bu objektif gerçeği arkalarına alarak ileriye yönelik bir ittifaklar politikası izleyebilmesi gerekiyor..Örneğin, bir C.Boyner’in yeri artık “çapulcuların”-darbecilerin, eski Türkiye’nin yanı değildir!.Bunları, illaki, “sen darbecisin” diye öbür tarafa itmenin kimseye bir yararı yoktur. Herkes değişti, Türkiye değişti.  Bu gerçeği dikkate alarak yol almak gerekiyor. Şunu unutmayalım ki, eğer bugün Türkiye’de  darbe tehlikesi kalmadı diyebiliyorsak bunun en önemli nedeni bu Devletçi burjuvazinin artık elini o türden ittifaklardan çekmiş olmasıdır. Küreselleşme süreciyle  bütünleşmenin kendileri için daha karlı olduğunun farkına varan eskinin Devletçi burjuvaları da artık bir şekilde demokratik süreç içinde yerlerini almak istemektedirler. Mısır’a, bakın hele bir! Bakın da, başta ordu olmak üzere oradaki Devletçi burjuvaların tavrına bakarak Türkiye’nin bugün geldiği yeri  belki daha iyi anlarsınız! Neye sahip olduğumuzu, nerelerden geçerek bugünlere geldiğimizi belki daha iyi anlarsınız!

Aslında herşey apaçık ortada. Evet, son on yılda çok mesafeler katettik demokratikleşme yolundan, ama henüz daha sistem kalıcı bir şekilde yerine oturmadı. Bu nedenle, burjuva devriminin-demokratikleşme sürecinin ikinci aşamasında yapılacak şey,  temel ittifakları bozmadan-ama bu kez bunları doğal akış içinde kendiliğinden, bilinçdışı olarak gerçekleşen dengeler olmaktan çıkarıp bilinçli, bilişsel hale getirerek yola devam etmektir.

Bir kere daha formüle edersek,  20.yy kalıntısı ulus devletler dünyasına karşı mücadelede, başta küresel sermaye olmak üzere  21.yy’ın bütün küreselci güçleriyle ittifaklar yaparken, içerde de, gene aynı şekilde, Devlet sınıfı kalıntılarına ve onların kadim müttefiklerine karşı demokrasi güçleriyle birlikte olabilmek gerekiyor. Artık bize lazım olan sadece  Anadolu burjuvazisinin jakoban devrimciliği değildir, bunun  yanı sıra, bir bütün olarak burjuvazinin ve başta işçi sınıfı olmak üzere çalışanların birliğini de savunan, demokrasi güçleri arasında kavgayı değil birlikteliği öne çıkaran politikalar lazım.. 

 

YAZININ 1. BÖLÜMÜ

http://www.duzceyerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/17225-Hem-ulusalci-hem-de-kuresel-demokratik-devrimci-olmak-mumkun-mudur-1