• 18.07.2013 00:00
  • (3225)

 Kime karşı mücadele edeceğiz?

ulus devlet-küresel sermaye ilişkisi..

MISIR, TÜRKİYE, SURİYE..TARTIŞMALARI..

 

Hani bazan gazetelerde okuruz, bilmem ne virüsü hızla yayılıyor falan diye ya, bu da ona benziyor, Suriye olayında Batı’yla olan ilişkilerinde hayal kırıklığına uğrayan bazı çevreler hızla yeni tipten bir ideolojik milliyetçiliğin girdabına doğru   kayıyorlar. Daha şurda kısa bir süre öncesine kadar küresel sermayeyi ülkeye çekmekten bahseden, gelişmenin ilerlemenin buna bağlı olduğunu söyleyen bu çevreler, birden, “faiz lobisine”-“tekelci sermayeye” karşı savaş sloganıyla, “yaşasın tam bağımsız, emperyal-cihanşumul Türkiye” demeye başladılar!. “Faiz lobisi”, “tekelci küresel sermaye” falan diyerek dışardan (küresel dünyadan, küresel sermayeden)   umudunu kesen bu çevreler için yeni tipten bir içe kapanmacılık birden keşfediliveren  bir “umut” haline gelmeye başladı!.

Peki ama, kimdir bu Türkiye’nin ayağına çelme takmaya çalışan “faiz lobisi-küresel-tekelci sermaye” ve onun-onların “içerdeki işbirlikçileri”, kimlerdir bunlar dediğin zaman da  ortaya konulan,  ABD’den AB ülkelerine kadar Batı’nın gelişmiş ülkeleriyle (ulus devletleriyle) onlarla işbirliği içinde oldukları söylenilen İstanbul’un büyük burjuvaları oluyor!..Tam bir çoban salatası, içinde herşey var!..Ulus devletlerle küresel sermaye kolkola girmişler sana karşı mücadele ediyorlar!..Tam bir 20.yy kalıntısı paranoya!..  

Evet, bu mantık tam 19-20.yy’ların mantığıdır. Bu bakış açısıyla ne kendini, ne de karşındaki düşmanını tanımadığını ilan etmiş oluyorsun!  Kime karşı kiminle beraber olman gerektiğini bilemeden karanlığa kurşun sıktığını ilan etmiş oluyorsun!.. Ulus devletle tekelci sermayenin içiçe olduğu tekelci kapitalizm döneminden kalma bakış açısıyla,  ulus devletle  küresel sermaye arasındaki ilişkinin koptuğu  21.yy’ı açıklamaya çalışıyorsun!  

Herşeyden önce artık böyle bir dünya yok ortada!. Ulus devlet kabuğu içinde gelişen sermaye küreselleşme süreciyle birlikte  tıpkı o  kozasını   parçalayarak uçup giden  kelebek gibi aldı başını gitti!. Neresi işine geliyorsa, nerede daha ucuza üretim yapmak mümkünse, pazar olanakları nerede daha elverişliyse oraya gitti. Yani, ulus devletle küreselleşen sermayenin arasına kara kediler girdi!. Sosyalist sistemin yıkılmasından sonra-soğuk savaşın bitiminden sonra tekleşen dünyanın en önemli gerçeği budur. Bugün, bu gerçeği, değişen bu dünya konjönktürünü göremeden başka hiçbir şeyi görmek-anlamak da mümkün değildir.

Hal böyle iken sen tut,  21.yy’ın bu en önemli-herşeyin altında yatan gerçeğini göremeden-ya da  görmezden gelerek-  halâ 20.yy kafasıyla yol amaya çalış, bu anlaşılır birşey değildir!..

Örnek mi istiyorsunuz: Kimdir bugün Suriye’de Esad’ın arkasında olanlar, Mısır’da Mursi’yi deviren darbecilerin sırtını sıvazlayanlar kimlerdir, Türkiye’de anti Erdoğan kampanyaları organize edenler kimlerdir, “faiz lobisi” denilen “tekelci” denilen  küresel sermaye midir bütün bu işlerin  sorumlusu?

Bakın, önce bu meseleyi bir açığa çıkaralım. “Küresel sermaye” diyoruz, nedir bu küresel sermaye,  kimdir bunlar? Bir Siemens midir, Apple midir, Samsung mudur, Fiat mıdır, Mercedes midir, Microsoft mudur, kim, kim; yoksa Türkiye’ye atom santrali yapmak isteyen firmalar mıdır küresel sermaye? Ya da ne bileyim, bütün bu küresel firmalarla içiçe olan, tabi aynı zamanda  faiz peşinde de koşan, sıcak paranın da yöneticisi konumundaki  banka sermayesi midir? Bunların başka işleri güçleri yokta bir Esad’ı mı destekleyecekler, bir Mursi’yle neden uğraşsın bir Samsung, ya da Siemens? Ya da bir Microsoft neden “faiz lobisi” olsun da Erdoğan’ı devirmeye çalışsın? Hani, “Deutsche Bank” deniyorsa, tamam,   o biraz karışık, bir ucu Alman ulus devletinde onun, ama onun bile  diğer ucu gene  küresel sermayede; yani, öyle hiçbir zaman küresel sermayeyi bütünüyle karşısına alamaz o da! Bunların tek bir istedikleri vardır: Kendilerine uygun, elverişli bir yatırım ve kar elde etme ortamı. Daha ucuza, daha kaliteli mallar üreterek küresel bir rekabet ortamı içinde daha da büyümek, kazanmak ister bunlar..Tabi bu arada faiz oranlarını da kollayarak dünya piyasalarına göre neresi biraz daha elverişliyse oraya doğru bir akışkanlık sağlamaya da çalışırlar. Bunların paradigması budur. Ne Esad’ın diktatörlüğünden, ne de Mursi’nin yerine gelecek askerlerden bir kazancı vardır bunların. Erdoğan giderse onun yerine gelecek bir Bahçeli, ya da Kılıçdaroğlu  bunların işlerini daha mı iyi görecek!! Ha, Bahçeli Kılıçdaroğlu ikilisi belki faizleri daha da yükselterek eskiye dönük bir politika izleyecekler, ama artık dünya değişti, sadece yüksek faiz politikasıyla yetinemez küresel sermaye!..Neden mi? Bakın Bill Gates ne diyor: “Yeni küresel rekabet mücadelesi karanlık bir yolda giderken her an arkanızdan biri gelerek size saldıracakmış gibi dikkatli olmanızı gerektiriyor. Her dört yılda bir teknolojimizi yenileyemezsek başkaları çıkar ortaya ve insiyatifi onlara kaptırırız”. Bill Gates’in bu sözlerini 2005’te yayınlanan çalışmamda kullanmıştım. O zaman ortada daha ne Apple vardı bugünkü gibi, ne de Samsung!..Şimdi, bu şirketlerin ayakta kalabilmeleri için yüksek faize mi ihtiyaçları var, yoksa daha çok ARGE’ye mi (araştırmaya geliştirmeye mi). Bunlar, bir yandan  daha iyi kalitede malları daha ucuza üretmeye çalışırlarken, diğer yandan da kitlelerin satın alma gücünün artmasından yanadırlar. Çünkü, basit vatandaşın satın alma gücü artacak ki bunların ürettikleri mallar da daha çok satılabilsin. Yani, bırakınız öyle faiz oyunlarıyla asalak bir şekilde milletin sırtına binmeyi, tam tersine, geniş kitlelerin çıkarlarına paralel bir yoldur  bunların yolu!  Eğer o gözle bakarsanız tabi bu da-bunlarınki de- bir tür sömürüdür, ama  bu zaten kapitalizmin özünde olan birşeydir! Burada bütün mesele, sömürü falan da olsa  üretici güçlerin ne oranda geliştiğiyle ilgilidir.

Hayır, “faiz lobisi” bunlar değildir mi diyorsunuz, kimdir peki o zaman, ABD, AB ülkeleri gibi batılı gelişmiş ulus devletler midir?..Bunların,  IMF, Dünya Bankası gibi finans kurumları mıdır “faiz lobisi tekelciler” dedikleriniz? Eğer bunlarsa kastedilen, o zaman işin adını doğru koyalım. O zaman karşımızdaki düşman küresel sermaye falan değildir, Batı’nın gelişmiş ulus devletleriyle, halâ bunların kontrolü altında olan bazı finans çevreleridir. Bu ayırımı yapmadan bir yere varamayız. Kavram kargaşası gibi görünen olayın altında koskoca bir 20.yy’la 21.yy gerçeği arasındaki fark yatıyor.  

Bakın, eğer kafamızı kuma gömerek “ilerlemek”, yani yerimizde sayarak hayalet taşlamak değilse amacımız,  önce bu problemi bir çözmemiz, olayı bütün yönleriyle açıklığa kavuşturmamız  gerekiyor:

Ben diyorum ki, bugün dünyamızda bütün diğer çelişkiler içinde, Türkiye’den Suriye’ye, Mısır’a, Brezilya’dan Endonezya’ya kadar, sağda solda olup biten bütün o altüstlüklere de damgasını vuran temel çelişki hep ulus devletlerle küresel sermaye arasındaki çelişkidir. Çünkü,  Amerika’dan AB ülkelerine kadar Batı’nın bütün o gelişmiş ülkelerinin bugün en önemli sorunu, küreselleşme süreciyle birlikte ulusal niteliğini kaybederek “küresel sermaye” haline gelen  (ve gelişmekte olan ülkeler denilen ülkelere kaçan) sermayeyi  tekrar  eski ulusal sınırlarının içine geri getirebilmek, bütün o yatırımlarını falan, eskiden olduğu gibi gene ülke sınırları içinde yaptırabilmektir.  Ama, senelerdir uğraşıyorlar, bunu bir türlü başaramıyorlar. Çünkü, üretim maliyetlerini bir türlü sermayenin göç ettiği ülkelerdeki seviyelere indiremiyorlar. O zaman ne yapacaklardı, ne  kalıyordu geride? Madem ki maliyetleri düşürerek sermayeyi tekrar geriye getiremiyorlardı,   o zaman onlar da  sermayenin  gittiği  ülkelerdeki yatırım ortamını bozmaya, buraları sermaye için elverişli olmaktan çıkarmaya çalışmalıydılar! Tabi bunu yaparkende, buralarda,  varoluş koşulları bakımından çıkarları kendileriyle birleşen sınıf ve tabakalarla işbirliği yapmaları gerekecekti. Peki kimdi, hangi sınıftı-sınıflardı bu mücadelede onlarla işbirliği yapacak-yapabilecek- olanlar; çıkarları, varoluş koşulları buna uygun olan sınıf-sınıflar hangileriydi? Tabii ki,  gelişmekte olan ülkelerdeki ulus devlet yaratıcısı Devlet sınıfı geliyordu en başta. Böylece, gelişmiş ülkelerin ulus devletleriyle, sermayenin gelip yerleşmeye çalıştığı gelişmekte olan ülkelerin ulus devletleri (bunları yöneten elitler, Devlet sınıfları) tam bir kader ve işbirliği içine giriyorlardı. Bunlardan birisi kaçan sermayeyi geriye getirmeye çalışırken, diğeri de, gelip içerde çöreklenen küresel sermayenin, kendisine (eski egemenlere, ulusalcı Devlet sınıfına) rakip yeni bir burjuvaziyle birlikte içe kapalı eski düzeni değiştirerek onu küresel rekabete açmasından  rahatsızdı.   

İşte, ABD ‘sinden AB ‘sine kadar, bütün o Batılı ulus devletleri, Mısır’da Mursiye karşı Mubareklerle, ve  Mısır’daki en büyük tekelci-Devletci holding olan Orduyla işbirliğine götüren sürecin mantığı budur. Devlet sınıfı, artı Devletçi burjuvazi, artı bu sistemin ürettiği devşirme kadrolar, artı batılı ulus devletler ittifakı Mısır’da olup bitenleri açılamaya yetiyor!. Suriye’de Esad’ın arkasında duran da gene aynı 20.yy kalıntısı bu ittifaktır. Bizdeki bütün darbelerin (en son da 28 Şubat’ın) ardındaki ittifak da budur. Bugün bile halâ, Türkiye’deki ulus devletçi muhalefetin gönlünde yatan bu türden bir ittifaka dayanarak yeniden iktidara gelebilmektir. Batılı ulus devletlerle birlikte, artık fonksiyonlarını tüketmiş olsalar da halâ onlara bağlı olarak çalışan IMF, Dünya Bankası gibi bazı finans kuruluşları,  20.yy dan kalma varoluş kavgasında onların (bu yerli elitlerin) doğal müttefikleridir. Umutsuz bir mücadele bunlarınki,  ama şu an konumuz bu değil..Halâ varolan ve direnen bu antika ittifaka karşı kimlerle birlikte nasıl mücadele edilmesi gerektiğinin üzerinde duruyoruz biz şu an..  

Evet,  bir yanda, Batılı ulus devletler ve onlara bağlı IMF, Dünya Bankası gibi finans kuruluşları ve   içerde de, varoluş koşulları onları bu türden güçlerle işbirliğine zorlayan   işbirlikçiler;  yani, yerli ulus devletçi elitler, Devlet sınıfı ve onun müttefikleri.. Diğer yanda ise,    varoluş koşullarını küreselleşme süreci içinde bulan ve üreten gelişmekte olan ülkelerdeki  yerli burjuvazi, ve çıkarları gelişmekten, ilerlemekten yana olan  geniş halk kitleleri..

Tabi, Türkiye sözkonusu olunca,  Mısır ve Suriye’ye göre bizde   biraz daha farklı yanları  var işin. Daha ileri gitmeden önce isterseniz  bunun da  altını bir çizelim: Herşeyden önce, Türkiye’nin bunlara göre  daha fazla  demokrasi deneyimi var.  Bunu, Özal devrimiyle birlikte dışa açılan ve küresel pazarlarla-sermayeyle bütünleşen  Türkiye kapitalizmi gerçeğiyle birlikte düşündüğünüz zaman ortaya biraz daha farklı bir tablo çıkıyor. Yani, o Baasçı Arap ülkeleri gibi içe kapalı bir Türkiye yok artık ortada. Türkiye bu aşamayı elli yıl oldu geride bırakalı.  Her ne kadar, yeni bir anayasayla birlikte, kazanılmış olan bütün  mevziler henüz daha  kalıcı hale getirilemediyse de, bugün artık Türkiye’de Devlet sınıfı  iktidardan indirilmiş durumda. Onunla birlikte iktidar ortağı olan Devletçi burjuvazi de, artık eski, Devlete bağlı tekelci-asalak konumunu kaybederek, dışa açılan Türkiye’nin küresel bir unsuru-oyuncusu haline geldi. Objektif gerçek budur. Ama denebilir ki, bunlar (eskinin Devletçi burjuvaları) kafa yapısı bakımından-sübjektif olarak- halâ eski Türkiye’de yaşadıklarını sanıyorlar!. Tamam, doğrudur, çünkü bilinç daima geriden gelir..Şu son on yılın rakamlarına bakıyorsunuz da, AK Parti iktidarı altında on kat büyümüşler bunlar da, ama onlar kendilerini  halâ  eski Devletçi mevzilerinde sanıyorlar!..Yani kafaları bir yanda gövdeleri başka bir yanda! İşte tam bu noktada yeni Türkiye’nin güçlerinin objektif gerçeği arkalarına alarak ileriye yönelik bir ittifaklar politikası izleyebilmesi gerekiyor..Örneğin, bir C.Boyner’in yeri artık “çapulcuların”-eski Türkiye’nin yanı değildir!. Bu gerçeği dikkate alarak yol almak gerekiyor.  

Şimdi, bütün bu gelişmelerin ışığı altında, henüz daha Devlet sınıfının tekrar iktidara geri dönmesi  tehlikesi bile tam olarak bitmiş değilken, yeni anayasa yapımı, Kürt ve Alevi sorunlarının çözümü gibi esasa ilişkin fay hatlarını oluşturan sorunlar da halâ ortada dururken, Türkiye’de  “faiz lobisine”, “tekelci sermayeye”, “küresel sermayeye” karşı savaş adı altında yürütülen mücadelenin anlamı nedir?   İdeolojik bir faiz düşmanlığının, “kapitalizme alternatif bir İslami sistem”, “projeye dayalı bir  katılım bankacılığı” falan diyerekten kapitalist sistemin belkemiğini oluşturan bankacılık sistemine karşı savaş açmanın mantığı nedir? Seni engelleyen mi var, sen de tut İslami banka sistemini kur, kâr payı dağıtımını temel alan banka sistemini çalıştır!. Bu, elde olanı yoketme, “intihara sürükleme” mantığı ne oluyor?  Milleti neredeyse bankalara  düşman haline getirmeye çalışan bu “faiz lobisi tekelci küresel sermaye”  paranoyasının mantığı nedir?

Bütün bu olup bitenlerin iki nedeni var:

1-Burjuva devriminin  kazanımlarıyla güçlendiklerini hisseden bazı Anadolu burjuvazisi çevreleri, meğer biz ne imişiz havasına girerek, şimdiye kadar elde edilen bütün  kazanımları kendi nefislerine maledip bir tür güç zehirlenmesine uğramışlar, “madem ki  bu işin ceremesini biz çektik, o halde kaymağını da sadece bizim yememiz lazım” demeye başlayarak  İstanbul’un büyük burjuvalarına karşı savaş açmışlardır.  “Gelin bakalım, sizin bütün o birikiminiz falan hep Devletin kucağında olmanızdan kaynaklanıyordu, şimdi, Devlet sınıfını- darbeleri  destekleyerek  yediğiniz bütün o haltların hesabını vereceksiniz” diyerek, eskinin Devletçi büyük burjuvalarını hizaya çekmeye,  ellerinden gelirse de onları mülksüzleştirerek onların ellerindeki imkânlara kendileri konmaya çalışmaktadırlar. Büyük ölçüde bankalar  büyük burjuvaların kontrolünde olduğu için, Anadolu burjuvazisinin bu radikal-jakoben kesimi adeta bankacılık sistemine bile düşman haline gelmiş, neredeyse, “faizsiz bankacılık-İslama dayanan katılım bankacılığı”, ya da “projeye göre bankacılık” falan diyerek, akılları sıra “küresel sermayenin içerdeki bu işbirlikçilerine” karşı savaş açma noktasına gelmişlerdir! Bunu açık açık söylüyorlar da. Korkunç birşey, hem kendi varoluş koşullarını  küreselleşme sürecinde bulacaksın, ama hem de “küresel sermayenin içerdeki işbirlikçileri” diyerek, Fiat’ların, Siemens’lerin, Mercedes’lerin içerdeki işbirlikçisi unsurlara, bunlarla içiçe olan bankacılık sistemine  karşı savaş ilan edeceksin! Seninle işbirliği yaparlarsa iyi, “ötekilerle”, “büyüklerle” işbirliği yaparlarsa kötü!..İşte o “tekelci faiz lobisi” paranoyasının altında yatan mantık budur!.

Dikkat edin, burada, bu işin bir  paranoya haline gelmesinden bahsediyorum. Yoksa bu, faiz lobisi diye birşey yoktur anlamına gelmiyor. Olmaz olur mu, daha geçenlerde İngilterede suç üstü yakalandılar. Türkiye’de de var. BDDK bir süre önce bunlara da cezalarını kesti..Bu türden denetleme kurumları ne için var, yakaladın mı keseceksin cezayı, ya da bitireceksin işini!. Bu başkadır, “faiz lobisine” karşı mücadele demagojisi altında büyük burjuvaziyi hedef alırken bütün bir bankacılık sistemini de batırmaya çalışmak ayrıdır. Bunlar, sanki herşey bitmiş, Türkiye artık Devlet sınıfı tehlikesini falan tamamen yok etmiş gibi, bütün bunları bir yana bırakıyorlar, burjuvazinin kendi içindeki sınıf mücadelesini öne çıkararak hedef şaşırtıyorlar,  süreci saptırıyorlar.

2-Tabi, onların bu noktaya gelmelerinde en önemli başka bir neden de, kuşkusuz, Suriye olayında Türkiye’nin Batılı ulus devletler tarafından yalnız bırakılmasıdır. ABD, AB gibi gelişmiş ülkelerle küresel sermaye arasındaki çelişkilerin (yani 21.yy gerçeklerinin)  farkında olmayan bu çevreler, bunların hepsini bir sepete koyarak, “madem ki siz bize ihanet ettiniz alın o zaman” mantığıyla, Don Kişot gibi  kör bir şekilde sağa sola saldırır hale gelmişlerdir.

Öyle ki, bu mantıkla, küresel sermayeden falan umudu kesmiş olan bu çevreler,  artık başka çözüm yolları  üretmeye bile soyunur hale gelmişlerdir.  Bakın ne diyor bunların sözcücü konumunda olan Başbakanın baş ekonomi danışmanı!

“1- Bir “varlık veya gelir üreten bir dağıtım kanalı” blok satıldığında, satın alan o parayı nasıl ödüyor? Cevap çok kolay; ürettiği geliri bankaya-finans kurumuna plan halinde sunuyor, banka-FK, üstüne bir komisyon koyuyor ve bunu uzun vadeli örnek 20-25 yıllık bir kredi haline getirerek, parayı alana veriyor.

2- Bu alım-satımda “alıcı” kadar hatta daha fazla kim kazanıyor? Kilit soru bu! En çok kazanan “kredinin yani sabit getiri planının bugüne getirilerek nakit paraya çevrildiği Aracı Kurum oluyor! Tekrar edelim; böyle bir devirde-blok satışta; finanse eden kurum “en çok kazanan” oluyor!

3- Banka veya krediyi veren “finans kurumları ortaklığı” sadece böyle kazanmıyor. Kredinin “komisyonu, masrafı” ve daha birçok kalemde kazanılan para, bu portföye  ekleniyor...

Sevgili dostlar, yukarıdaki “çok önemli” bilgileri somut bir hale getirelim ve örnekleyelim; bir köprü, otoyol veya elektrik dağıtım şebekesi özelleştirildiğinde alıcının “kredi bulma kapasitesi” dışında hiçbir özelliği olması gerekmiyor. Alıcı “köprü-yol-şebeke” GİBİ NAKİT ÜRETEN MEKANİZMALARIN gelirlerini yansıtan bir plan hazırlıyor ve bunu X, Y, Z bankalarına tek tek veya “konsorsiyum” halinde sunuyor. Bankalar, finansal kurumlar, “nakit akışını” bugüne getirdikten sonra gerekli finansmanı kendine uyuyorsa sağlıyor ve aslında ihaleyi alan “bankalar” oluyor”...

Korkunç, bu satırları yazan kişi Başbakanın ekonomi Başdanışmanı oldu. Burada söylenilenlerin tek bir anlamı var: Bankalar soyguncudur, asalaktır, bunlar devreden çıkarılmalıdır!..Eee, günaydın..bunun adı kapitalizmdir beyler..kapitalizm denilen şey de özünde artı değere dayanan bir sömürü sistemidir..Aferim, sen buna karşı savaş açıyorsun ha, bak sen!..nasıl olacakmış bu savaş bir de ona bakalım isterseniz:

Sonuç 1: “Halka arz” neden ÇOK ÖNEMLİ sorusuna sanırım cevap vermek için yeterli veriye artık sahibiz. Yukarıda anlattığım sistem ise çok açık ve “devir-blok satış durumunda” ne olduğunu çok net ortaya koyuyor...

Sonuç 2: Türk Halkının bankalarda bugün için 1 trilyon TL’den fazla birikimi var ve “alacak mal olmadığı” için bu para çok düşük getiriler ile bankalara bırakılmış durumda. % 5-6 ile (bugün için daha yüksek olabilir ama geçici olacaktır) topladığını, Finansal Kurum-Banka, riske göre 10-20 arasında satıyor, ve/veya kredi kartı gecikmesi-taksit gecikmesi olarak faturalandırıyor. Böyle bir yapı içinde halkın parasının, düşük getiriler ile BEKLEMEDE kalması ve Devletin de varlıklarını bu parayı alabilecek şekilde halka arz etmemesi durumu, DEVLET-HALK çıkarları açısından sürdürülebilir OLAMAZ!

Sonuç 3: Türk Halkının kendisine arz edilecek “doğru modellendirilmiş” bütün varlıkları-şebekeleri alacak, hem de kredisiz alacak gücü var. Burada önemli adım doğru projelendirme ve piyasa şartları eşliğinde ilk adımı atmak ve ne kadar içten-dıştan engellenmeye çalışılırsa çalışılsın, konu hakkında ısrarcı olmak!

Sevgili dostlar, konu çok uzun ve detaylı olmasına rağmen ÖZÜ size aktarmaya çalıştım. Bu noktada daha açık yazayım; halkın satılacak malı varsa, alacak olan yine KENDİSİ olması gerektiğini düşünüyorum!

Son söz: Konuyu elimden geldiğince “özet” bir şekilde “teknik tarafı” ağır basmadan ortaya koymaya çalıştım. Bir ülkede “HALKA ARZ, ANAYASAL haklar kadar önemli bir mekanizmadır ve ülkenin ve halkın öz varlıklarının yine halk tarafından sahiplenilmesinin yolunu açar. Bu sistem çalışmaz veya çalıştırılmazsa, halk büyüyen-gelişen yapılara ve kendi öz varlıklarına ortak olamayacağı için asla kalkınamaz AMA birileri BÜYÜR BÜYÜR BÜYÜR... Aynen Türkiye’de 1946-2003 arasında olduğu gibi... Varlıklarını “HALKI İLE PAYLAŞAN DEVLET MODELİ” bir devrim niteliğindedir ve bu varlıklarda gözü olan iç-dış bütün odakları rahatsız eder! Bu noktada uyanık olmak ve “seçtiği otorite ile birlikte iradesine, varlığına ve geleceğine” sahip çıkmak da ilk önce Türk Halkına düşer”!

Müthiş, Başbakanın ekonomi Başdanışmanı resmen bankacılık sistemine-ve de tabi kapitalizme  karşı savaş ilan ediyor! “Solcular” neredesiniz sahip çıksanıza bu vatandaşa, bakın zaten yakında  gerçekleşecek  bir “devrimden”de bahsediyor! Helal olsun vallahi, Erdoğan’a da helal olsun, Babacan’a da!..Yahu kardeşim, ya sizler bütün bu yazılanların ne anlama geldiğini anlayamıyorsunuz, ya da ben geri zekalıyım ve olayı saptırıyorum!..Senin ekonomi Başdanışmanı yaptığın adam varolan kapitalist sistemi topyekün ortadan kaldıracak bambaşka DEVLETÇİ bir sistem öneriyor ve sen de ondan sonra  tutuyorsun küresel sermayenin komplosundan bahsediyorsun! Küresel sermaye savunma konumunda burada!!..Saldırıya geçen sensin de farkında değilsin!..Helal olsun!!..

Bakın,  faizi, komployu  falan bırakalım şimdi bir yana!..En büyük tehlike nerede biliyor musunuz, ben bu YB olayının üzerinde neden bu kadar duruyorum biliyor musunuz.. İsterseniz, tek tek ele alalım: YB diyor ki, “bu halkın  1 trilyonun üzerinde tasarrufu var..eğer devlet bu tasarrufları kendisine çekebilirse bizim bankalara da küresel sermayeye de faiz lobisine de ihtiyacımız kalmaz”!..Ve onun bu söylemi de Başbakan’ın hoşuna gidiyor!.Gidiyor ki onu Başdanışman yaptı!! Peki nasıl çekecek devlet bu tasarrufları? İşte geldik meselenin püf noktasına..HALK SEKTÖRÜ yoluyla diyor YB!...Yani? Yani, devlet, mülkiyeti kendisine ait olan şirketleri halka satmaya başlamalı diyor..Peki ne demek bu, bu kötü birşey midir? İlk bakışta kulağa hoş geliyor değil mi..Ecevit de benzer şeyleri söylüyordu zamanında!..Bunun anlamı, devleti iyice büyütmektir!..Çünkü, halka satılan o şirketlerin yöneticisi gene DEVLET, devlet bürokrasisi-DEVLET SINIFI- olacaktır..Osmanlının Devleti-Devlete ait olan mülkiyeti kurtarma çabasının en son biçimi olarak görüyorum ben bunu..Bir kere bu yola girildimiydi ya, ondan sonra artık Devlet piyasadan falan uzaklaşıp, özel sektörü de iplemeden en büyük kapitalist olarak sistemin tepesinde bir demoklesin kılıcı haline gelecektir..Bu süreç giderekten hem  yeni tipten tekelci bir yapı haline dönüşecek, hem de bu yapıya direnenleri yutan  FAŞİST  bir kara deliği ortaya çıkaracaktır (bu bir suçlama değil, yeni tipten bir faşist Türkiye’nin inşa projesini açıklama çabasıdır, yani öyle, beğenmediğin bir şeye  “solcular” gibi hemen “faşist” damgasını vurmak değildir bu!)..Böyle bir sürece girmek demek, artık sistemi içe kapalı bir yapı haline dönüştürmek demektir..Çünkü artık senin ne bankalara, ne de  gelecek olan o küresel sermayeye falan ihtiyacın kalmayacaktır böyle bir sistemde!..YB’ un “tam bağımsız emperyal, cihanşumül Türkiye" anlayışının mantığı budur!.. "Türk devletini genleştirme" mantığının dayanağı budur..Bu durumda artık demokratikleşerek-Kürt sorununu, Alevi sorununu çözerek- küresel sermayeyi çekmeye çalışmak falan diye bir derdin de olmayacaktır! (Anadolu burjuvalarına verilen mesaj budur!)..Kendi yağınla kavrulma mantığı kitleleri ve kendini avutmada belirleyici bir rol oynayacaktır!..

Sonuç mu diyorsunuz?..Döviz yükseliyor mu, yükselsin varsın, daha iyi ya! TL nin değeri düşünce dış pazarlarda Türk mallarının fiyatı da düşer ki bu da ihracatçıların  arayıpta bulamayacağı birşeydir (Z.Çağlayan’ın kulakları çınlasın!)..İyi güzel!..Ama iş burada kalmıyor ki, senin, Mayıs sonu rakamlarıyla 60 milyar dolar civarında bir enerji maliyetin var dışarıya (şu an bu yüzde on civarında arttı!)..Bunu dövizle ödemek zorundasın!..Bir de tabi, senin sanayiin yüzde altmışın üzerinde ithal girdiyle üretim yapabiliyor!..Ee.. o zaman mecbursun yüksek döviz maliyeti ödeyerek o girdileri almaya!..Peki kim ödeyecek bu fazla maliyeti?..Herhalde üretici Anadolu burjuvaları değil!..Yoksa “faiz lobisi” o TÜSİAD’cılar mı ödeyecek bunu? Hayır efendim, onlar da, Anadolu burjuvaları gibi aynen iç pazarda fiyatların üzerine koyacaklar aradaki maliyet farkını! (çünkü,  TL nin değeri düşük olacağı için dışardaki müşteriler pek farketmeyecekler bu durumu!)..Al işte sana yüksek enflasyon!..Kimse bana daha fazla üretim-arz olacağı için enflasyon falan yükselmez demesin!..Sen üretimi arttırıpta aradaki dengeyi kurana kadar Türkiye otuz sefer batar bu şekilde ve de bütün suç AK Parti’nin Erdoğan’ın sırtına yükleniverir!..Nedir peki bütün bunların anlamı şimdi?..İç pazarı sömürmek değil midir?..Vatandaşın parasını toplayacaksın, bunları Devlete aktaracaksın..Sonra Devlet de diyecek ki, bu sene kâr payı falan yok, durum iyi değil!..Ne olacak o zaman, ne diyebileceksin buna?..Daha önce çok denendi bu yollar..Benim babamın bir sürü hisse senedi vardı!..Yok öğretmenler bankasıymışta, yok bilmem ne Devlet senediymiş de..Aradan seneler geçtikten sonra bunların hepsini çöpe attıydık!..Benzer bir yolu 27 mayıstan sonra da denedilerdi, halkın elindeki bütün altın yüzükleri falan toplamışlardı o zaman da!.Niye mi? Devlet iflas etmişte, dış tehdit varmışda,  vatana millete destek olsun diye!..Bunun adı küresel sisteme savaş açarak umudu sistemin icindeki potansiyellere baglamaktır ki sonuç iç pazarı sömürerek-yani sermaye birikimini bu yolla sağlayarak dünyaya karşı açtığın savaşta ayakta kalabilmektir..Hani Venezuella’da  Chavez’in yaptığına benziyor bu! Adam bütün bir küresel sisteme karşı savaş açmıştı! Ama tabi hakkını yemeyelim  arada küçük bir fark var, o, ülkede çıkan petrole (bir de tabi Castro’ya!) güveniyordu bunu yaparken. Kimbilir belki bizimkiler de kayagazına falan güveniyorlardır!!..

İşte, YB ideolojisinin mantığı budur!.. Sizin (burada sözüm sadece YB ‘a ve SY’a değil, sevgili CE’e de!)   “Halk sektörü”, “İslami sistem” falan adı altında kendisine  alternatif olarak önerdiğiniz  adına “kapitalizm” denilen o sistem, masa başında birkaç “faiz lobicisinin” kararlaştırmasıyla oluşmuş yapay bir sistem (bir computer gibi, al bir işletme sistemini koy diğerinin yerine usulü!) değildir!!..Sınıflı toplumlar sürecinin bugünkü aşamasıdır o!..Öyle, İslami alternatifler falan yaratarak, ya da yeni Halk sektörleri falan aldatmacasıyla bu iş bitmez, kapitalizm yok olmaz!!..Oyunu kurallarına uygun oynamak gerekiyor!..Ayrıca, bütün bunlar AK PARTİ’NİN VE ERDOĞAN’IN varoluş, ortaya çıkış gerekçesine de terstir zaten!..Erdoğan’ı Erdoğan yapan, onun burjuva devrimi sürecinin jakoben devrimcisi olmasıdır..AK Parti de, devrimci Anadolu burjuvazisinin bütün bir halkı  da kucaklayan örgütü olduğu için bu işi başarıyla bu güne kadar getirebilmiştir..Şimdi nereden çıkıyor bu ideolojik manevralar, yaklaşımlar Allah  aşkına!  Dünyanın en büyük havaalanını yapmaya çalışan, ücüncü köprüyü, atom santrallerini yapmaya çalışan, boğazın altında tüneller yapan bir Türkiye’ye rahat mı battı!..Dünya bize savaş açtı diyoruz, bizim hiç mi kabahatimiz yok!...

Bakın, tekrar ediyorum..hataları da olsa, madem ki iş bu noktaya kadar geldi, bu mücadelede benim duruşum gene değişmez!..Her halukarda, her türlü provokasyona, darbe tesebbüsüne karşı ben gene burjuva parlamenter sistemin-AK parti’nin ve Erdoğan’ın yanında olurum..Ama yazık oluyor enerjimize..Biraz daha soğuk kanlı olamaz mıyız acaba..Şu siyasi baskılar bir yana bırakılsa da, şu MB mız rahat bir şekilde, her türlü ideolojik baskıdan uzak bir ortamda kendisi karar vererek yürütebilse mücadeleyi, daha iyi olmaz mı..

Ben derim ki, gene de enseyi karatmayalım, Türkiye doğru yolu bulacaktır..panik yok!..Ha, bu ara bir de önerim var benim hükümete: Siz asıl beni  DANIŞMAN olarak atayın!!.. Farketmez, Başdanışman olmasa da olur!! (şaka tabi bu, belli olmaz, bakarsınız şimdi birileri de çıkar,  bak MA da danışman olmuş falan der de, aman aman, korkarım ben bunlardan!!) .Hem sonra bakın ben YB gibi öyle AB ye karşı  ABD, Rusya, Türkiye ittifakı falan da önermiyorum!..Üstelik Gümrük Birliğine de karşı değilim!..Tövbe tövbe!..Bir yandan AB ile ABD arasında imzalanması gündemde olan  gümrük birliğine biz de katılmak istiyoruz, ama diğer yandan da AB ile olan gümrük birliğinden “derhal çıkmayı” öneren bir “yiğidi” ekonomi Başdanışmanı yapıyoruz..Gezi falan derken kafayı mı yedi bunlar dersiniz!!